Habervs

Habervs

Erman Hoca durumu fâş etti: “Tren çıplak!”

Alper Görmüş Reklamcıların arasından sık sık fazla açık sözlü üyelerin çıkması bence normal. O kadar “yaratıcı yalan”dan sonra bir tür arınma işlevi görüyor olmalı bu itirafçılık… “Reklamcılar mutlu insanları sevmez” demişti bunlardan biri, “çünkü mutlu insanlar çok az tüketirler…” Ben, gerçeğe yakın iddiaların tıfıl reklamcılar tarafından da gerçekmiş gibi savunulabileceğine; buna mukabil gerçekle uzaktan yakından alâkası olmayan büyük iddiaların tüketiciye yedirilebilmesinin ancak kurt reklamcılar aracılığıyla olabileceğine inanıyorum. Onlara zaten “yaratıcı” reklamcı diyorlar. Bu kadar lafı neden ettim? Tabii ki, Hürriyet‘in kuruluşuyla İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilan edilişinin aynı yılda gerçekleştiğine “uyanan”ve böylece Türkiye’nin en büyük gazetesine etkili bir 60. yıl tanıtımı yapma imkânı veren yaratıcı reklamcıları tebrik etmek için… Şimdi geliyorum asıl meseleye… Neyse ki treni reklamcılar anlatmıyor Hürriyet‘in insan hakları treninin maceraları her gün bir haber ve bir haber-yorumla sunuluyor okurlara. “Tren güncesi” başlığını taşıyan haber-yorum bölümü gazeteci Emel Armutçu’nun imzasını taşıyor. Tren güncesi, haliyle esas olarak trenin ne kadar “güzel” olduğunu, ne kadar işe yaradığını anlatıyor bize. Fakat Emel Armutçu’nun da hakkını yemeyelim. Günce’de, icabında trenin imajını zedeleyebilecek kimi hakikatleri de okuma imkânını yakalıyoruz ki, bu da az şey değil. Armutçu, 22 Temmuz tarihli Günce’de, bir gün önce trene binen Erman Toroğlu’nun “Aile içi şiddet” meselesine yaklaşımını öyle bir anlatıyordu ki, Hürriyet‘i hiç bilmeyen bir yabancı gazeteci kesinlikle şöyle düşünürdü: “Bu türden gazetecilerin görev yaptığı bir gazete ne cüretle böyle bir tren kaldırıyor ki?” O zavallı gazeteci kafasını kaşıyarak düşünürken önüne bir de “göbeğini kaşıyan adam”ın, “bidon kafa”nın müelliflerinin yazılarını sürsek?Konuyu dağıtmayalım, bakın Erman Hoca trene binince neler olmuş… Emel Armutçu anlatıyor (biraz uzun bir alıntı olacak, ama bilin ki hiç sıkılmayacaksınız): “Erman Hoca ile Maraton programı” “(…) Yani trenimiz giderek etkisi büyüyen gündemiyle yoluna devam ediyordu ki… Yeni bir konuğumuz geldi: Erman Toroğlu. İşte o andan itibaren her şey değişti. (…) “Demiryolcular, Toroğlu’nun gelişine o kadar sevinmişlerdi […]

Türk fotoğrafçısı dünya vitrinine çıkma konusunda neden başarısız?

Alman coğrafya dergisi GEO’nun fotoğrafçıları “Gezegenin Binbir Yüzü” sergisinde dünyayı anlatıyor. Bu dünyada Türkiye yok. santralistanbul’da açılan fotoğraf sergisinin ortak küratörü Orhan Cem Çetin, bügüne kadar pek çok fotoğrafçı yetiştiren, fotoğraf konusunda Türkiye’nin önde gelen akademisyenlerinden. Çetin’le bu sergi ve Türkiye’deki belgesel fotoğrafçıların neden dünyaya açılamadığı üzerine konuştuk. Yelda Ülker santralistanbul, “Gezegenin Binbir Yüzü” başlıklı fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergide Alman coğrafya dergisi GEO için çalışan 32 fotoğrafçısının 67 fotoğrafı yer alıyor. 9 Temmuz’da açılan sergi, 30 Temmuz’a kadar açık. “Gezegenin Binbir Yüzü”, 30 yılı aşkın süredir yayınlanan GEO’nun birçok ülkeyi dolaşan gezici sergisi. Serginin Türkiye küratörlüğünü, Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Öğretim Görevlisi Orhan Cem Çetin yaptı. Çetin, derginin Türkiye konularının fotoğraf editörlüğünü de yürütüyor. GEO Kasım 2005’ten beri Türkiye’de de yayınlanıyor. Ancak gerek bu sergide ve gerek GEO’nun da başarıyla temsil ettiği belgesel fotoğraf yayınlayan uluslararası dergilerde Türk fotoğrafçıların işlerine rastlayamıyoruz. Oysa pek yabancı fotoğrafçı, dünya basınının giderek daha çok ilgilendiği Türkiye’de çalışıyor. Ve ortaya koyduğu çalışmalar dünyanın önde gelen dergi ve gazatelerinde yayınlanıyor. Türk fotoğrafçıları dünya vitrinine çıkma konusunda başarısız mı? Çetin bu görüşe katılmıyor. Ona göre ülkemizde fotoğraf eğitimi, diğer pekçok ülkeye kıyasla daha geç yapılandığı için fotoğrafçıların uluslararası arenada kendini göstermesi biraz daha zaman alacak. Orhan Cem Çetin ile “Gezegenin Binbir Yüzü” sergisi örneğinde, Türk belgesel fotoğrafçılığı üzerine bir söyleşi yaptık. Sergide doğadan, teknolojiye, kent yaşamından, biyolojik çeşitliliğe uzanan çok geniş yelpazede fotoğrafları bir arada görüyoruz. Tüm bu fotoğraflar sizce ortak bir şey söylüyor mu? Evet, kesinlikle söylüyor. Serginin temel mesajı, dünya üzerinde tüm alanlardaki olağanüstü kültürel ve görsel çeşitlilik, farklılık ve dünyayı yaşanabilir bir yer olarak korumanın yolunun, bu farklılıkları törpülemek ve ortadan kaldırmak değil, tam tersine korumak ve bu zenginliğe sahip çıkılması gerekliliğidir. GEO’nun yayın politikası da bu temel önerme üzerine kurulmuştur. Seçki neye göre yapıldı? Daha önceden hazırlanan bir projede serginin […]

Likör Fabrikası’nı sattırmayacaklar!

Duygu Sipahioğlu – Esra Söylemez Mecidiyeköy’ün ortasında yeşillik kalmış tek yer olan eski Likör Fabrikası’nın gelir paylaşımı yöntemiyle satışının ikinci aşaması olan açık artırma Temmuz’da gerçekleştiriliyor. Ancak satış işlemine başından beri karşı olan CHP Şişli İlçe Başkanı Dursun Çaltı, satışı engellemeye kararlı. Çaltı bu amaçla arazinin imar planı değişikliğine karşı 6 Haziran 2008’de açtığı davaya ek olarak satışın gerçekleştirilmesinden sonra da iptal davası açmaya hazırlanıyor. Dursun Çaltı, arsanın kültür ağırlıklı bir yeşil alan olarak geliştirilmesi yerine konut ve iş merkezi haline dönüştürülmesi fikrine; asırlık ağaçların önemi, bölgede kalan tek yeşil alanı olması ve fabrika binasının mimari değer taşıması nedenleriyle karşı çıkıyor. Arazi üzerine iş merkezi inşa edilmesiyle Mecidiyeköy’deki gürültü kirliliği ve otopark sorununun büyüyeceğini savunan Çaltı, satışın bölgeye büyük zarar vereceği kanısında. Satış isteğinin altında “sadece para kazanma derdi” olduğunu vurgulayan Çaltı, araziye iş merkezi inşa etmek isteyenlerin yalnızca gösteriş, göz boyama ve para kazanma kaygılarıyla hareket ettiğini, estetik, kültürel mirasın korunması ve halkın rahatı gibi dertleri olmadığını ısrarla vurguluyor. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla çalıştıklarını ve şişli bölgesinde anketler yaptıklarını anlatan Çaltı, çıkan sonuçlara göre halkın büyük bir çoğunluğunun da satışı onaylamadığını söylüyor. Çaltı, satışın gerçekleşmesi durumunda bu satışın kamu yararına olmadığına dair ikinci bir dava açmayı planlıyor Bu arada Likör Fabrikası arazisi Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ile CHP İlçe Başkanlığı arasında da ciddi bir çatışmaya neden olmuş durumda. Çaltı, Sarıgül’ün kendisine dört parçalık bir tazminat davası açtığını belirterek, “Bu alanı koruması gereken asıl kişi olan Mustafa Sarıgül, Büyükşehir Belediyesi ve TOKİ ile işbirliği yaparak bölgede rant yaratılmasına yardımcı olmayı tercih ediyor” sözleriyle Sarıgül’ü eleştiriyor. Mustafa Sarıgül’ün. Çaltı’nın radyo konuşmalarında kendisine yönelik ifadelerinin hakaret niteliği taşıdığını öne sürerek açtığı tazminat davaları konusundaki sorularımızı Şişli Belediye Başkanı Sarıgül yanıtsız bırakıyor. Likör Fabrikası arazisinin satışı 24 Temmuz’da tamamlansa bile bu konudaki tartışmalar ve hukuki süreç daha uzun süre devam edecek gibi […]

Doğru tercih hayat kurtarır

İnan Parlak Yoğun ve stresli bir öğrenim yılından sonra üniversite adayları ÖSS’ye girdi ve ardından tercih zamanı geldi. Adaylar şimdi de tercih sürecinde üniversitelerini, bölümlerini ve ilerdeki mesleklerini seçmeye çalışıyorlar. Biz de bu süreçte adayların nelere dikkat etmesi gerektiğini, tercihlerde nelerin değiştiğini, üniversitelerini nasıl seçip neler yapmaları gerektiğini İstanbul Bilgi Üniversitesi Yaşam İçin Tercih Günleri’nde üniversite adaylarına danışmanlık yapan Sait Gürsoy’la konuştuk. Gürsoy, bu yıl kontenjanların yaklaşık 152 bin arttığına, ayrıca lisans programları için barajın 185 puandan 165 ‘e çekildiğine, ön lisans programları için de 165 puandan 145’e düşürüldüğüne dikkat çekerek, bu artış nedeniyle adayların hangi puan türünden tercih yapacaklarsa o puan türünden genel başarı sıralamasıyla tercih etmek istedikleri bölümün son öğrenci sayısını karşılaştırması gerektiğini ifade ediyor. “Başarı sırası 30 bin olan bir aday, tercihlerine 25 binden başlar, 60 bin’e kadar getirebilir.” diyen Gürsoy, adayların bu yelpazeyi geniş tuttukları oranda kazanma şanslarının da artacağını söylüyor. Ayrıca kontenjanların artırılması ve barajların düşürülmesi nedeniyle vakıf üniversitelerine girmek için lisans programlarında 165 ve üstü, ön lisans programlarında da 145 ve üstü yeterli oluyor. 4 yıllık olmazsa, 2 yıllık Meslek lisesi mezunları, liseyi bitirdikten sonra direkt olarak 2 yıllık programlara sınavsız geçiş hakkını kullanarak girebiliyorlar ancak normal liselerden mezun olanlar sınava girip üniversiteyi kazanmak zorunda. Sait Gürsoy, adayların 4 yıllık bir yere girememelerin durumunda 2 yıllık yerleri tavsiye ediyor zira aday, 2 yıllık bir meslek yüksek okulunu bitirdiğinde, dikey geçiş sınavıyla 4 yıllık bölümlere geçebiliyor. Ayrıca tercih yaparken 4 yıllık ya da 2 yıllık bir sınırlama bulunmuyor yani adaylar sıralamalarında hem iki yıllık hem 4 yıllık bölümlere birlikte yer verebiliyorlar. Adaylar için bazı önemli noktalar Üniversite adaylarının tercih yaparken dikkat etmesi gereken bazı noktaları Sait Gürsoy şöyle sıralıyor: – Adaylar tercih sıralarına ve puan durumlarına göre üniversitelere yerleştiriliyorlar. Ama iki adaydan düşük puan alan tercihini birinci sıraya yazarsa, yüksek alan tercihini son sıraya yazsa […]

“Hamamönü doğumlu biri olarak Hacettepe adı bile adrenalin yaptı bende”

Volkan Ağır Gençlerbirliği Oftaşspor yılların eskitemediği futbol adamı İlhan Cavcav’ın uzun süreli bir projesi. Gençlerbirliği’nin başkanı Cavcav’ın kulüp ve futbol takımı yönetme becerisi, Kamerun’dan futbolcu alıp Real Madrid’e satmasından anlaşılabilir. Altyapı tesislerini de avrupa standartlarına çıkartan Cavcav’ın daha fazla genç yetenek yetiştirmek için yedi sene öncesinden başladığı bir proje’nin son aşaması Gençlerbirliği Oftaşspor. Yedi yıl önce 3. ligde mücadele eden Asaşspor kulübün kapısına kilit vurulma aşamasına gelince İlhan Cavcav tarafından o zamanın parasıyla 75 milyar liraya satın alındı. Cavcav, kulübün isminin önüne Gençlerbirliği markasını ekledi. Bu takım 2006/2007 sezonunda Birinci Lig’e (o zamanki adıyla Türk Telekom Birinci Ligi) çıkınca, Asaşspor ismi bu kez de Oftaşspor olarak değişti. Oftaşspor, Gençlerbirliği kulübünün bünyesine girdiğinden beri bir pilot takım olarak görüldü. “Alkaralar”da şans bulamayan gençler, bu takımda forma şansı buldu. Ve takım, Birinci Lig’e çıkmasının bir sezon ardından, Turkcell Süper Lig’e çıkma başarısını gösterdi. Böylece –birisi onursal olmak üzere- İlhan Cavcav’ın başkanı olduğu iki ayrı Gençlerbirliği, Türkiye’nin en üst düzey futbol liginde bir araya geldi. Elbette bu, alışılageldik bir durum değildi. Tartışmaları da beraberinde getirdi. Cavcav’ın lokomotif kulübü Gençlerbirliği’ne “kıyak geçebilir”di Oftaşspor. Ancak tam tersi oldu. İki takım dört defa karşılaştı. Oftaşspor hiç mağlubiyet almadı ve sezonu Gençlerbirliği’nin üzerinde bitirdi. Gençlere şans tanımak üzere “projelendirilen” takım fazlasıyla başarılı olmuştu, ki defansın vazgeçilmez isimlerinden Giray Kaçar hem milli takıma seçildi, hem de Trabzonspor’a transfer oldu. Dört Ankara takımının arasında da en iyi futbolu oynayan Oftaşspor oldu. Ancak bir eksikleri vardı. Zaman zaman bedavaya izleme fırsatı verilen takımın maçları dolmuyordu. Türk futbolunun gediklisi olmuş Cavcav bu sorunu halletmek için de bence mantıklı ama eleştiriye açık bir hamle yaptı. Ankara’nın en eski semti Hacettepe’nin spor klübü, semtin gençleri tarafından kurulup üst üste başarılarla Ankara 1. Ligi’ne çıkmıştı. Artık yerinde yeller esen bu ligde de başarılı oldu ve Türkiye Birinci Ligi’ne çıkmaya hak kazandı. Ancak burada aynı […]

Bikini sansürü var mı yok mu?

Eren Bircan Geçtiğimiz pazar günü yani 20 Temmuz 2008’de, Vatan, Milliyet, Kanal D Haber, Cumhuriyet ve diğer birçok yayın organı, Bursa Osmangazi’de Sukay Park’ta bikini yasağı uygulandığı haberini verdi. Çıkan haberlerde Osmangazi Belediyesi tarafından yaptırılan ve açılışına Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı Sukay Park’ta bikini ile gezilmesinin yasaklandığı belirtildi. 17-19 Ekim tarihlerinde yapılacak olan 2008 CableWakeboard Avrupa Şampiyonası’nın bu uygulamayla tehlikeye girdiği söylendi. Osmangazi Belediye Başkanı Recep Altepe’nin karara saygı duyduğu, Bursa CHP Milletvekili Kemal Demirel’in ise tepkili olduğu ve bu konuyu TBMM’ye taşıyacağı da haber metinlerinde yer aldı. Haberin çıkış kaynağı ise Hürriyet Gazetesi yazarı Cengiz Semercioğlu oldu. 19 Temmuz’da yayınlanan yazısında Semercioğlu, antrenmana giden bayan sporcuların bikini üstüyle gezdiklerinde tişört giymeleri için uyarıldığını ve buna maruz kalan bir arkadaşının olduğunu yazmıştı. Bu mantığın gericilik olduğunu söyleyen Semercioğlu, Wakeboard Şampiyonasının bu mantıkla yürütülemeyeceğini de yazısında vurguladı. Semercioğlu olayı yaşayanlardan birinin arkadaşı olduğunu belirterek kimsenin bu haberi yalanlamaya kalkışmaması gerektiğini de söylüyordu. Vatan, Milliyet, Cumhuriyet haberin altına imza atmazken, Kanal D Haber’in internet sitesinde haberin altına (Doğan Haber Ajansı) DHA imzası atıldı. Cumhuriyet gazetesi “tesislere kadınların bikini ile girmesi yasaklandı.” derken, Milliyet, Vatan ve Kanal D, haberi aynen şu şekilde veriyordu; “Bursa’nın AKP’li Osmangazi Belediyesi’nce yaptırılan kablolu su kayağı tesisi Sukaypak’ta, kadınların bikini ile gezmesini yasaklayan karar tepki ile karşılandı” Ağız birliği yapar gibi aynı haberin aynı cümlelerle yazıldığı metinlerden anlaşılıyor ki haber metnine dahi dikkat edilmemiş çünkü tesisin adı Sukaypak değil Sukay Park.. Tesis işletmecisi: Yasak yok, sınırlama var! Sukay tesis işletmecisi Nuri Çevik, haberin çarptırıldığını bikini yasağı gibi bir durumun söz konusu olmadığını söylüyor. Tesislerde kafe ve restoran bölümlerinin olduğunu bu alanlarda sadece kadınların bikiniyle değil erkeklerinde üstsüz olarak geldiğinde de uyarıldığını belirten Çevik, bunu restoran ve kafelerde deniz kıyafetleri ile gezilmesinin hoş olmayacağı ve bazı kişilerin bundan rahatsız olabileceği görüşüne dayandırıyor. Çevik ayrıca su kayağı yapan bayan sporcuların […]

“Ha Ümraniye ha Eskişehir, ne fark eder?”

Alper Görmüş Danıştay saldırısının bir “dinci” saldırı değil de “Ergenekon eylemi” olduğu tespiti, hiç kuşkusuz Ergenekon savcısının en önemli iddiası. (Deniz Baykal dahi “eğer böyleyse, bu her şeyi değiştirir” dedi; düşünün artık.) Geçen hafta bu sayfalarda yayımlanan “Cumhuriyet’teki çok ilginç editör yazısı…” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi bu iddia esas olarak şu iki temel argümana dayandırılıyordu: Birincisi: Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Arslan bu eylemden önce gerçekleştirilen Cumhuriyet gazetesine bomba atılması eyleminin de failiydi; bu, yargı kararıyla da kesinleşmiş bir bilgiydi.İkincisi: Cumhuriyet’e atılan el bombaları, bu eylemden bir ay kadar sonra Ümraniye’de ele geçirilen “Ergenekon bombaları” ile aynı kafiledendi. Geçen haftaki yazımdan bir paragraf daha:“Bu ikinci veri, birincisi gibi yargı kararına bağlanarak kesinleşmiş değildi. Fakat defalarca tekrarlandığı halde hiçbir şekilde tekzip edilmemişti. Üstelik ‘Ergenekon’a soğuk’ gazetelerde de bilginin doğru olmadığı yönünde hiçbir haber çıkmamıştı; onlar bilgiyi görmezlikten geliyor, fakat ‘yanlış’ da demiyorlardı.” Konuya uzun süre ilgisiz kalan Cumhuriyet, geçen hafta bugün (14 Temmuz) gazetenin genel yayın yönetmeninin yazısıyla konuya bir girdi, pir girdi. Yazının ardından gazetede peşpeşe yayımlanan haberlere göre, Cumhuriyet‘e atılan bombalar Ümraniye’deki Ergenekon bombalarıyla değil ama Eskişehir’dekilerle irtibatlıydı.Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız, 14 Temmuz’daki yazısında bu hususu saptıyor, fakat kalemini “Eskişehir irtibatı”nı değil, “Ümraniye irtibatsızlığını” vurgulamak için kullanıyordu. Ümraniye bombalarıyla Cumhuriyet‘e atılanlar arasında bir bağ olup olmadığı konusu o kadar karıştı, işin içine o kadar çok “kafile, model, seri” vb. kavramlar girdi ki, anlaşılan neyin ne olduğunu bu hafta açıklanacak olan iddianamede öğrenebileceğiz ancak. O nedenle, işin bu faslını geçiyorum. Eskişehir de “Ergenekon” değil mi? Ben bugün burada, bugünkü Cumhuriyet’te tam bir sayfaya yayılan “bombalar” haberinin başka bir noktasına temas etmek istiyorum. İbrahim Yıldız’ın geçen hafta kaleminin bütün gücünü “Ümraniye bombalarıyla bize atılanların ilgisi yok”a ayırması, buna karşılık “Eskişehir’de ele geçirilen bombalar, bize atılanların aynı”yı öylesine geçerken söylemesi birçok köşe yazarı tarafından eleştirilmişti. Öyle ya, sonuçta Ümraniye üzerinden olmasa […]

İlber Ortaylı: “Uydurmak için de zeki ve bilgili olmak şart”

Gökhan Tan Prof. Dr. İlber Ortaylı, meslektaşı Dr. Filiz Çağman’ın emekli olduğu 2005 yılında beri Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü görevini yürütüyor. Ortaylı, göreve geldiği ilk günlerden beri, çoğu zaman sohbetlerde ve nadir de olsa yazılarında, Topkapı Sarayı’yla ilgili haber yazan basın mensuplarının bilgisizliğinden yakınıyordu. Tarihçi, özellikle Haziran 2006’da yılında “Kaşıkçı Elması’nın da çalınmış olabileceği”ni yazan Uğur Dündar’ın ve bu yazıyı bir ihbar kabul ettiğini söyleyen dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un tavrından çok rahatsız olmuştu. Sabah gazetesi 17 Temmuz’da, Yeşim Salkım’ın Sepetçiler Kasrı’nda çekilen klibi için Sultan İbrahim’in tahtının özel izinle Topkapı Sarayı’ndan getirildiğini bildiren bir haber yayınmıştı. Haber, birçok gazetenin internet sitesi tarafından da aynı şekilde kullanılmıştı. Basının, sorgulamadan kullanmakta sakınca görmediği bu haber üzerine Topkapı Sarayı’nı aramış ve Sabah gazetesinin haberinin asılsız olduğunu ortaya çıkarmıştık.Basın mensuplarına, klip çekiminde kullanılmak üzere Topkapı Sarayı’ndan taht getirildiği yönünde bir bilgi verilmediği, yine telefonla ulaştığımız Yeşim Salkım’ın menejeri tarafından da yalanlanmıştı. Bu durum üzerine Yeşim Salkım’ın basın danışmanı, bilginin kendilerinden kaynaklanmadığını bildiren bir basın duyurusu hazırlamıştı. Sabah gazetesi ertesi gün İlber Ortaylı’ya ulaşarak, bir gün önceki uydurma haberini düzeltme girişiminde bulunmak istedi. 18 Temmuz’da yayınlanan bu ikinci habere göre tahtın sahte olduğu anlaşılmıştı. Ortaylı, “Saraydan taht çıkar mı” diyordu. Zaten Sultan İbrahim’e özel bir taht da yoktu, bütün padişahlar aynı tahtı kullanmıştı. Sabah gazetesi bu ikinci haberde, tahtın özel izinle çıkarıldığı bilgisine nasıl ulaştığını da elbette açıklayamıyordu. İlber Ortaylı’nın habere isyan etmesinin tek nedeni de tahtı meselesi değildi. Sultan İbrahim’in adının önüne “deli” lakabının takılmasını terbiyesizlik, saygısızlık olarak yorumluyordu. Ortaylı o gün, bir de yazılı açıklama yapacağını belirtmişti. O açıklama Milliyet Pazar ekindeki köşesinde dün yayınlandı. Tarihçi, taht hadisesini anmamakla birlikte, birkaç haber örneğinde “uydurmak için de zeki ve bilgili olması gereken” basın mensupları ve “işkembeden atan devlet adamları”ndan yakındı. Basın mensuplarımızın müze bilgisi(Milliyet Pazar, 20 Temmuz 2008) “Müzenin yolunu bile […]

Global elektronik müzik randevusuna hazır mısın?

Müge Doğrular En sevdiğiniz DJ’leri ve grupları; gün boyunca denizin, güneşin ve kumsalın tadını çıkarttığınız, teninizin yanmaktan hala sıcak olduğu bir günde, denizin yanındaki dev bir sahnede izlemek kulağa nasıl geliyor? Üstelik isterseniz gece de plajda arkadaşlarınızla ve/veya sevgilinizle kamp yaparak. Mükemmel diyen müzikseverleri duyar gibiyim. Bu sene Rock’n Coke, Radarlive gibi festivallerin iptaliyle oluşan açığı kapatan tek isim FG 93.7, Parkorman’da düzenlenen Electronica Festival’ın tadı henüz damağımızdayken yeni organizasyonuyla karşımıza çıkıyor. 40’dan fazla sanatçı performansı, kamp imkanı, deniz, plaj ve birçok aktivite Global Gathering Istanbul 2008’de bir araya geliyor. Geçtiğimiz sene Gümüşdere Kumluk Mevii, Kilyos’taki Burç Beach’te düzenlenen festival bu sene Burç Beach’in bir yanına, Seanergy Beach’e taşınıyor. Festival katılımcıları gündüz kapı açılışı saatinden akşama kadar house, techno ve trance tarzlarının en önemli DJ’leri eşliğinde festivalin keyfini çıkartabilecekler. Sadece 1000 adet satılacak kombine+kamp biletini sahiplerinin Pazar günü akşama kadar Seanergy Beach’te konaklayabileceklerini, sıradışı bir haftasonu tatili yapabileceklerini de belirtelim. Calvin Harris ile rengarenk bir festival! Festivali festival yapan en önemli unsur elbette sanatçılar! Festivalin headliner’ı canlı performans sergileyecek olan Calvin Harris. Calvin Harris’le ilgili söylenebilecek çok şey var. Mesela Kylie Minogue’un son albümündeki iki hiti ‘Heartbeat Rock’ ve ‘In My Arms’ parçalarının yaratıcısı olduğu ya da albümü ‘I Created Disco’ ile gerçekten disco’yu yeniden yarattığı ve birbirinden eğlenceli, dans etmeye teşvik edici disco parçaları ürettiği. Sanatçıya dair en sevdiğim özellik ise (benim gibi) ‘renkleri’ sevmesi. Resmi web sitesi Calvinharris.tv’ye girenler, kliplerini izleyenler ya da son albümündeki ‘Colours’ parçasının sözlerini bilenlerin (“Nasıl giyindiğin ve ne giydiğin benim için önemli değil, ama mutlaka üstünde renkler olsun!”) anlayacağı gibi Harris renkleri çok seviyor ve rengarenkliğini 1980’lerden esinlenmiş parçalarına da yansıtıyor. İlk albümü olan ‘I Created Disco’ yayınlandığında sanatçının Faithless ve Groove Armada gibi dans müziğinin ‘baba’larıyla turneye çıktığını da not düşelim. Festivale gidecek olanlar önceden mutlaka ‘I Created Disco’yu dinlesinler ve konserde […]

Türklerin Ergenekon’dan çıkışı

Semih Saka Efsaneye göre Türklerin Ergenekon’dan ilk çıkışlarında bir dişi kurt yol göstermişti. Bu aralar yine Ergenekon’dan çıkış yolları tartışılıp duruyor. “Ergenekon’dan nasıl çıkacağız?” sorusuna Birikim dergisinden Ömer Laçiner ve Taraf gazetesinden Ümit Kıvanç, “Vatandaş inisiyatifleriyle, yani sizle bizle” diye yanıtlıyor. Yeşiller Partisi’nin 17 Temmuz’da Beyoğlu’nda Yeşil Ev’de düzenlediği “Ergenekon’dan çıkış yolları – Demokrasiyi kim nasıl koruyacak?” adlı söyleşiye Birikim dergisi yayın yönetmeni Ömer Laçiner ve Taraf yazarı Ümit Kıvanç katıldı. Söyleşide Ergenekon’un ne olduğu, Türk solunun son dönemde yaşanan gelişmelere bakışı, medyanın rolü gibi konulardan söz edildi. Ayşe Akdeniz’in yönettiği söyleşide ilk konuşmacı Ömer Laçiner’di. Devletin “kirli” ve “alçakça” bir oluşuma sahip olmasının meşruiyeti inancına sahip olan insanlar yüzünden hala bu tip örgütlerin hayatta kalabildiğini belirten Laçiner, bugün Ergenekon’un tasfiye edilmesinin sebebini “Ergenekon’un kendine ait bir kasası olması ve artık kendini devletle sınırlamaması” olarak açıkladı. Ergenekon’un sadece darbeyle ilgili olmadığını, AKP’nin iktidara geldiği günden beri Ergenekon’dan haberdar olduğunu belirten Laçiner, Ergenekon’un Teşkilat-ı mahsusa gibi, Özel Harp Dairesi gibi bir oluşum olduğunu belirterek 1977 1 Mayıs’ının da bu tip bir örgüt işi olduğunu söyledi. Daha sonra söz alan Ümit Kıvanç, BirGün gazetesi’nin “Yesinler Birbirlerini” manşetinden yola çıkarak “Türk solu, Ergenekon’a karşı olmayı AKP’lilikle eşdeğer tutuyor” dedi. DTP’nin de Ergenekon davası ile ilgili tarafsız kalmasından rahatsız olduğunu belirten Kıvanç, böyle bir şeyin akıl ve mantık ile açıklanamayacağını söyledi. Susurluk zamanında hiç kimsenin ortadaki örgütlenmeye şaşırmadığını söyleyen Kıvanç, bunun sebebini o dönemde iktidarda Refah Partisi’nin bulunmasına bağladı. Ahmet Taner Kışlalı cinayetinden sonra açıklamalarda bulunan Mehmet Ali Kışlalı’nın “Sanırım kardeşim şehit oldu” ve “Katil bilmediğimiz bir çevreden çıkarsa canım sıkılacak” açıklamasına vurgu yapan Kıvanç, Ergenekon’un da bu tip bir örgütlenme içinde olduğunu ve amacı için kendi insanlarını dahi öldürmekten çekinmeyeceğini söyledi. “Ergenekon’dan çıkış yolları – Demokrasiyi kim nasıl koruyacak?” sorusunu ise her iki konuşmacı da “vatandaş inisiyatifleri, yani siz, biz!” olarak yanıtladı..

Cumhuriyet’teki çok ilginç editör yazısı…

Alper Görmüş İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in Ergenekon iddianamesiyle ilgili açıklamalar yaptığı gün (14 Temmuz Pazartesi), Medyakronik‘te yer alan bir haber şu cümlelerle başlıyordu: “Ergenekon soruşturmasının tamamlanan bölümüne ilişkin hazırlanan iddianamede, sanıklara yöneltilen suçlamalar arasında Danıştay saldırısı ve Cumhuriyetgazetesinin bombalanmasının da yer aldığı İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin tarafından açıklandı. Ancak Danıştay’a saldırı davası görülürken hem sanıkların hem de Cumhuriyetgazetesi avukatlarının soruşturmanın bu yönde genişletilmesi talebi her seferinde, ‘sonuca etki etmeyecek’ gerekçesiyle reddedilmişti. Cumhuriyetgazetesinin avukatı Bülent Utku, şu anda Yargıtay aşamasında bulunan dava sırasında her seferinde ‘eksik soruşturma’ yapıldığını dile getirdiklerini belirterek açıklanan iddianamenin bunun kanıtı olduğunu söyledi. Engin’in açıkladığı iddianameyle ortaya yeni sanıkların çıkmış olacağını belirten Utku, savcıların suçlamalarını delillendirebilmesi halinde bu sanıkların da aynı dosyada yargılanacaklarını söyledi.” Danıştay saldırısının, ilk anda göründüğünün tersine bir “dinci” saldırı değil de “Ergenekon eylemi” olduğuna dair kuşkular başlıca iki veriye dayandırılıyordu.Birincisi: Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Arslan bu eylemden önce gerçekleştirilen Cumhuriyetgazetesine bomba atılması eyleminin de failiydi; bu, yargı kararıyla da kesinleşmiş bir bilgiydi.İkincisi: Cumhuriyet’e atılan el bombaları, bu eylemden bir ay kadar sonra Ümraniye’de ele geçirilen “Ergenekon bombaları” ile aynı kafiledendi. Bu ikinci veri, birincisi gibi yargı kararına bağlanarak kesinleşmiş değildi. Fakat defalarca tekrarlandığı halde hiçbir şekilde tekzip edilmemişti. Üstelik “Ergenekon’a soğuk” gazetelerde de bilginin doğru olmadığı yönünde hiçbir haber çıkmamıştı; onlar bilgiyi görmezlikten geliyor, fakat “yanlış” da demiyorlardı. Nitekim, 14 Temmuz’da bu sitede okuduğunuz Ahmet Şık imzalı haberde, Şık’ın konuştuğu Cumhuriyetgazetesi avukatı da bu bilginin yanlış olduğuna dair bir şey söylemiyordu. İlk kez İbrahim Yıldız Ümraniye’de ele geçirilen Ergenekon bombaları ile Cumhuriyet‘e atılan bombaların ilişkili olduğu bilgisi ilk kez, Ergenekon iddianamesinin açıklandığı 14 Temmuz’da, CumhuriyetGazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız tarafından sorgulandı. Yıldız’ın konuya ilişkin olarak verdiği bilgiler şöyle: “Şimdi bir tez de biz söyleyelim: Ümraniye’de ele geçirilen bombalar ile Cumhuriyetgazetesine atılan bombalar aynı seriden değiller. Diğerlerinden farklı olarak […]

Massive Attack ve Judas Priest aynı anda gelirse…

İcat ettiği “trip hop”ın hâlâ en sağlam ismi Massive Attack ve adı heavy metal’le bir anılan Judas Priest… Bu iki gruptan birinin Türkiye’ye geldiğini duymak, müzikle biraz olsun ilgisi bulunanları heyecanlandırmak için yeterliydi. Aynı gece İstanbul’da çaldılar. Kuruçeşme Arena’da Priest’i dinleyen siyah tişörtlü, uzun saçlılar Beşiktaş’ta “trip hop” ibadetinden dönenlerle karşılaştı. Oysa birkaç ay öncesine kadar İstanbul’un müzik mevsimi solgun geçmeye adaydı. İptal edilen festivaller, inşaata kurban giden konser mekânları karamsar bir tablo çiziyordu. Sezon başındaki olumsuz haberlere rağmen İstanbul, bugüne kadar ki en hareketli müzik sezonunu yaşıyor. Hafta sonundaki Electronica Festival ve Massive Attack konserini, Medyakronik’in müzik yazarı Müge Doğrular takip etti. Yıllardır beklenen Judast Priest’in Türkiye’deki ilk konserini ise muhabirimiz Semih Saka’nın kaleminden yayınlıyoruz. Festivalci gençliğin haftasonu günlüğü! Müge Doğrular Heavy metal müziğin “kurucu ortağı” ve en büyük tedarikçilerinden, 40 yaşındaki Judas Priest geçtiğimiz pazar gecesi İstanbul’daydı. Elbette gecikmiş bir randevuydu; seyircinin yaş ortalaması da zaten bunu doğruluyordu. Ve doğal olarak, ortaokuldayken dinlemeye başladığı grubun konserine, şu anda ortaokulda okuyan çocuğuyla gelen babalar, anneler bile vardı. Priest’in kuşakları bir araya getiren özelliği Pazar akşamı Kuruçeşme Arena’da en görünür günlerinden birini yaşadı. Sahne, tam da duyurulduğu saat olan 21:00’de açıldı. Ve grubun Nostradamus adlı son albümlerinin giriş parçası “Dawn Of Creation” duyulmaya başladı. Bu sırada “tanrılar” tek tek sahneye çıkıyordu. Çok geçmeden solist Rob Halford, sahnenin sol üst tarafında Nostradamus kostümüyle ve elindeki asasıyla belirdi. Bir büyücü gibi duruyordu sahnede. Intro’dan sonra giren “Prophecy” adlı şarkıda “I am Nostradamus” diye bağırıyordu metalin gelmiş geçmiş en iyi solistlerinden Halford. Ve hakikaten de karşımızda Nostradamus duruyordu. Halford konser boyunca, metal konserlerinde pek de alışmadığımız üzere, bir defiledeymişcesine kostüm değiştirdi. Diz seviyesine kadar uzanan, aksesuarlı deri ceketlerini nerededeyse her şarkıda değiştirdi. Sahnenin tasarımı da sanki onun elinden çıkmıştı. Daha ilk şarkıda ortadan kayboldu Halford. Ve kısa süre sonra platformdaki asansörü kullanarak sahnenin […]

Bilmeceye dönen dava: Danıştay saldırısı

Ergenekon soruşturmasının tamamlanan bölümüne ilişkin hazırlanan iddianamede, sanıklara yöneltilen suçlamalar arasında Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet gazetesinin bombalanmasının da yer aldığı İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin tarafından açıklandı. Ancak Danıştay’a saldırı davası görülürken hem sanıkların hem de Cumhuriyet Gazetesi avukatlarının soruşturmanın bu yönde genişletilmesi talebi her seferinde, “sonuca etki etmeyecek” gerekçesiyle reddedilmişti. Cumhuriyet Gazetesi’nin avukatı Bülent Utku, şu anda Yargıtay aşamasında bulunan dava sırasında her seferinde “eksik soruşturma” yapıldığını diye getirdiklerini belirterek açıklanan iddianamenin bunun kanıtı olduğunu söyledi. Engin’in açıkladığı iddianameyle ortaya yeni sanıkların çıkmış olacağını belirten Utku, savcıların suçlamalarını delillendirebilmesi halinde bu sanıkların da aynı dosyada yargılanacaklarını söyledi. Eksik soruşturma Kanlı Danıştay baskınının tetikçisi Alparslan Arslan’ın Cumhuriyet Gazetesi’ni de bombaladığı ortaya çıkmasının ardından davaya müdahil olan avukat Utku, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararın Yargıtay’da onanması durumunda kesin hüküm haline geleceğini söyledi. Ancak bu durumda ortaya çıkan sonucu “eksik soruşturma” diye tanımlayan Utku, “Zaten dava sırasında da bunu dile getirip soruşturmanın genişletilmesini istemiştik ama mahkeme reddetti. Talebimizin esasa etkili olmayıp sonuca da etki etmeyeceği gerekçesiyle değildir gerekçesiyle her seferinde reddedildi. Şimdi ortaya çıkan gelişmeye bakarak Yargıtay’da karar henüz onaylanmadığı için kesin hüküm yok. Ergenekon iddianamesinde de bu suçların gündeme gelmesi bunun tartışılamayacağı anlamına gelmiyor. Çünkü Danıştay saldırısının sanıkları ile buradakiler farklı ve yeni kişiler. Şimdi Ergenekon’la ortaya çıkan yeni sanıklar bakımından dosya incelenmelidir. Savcı bu eylemi ilişkin, ‘şu şüpheli şu delillere göre bu saldırıları azmettirmiştir ya da yapmıştır’ diyorsa bu fiil yeniden incelenir” dedi.“Bombalar nereden alınmış hâlâ bilinmiyor” Utku, yargılama sırasında gazeteye atılan bombaların seri numaralarıyla, Ergenekon zanlılarından Muzaffer Tekin’den elde edilen bombaların seri numaralarının birbiriyle ilintili olduğunun ortay çıktığını anımsatarak, “Bombaların tapa numaraları arasındaki benzerlik ve aynı seriden olduğu ortayla çıkınca mahkeme heyetinden bir takım taleplerde bulunduk. Bombaların üreticisi olan MKE’nin patlayıcıları Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na verdiği de ortaya çıkmıştı. Hangi birlik emrine verildiğini; patlayıcıların bu birlikteki kullanılmış […]

Yazının karanlığında Blanchot: Öle(siye)-yazmak

Barış Aydın “Ben tuzağım…”Maurice Blanchot “Ben dinamitim.”Friedrich Nietzsche Elias Canetti, İnsanın Taşrası’nda, yazının deneyimlediği uç(urum)ların okur’un salahiyeti için yazar tarafından “işaretlenen” yerler olduğundan söz eder. Bu yerlere gidebilecek denli gözükaralığın Canetti’nin “has yazar” tanımında önde gelecek bir özellik olduğu söylenebilir. Ya Canetti, o uçurumları bizzat yaratabilecek, deneyimleyecek ama bu patikanın tekinsizliğini okur için azaltmaktan, ayak izleri bırakmaktan imtina edecek bir yazar için ne söylerdi? Blanchot’nun yokluklarının bir dökümünü yapmaya niyetlensek, onun münzeviliğinden mi, ender çevrilen kitaplarının yayın programlarındaki yokluklarından mı, varolanların yankılarının yokluklarından mı, yoksa yazarın kendisinin de tercih ettiği ölümden mi “başlamak” gerekir söze? Yoksa şimdi(lik) yokluk dediğimiz şey tam da Yazar’ın olanaklılık koşulu olan yadsımanın mı mekânıdır? Metafizik Ara’ya yerleşmekYüceler Yücesi, İsmail Yerguz emeğiyle Türkçede. Ama açıktır ki Kitap okunacak birşey değildir: hiçbir yorum ya da telkin emeği olamaz. Bu nedenle kitap açıkça ölü olarak, ‘örgensel-olmayan’ gereç olarak sunulur. (Allan Stoekl; Alacakaranlık Çevresinde – Son’daki Kojeve) Blanchot bibliyografyasının şık bir mezarlığı andıran nesne-kitap evrenine iyi bir katkı olan Yüceler Yücesi çevirisi, aynı zamanda Blanchot’un metafizik boşluğunun bir negatif diyalektikle karıştırılmasını engelleyecek denli ayrıntılandırılmış bir edebi boşluktan söz ediyor. Bu boşluk, yazar tarafından içinde ikâmet etmek ve bu ikâmeti geçersizleştirmek için izlerle “doldurulmuş” kayıp bir uzamı andırıyor. Blanchot’un bu boşluğun inşasına genel olarak 1941 tarihli Karanlık Thomas’ta (Metis Yay., 2007) başladığını söylemek yerinde olacaktır. Eklemek gerekir ki, tamamlanmayacak bir inşadır bu; daha doğrusu, metafizik bir inşadır, burada yazı. Okur, bu inşaatta yaşamaya davet edilir ve davete icabeti üst üste reddedilir.“… bir şey silinmek istiyordu.” (s. 108) Bu “red” ahlaki olmasından önce, yazınsal bir Antigone tavrıdır aslında: Thomas karakterinin kuruluşundaki özyıkım hali de böyle bir kendini “red” içerir ve Ölüm Hükmü’nde dile getirilen ve Blanchot yazısının teknik karakteristiği hakkında ipucu veren “… düşünce ortaya çıkar çıkmaz onu sonuna dek izlemek gerekir” önermesinde görünür hale gelir. Thomas (kuşkusuz anonim bir Thomas’tan […]

Rafael Nadal

Anıl Kiper Pek çok insanın (ve elbette sponsoru Nike’ın) andığı ismiyle Rafa’nın futbola sırt çevirip tenise devam edeceğini sanırım kimse tahmin dahi edemezdi o yıllarda. Amcası, Barcelonalı futbolcu Miguel Ángel Nadal’a özenip hırsla sarıldığı futboldan uzaklaşıp büyük amcası ve koçu Toni Nadal’ın ısrarı ve çabaları sonunda başladı tenise. 12 yaş altı turnuvada kazandığı İspanya şampiyonluğu, amcasının telkinleri dahi Nadal’ı bir türlü futboldan koparamadı. İspanya’nın çeşitli kulüplerinde futbol oynarken, haftada iki defa da amcası Toni’nin gözetiminde tenis antrenmanlarına devam etti. Rafa’nın seçimlerine pek karışmayan baba, üçüncü kardeş Sebastian Nadal, oğlunun 12 yaşına bastığı ilk günlerde ağırlığını koydu. Ve oğlunun tenisi seçmesi için çaba gösterdi. İspanya Tenis Federasyonu’nun teklifi üzerine yaşadığı Mallorca’dan Barcelona’ya taşındı Rafael Nadal. Cüssesi, tenis için oldukça avantajlıydı (Boyu 1,85 metre). İlk yıllarda tenis oynarken sadece sağ elini kullanıyordu Rafa. Toni Nadal, onun sol elini de kullanmasını istedi ve bu yönde çalıştırdı. Nadal’ın her iki elini de kullanabilmesine ve bu sayede çift el ile çok sert ve etkili “backhand” vurabilmesine olanak sağladı. 12 yaşında yaptığı seçim Nadal’ı pişman etmedi, 16 yaşına geldiğinde dünyanın en iyi elli oyuncusu arasına girişmişti bile. Maç öncesi ve esnasındaki, belki de uğur olarak gördüğü, bir takım alışkanlıklarını sanırım profesyonelliğe adım atmadığı o yıllarda edindi. Her servis öncesi topu beş kez sektirmesi, sadece kısa çorap giymesi, kafa bandını maçtan bir saat önce takıp ancak kort çıkışından sonra çıkarması, içtiği suların hep aynı yerde ve aynı hizada olması hep o yılların ürünü olsa gerek. 2001 yılında profesyonelliğe adım attı. 2003 yılında oynadığı Monte Carlo Master Series Turnuvası ile adını duyurdu. Çok iyi başladığı bu turnuvada sona, finale kadar gelemese de o dönemin formda oyuncularını yenmeyi başardı Bir yıl sonra “Grand Slam” tabir edilen, tenis dünyasının en büyük dört turnuvasından biri olan Roland Garros da (Fransız Açık) dahil olmak üzere dokuz kupa kaldırdı. 2005 yılında, ezeli rakibi […]

Özel hastaneler sigortalıya yine kapanıyor

Medyakronik Özel hastaneler Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SGK) sosyal güvencesi olan vatandaşlara hizmet vermeyi durduruyor. Maliye Bakanlığı’nın 1 Temmuz’da yürürlüğe giren yüzde 30’luk katkı payını sınırlandırmasıyla ilgili genelgesi bazı özel sağlık kuruluşlarının Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile sözleşmelerini fesh etmesine neden oldu. Fesh eden hastane kuruluşlarına göre yüzde 30’luk katkı payı birçok tedavinin masraflarını karşılamıyor. International Hospital, Amerikan Hastanesi, Mesa Hastanesi ve Bayındır Hastanesi gibi bazı ünlü sağlık kuruluşları sosyal sigortalı hasta kabul etmiyor. Hisar İntercontinental Hastanesi ve Acıbadem Sağlık Grubu gibi bazı kuruluşlar ise sosyal sigortalı hastalarını kaybetmemek için eski SSK katkı payları üzerinden hizmet vermeye devam ediyor. Bu arada kararını Henüz karar vermeyen hastaneler de randevuları 20 gün sonraya erteliyor. Güven Hastanesi, Memorial Hastanesi, Kent Hastanesi, Anadolu Sağlık Merkezi, Alman Hastanesi, Florence Nightingale karar veremeyen hastaneler arasında. Özel Hastaneler Ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) Genel Sekreteri Yaşar Yıldırım devletin hem muayene hem de tahliller için belirlediği 25–30 YTL’lik fiyatla hizmet vermelerinin mümkün olmadığını ve dünyanın hiç bir yerinde bedavaya sağlık hizmeti verilmediğini ifade ediyor. “Her hastane, yatırımına göre değişen oranlarda katkı payı istiyor. Serbest rekabette bu doğal.”diyor.Özel Hastaneler Derneği Başkanı Muharrem Usta ise, sistemi işlemez hale getirecek değişikliğin büyük bir kargaşa yaratacağını ve iki aya kadar pek çok özel hastanenin iflas noktasına geleceğini söylüyor.Hastaneler sorunun çözümü ve katkı payı düzenlemesinin yeniden gözden geçirilmesi için Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu ile görüşmelere devam ediyor. 12 Temmuz’da sonuçlanması beklenen görüşmelerde hastane yöneticileri, işletmelerin maliyetlerinin farklı olduklarına ve katkı paylarının buna göre düzenlenmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Ayrıca, hastaneler arasında sınıflandırma yapılması gerektiğini ve buna göre de katkı paylarının belirlenmesi gerektiğini söylüyorlar. Katkı paylarının AKP’ye katkısı ne olacak? Hükümetin 2005 yılında “özel hastaneler herkese açıktır” söylemi ile sağlık sistemine getirdiği bu değişikliğin AKP’nin seçimlerde aldığı yüksek oyda büyük katkısı vardı. Şimdi ise bu yasa iptal edildi. Katkı payını kabul eden özel kuruluşların […]

Massive Attack

Esra Söylemez Bazen ya siyah vardır ya beyaz. Sorular göreceli de olsa kesin cevaplardır bunlar. Örneğin; Massive Attack’ı ya seversiniz ya sevmezsiniz. “Fena değil” diyen birine hiç rastlamadım. Grubun en büyük özelliği de bu belki, hep uçlarda yer almaları. Bir kez dinlenince bağımlılık yapan cinsten. Sabahın bir vakti günün ilk kahvesiyle de iyi gider, uykuyla uyanıklık arasında kalınmışken de. Yağmura da güneşe de yakışan şarkıları var. Albümleri modunuzu belirleyen değil; modunuza göre en iyi gidenlerden oluşuyor. Hüzne de boğulabilirsiniz, neşeye de. Dedik ya, grup uçların grubu bu. Massive Attack, 80’lerin iyi gruplarından The Wild Bunch’ın dağılmasıyla, grup üyeleri Daddy G (Grant Marshall), Mushroom (Andrew Vowles) ve 3D (Robert Del Naja) tarafından 1987 yılında Bristol’de (İngiltere) kuruldu. Çok geçmeden bu ismi bu kentle bir anılacak olan müziğin öncüsü oldu. “Trip hop” denilen bu türün, Afrika ve Kuzey Amerika kökenli gençlerinin Amerika’da oluşturduğu alt kültürden doğan “hip hop” ve jazz’ın elektronikle bezenmiş hali “acid jazz”ın harmanlaması olduğu söylenebilir. Ancak çoğu kez bu türden de daha ağır, hatta kimi zaman depresif. Bir rock ya da jazz dinleyicisinin elektronik müzik hakkındaki önyargısını kırabilecek kadar sağlam bir müzik. Albümden önce single’larla çıktı dinleyicinin karşısına. 1990’da “Daydreaming”i yayınladı. İlk albümü “Blue Lines”ı 1991’de çıkardı. Bu albümdeki “Unfinished Sympathy” grubun ismini Britanya dışına taşımaya yeterli oldu. Şarkının videosu, grubun ilk solisti Shara Nelson’u Los Angeles sokaklarında yürürken, montajsız çekilmişti. Tek çekimlik müzik videolarının ilk örneğiydi. Gruba dışarıdan katkı sağlayan bir başka fenomen, Tricky’nin bu bestesi ünlü müzik dergisi DJ tarafından 2001 yılında, geçen yüzyılın en iyi dans müziği seçildi. Massive Attack denince pek çok insanın aklına ilk gelen “Unfinished Sympathy”dir hâlâ. 1994’de “Protection” ve 1998’de “Mezzanine” albümleri ile grubun şöhreti pekişti. Bugün de gelmiş geçmiş en iyi 100 albüm listelerinde yer alıyor Mezzazine. 1995’te Karmacoma, 1998’de “Angel” ve “Inertia Creeps” single’larını yayınladı. Mushroom’un gruptan ayrılması sonra da […]

Terörist kelimeler

Mustafa Alp Dağıstanlı Temmuz 2005’te Londra metrosundaki bombalı saldırılardan birkaç gün sonra, Daily Telegraph gazetesinde bir haber çıktı: BBC, haberlerinde “terörist” sıfatını kullanmıyordu. Ciddi İngiliz gazetelerinin çoğu da BBC’ninki gibi tavır aldı. Bir kamu kuruluşu olan BBC’nin bu tutumu Türkiye için neredeyse tamamen anlaşılmaz bir şey. Yıllardır PKK meselesiyle cebelleşen bu ülkede “terörist” denmeden bu konuyla ilgili yazılmış herhangi bir habere rastlamak neredeyse imkansız. Tam da o günlerde, Türkiye’deki bir terör olayı dolayısıyla Başbakan Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri bu imkansızlığı gösteriyordu. Erdoğan, terör konusu her açıldığında tekrarladığı ve pek bir fikir barındırmayan, “benim teröristim kötü, senin teröristin iyi mantığı terkedilmelidir” nakaratından sonra, terörizme karşı ortak mücadele çağrısı yaptı ve lafı şuraya getirdi (Türkçe, tabii ki, Başbakan’a ait): “Aksi takdirde teröre mahkum olmuş, kurban olmuş ki son zamanlarda burada onu da açıklıyorum şimdi, dünyadaki iki önemli televizyon veya medya grubu BBC ve Reuters, her ikisinin Türkiye’deki PKK terör örgütünü bir milis olarak ilan etmesini kınıyorum ve lanetliyorum. Ve özellikle dünya medyasını bu noktada objektif bir bakış sergilemeye davet ediyorum. Eğer bu anlayış, bu şekilde devam ederse, bunu bilsinler ki bugün Türkiye’yi, bu ülkenin evladını vuran bu terör, yarın onları da vuracaktır. Ve onları da acıtacaktır. Bunu böyle bilsinler.” Erdoğan’ın “bilsinler” dediği şeyi bütün dünya, bu arada tabii BBC ve Reuters da biliyordu, fakat Erdoğan medyanın ne olduğuyla, olaylara nasıl baktığıyla, hangi ilkelerle hareket ettiğiyle ilgili pek bir şey bilmiyordu. Bunda onun kabahatinden daha fazla Türk medyasının suçu var. Türk medyasından aldığı eğitim ve terbiyeyle yetinen birinin kalması mukadderdir. Erdoğan’ın, “terör yarın onları da vuracaktır, acıtacaktır” dediği “onlar”dan biri olan İngilizleri bir hafta önce vurmuştu; yazının başında söylediğim gibi. BBC’nin Tayyip Erdoğan’a cevabı Bunun üzerine, BBC Dünya Servisi şefi Nigel Chapman’dan Erdoğan’a cevap geldi. BBC’nin “Editoryal Kılavuzu”nun “Terör” bölümünde yer alan ilkeleri tamı tamına yansıtan Chapman’ın cevabı şuydu: “Terörist kelimesinin kullanımı BBC’de yasak […]

Zirve fare doğurdu

Nıvart Taşçı Bugün (9 Temmuz) sona eren G8 zirvesinde, ne bilim adamlarının küresel ısınmayla mücadele çağrılarına, ne de açlık çeken insanların sayısına milyonları ekleyen gıda krizine dair elle tutulur bir çözüm üretildi. Her yıl üye ülkelerden birinin ev sahipliğini üstlendiği zirve bu yıl Japonya’nın kuzeyindeki Hokkaido adasında gerçekleştirildi. İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Rusya ve ABD liderlerinin biraraya geldiği zirvede ana gündem maddelerini yoksulluk, gıda krizi ve petrol fiyatlarında yaşanan artış ile iklim değişimi oluşturdu. Sekizler Grubu’nun geçen yıllardaki toplantılarında da benzer konular görüşülmüş, fakat kısa vadede hayata geçirilebilecek bir karar alınamamıştı. Hokkaido’daki toplantının önceki zirvelerle benzer bir diğer tarafı ise sokaklara dökülen binlerce küreselleşme karşıtı protestocu, milyon dolarlar harcanan güvenlik önlemleri ve ülkeye girişi engellenen “şüpheliler” oldu. Görüşmelerin öncesindeki hafta sonu “Elitlerin zirvesini durdurun” sloganlarıyla başlayan protestoya katılan yaklaşık 3 bin eylemci, olası terör saldırılarına karşı sokakları tutmuş 21 bin güvenlik görevlisi ve polisle karşılaştı. Japonya’nın 283 milyon dolar harcadığı güvenlik önlemlerinin tutarı, geçen yıl Almanya’da gerçekleşen ve 186 milyon doları bulan G8 harcamalarını geride bıraktı. 2007’de Almanya’nın Baltık kıyısındaki Heiligendem bölgesinde gerçekleşen zirvede eylemciler güvenlik bölgesini aşmış, fakat toplantı mekânlarına sızmayı başaramamıştı. Bu seneyse aralarında gazetecilerin de bulunduğu onlarca kişi havaalanlarında saatlerce sorguya çekildi. Gerekçe göstermeden 24 saatten fazla alıkonulanlardan 23’ü 4-9 Temmuz arasında Hokkaido’da gerçekleştirilen alternatif bir zirvenin katılımcılarıydı. Uluslararası çiftçi örgütü La Via Campesina ve Nouminren Japon Çiftçi Aileleri Hareketi’nin düzenlediği, küçük çiftçileri biraraya getiren toplantı için Japonya’ya gelen Kore Kadın Çiftçiler Birliği üyesi 23 kişinin ülkeye girişine izin verilmedi. Japonya İmparatoru Yasuo Fukuda’ya gönderilen açık mektupta eylemlerdeki polis şiddetti ve ifade özgürlüğünü engellemeye yönelik kısıtlamalar eleştirildi. Milenyum hedefleri diğer milenyuma kaldı Toplantının kilometrelerce uzağında yaşananlar bir yana, zirvenin ana gündem maddesi yoksulluk ve gıda krizi olunca, açlık sorununun birinci elden muhatabı Afrika ülkeleri Pazartesi oturumlarının konukları olarak davet edildi. 2006’da İskoçya’da düzenlenen zirvede Afrika’ya […]

Amiral gemisi karaya oturdu

Mustafa Alp Dağıstanlı Hmmm! Yine birileri, “nesebi gayrısahih” Tarafgazetesine bir gizli belge/bilgi uçurmuş, di mi? Bilmeyenler için söyleyelim: Yeni bir darbe planı daha ortaya çıktı: “Kod adı Eldiven: Ergenekon’un üçüncü darbe planı.” Peki, acaba öbür gazetelere neden haber uçurmuyorlar? Memlekette birileri darbe planlıyor ve siz oralı olmuyorsanız, size neden göndersinler. İlgilenene gönderirler ve Taraf’ın yaptığı da bu: İlgilenmek. Bugünkü gazetelere bakınca durum gayet açık anlaşılıyor. Türk medyasının “amiral gemisi”, en iyi haber kaynağına sahip gazetesi Hürriyet mesela, Cumhuriyet’in Ankara temsilcisi Mustafa Balbay’ın Avrasya TV’de Emin Çölaşan’a anlattığı şeylere (bayat “haber”) mal bulmuş mağribi gibi sarılıp dalga geçmeyi tercih etmiş: “Ne sorgu ama.” Bence Hürriyet, bu Ergenekon soruşturmasından dişe dokunur bir şey çıkmayacak olmasını kambura yatmış bekliyor. Sonra da “Yaa işte böyle, boşuna dalga geçmiyorduk biz. Ya sizin o atmasyonlarınız, gizli belgeleriniz ne oldu!” demeyi umuyor. Halbuki, bunu diyecek bir şansa sahip olması, zaten cehennemî kötülükte bir durumla karşı karşıya bırakır bu toplumu. Ama bu idrak noktasında değiller. Aynı grubun gazetelerinden Vatanda, bal tutan parmağını yalar misali, yine Balbay’ın laflarını kullanıp dalga geçiyor. Milliyetde Balbay’ın anlattıklarına manşetten takılmış. Fakat yine de, Milliyet(gayet küçük göstererek) ve Vatan(sürmanşete taşıyarak) iki orgeneralin Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’un “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ortadan kaldırmak”la suçlandıklarını verdi. Aynı grubun gazetesi Radikalise bu bilgiyi sekiz sütuna manşet yapmış. Hükümete yakın gazeteler de zaten vermiş haberi. Sadece hükümete yakın gazeteler vermiş olsa bu haberi, diyeceğiz ki, sızdırmışlar! Ama öyle değil. Peki, o zaman medyanın amiral gemisi Hürriyet’te neden yok bu haber? Aslında, bu görmeme durumu hiç yeni değil ve sadece darbe haberleriyle de sınırlı değil. Medya, 2002 Kasımından beri, kimi korkularla veya avanta kapma arsızlığıyla AKP hükumetine yamanmayıp bir mesafe koysaydı arasına ve gazetecilik yapmayı tercih etseydi, şimdi Taraf’a aktığı gibi bir sürü bilgi onlara da akardı bu hükümetin yolsuzluklarıyla, soysuzluklarıyla ilgili. Aslında, durum bundan da kötü bence. Medyaya […]