Habervs

Habervs

Yoldaş Pançuni geri döndü

Barış Aydın Kuşatma hali devam ediyor ve biz, sekiz günden beri, savaş gereksinimleri doğrultusunda takviye ettiğimiz okul binasında mahsur durumdayız. Öğrenci Birliği Başkanı Garo’nun anası Sara da saflarımıza katıldı. Bu akıllı kocakarıyla el işaretleriyle anlaşmak gerekiyor, zira hepten sağır. Sara’nın katılımıyla hemen “Dzabılvar Bilinçli Kadınlar ÖNCÜ birliği”ni ve ona destek niteliğindeki “Dzabılvar Ermeni Kadınları FEDAKÂR Grubu”nu kurmaya giriştim. Bu sonuncu örgüt kesin bir ihtiyaç halini almıştı; zira birkaç günden beri mayasıldan kıvranıyordum ve fedakâr bir kadının bakımına ihtiyacım vardı. Yervant Odyan’ın 1911 ve 1914 yıllarında yazdığı üçlemenin ilk iki bölümünü kapsayan Yoldaş Pançuni nihayet yeni baskısı ile -küçük çaplı eklemelerle- tekrardan okurlarıyla buluştu. Aleksandr Saruhan’ın çizimleri tamamlanan Yoldaş Pançuni serisinin üçüncü bölümü her ne kadar Türkçe’ye çevrilmese de eldeki iki bölümdeki eleştiriler Ermenilere, Kürtlere ve Türklere yetecek boyuttadır. Yervant Odyan, Yoldaş Pançuni üzerinden dönemin siyasal yapısını, Kürt aşiretlerin Osmanlı ve yerel yönetimlerle kurduğu değişken anlayışı ve en önemlisi Ermeniler arasındaki ciddi politik ayrışmaları aktarıyor. Odyan’ın Pançuni’nin ağzından aktardığı İstanbul Ermenileri ile Anadolu Ermenileri arasındaki kültürel ve ekonomik farklılıkların yarattığı siyasal algılayışın günümüzde de sürdüğü söylenebilir. Sosyalist jargonla ifade edilen döneme ilişkin Odyan’ın temel eleştirisi Ermenilerin sosyalizmi algılayış biçimidir. Trabzonlu bir ailenin en küçük cocuğu olan Pançuni annesini doğumdan hemen sonra kaybetmiş ve bu sebeple anne sütü içememiştir, keçi sütü içerek büyümüştür. Bazı biyografi yazarları tarafından “boş kafalılığı” buna duruma bağlanıyor. Pançuni’nin bir yıl süreyle yoldaşlara yazdığı on iki mektup da “Sevgili yoldaşlar” diye başlayıp bir şekilde paraya ihtiyacı olduğunu belirten bir şekilde son bulur: posta geldi; mektuplar, gazeteler, talimatlar elime ulaştı; ancak paradan eser yok. Lütfen bu hayati konuya önem verin. Yoldaşlar uzun süre para yolamayınca Pançuni’nin üslubu da değişir: mütevazı çalışmalarım hakkında döşendiğiniz övgülere teşekkür ederim. Keşke onun yerine biraz para yollasaydınız. Manevi teşvikler fiziksel ihtiyaçları karşılayamaz; bu teknik bir gerçek. Pançuni gibi geveze, parasız, inatçı, kalıpçı biri o […]

Bir “yanlışlık” olarak Cumhuriyet

Barış Aydın Kurucu elitin 85 yıllık iktidarının tehlikeye girdiği, yerleşik iktidar ilişkilerinin çözünmeye başladığı bilgisi, bugün neredeyse herkesin malumu haline geldi. Şimdiye kadar rejimin çeperinde mütereddit bir muhalefet yürüten, yer yer hükümet etme yetkisi de kazanan geniş kitleler, artık iktidarın tümüne, bütün unsurlarıyla talip oldu. Bundan kaynaklanan elenseleşmeler, güç gösterileri ve rakibine gözdağı vermeler şimdilerdeki siyasi gündemimizi meşgul eden vakalar. Özellikle 1960 askeri darbesi sonrasında kurumsallaşan ikili iktidar yapısının gölgesinde şimdiye kadar gemisini yürütebilen Türkiye, artık bunun mümkün olmadığı bir tarihsel evreye geldi. İktidar partisi ve ülkenin en büyük azınlığının meşru siyasal temsilcisi olan siyasi partiye açılan kapatma davalarının yanısıra, “Atatürk devrimlerinin toplumda bir travmaya yol açtığı” gibi açıklamalar gösteriyor ki, artık kılıçlar çekilmiştir. Aslına bakılırsa, ülkedeki kısır siyaset etme biçimlerinin ıslahı için bu türden bir hesaplaşma da gerekli. Cumhuriyet’in 85 yıllık tarihi üzerine eleştirel değerlendirilmelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek denli kıttır. Bu netameli tarihsel sürece dönük soğukkanlı çıkarımlarda bulunmanın önü, kendini rejimin asli sahibi ve bekçisi ilan edenlerce neredeyse istikrarlı bir dirençle kesilmiş ve bu türden çabalar Cumhuriyet’in ve dolayısıyla Türkiye Devleti’nin manevi şahsiyetine yapılan “menfur saldırı”lar olarak addedilmiştir. Halen bile Cumhuriyet’in hilafına söz söylemek ciddi bir cesareti ve baskılara göğüs germe iradesini gerektiriyor. Öte yandan eleştirel tavırların hepsi, aralarında herhangi bir kategorik ayrım yapılmaksızın, kendini çağdaşlığa özgülemiş cumhuriyetperverler tarafından irticacılık olarak yaftalanıyor. Bugüne kadar yazdığı turizm ve otel rehberleriyle ve Şirince’deki pansiyonlarıyla tanınan Sevan Nişanyan yayın alemi açısından Etimoloji Sözlüğü ve Karl Marx’ın abidevi eseri Grundrisse’nin çevirmeni olarak biliniyordu. Nişanyan, esas itibariyle 1994’te yazmış olduğu ve geçen yıl kendi imkanlarıyla yayınladığı Yanlış Cumhuriyet, Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru başlıklı kitabında, Cumhuriyet tarihine yönelik hayli spektaküler sorular üzerinden alternatif bir yaklaşım geliştirmeye çalışıyor. Yazarın kendi imkanlarıyla yayınladığı dönemde daha çok kapalı devre bir kesim tarafından tartışılan kitap, bugün Kırmızı Yayınları tarafından önceki baskısına nazaran neredeyse hiçbir değişikliğe […]

2008 yılı mezunları diplomalarını aldı

Medyakronik Bilgi Üniversitesi santralistanbul kampusü 3–6 Temmuz tarihleri arasındaki mezuniyet törenlerine ev sahipliği yaptı. İlk kez santralistanbul’da gerçekleştirilen törenler için haliç kıyısında özel bir tören alanı hazırlandı. Törenler 3 Temmuz Perşembe akşamı saat 19.00’da gerçekleştirilen İletişim Fakültesi mezuniyetiyle başladı. Yaklaşık üç saat süren törene 326 öğrenci ve İletişim Fakültesi akademisyenleri katıldı. Velilerle beraber yaklaşık 2 bin kişinin katıldığı tören, diplomaların verilmesinden sonra kokteylle devam etti. 4 Temmuz Cuma akşamı Fen-Edebiyat Fakültesi, Hukuk Fakültesi, Fen Bilimleri Enstitüsü mezuniyet törenlerini; 5 Temmuz Cumartesi akşamı İktisadi İdari Bilimler Fakültesi törenleri izledi. Son olarak 6 Temmuz Pazar akşamı da Sosyal Bilimler Enstitüsü, Avrupa Birliği Enstitüsü ve Meslek Yüksek Okulu mezuniyet törenleriyle toplam bin 583 öğrenci diplomalarını aldı.. Törenlerin Fotoğraf ve video çekiminin yanı sıra müzik organizasyonuyla da VCD bölümü çalışan öğrencileri ilgilendi.

Çin ve Hindistan’a dair gıda krizi efsaneleri

Nıvart Taşçı 2000’de, “açlık çağının” ilk yılında başlayan gıda fiyatlarındaki artış, birkaç yıl içinde korkunç seviyelere ulaştı. 2008’in ilk üç ayında Asya ülkeleri ikiye katlanan pirinç fiyatlarıyla sarsıldı. Buğday fiyatları geçen yıla kıyasla yüzde 130 arttı. Aslında, artış, yemeklik yağdan sebze ve meyveye, süt ürünlerinden ete, tüm temel besin maddelerinin fiyatlarında yaşandı. Önce kuraklık suçlandı, sonra Çin ve Hindistan sorumlu tutuldu, üretim azaldı dendi… Oysa istatistikler, gelişmiş ülkelerin hükümet temsilcilerinin ağızlarından düşürmediği bu sözlerin gerçeği yansıtmadığını gösteriyor. 1961’den bu yana dünya hububat üretiminin üç kat, buna karşılık nüfusun iki kat artmış olması, nüfus ve tüketim arasında kurulan kaba bağlantılara engel olmadı. Nitekim geçen yıl hububatta bir önceki yılın yüzde 4 üzerine çıkan küresel üretimin yarısından fazlası hayvan yemi ve biyoyakıt üretimine gitti. İşte Hindistan ve Çin’in artan nüfusunu suçlamaların hedefi, yani gıda krizinin nedeni haline getiren nokta tam da burası. ABD Başkanı George W. Bush’un bir ekonomi toplantısında sarf ettiği sözler, kronikleşmiş “üretim nüfusu kaldırmıyor” inancını çok iyi özetliyor. Bush’a göre Hindistan ve Çin’deki nüfus artışı ile yükselen yaşam standartları, orta sınıfın daha fazla et tüketmesine, bu da daha fazla hububatın hayvan yemi olarak kullanılmasına neden oluyordu. Şöyle diyordu ABD Başkanı: “Hindistan’da orta sınıfın nüfusu 350 milyon. Bu, ABD nüfusunu dahi aşıyor. Ve gerçek şu ki, zenginleşmeye başladıkça, daha fazla ve daha iyi beslenmek istersiniz. Talep artınca fiyatlar da yükselmiş oldu.” Çinli tükettiğinden fazlasını üretiyor İstatistikler 1990’dan bu yana yüzde 16’lık nüfus artışı yaşayan Çin’de domuz, tavuk ve sığır eti tüketiminin yüzde 142 arttığını gösteriyor. Diğer yandan Tennesse Üniversitesi’ne bağlı Tarım Politikaları Analiz Merkezi tarafından yayınlanan bir çalışma, son 7 yıldır net et ihracatçısı olan Çin’deki bu artışa üretimdeki artışın da eşlik ettiğini gösteriyor. Hayvan yemi olarak mısırın kullanıldığı Çin’de mısır ekimine ayrılan alan 1990-2007 arasında 21.4 milyon hektardan 28 milyon hektara çıkarıldı. Aynı dönemde hektar başına 4.5 ton olan […]

Ergenekon’da adliye süreci devam ediyor

Ahmet Şık Ergenekon soruşturması kapsamında çeşitli kentlerde gözaltına alınarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde sorgulanan zanlıların adliyeye sevk edilme işlemi sürüyor. Aralarında Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur ile Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay’ın da bulunduğu 9 zanlı bugün öğle saatlerinde savcılığa sevkedilerek sorgulamaya alındı. Geç saatlere kadar sürmesi beklenen sorguların ardından kimin serbest kalıp kalmayacağına ilişkin savcının toplu karar vereceği öğrenildi. Dün adliyeye sevkedilen 6 zanlıdan Barbaros Hayrettin Altuntaş tutuklanırken, diğerleri serbest bırakılmıştı. Ergenekon soruşturması kapsamında Ankara, İstanbul, Erzurum ve Antalya’da geçen pazartesi günü yapılan operasyonlarda gözaltına alınan zanlılardan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde soruları ve işlemleri bitenler adliyeye sevkedilmeleri bugün de sürdü. Susma hakkını kullanarak emniyette ifade vermeyeceğini beyan eden gazeteci Mustafa Balbay ile emekli Orgeneral Şener Eruygur ile polis sorguları tamamlanan Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, emekli Albay Hasan Atilla Uğur, yazar Erol Mütercimler, Profesör Ercüment Ovalı, İbrahim Özcan, Birol Başaran ve Kemal Aydın öğle saatlerinde adliyeye sevk edildi. Polis minibüslerine bindirilerek Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne getirilen şüpheliler, adliyenin hakim ve savcıların kullandığı kapısından içeri alındı. Zanlıların sevkleri sırasında adliye binası önünde ve çevresinde yoğun güvenlik önlemi alınırken, bazı binaların çatılarında da uzun namlulu silahlarla görev yapan “Özel Tim” mensuplarının bulunduğu gözlendi. ATO Yönetim Kurulu üyesi Mehmet Aytek ve beraberindeki bir grup da başkanları Aygün’e destek vermek için adliye önüne geldi. Zanlıların, Türk Ceza Kanunu’nun 313, 314 ve 315. maddelerinde düzenlenen ve terör suçları olarak nitelendirilen “T.C Hükümetine karşı silahlı isyan, silahlı örgüt kurma, üyesi ve yöneticisi olma, silah sağlama” suçlarından sorgulandığı öğrenildi. Zanlıların tek tek sorgulandıkları için ifade alma işlemlerinin geç saatlere kadar sürmesi beklenirken, savcının ifade alma işlemi bittikten sonra kimin serbest kalıp kalmayacağına ilişkin toplu karar vereceği öğrenildi. Bu arada soruşturmayı yürüten savcıların talebi üzerine mahkemeden, gözaltına alınan zanlıların hem emniyette hem de savcılıkta verdikleri ifadelerin tutanaklarının, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürmemek gerekçesiyle avukatlara […]

Ahmet Altan: “Gelirlerse çayımızı içerler”

Ahmet Şık Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı’nın Taraf gazetesine tehdit içeren bir yazı göndererek bazı belgeler istemesi, istenen sonucu vermeyecek gibi görünüyor. Zira Taraf’ın baskın endişesiyle bilgisayarlarını dışarı taşıması ve Taraf’ın yayın yönetmeni Ahmet Altan’ın “Bir savcı bir gazeteye böyle yazı yazma cüretini nereden ve nasıl bulur?” demesi bunun kanıtı. Savcılık, Perşembe günü Taraf gazetesine faks yoluyla bir yazı göndererek “Dağlıca baskını biliniyordu” haberine konu olan istihbarat raporunun orijinal halleriyle teslim edilmesini istemişti. Askeri savcı Hakim Yarbay Zekeriya Duran imzasıyla gönderilen yazıda,ifşa edilmemiş başka belgeler de isteniyordu. Bir de, belgelerin “rıza” ile teslim edilmemesi durumunda “bu tür eşyalara” el konulabileceği belirtiliyordu. Sorularımız yanıtlayan Altan’ın söyledikleri, gazetenin bundan sonraki tavrının ne olacağını da gösteriyor: “İfşa edilmemiş belgeler hangi hukukla ne zaman suç kapsamına girdi, ben bilmiyorum. Yazıda kullanılan tehditkar ifadeler, çizgiyi aşmış bir savcı görüntüsü çiziyor. Askeri savcı hukukun çizgisi içinde durmuyor. Böyle tehdit olur mu? Herkes hukuk ve adaba uymalı. Bir savcı bir gazeteye böyle yazı yazma cüretini nereden ve nasıl bulur?” Altan, Dağlıca baskınıyla ilgili yayınladıkları haberin belgelerinin istendiğini söyledi ve hangi şartta istenen belgeyi teslim edeceklerini açıkladı: “Basın Kanunu’nun 12. maddesi kaynağımızı açıklamama özgürlüğümüzü düzenler, ama Dağlıca haberimizden sonra da, istenilirse elimizdeki belgeyi mahkemede gösteririz dedik. Böyle dediğimiz için de sunacağız.” Altan, kendilerinden istenen öbür belgelerin ne olduğunu anlamadıklarını ve bilmediklerini söyledi. “Ne olduğunu bilmediğimiz başka belgelerin de teslim edilmesi isteniyor. Başka belgelerin ne olduğu belirtilmemiş. Biz de bilmiyoruz. Ama biz elimize geçen belgeyi de bekletmeyiz. Doğrulattıktan hemen sonra yayınlıyoruz. Bizde başka belge de yok. Söylemek istediklerimizi haberlerimizle ifade ediyoruz.” Altan, “Taraf gazetesine de Nokta dergisine yapıldığı gibi bir baskın söz konusu olabilir mi?” sorusuna ise, “Bizim sakladığımız bir şey yok. Gelirlerse çayımızı içerler” karşılığını verdi. Nokta da Genelkurmay Başkanlığı’nca hazırlanan “medya andıcı, sivil toplum örgütlerinin kullanılarak AKP hükümetine muhalefet edilmesini içeren belge ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden […]

Sivas katliamı anıldı

Medyakronik Sivas Madımak Otelii’nde 2 Temmuz 1993’te meydana gelen katliamın 15. yıldönümü nedeniyle Sivas’ta sabah saatlerinden itibaren geniş güvenlik önlemleri alındı. Otelin bulunduğu Cumhuriyet Meydanı ve birçok cadde trafiğe kapatılırken Sivas’a giriş noktalarında kimlik kontrolü ve araç taramaları gerçekleşti, kentteki yüksek binaların çatılarına keskin nişancılar yerleştirildi. Madımak Oteli’nin önünde yapılan anma töreni, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Atatürkçü Düşünce Derneği, Cem Vakfı, Eğitim İş Sendikası, Cumhuriyet Kadınları Derneği ve Cumhuriyet Okurları Kulübü (Cumok) tarafından düzenlendi. Törene farklı illerden katılanların yanısıra yurtdışından da çok sayıda kişi katıldı. CHP binası önünde toplanan, aralarında 25 milletvekilinin de bulunduğu yaklaşık 500 kişilik grup kent meydanında bulunan Atatürk Anıtı önüne gelerek saygı duruşunda bulunarak çelenk bıraktı. CHP binasında gerçekleşen programın ardından grup alkışlar eşliğinde Madımak Oteli’nin önüne karanfil bıraktı. CHP Sivas Milletvekili Malik Ecder Özdemir, devleti yönetenlerin suskunluğunu bozarak, tarihteki bu kanlı olayla yüzleşmesi gerektiğini belirterek, yaşanan olaylardan en çok Sivas halkının zarar gördüğünü söyledi. Sivas’ın 2 Temmuz ile değil, 4 Eylül Sivas Kongresi ile özdeşleşmiş bir Cumhuriyet kenti olduğunu söyleyen Özdemir, yaşanan bu olayın laik Cumhuriyet’e karşı bir başkaldırı olduğunu ifade etti. CHP Grup Başkan Vekili Hakkı Süha Okay ise Madımak Oteli’nin mutlaka hoşgörü ve aydınlanma müzesi olması gerektiğini, otelin bulunduğu yerde hala bir lokanta olmasının büyük rahatsızlık yarattığını sözlerine ekledi. Programa destek veren kuruluşlar adına hazırlanan ortak bildiriyi okuyan CHP İl Başkanı Bülent Renda Deniz, “15 yıl önce gerçekleşen katliamın ve bu amaca yönelik hareketlerin bir daha yaşanmaması için devletin ve toplumun tüm güçlerinin gereken özeni göstermesini diliyoruz” dedi.

Biyoyakıt, yoksulluğa gaz veriyor

Nıvart Taşçı Küresel ısınma ve artan petrol fiyatlarının yarattığı krizle başa çıkma yolunun biyoyakıt üretimi olmadığını ortaya koyan raporlara bir yenisi daha eklendi. Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam tarafından yayınlanan “Bir başka uygunsuz gerçek” (Another Inconvenient Truth) başlıklı son rapor, yaklaşık bir yıldır süren gıda krizinin yüzde 30 oranında biyoyakıt üretimine bağlı olduğunu gösteriyor. Küresel ısınmaya neden olan sera gazlarında kısıntıya gitmek zorunda olan gelişmiş ülkeler için biyoyakıtlar son derece çekici bir seçenek. Çünkü kömür, petrol, doğalgaz gibi atmosferde karbon kirliliğine neden olan fosil yakıtlarının aksine biyoyakıtlar mısır, buğday, şeker pancarı gibi bitkilerden veya soya, palmiye gibi bitkilerin tohumlarından elde ediliyor. Bu bitkilerden üretilen etanol ve biyodizelin aynı zamanda petrole bağımlılığı da azaltacağı söyleniyor. Oysa durum daha şimdiden yoksul ve gelişmekte olan ülkeler açısından feci sonuçlar doğurmaya başladı. Açlık milyonlarla telaffuz edilir oldu Dünya Bankası verilerine göre son üç yılda yüzde 85 artan gıda fiyatları, özellikle, gelirlerinin yüzde 50 ila 80’ini gıdaya ayırmak zorunda olan yoksulları vurdu. Fiyatlardaki artış 290 milyon kişinin hayatını doğrudan etkiledi. Krizle birlikte 100 milyon insan temel besin maddelerini dahi bulamayacak kadar yoksullaştı. Gıda fiyatlarındaki artış aslında 2002’de başlamıştı. 2008 martına gelindiğinde pirinç fiyatları son 19 yılın, buğday fiyatlarıysa son 28 yılın en yüksek düzeyine ulaştı. Açlık tehdidi başta Meksika, Mısır, Tanzanya ve Senegal olmak üzere onlarca ülkede insanları sokaklara dökünce, hükümet liderlerinin ilk işi üretimde azalma olduğu bahanesine sığınmak oldu. Aslında, Avustralya ve Afrika gibi yarı kurak bölgelerde üretimin azaldığı doğruydu. Fakat gıda fiyatlarındaki krizin nedenlerinden sadece biri, belki de en az belirleyicisi olan verim kaybı, üzerinde en fazla durulan konu haline geldi. Verimlilikteki düşüşlerin en büyük nedeni elbette küresel ısınma, bu illetle başa çıkmanın birinci yoluysa biyoyakıt üretimine geçmekti. Sera gazı emisyonlarında kısıntıya gitmek zorunda olan gelişmiş ülkeler büyük bir aceleyle biyoyakıt kullanım hedefleri belirlemeye, hatta yakıt üreticilerine belli oranlarda biyoyakıt kullanım zorunluluğu getirmeye başladılar. […]

Karmaşık ilişkiler ağı: Ergenekon

Her şey 12 Haziran 2007’de, Ümraniye Çakmak Mahallesi’ndeki bir gecekondunun çatısında gizlenen 27 el bombası, TNT kalıpları ile fünyelerin ele geçirilmesiyle başladı. Önce bombaların sahibi olmakla suçlanan emekli Astsubay Oktay Yıldırım tutuklandı ve süreç kısa sürede Ergenekon terör örgütü soruşturmasına dönüştü. Soruşturmayı İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz, Mehmet Ali Pekgüzel ve Nihat Taşkın yürütüyor.“Halkı isyana teşvik, devletin gizli belgelerini ele geçirmek, darbe ortamı hazırlamak” için faaliyet yürüttüğü öne sürülen “Ergenekon örgütü”nü ortaya çıkarmak amacıyla başlatılan operasyon bir yıldır sürüyor.Aralarında emekli askerler, gazeteciler, akademisyenler, çete liderleri ve siyasilerin de bulunduğu birbirinden ilginç isimlerin AKP iktidarını devirmek amacıyla biraraya geldiği öne sürülen Ergenekon soruşturmasında şu ana kadar 100’ü aşkın kişi gözaltına alındı, 49’u tutuklandı.Bir yıldan fazladır yürütülmesine rağmen iddianamesi hâlâ tamamlanmadığı için eleştirilen soruşturmada adları mafya davalarıyla anılan Sedat Peker, Kürşat Yılmaz, Hadi Özcan, Yaşar Öz, Semih Tufan Gülaltay, Danıştay Davası hükümlüsü Alparslan Aslan ve Osman Yıldırım’ın da bulunduğu birçok kişinin “şüpheli”, Alaattin Çakıcı ve Ali Avni Balkaner’in de aralarında bulunduğu bazı kişilerin de “tanık” olarak bilgisine başvuruldu. JİTEM’ci gazetecinin ifadeleri Ergenekon soruşturmasına dayanak oluşturan bilgilerin, 2001’de kendisini gazeteci olarak tanıtan, JİTEM adını kullanarak dolandırıcılık yaptığı öne sürülen Tuncay Güney’in ofisine yapılan baskınla ele geçirildiği iddia edildi. O dönem ifadesi alınan Güney, Ergenekon örgütüyle ilgili bilgi verdi, ama soruşturma kapatıldı.Güney’in ifadesine göre, örgütün ‘manifestosu’ İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek’in yönlendirmesiyle yazılmıştı. Güney, Veli Küçük hakkında da bilgi vermişti.Soruşturma kapsamında tutuklu bulunan Doçent Ümit Sayın’ın bilgisayarında da Ergenekon’la ilgili belgeler ele geçirildiği söylendi.Alparslan Aslan’ın Mayıs 2006’da Danıştay üyelerine saldırı düzenlemesinin ardından, daha sonra tutuklanacak kişilerin adı ilk kez duyuldu. Kısa süre sonra Aslan’ın Cumhuriyet’e iki kez el bombası atılması olayının da faillerinden olduğu anlaşıldı. İlk operasyon 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda el bombaları ve patlayıcılar ele geçirildi. Patlayıcıların eski astsubay Oktay Yıldırım’a ait olduğu belirlendi. Cumhuriyet’e atılanlarla benzer özellik taşıdığı öne sürüldü. […]

Borsayı düşüren üçlü

Medyakronik Uluslararası borsalardaki düşüşün etkilediği İstanbul Menkul Kıymetler Borsası içeride de Ergenekon ve AKP kapatma davalarından darbe üstüne darbe yiyor. 14 Mart 2008’de piyasaların kapanmasından sonra verilen kapatma davası dilekçesinin hemen öncesinde günü 42 bin 585 puandan kapatan İMKB 100 endeksi, üç buçuk ay sonra 33 bin seviyelerine gelmiş oldu. Böylece kapatma davasının açıldığı günden, Ergenekon davasında yeni toplu gözaltıların yaşandığı bugüne kadar İMKB 100 endeksi 9 bin puan ve yüzde 20 seviyesinde gerileme kaydederek iki yıl önceki seviyesine döndü. Piyasa uzmanlarının büyük bölümü bu gerilemede iç siyasi gelişmelerden çok uluslararası finans piyasalarında yaşanan dalgalanmanın etkili olduğunu belirtiyorlar. Nitekim Kapatma davası dilekçesinin verildiği sıralarda ABD’de ve 17 Mart pazartesi sabahı uzakdoğu piyasalarında ortalama yüzde 4’lük kayıplar yaşanmış ve İMKB’de açılışta yaşanan yaklaşık 3 bin 300 puan ve yüzde 8’lik kayıp daha çok bu gelişmelere bağlanmıştı. Bugünkü Ergenekon operasyonundan sonra da borsada artan satışlar endeksi yüzde 6 aşağı çekti. Endeks 32 bin 800 puana kadar geriledi. Uzmanlar, Avrupa borsalarında yaşanan düşüşün de etkisiyle satışların hızlandığını ancak Ergenekon operasyonunun da düşüşte etkili olduğunu belirtiyorlar. Yılbaşında 55 bin puanın üzerinde olan İMKB endeksinin bugüne kadar olan kaybı da yüzde 40’a ulaştı.

Kürt Meselesi: Artık vakit kalmamışken

Barış Aydın Birikim’in sembol ismi Ömer Laçiner’in eski seri Birikim (1979), Yeni Gündem (1986) ve ağırlıkla yeni seri Birikim’de yayınlanmış (1989-91) makalelerini içeren kitabı Kürt meselesine dair sol/sosyalist açıdan çeşitli değerlendirme ve mülahazalar içeriyor. Yeni seri Birikim’de ‘Geçen Ayın Birikimi’ başlığıyla güncel siyasal gelişmeleri kendine özgü bir üslup ve tarzla değerlendirmeye devam eden Laçiner, meseleyi özellikle güneydoğudaki savaşın gemi azıya aldığı 1989-1991 arası karanlık dönemde yazılmış değerlendirmeler eksenindeki bu kitabında, öncelikle, sol/sosyalist addedilen kesimlerin meseleyi sadece ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’ ilkesi çerçevesinde değerlendirmesinin sol enternasyonalist bir kavrayışın tesis edilemeyişinin önünde ciddi bir engel teşkil ettiğini belirtiyor (s. 8). Kürt solcu/sosyalistleri arasında da pek revaçta olan bu görüş vasıtasıyla, Kürt meselesine enternasyonalist bir perspektiften yaklaşma gayretinde olan kesim ya da kişilerin harekete ihanetle dahi suçlanabildiğini dile getiren Laçiner, bu durumdan sol/sosyalist düşüncenin ulusal sorun özelindeki içsel zaafının yanısıra yaşanmış sosyalist pratiklerdeki enternasyonalist yaklaşım eksikliğinin sorumlu olduğunu vurguluyor (s. 9). Burada Laçiner’in Kürt meselesinin çetrefil muhteviyatının, sosyalizmin sorunlu kavramlarıyla hesaplaşması ve kendini yeniden tarif etmesi bakımından ciddi bir fırsat olarak değerlendirilebileceği saptaması dikkate değer (s.11). Milli devletin evrensel bir zorunluluk olmadığı ve bu süreçte Ortadoğu halklarının da hem tarihsel-kültürel mirası hem de bu katara geç katılmaları nedeniyle çektikleri acılara referansla, Kürt meselesinin bütün bu süreci sorgulamaya açan bir muhtevayla tüm Ortadoğu halklarının birlikteliğini hedefleyen bir siyasal taleple yola koyulması gerektiği önermesiyse kitabın belki de en can alıcı yeri (s.15). Ömer Laçiner, PKK’nın Türkiye Devleti’nin “ciddi gayretleriyle” Kürt halkı nezdinde on yıllardır biriken bir ulusal onur kırıklığının ihyasına, bölgenin hakim heroik ve ataerkil yapısından kaynaklanan şiddet dolayımlı eril bir dille seslenmesini; özellikle 60’lar sonrasında sınıfsal geçirgenliğin bir hayli seyrelmesiyle oluşan sosyo-ekonomik çaresizliği; ve son olarak 80 darbesinin bölgedeki insanlıkdışı tasarruflarının yarattığı meselenin başka türlü bir çözüme kavuşamayacağına dair inancı, bu hareketin bugüne kadar etkili bir fenomen olarak varlığını sürdürmesinin temel sebebleri olarak […]

Milliyetçilik tüm zamanların tanığı(mı?)

Barış Aydın Umut Özkırımlı (Der.), 21. Yüzyılda Milliyetçilik, Çev: Yetkin Başkavak, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008. Kimilerince çağa ruhunu veren, onu çekip çeviren, şimdiki ‘yetkinliğine kavuşturan’, parçalı toplumsal yapıları bir ülkü etrafında birleştiren, ve böylelikle sanki ezel ebed varmış ve olacakmışcasına doğallaşan bir ahir-zaman hadisesi olarak görülen milliyetçilik, bir diğer yandan modern zamanlardaki bir dünya musibetin yegane sorumlusu, kapitalizmin daha efektif bir biçimde dünya-tarihsel bir hadise olmasının en büyük kolaylayıcısı, ve insanlık tarihinin tümünde neredeyse devede kulak olan şu iki yüzyıllık kesitte, bütün o tarihselliğini ustalıkla örtbas eden, insanlığın bir dizi yanlış bilincinden biri daha olarak da görülebiliyor. Hiç zahmetsiz, sadece doğuştan sahip olduğunuz birtakım ‘hasletler’i yücelten ve o cemaatin üyesi olmak için başka hiçbir ‘liyakat’a sahip olmanızı talep etmeyen milliyetçilik mefhumu, bu ‘meziyetler’i sebebiyle neredeyse bütün ideolojik-politik tavır alışları kendine tabi kılan ya da hepsine kendi rengini, ruhunu ‘bulaştıran’ bir üst belirleyen vazifesi de görüyor. Bir başka deyişle, milliyetçilik özellikle memleketimizde siyaset üzerine konuşmak, fikir beyan etmek, kanaat bildirmek niyetindeki herkesin muhakkak elde bir sayıp konuşmaya başlamasını gerektirecek denli kökleşmiş ve hakim dilin bütün çağrışımlarını iğfal etmiş bir halet-i ruhiye, bir yaşama ve dünyayı anlamlandırma teknolojisi olarak düşünülebilir. Dolayısıyla bu mefhuma dair bir anlama ya da hesaplaşma çabası ister istemez politik sahanın neredeyse tümüne yönelik reflektif bir faaliyete dönüşüyor. Toplumsala dair her yere sızan, her neviden bilgi dağarcığını kendi dolayımında dillendirilmeye mecbur bırakan “milliyetçilik, ‘biz’i herhangi bir vasfından önce salt biz oluşuyla değerli kılan yalın bir ‘biz’ ontolojisinin, en teşekküllü hali” olmasıyla ve her daim sağlaması yapılıp bir hayli geniş bir mecrada kendini yeniden üretmesiyle özel bir dikkati de hak ediyor. Türkiye’de özellikle sol cenah, mefhumun etraflıca anlaşılması ve içkin bir eleştirisine tevessül etmeyip milliyetçiliği insanlığın binlerce yıldır malül olduğu yanlış bilincin asri kılık kıyafeti olarak düşünmüş ve mefhumun neden bu denli yaygın ve yeniden üretilebilir oluşuna şaşmaktan […]

Siyasette bir zombi: CHP

Mustafa Alp Dağıstanlı yeni çözüm ve arayış çabalarıyla ilgili ipuçları verdiği gibi, CHP’nin sosyaldemokrasiye, sosyaldemokratların arayışlarına ne kadar uzak olduğunu da gösteriyor. CHP’nin SE toplantısına katılmayış sebebini açıklayan Onur Öymen’in sözleri durumu anlatmaya yeter aslında: “Avrupa’daki bazı partilerin, politikacıların Türkiye’ye bakış açısı bizden farklı. Türkiye’ye bakış açısında ciddi sıkıntılar var. (…) Bu partilerin öne sürdükleri ve savundukları bazı düşünceler Türkiye’nin temel çıkarlarıyla bağdaşmayan düşünceler. Malesef AKP, dünyanın dört bucağında hem yargı hem de CHP aleyhine kampanyalar yapıyor. AKP hakkındaki kapatma davasından kendini kurtarmak için bizi de batırmaya çalışıyor.” Olabilir; herkes aynı şeyi düşünecek diye bir kural yok. Gidip kendi düşüncenizi savunur, öbürlerini ikna etmeye çalışırsınız. Ama galiba, CHP de biliyor ki, bu zihniyetin hiçbir ikna gücü ve dünya karşısında savunulacak tarafı yok. SE’nin eleştirel tavrını AKP propagandasına bağlaması ise komik olmaktan öte, trajik. Tarihin çöp tenekesindeki asıl yerini boş bırakan CHP’nin bugünün dünyasında ve Türkiye’sinde bir boşluğu doldurması mümkün değil. Bir zombi ne kadar çekiciyse, siz de o kadarsınız.

Ekonomi AKP’ye kan kaybettiriyor

Mustafa Sönmez 2001 krizi sonrası Kemal Derviş yönetiminde , IMF desteği ve disipliniyle maliyeti topluma ödetilmiş bir istikrarlı ekonomiyi devralan AKP iktidarının, dünyadaki likidite bolluğunun avantajıyla da seçmene sunduğu istikrar tablosu, 2008’de son hızla kararıyor. 2007 seçimlerinde oylarını yüzde 47’ye çıkarmada ekonomiden rüzgar alan AKP’de şimdi rüzgar ve şemsiye tersine dönmüş durumda. Tüm beklenti anketleri, güven endeksleri AKP’ye güvenin hızla azaldığını, AKP’nin hızla kan kaybettiğini, bunun da olası bir seçimde oy azalmasına mutlak olarak yansıyacağına işaret ediyor. AKP’nin ekonomi cephesinden büyük gedikler vermesinde iç dinamikler kadar dış ekonomik çalkantı ve kapatma davasının yol açtığı belirsizliğin rolü var. 2007’nin ikinci yarısında yavaşlayan büyüme, hızlanan fiyat artışları ve seçim harcamaları nedeniyle, büyüme, enflasyon ve bütçe hedeflerinde büyük sapmalar yaşayan AKP ekonomik programı, 2008’e bir dizi olumsuzluk ve düşüşle girdi. Türkiye ekonomisinin büyümesini dış kaynak girişine dayandırmış olan AKP iktidarı, dünyada likidite darlığının yaşanmaya başlaması ile birlikte, kaynak girişini sürdürmek, içerideki sıcak paranın dışa çıkışını önlemek için çareyi, hızla faizleri yükseltmekte buldu. Yükseltilen faizlerle kaynak girişini, dolayısıyla döviz kurunu belirli bir bantta tutabilen yönetimin bu politikası, ekonomiye ve topluma çok ağır bir yüksek faiz maliyeti yüklüyor. ABD ve AB’den, gelen faizleri yükseltmeme sinyaline, T.C. Merkez Bankası’nın daha uzun süre faizleri indirmeyeceği, hatta gerek görürse yükselteceği sinyali, yüksek faizli yaşamın ekonomik hayata uzun süre damgasını vuracağını gösteriyor. Yüksek faiz, fiyat istikrarının gerekçesi gibi gösterilse de, özünde ekonominin rüzgarı olan dış kaynak girişinin daim kılınması için olmazsa olmaz koşul. Bu dış kaynak girişi, döviz kurunu da istenen düşük seviyede tutarak, dış borç yükü olanları, ithalat siparişi bulunanları olası kabuslardan kurtarıyor, ama şimdilik… Bu yüksek faiz freninin hem iç borç yükü üstünden bütçeye, dolayısıyla topluma, hem de yüksek faiz ateşiyle yanacaklara getireceği maliyetler hızlı bir memnuniyetsizliğe yol açmış durumda. Yüksek faizin içten içe ciddi bir maliyet ödettiği açık. Bir anlamda yüksek faiz, fiili yaşanan krizin maskelenmesine […]

Dünyayı kurtaran adam

Nıvart Taşçı Çevre bilimci Lester R. Brown, geçtiğimiz hafta TEMA Vakfı’nın davetlisi olarak İstanbul’daydı. Brown, ziyaretinin son günü 20 Haziran’da Santralistanbul’da, kendi yazdığı kitapla aynı adı taşıyan “Uygarlığı Kurtarmak İçin Harekete Geçmek” konferansında konuştu. Ve duymaya alıştığımız felaket senaryolarının aksine, iklim değişikliğinin başa çıkılabilir bir sorun olduğunu vurguladı. “Plan B 3.0, Uygarlığı Kurtarmak İçin Harekete Geçmek” Lester Brown’ın, dünyevi kurtuluşumuzun sırrını içeren bir kutsal kitap muamelesi gördüğüne tanık olduğumuz son kitabı. Onun İstanbul ziyaretinin bir amacı da, bu kitap için düzenlenen imza gününe katılmaktı. Brown bu çalışmasında kendi ifadesiyle, “uygarlığımızı karşı karşıya kaldığı tehditten kurtaracak planı” anlatıyor. “B planı” ismi verdiği bu yolun, üç temel ayağını ise şöyle aktarıyor: “Öncelikle 2020’ye kadar karbon emisyonlarının yüzde 80 azaltılması, ikinci olarak nüfus artışının sekiz milyarla sınırlanması, üçüncü olarak da ekonomilerin doğal destek sistemlerinin yani ormanlar, meralar ve balık çiftlikleri gibi alanların desteklenmesi gerekiyor.” Brown’a göre, bunların hepsinde bir gerileme yaşanırsa, çevresel destek sistemlerinin çökmesi sonrasında ayakta kalan tek bir medeniyet bile kalmayacak. Mevcut durumun sürdürülebilir olmadığını belirten Brown, bu noktada şu soruyu soruyor: “Temel birtakım düzenlemeler yapacak mıyız? Ve bu düzenlemeler ne kadar sürecek?” Brown, bütün dünyanın yapamadığını kısacık bir zaman diliminde başarmanın yolunun, enerji piyasasının devlerini temiz enerji üretiminin karlı olduğu konusunda ikna etmekten geçtiğini söylüyor. “Geçmişte de şimdikine benzer krizler yaşanmış fakat bunlar zaman içinde dengelenmişti. Ama şimdiki durum çok farklı. Artık çok daha büyük bir seferberliğe ihtiyacımız var. Sadece hükümetler değil, toplum da tek vücut olarak harekete geçmek zorunda.” “Toplantılar kararsızlık ve çözümsüzlük üretiyor”Aklımıza tam da bu meselelerin, yani sera gazı emisyonlarında gidilmesi gereken kısıtlamaların tartışıldığı, konulan hedeflere yaklaşmak bir yana, henüz hedefler üzerinde uzlaşmanın dahi sağlanamadığı uluslararası toplantılar geliyor. İşte bu noktada da Brown’ın “farkı” ortaya çıkıyor. Çünkü ona göre bu toplantılar sadece kararsızlık ve çözümsüzlük üretiyor. Çünkü Avrupa’nın önümüzdeki 12 yılda karbon emisyonlarını yüzde 80 azaltması “hiç […]

“Ergenekon” haberciliği: Maç eksikliği Milliyet’in başına iş açtı

Alper Görmüş Futbol yorumcusu Rıdvan Dilmen, Türk Milli Futbol Takımı’nın kalecisi Rüştü Reçber’le ilgili enteresan bir analiz yaptı. Dedi ki, “Rüştü, kalesine bol top geldiğinde yıldızlaşan bir kaleci, ama kalesi uzun sürelerle toptan uzak kalınca onun da konsantrasyonu kayboluyor ve hata yapıyor.” MilliyetOkur Temsilcisi Derya Sazak’ın 12 Haziran’da Milliyet’te yayımlanan bir haberle ilgili olarak yazdığı “Gürses haberinde ‘dilekçe’ hatası…” başlıklı değerlendirme yazısını (23 Haziran) okuduğumda, aklıma Rıdvan Dilmen’in bu sözleri geldi. Acaba diyorum, önemli bir haberi uzun süre görmezden geldikten sonra bir vesileyle habere dönmenin benzer riskleri mi var? Doğrusu, gazetenin yaptığı vahim yanlışı anlayınca “olabilir” diyor insan… Bu ilginç, biraz da inanılmaz hatayı ele almadan önce Derya Sazak’a samimi bir teşekkür etmemiz gerekir diye düşünüyorum: Elindeki malzemeyi ince eleyip sık dokumadan haberleştiren bir muhabirin nelere yol açabileceğini gösterdiği için… Hatayı pekâlâ küçük bir özürle geçiştirebilir, bu arada hatayı da ondan ders çıkarabilmemizi engelleyecek şekilde gizleyebilirdi. Oysa o gazetesinin hatasını sayfasının ana konusu yapmayı ve hatayla yüzleşmeyi tercih etmiş.Bu da, giderek bir çölü andıran matbuatımızda az erdem sayılmaz doğrusu. Haber, dilekçenin ilk bölümünden Mesele şu: Ergenekon soruşturmasından tutuklu Doç. Emin Gürses, günün birinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir dilekçeyle baş vurarak tahliyesini istedi. Gürses, dilekçesinin giriş bölümüne tırnak içi ifadelerle savcılık iddialarına yer veriyor, ikinci bölümde de bu iddiaların geçersiz olduğu gerekçesiyle tahliyesini istiyordu. Milliyet’in haberine göre, Gürses “Ergenekon örgütü”nü kabul etmekle kalmıyor, onun iç işleyişiyle ilgili ayrıntılı bilgiler de veriyordu.Oysa, başta da dediğim gibi, bunların tamamı savcının sözleriydi. Gerçek ise bambaşkaydı. Derya Sazak’a bir mektup gönderen Emin Gürses’in avukatı Filiz Esen’in dediği gibi, Gürses dilekçesinin ikinci bölümünde, “Kendisine isnat edilen suçlamanın tamamen gerçek dışı bir komplo olduğunu, bu komplonun amacının Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak ve Türkiye’deki emperyalizme karşı duran vatanseverleri sindirmek olduğunu, işin gerisinde Büyük Ortadoğu Projesi’nin bulunduğunu ve bunun da istihbarat güçlerince organize edildiğini” savunuyordu. Ne var ki Milliyetmuhabiri, […]

Çin motorlarının fiyatı da tartışılıyor kalitesi de

Uğur Orakçı Türkiye’de son yıllarda motor satışlarında büyük bir patlama yaşanıyor. Şu anda Türkiye yollarında 1 milyon 850 bin adetten fazla demir at koşuyor ve bunlara her gün yenileri ekleniyor. Motor kullanımındaki bu patlamanın bir çok sebebi var. Ama en başında araba almaya gücü yetmeyenlerin motoru tercih etmeleri geliyor. Piyasada onlarca motor markası ve modeli bulunuyor. Ancak son 3 yıl içinde asıl patlamayı yaşatan uzak doğu kaynaklı motorlar oldu. Türkiye’de Çin’den ithal 70 civarında motor markası bulunuyor. Bununla birlikte bazı markalara da Sanayi Bakanlığı’nın istediği teknik standarda uymadığı gerekçesiyle ithalat izni verilmiyor. Çok düşük fiyatlarla ithal edilen Çin malı motorlar, bayilerden üreticilere ve kullanıcılara kadar pek çok kesimde tartışma yaratıyor. Düşük fiyatlı, düşük yakıt tüketimli, uygun ve bol yedek parçalı olma özellikleri öne çıkartılan bu motorlarla ilgili hem kullanıcıların hem de bayilerin görüşlerine başvurduk. Motor kullanıcıları kalite konusundaki bazı şikâyetleri yanında servis ve yedek parça sorunlarıyla da karşılaştıklarını söylediler. Bu konuda en fazla karşılaşılan şikâyetler arasında motorların aniden durması veya bazı parçaların rüzgardan kopması ön sıralarda yer alıyor. Çin mali motorları kullanmayan motorcular ve bayiler de motosikletin “can taşıyan” bir araç olduğunu ve bu konuda ucuza kaçmanın hayati tehlikeleri de beraberinde getireceğini söylüyorlar. Bazı bayiler ve kullanıcılar motorlar dışında kask gibi aksesuvarlar için de aynı tehlikenin sözkonusu olduğunu dile getiriyorlar. Örneğin Çin mali aksesuarların benzerlerine göre çok ucuza satıldığını belirten bir motosiklet bayii, görüntünün aynı olmasına rağmen bu ürünlerin beklenen işlevi yerine getirmediğini öne sürerek bunları satmadığını söylüyor. Diğer yandan Çin malı motorları satan bayiler de bu iddialara kendi sattıkları ürünlerle ilgili bir karalama kampanyası olduğunu vurgulayarak karşı çıkıyor. .Zaman zaman ithalat nedeniyle yedek parça konusunda yaşanan sıkıntılar dışında Çin motorlarının diğer motorlara göre hiç bir ciddi zafiyeti bulunmadığını söyleyen bayiler piyasaya getirdikleri hızlı rekabet nedeniyle eskiden hakim durumda olan bir kaç markanın bundan rahatsız olduğunu ifade ediyor. Çin motoru […]

Tehlikeli sulardayız kılavuzumuz da yok

Güventürk Görgülü Uluslararası Ekonomi Birliği (IEA) Başkanı Guillermo Calvo, bir dönemin yaygın görüşünün aksine henüz küresel krizler çağının kapanmadığını buna karşılık uluslararası ekonomik kuruluşların krizlerle başa çıkma yeteneğini kaybettiklerini söyledi. Türkiye Ekonomi Kurumu’nun Uluslararası Ekonomi Birliği ile birlikte düzenlediği 15’inci Dünya Ekonomi Kongresi İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde başladı. Kongre’nin açılış konuşmasını yapan Calvo, “Küreselleşmenin Meydan Okuması” başlığı altında gerçekleştirilen kongrenin hazırlık çalışmalarına başladıkları 2005-20069 yıllarında durgun ve dengeye ulaşmış görünen sermaye piyasalarına bakarak pek çok iktisatçının çok iyimser öngörülerde bulunduğunu hatırlattı: “Uluslararası kurumlarda çalışan uzman iktisatçılar, zaman geçtikçe daha güçlü bir biçimde makro krizler döneminin kapandığı, gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkacak sorunların da mikro nitelik taşıdığını söylemeye başladılar.” Buna karşılık başka iktisatçıların bu görüşe katılmadığını, arka planda olup bitenlerin yeni bir finansal kriz dizisine neden olabileceği konusunda şüphe duyduklarını dile getiren Guillermo Calvo, pek çok çevrede oluşan iyimserlik havası nedeniyle finansal galaksinin merkezinde oluşan sarsıntının pek çok insanı hazırlıksız yakaladığını söyledi. Finansal krizin seyrinin pek çok kişide “kuzey”le “güney”in yer değiştirdiği izlenimi yarattığını ifade eden Calvo, bu tespiti yapabilmek için de henüz çok erken olduğunu ama bu olayların, başlayan Kongre’nin heyecanını artırdığını dile getirdi. Columbia Üniversitesi’nden Ronald Findlay’nin sunumuna da atıfta bulunan Calvo, değişim dönemlerinin insanlık için oluşturduğu ciddi tehditlere şu sözlerle dikkat çekti: “Felaketleri bir kenara bıraksak bile, büyük değişimlerin yaşandığı dönemler, saçma sapan düşüncelerin ortaya çıkması için de pek çok fırsat yaratır. İlkesiz insanlar da kendi dar görüşlülüklerini ya da yanlış algılamalarını ileri sürmek için bu durumdan yararlanır. Bu ortamda siyasal yapılar da sarsılır, hatta demokrasi çirkin yüzünü göstererek birliktelik yerine parçalanmayı öne çıkartabilir.” Guillermo Calvo küreselleşmenin, durumu daha da karmaşıklaştırdığını belirterek artık bilmediğimiz ve kararsız sularda seyrederken bize yardımcı olacak uluslararası kuruluşlardan da yoksun olduğumuzu vurguladı. Calvo’ya göre geçmişte uluslararası ekonomik sistemi ayakta tutan pek çok kuruluş bugün artık eskimiş ve sıradan likidite krizleriyle dahi başa […]

Duyduk duymadık demeyin! Bize zehir yediriyorlar

Nıvart Taşçı Rusya’nın, zirai kalıntı var diye Türkiye’den sebze ve meyve alımını durdurması, yıllık yaklaşık 500 milyon dolarlık bir ihracat gelirinden mahrum bırakacağı için bir kriz olarak algılandı. Hükümet seferber oldu, gazetelerin ekonomi sayfaları ısrarla takip etti. Nihayet Salı günü iki ülke mutabakata vardı ve sorun çözüldü. Fakat daha vahim bir sorun yine göz ardı edildi: Biz ne yiyoruz? Yurt içinde tükettiğimiz yaş sebze meyvede zirai kalıntı var mı? Hem de nasıl! Ziraat Mühendisleri Odası yönetim kurulu üyesi Özden Güngör’ün verdiği bilgiye göre, kanserojen etkiye sahip olduğu tespit edilmiş olan ve büyük oranda çevre kirliliği yaratan 137 kalem ilaç Türkiye’de hâlâ ruhsatlı şekilde satılıyor. Bunların 75’i zirai mücadele amacıyla kullanılan ilaçlar. AB ülkelerinin söz konusu ilaçların kullanıldığı ürünleri ithal etmeye yanaşmaması, ürünlerin iç piyasaya akmasıyla sonuçlanıyor. Evet, durum bu kadar vahim, ama seferber olan kimse yok. Tüketici de buna alışmış durumda; kıvırcık salatanın dış yapraklarını atın, çünkü ilaç kalıyor üzerlerinde veya domatesleri sirkeyle yıkayın gibi tavsiyelerle yetiniliyor. Bu alanda da esaslı bir denetim mekanizması yok ve kimse de talep etmiyor. Türkiye’den gıda malları alan ve kendi vatandaşlarının ne yiyeceğini düşünen ülkeler hariç. Kamu otoritesi, kendi halkı için bir şey yapmaya niyetli görünmüyor.Rusya tehdit edince Türkiye adım attı Nitekim, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın zirai ilaç denetimleri konusunda harekete geçmesi için de, Rusya’nın, gerekli hassasiyetin gösterilmemesi halinde yasağın kapsamını genişleteceğini ve Türkiye menşeli ürünlerin geçişine izin veren ülkelere ciddi yaptırımlar uygulayacağını bildirmesi gerekti. Bakanlığa bağlı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü, Türkiye’de üretilen taze sebze ve meyveye zarar veren hastalıklara, zararlı ve yabancı otlara karşı kullanılan bitki koruma ürünlerinin “Zirai Mücadele Teknik Talimatları” doğrultusunda kullanılmasını sağlayacak bir taslak hazırladı. Buna göre, her üreticiye bir barkod verilecek. Üreticiler, gübre dâhil, üretimde kullandıkları her türlü ilaç ve kimyasalı, kullanım tarihleriyle birlikte deftere kaydedecek. Önceden, kimyasal ilaç kullanımı konusunda gönüllülük esasına göre yürütülen kayıt sistemi, tüm […]

Azize’nin başörtüsünü takmayan ABD gaflet uykusunda!

Mustafa Alp Dağıstanlı Azizah’nin durmadan başörtülü kadın kapaklarıyla eleştirilmesine karşılık, Muslim Girl fazla liberal olduğu için tepki topluyor. Başörtülü veya açık cıvıl cıvıl, kimi şuh Müslüman kızlarla dolu dergi. Mesela bir yandan “Ayın Müslüman Kızı”nı seçiyor, bir yandan da okurlarını Kurani ilkeler ve İslami değerler konusunda fikirlerini söylemeye, tartışmaya davet ediyor. Biraz daha dolu ve ciddi bir dergi istiyorsanız Elan’a bakmalısınız; zaten alt başlığı da “Rethink Islam” (İslam’ı yeniden düşün, anlamına). Monitor’ın haberine göre, okurlar nisbeten zengin olmasına rağmen sadece birkaç büyük ilanverenin ilgisini çekebilmiş bu kadın dergileri. Yine de birkaç gedik açılabilmiş; IKEA, Azizah’ye ilan veriyor, Fox televizyonu da Muslim Girl’e mesela. Kısaca, ABD’de Müslümanlar, her düzeyde kendilerini ve dinlerini anlatabilmek için çaba sarfediyor. Son örneklerden biri de Princeton Üniversitesi öğrencilerinin Mayıs başında çıkarmaya başladığı, İslami meseleleri ele alan 15 günlük Misbah dergisi. Kendilerini anlatma çabasıyla entegrasyon çabası atbaşı gidiyor. Çoğunluğunu Hıristiyanların oluşturduğu bir toplum içinde birarada yaşamanın yolunu arıyorlar. Nüfusunun yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye’de, Hıristiyanların boğazları kesiliyor, yazı yazdı diye insanlar öldürülüyor ve yargılanıyor, başörtülü çocuklar okullara sokulmuyor, askerin içinde birileri “irtica gelmesin diye” darbe hazırlıkları yapıyor, Kayseri’de içki bulunmuyor, bilmemnerede Ramazan’da oruç tutmayan taciz ediliyor, Aleviler ikinci sınıf muamelesi görmekten şikayet ediyor, Kürtler varlıklarının yeterince temsil edilmemesinden yakınıyor… Ama tabii, medenniyyyetler ittifakını sağlayacak olan da biziz.