Genel

Yanıbaşımızdaki uzak komşu: İran

Yazan: info@medyakronik.com

Utku Güven

İran’a gideceğimi aileme ve arkadaşlarıma söylediğimde verdikleri tepki çok da şaşırtıcı değildi. Annem bir süre düşündü ve ağlamaya başladı. Sonuçta anne. Çevremdekilerin tepkileri genellikle şöyleydi: “Sakın ölme!”, “Ne yapacaksın orada? Gidecek başka yer bulamadın mı?” “Seni orda ajan diye tutuklayıp asarlar?” Bazıları şakayla karışık, bazıları ciddi de olsa tepkileri yadırgamadım. Çünkü onlar da, herkes gibi kitle iletişim araçlarının bize yansıttıklarıyla karar veriyorlardı.

Çoğunluğun gözünde sanki İran’da normal insan yaşamıyordu. Onlar İran’ı işinde gücünde, çoğunlukla geçim derdinde, kibar, güzel yardımsever insanların, Ömer Hayyam’ın, Hafız’ın, İslam rönesansının ülkesi olarak değil, köktendinci sapkın bir rejimin ve tüm dünyayı bombalamaya hazır bir grup teröristin ülkesi olarak biliyorlardı.

Bu yaratılan algının yanlışlığını, kadim medeniyetlerin ve dinlerin doğduğu bu ülkeyi ziyaret eden herkes kısa sürede anlayabilir. 1979’daki Hümeyni’nin İslam devriminden bu yana inişli çıkışlı otoriter teokratik yönetime rağmen toplumu “islamlaştırma” projesi pek de gerçekleştirilebilmiş değil.

Burada da yanlış bir algı var aslında. Her türlü muhalefetin ve özgürlüğün engellenmesine rağmen, dini alanda bir serbestlikten söz etmek mümkün. Musevi, Zerdüşt ve Hıristiyan -çoğunluk Asuri (Süryani) ve Ermeni- cemaat azınlık statüsünde ve mecliste birer delegeyle temsil ediliyorlar. Kendi ibadethaneleri, hatta Ermenilerin okulları bile var. Ama elbette Müslümanlar için bir özgürlük alanından söz etmek zor. Örneğin bir Müslümanın din değiştirmesinin cezası ölüm!

Türkiye sınırındaki Urumiye şehrinde, İlk Hıristiyan kavimlerden Asurilere ait tarihi kilisenin kapısında tesbih çeken orta yaşlı bir kadının bu yasayı çiğneyenlerden biri olduğunu öğreniyoruz. İlk önce bilgi vermeye hevesli olmasa da, daha sonra kilisenin ölümcül hastalığını iyileştirdiğini ve bu “mucize” sonucu Hıristiyan olduğunu söylüyor. Ama elbette durumunun öğrenilmesinden korkuyor.

Dediğim gibi, İran devletinin halkı “islamlaştırma” projesinin halk nezdinde, özellikle dış dünyayla internet ve uydu aracılığıyla etkileşim halinde olan gençler arasında tam anlamıyla kabul gördüğünü söylemek biraz zor. İdeolojik eğitime ve baskılara rağmen gençler her alanda özgürlük arayışı içinde. Ulemanın müziğin her türünü şeytan icadı ilan etmesine rağmen, müzik İran gençliğinin en önemli özgürleşme alanlarından biri. Gizli konserlerde rocktan hiphopa, cazdan klasik müziğe her türlü “şeytan icadı” icra ediliyor.

Tahran’ın ünlü Veli-asr bulvarında -Ortadoğu’daki en uzun cadde- konuştuğum Ali, uzun kabarık saçları, belinden düşen pantolonu, “grunge” tişörtü ve güneş gözlükleriyle batılı bir gençten farksızdı. Rock müzik dinlediğini söyledi ve bana birkaç alternatif İran grubu tavsiye etti. “O-Hum” bunlarda biri. Grubun ismi Farsçada “derviş sarhoşluğu” anlamına geliyor (Hum, Farsça şarap testisi) ve Mevlana, Hafız gibi şairlerin şiirlerini yorumluyorlar.

İran’ın kendi geleneksel müziği de -onlar “sünnet-i müsiki” diyorlar- devlet eliyle desteklenmiyor, ama seveni ve icra edeni çok. Benim de hayran olduğum, dinleyene kendini Binbir Gece Masalları’nda hissettiren İran müziği, özel çabalarla düzenlenen programlarda dinleniyor. Santur, tünbek (darbuka) veya sitar sazlarından birini öğrenmek adet. Sanat şehri İsfahan’da hemen hemen herkes iyi kötü en az bir saz çalıyor.

Başka yasak sanat dalları da “underground” olarak yapılıyor. Firdevsi Caddesi’nde bir antikacıda tanıştığım Pervin Hanım, devrimden önce bale eğitimi almış. Bir dönem Ankara’da da bale eğitimi veren Pervin, şimdi gizli buluşmalarda Tahranlı küçüklere bale öğretiyor.

Tahran’da araba kullanan iyi eğitimli iş kadınları, Tecrij meydanında makyajlı güzel kızlar, batılı tarzda giyinmiş rocker çocuklar görmek işten bile değil. Kadınlar için halka açık yerlerde hangi dinden olursanız olun “hicab”a bürünmek zorunlu. Hicab kadının saçlarının tamamını ve vücudunun ayak bileğine kadar olan kısmını kapatan bir giysi. Ama Tahran ve diğer büyük şehirlerde buna tam anlamıyla uyan kadın görmek zor. Saçlarının önünü açık bırakıp, kahküllerini salmayı tercih ediyorlar. Siyah giyinmeleri teşvik edilse de özellikle genç kızlar, rengarenk ve desenli modelleri tercih ediyor. Kuzey Tahran gibi görece zengin muhitlerde, başörtüsü saçının sadece yarısını kapatan, diğer yarısını sarıya boyayan, bunu Ray-Ban gözlükleriyle tamamlayan ya da kafasına sadece renkli bir şal dolayan kadınları görmek mümkün.

Varlığını yolculuğumdan önce duyduğum, ama katılabileceğimi hiç tahmin etmediğim “secret party”lerin birinde de bulunma şansı yakaladım. Beni Tahran’da misafir eden, iyi kazandığı herhalinde belli İranlı bir mühendisle arkadaşının evindeki bir “dost partisine” gittik. Güzel dekore edilmiş evde, hicabsız kadınlarla erkekler dans ediyor, içki içiyor ve eğleniyorlardı. Ev sahibimiz votka, cin, konyak, şarap her türlü içkiye sahipti ve bunları edinmenin çok da zor olmadığını söyledi.

Devrim Muhafızları’ndan hiç de korkuyor gibi görünmeyen dostlarım, “Bu tehlikeli değil mi?” soruma gülerek, “Hayır, niye olsun ki” diye cevap veriyor. Bu tarz partilerin çok yaygın olduğunu söylediler. Hatta daha büyük çaplılarını organize eden, partilere içki, havyar, ıstakoz, şarapla tatlandırılmış kuzu eti dahil her çeşit lüksü sağlayan insanlar olduğunu öğreniyorum. Gecenin ilerleyen saatlerinde, çakırkeyif olmuşken, hatıra fotoğrafı çektirip dağılıyoruz. Kadınlar dışarı çıkarken “zorunluluklarını” yerine getiriyor ve hicaplarını giyiyor.

Bu örneklerin yanında, İmam Rıza’nın türbesininin bulunduğu Meşhed ya da ilahiyat eğitimi verilen ve İslam devriminin önderi Ayetullah Humeyni’nin de eğitim gördüğü Kum gibi şehirler haliyle çok daha muhafazakar ve devrim havası daha çok hissediliyor. Buralarda moda takipçisi kızlardan çok, çodarlı -sadece yüzü açıkta bırakan çarşaf- kadınlar çoğunlukta. Meşhed, on bir İmam’dan sekizincisi olan Rıza’nın şans eseri şehirde vefat etmesi sonucu oluşmuş, bugün iki milyonun üzerinde insanın yaşadığı kutsal kabul edilen bir şehir. Tüm şehir türbe etrafına inşa edilmiş. Bu durum din faktörünün İran toplumunda ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Şehre otobüsler girerken ve çıkarken insanlar salavat getiriyor, dua ediyor. İmam Rıza’nın muhteşem türbesine girmek için Müslüman olmalısınız ya da görevlileri öyle olduğunuza inandırmalısınız. Eğer Meşhed’e giderseniz, ister inançlı olun ister olmayın, bu mekanı çok ruhani ve huzur verici bulacağınıza eminim. Devasa bir kompleks olan türbenin içinde uyuyabilir, sessizce ibadet eden insanları izleyebilirsiniz, tabii siz de ibadet edebilirsiniz. İslam şehitleri için yas tutmanın önemli bir gelenek olduğu İran’da, Meşhed’e hacı olmak için gelen Şii müminlerin İmam Rıza için döktükleri gözyaşları, attıkları feryatlar zihninizde çok büyük yer edecektir.

Isfahan için İslam sanatının Floransa’sı demek yanlış olmaz. Isfahan’ın labirent misalı kapalı çarşısında tüccardan çok sanatçı var. Nakkaşlar, hattatlar, bezemeciler, turkuaz ustaları, şahaneler yaratan halıcılar… Kapalıçarşı’nın labirentlerinde kaybolunması, Kayseriye Kapısı’nda esnafla oturup çay içilmesi, Nakş-i Cihan Meydanı’nı üstten gören bir yerden güneşin son ışıklarının İmam Camii’nin kubbesine düşmesinin izlenmesi gereken bir masal şehri Isfahan. Ömer Hayyam’ı doğduğu Nişabur’dan buralara getiren bu zarafet, bu incelik olsa gerek.

Tarihi köprüler Si-o-se Pol (otuz üç kemer) ve Khaju, gençlerin akşamları önemli buluşma noktalarından. Si-o-se Pol 33 kemerinin her birinin altında küçük sevimli kahvehaneler varmış, ama ben gelmeden bir ay önce, kadınlara nargile sattıkları için çoğu kapatılmış. Şimdi Zayande nehrinin üstünde nargile tüttürmek için sadece iki seçeneğiniz var. Bu iki kahveden birinin sahibi müzisyen. Geleneksel İran müziği dinlemek için iyi bir fırsat.

İran’a aşık olup burada kalmaya karar veren Batılılar bile var. Si-o-se Pol kemerlerinin birinin altında tanıştığım bir Alman genç, Isfahan ve Fars kültürüne aşık olduğunu ve Farsça öğrenmek için burada üniversite okuduğunu söyledi. Doğuya karşı hep mesafeli olan Türk entelijensiyasından pek beklenmeyecek bir hareket…

Binbir güçlükle vize almalarına rağmen Isfahan, Yezd gibi tarihi şehirleri görmek için bu çileye katlanan İngiliz, Fransız, Japon turistleri İran’ın bin yıllık camilerinde, ateşgâhlarında -Zerdüşt tapınağı- görmek mümkünken, İran’ın vize uygulamadığı nadir ülkelerden olan Türkiye’den bu kültürü görmeye gelen birilerine rastlamak, ne yazık ki, nerdeyse imkansız.

Usta işi minyatürler, Hafız’ın şiirleri, Hayyam’ın rubaileri, Zerdüştlerın imanları bir yana, bu büyük, güzel ülkeden öğrenilebilecek çok başka bir şey var. Politik çekişmelerin, diplomatik krizlerin, rejim baskılarının, savaş senaryolarının ülkesi gibi de görünse, gerçek insanların umut dolu gerçek yaşamlarına bakınca bu imaj silinip gidiyor. Bu ülkenin güzel insanları bana öğrettiler ki hayaller önemlidir. Devletler karanlık için uğraşsalar da, umut hayal fenerindeki bir parıltıdır.

Yorum yazın