Habervs

Habervs

Yoldan geçenler için sanat: Sokak tiyatrosu

Herhangi bir gün arkadaşınızla buluşmaya ya da alışverişe giderken ya da hava almaya çıkmışken onlara rastlayabilirsiniz. Sahneleri kaldırım, dekorları herhangi bir apartmanın kapısı, kostümleri günlük kıyafetleri, figüranları yoldan geçen birisi ya da köşedeki simitçi. Sokak tiyatrolarından bahsediyoruz. “Siz tiyatroya gelemezseniz, biz tiyatroyu size getiririz” diyerek hazırladıkları oyunları ülkenin dört bir yanındaki meydanlarda oynuyorlar. “Bir derdimiz var ki anlatmaya geldik buraya” diyerek; siyasi görüşleri, ırkı, dini, milliyeti, hayata bakış açıları farklı olsa da herkesin derdinin ortak olduğunu çok da uzun olmayan oyunlarla halka anlatıyorlar. Eğer bir gün sizin de karşınıza çıkarlarsa, tavsiyemiz kafanızı çevirip yürümeden önce bir kulak verin anlattıklarına. Belki sizin de derdinizdir anlattıkları.Devrimci Gençlik Köprüsü Sokak tiyatroları Türkiye’de 1960’larda yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle oluşan görece özgür ortamda filizlendi. “Devrim için hareket” tiyatroları o dönemde sokaklarda politik oyunlar oynadı. Aradan geçen zaman ve yaşanılan darbeler tiyatrocuları sokaktan soğuttu. Ardından 1960’lı yıllarda İstanbul Boğazı’na köprü yapılsın mı yapılmasın mı tartışmaları yaşanırken bir grup tiyatrocu Hakkâri’de, üzerinde köprü olmadığı için Zap suyunun öte yanındaki köyünden karşı köydeki okuluna gidemeyen bir kızın hikâyesini sokakta sergiledi. Bu olay Hakkâri’ye köprü yapılması için büyük bir kamuoyu oluşturdu. Boğaz’a köprü yapılmasına, bu tür yatırımlardan herkesin yararlanabilmesi fikrinden hareketle karşı çıkan bir grup üniversite öğrencisi “Boğaz’a değil Zap’a köprü” kampanyasını başlatır. Dönemin siyasi gençlik liderlerinin önderlik ettiği kampanyaya Milliyet Gazetesi de katılır ve bir yardım kampanyası açılır. Gelen desteklerle yola çıkan öğrenciler köylülerle el ele vererek 22 gün gibi kısa bir sürede köprüyü tamamlar. Adı da “Devrimci Gençlik Köprüsü” olur.Devrim tiyatrolarından Yenikapı’ya Sokaklarda, toplumcu sanat anlayışıyla sorunları dile getiren, daha adil bir ülke düzeni için oyunlar sergileyen kısaca dert anlatanlardan biri de İzmir merkezli Yenikapı Tiyatrosu. En büyüğü 30’lu yaşlarını süren çeşitli alanlarda eğitim almış 13 kişilik bir ekipten oluşan Yenikapı Tiyatrosu, 14 – 30 Kasım 2008 tarihleri arasında düzenlenecek 13. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nin açılış oyununu […]

Tekerlekli ayakkabılara dikkat!

Çocuğunuz yoksa bile belki çevrenizde dikkatinizi çekmiştir. Yaklaşık iki yıldır sokakta alışveriş merkezlerinde ve hatta okullarda ayağında ayakkabılarla kayan birçok çocuk ve genç görülüyor. Türkiye de henüz kayıtlara geçmiş bir olay olmamasına karşılık ABD ve Avrupa’da birçok ülkede kamuya açık yerlerde kazaya yol açtıkları gerekçesiyle bu tür ayakkabılar yasaklanıyor veya yasaklanması gündeme getiriliyor. İlk defa Amerika’da Patenci Roger Adams tarafından bulunan tekerlekli ayakkabıları, ilk kez Heelys adlı firma tarafından piyasaya sürülmüş ve firma bu ayakkabıları bir ürün olmaktan çıkarıp sosyal bir platform, hatta aktiviteleri düzenlenen eğlenceli bir spor haline dönüştürmüş. İnternette kurulan gruplarda tekerlekli ayakkabı meraklıları kayma yarışları ve turnuvalar düzenliyor. Paten ve kaykaya alternatif olarak tasarlanan bu ayakkabılar özellikle çocukların ilgisini çekiyor. Heelys, bu ayakkabıları, çocukların hem eğlenip hem keyifle yürüyüp hem de bir spor yapabileceği sevimli ve çok işlevli, aynı zamanda da kaykay ve patenden daha güvenli bir ürün olarak pazarlıyor. Ayakkabıların uygun olmayan platformlarda tekerleksiz kullanılması Heelys tarafından önerilse de bu ürün yurtdışında birçok habere yasaklara ve araştırmalara konu olmuş durumda. Amerika’da uyarı ve İngiltere’de yasak geldi. İngiliz Yayın Kuruluşu BBC 8 Şubat 2007 tarihinde İngiltere de bir alışveriş merkezinin bu ayakkabılarla kayan çocukların, çarpışmalara ve kazalara yol açması nedeniyle alışveriş merkezi içinde kullanımını yasakladığı haberini yayınlandı. Haberde, alışveriş merkezi sorumlusu Gilmour Jones, “Alışveriş merkezine gelen bu müşterilerden ayakkabılarını çıkarmalarını istediklerini ve birçoğunun çoraplarıyla içeri girmek zorunda bırakıldığını” belirterek çok uzun süredir kaykay ve patenle girişe izin vermediklerini, şimdi de tekerlekli ayakkabıyla girişleri yasakladıklarını, içeride mağazaların vitrinlerinin olduğunu ve insanların yürüme hattı üstünde “kaza görmek istemediklerini” vurguluyordu.25 Aralık 2007 tarihli Belfast Telegraph gazetesinde çıkan bir başka haberde ise Noel öncesinde 20 çocuğun bu ayakkabılar yüzünden hastanelik olup yaralandığı bildiriliyor. 6 Haziran 2007 FoxNews kanalının araştırma haberi sonucunda ortaya çıkan başka bir durum ise şöyle; “2005 -2007 yılları arasında tekerlekli ayakkabı kullanımı sonucu 1,600 kişi sakatlık yaşadı. Bununla […]

Din dersine çoğulcu yaklaşım

“Seküler toplumlarda ve laik devletlerde din dersi” konulu sempozyum, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yapıldı. Geçen hafta sonu İstanbul Goethe Enstitüsü ve İstanbul Bilgi Üniversitesi AB Enstitüsü işbirliğiyle, üniversitenin Dolapdere kampusunda yapılan sempozyumda Almanya ve Türkiye’deki din dersi uygulamaları çeşitli konu başlıkları altında örneklerle değerlendirildi. Sempozyumun ilk günü, “Din eğitiminin Kurumsal, hukuki ile siyasi çerçevesi”, “Din eğitiminin tarihsel gelişimi ve bugünkü toplumsal ortamı” ve “Almanya’da din eğitimi ekseninde güncel tartışmalar” başlıkları altında 3 oturum yapıldı. İlk günkü konuşmacılardan, Hamburg Üniversitesi Din Eğitimi ve Uluslararası İlâhiyat Bölümü’nden Prof. Dr. Wolfram Weisse, Hamburg’da her türlü mezhebi kapsayan bir din dersi uyguladıklarından bahsetti. Dinler arası diyalogu sağlamak için en uygun yerin okullar olduğunu söyleyen Weisse, bu tür bir din dersinin çocuklara hem kendini tanıma fırsatı verdiğini hem de farklı olana saygı duymayı aşıladığını ileri sürdü.Alevilerden alternatif din eğitimi Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Proje Sorumlusu İsmail Kaplan da, Almanya’daki Alevilerin, kendi mezheplerini anlatan ders istediklerinden bahsetti. Asimilasyona karşı bu dersleri çok önemsediklerini vurgulayan Kaplan, bu ders için taslak oluşturduklarını ve program hazırladıklarını söyledi. Planlanan derste Allah, Hz. Muhammed ve Ali üçlemesine vurgu yapılacağını belirten Kaplan, “Kutsal Güç konusunda, ‘insan tanrının yansımasıdır’ anlayışına değinilecek. İnsan-ı kâmil olmak konusu da rızalık, insanın egosunu yenmesinin önemi ve Allah’ın ‘bana kendi aranızdaki haksızlıklarla gelmeyin’ sözü çerçevesinde işlenecek. Ve Canların ölmezliği konusunda da Alevi inancında önemli bir yere sahip olan ‘tanrıdan geldik tanrıya gidiyoruz’ anlayışı ve insanın dokunulmazlığı gibi alt başlıklar olacak” dedi.Bu konular dışında ailem, yardım etmek, dinler arası diyalog gibi konular da bu ders kapsamında olacak diyen Kaplan, dersin Almanca olacağını fakat lokma, cem gibi terimlerin orijinal kalacağını belirtti. Kaplan, bu dersi verecek kişilerin ise Almanya’da eğitim görmüş Aleviler olması gerektiğini düşündüklerini belirtti.Çözüm, müfredat değişikliği ya da seçmeli ders Sempozyumun 2. gününde de, “Türkiye’de seküler ve çoğulcu bir toplumun din eğitimi ekseninde aktüel tartışmalar” ile “Din derslerinin pratiği” başlıklı […]

‘Önce kapatıp sonra uyarıyoruz’

Youtube, Blogger, Ekşisözlük gibi popüler sitelerin kapatılmasıyla gündeme gelen Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı İnternet Dairesi Başkanı Osman Nihat Şen, 6 Kasım 2008 günü İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere yerleşkesinde gerçekleştirilen yüksek lisans dersinde Türkiye’deki uygulamadan kendisinin de şikayetçi olduğunu söyledi. Site kapatmalarıyla ilgili Avrupa’dan örnekler veren Şen, batılı ülkelerde de site kapatma olaylarının yaşandığını, fakat işleyişin buradakinin tam tersi olduğunu anlattı. Bu ülkelerde, “Çevrimdışı hayatta neler suçsa, internette de onlar suçtur” mantığının hakim olduğuna değinen Şen uygulama farkını şu sözlerle özetledi:“Bilindiği üzere ülkemizde önce uygunsuz bulunan site kapatılıyor, ardından içerik çıkartılıyor ve tekrar erişime açılıyor. Avrupa ülkelerinde ise önce içerik çıkarılması yoluna gidiliyor. Bunun için önce siteye bir uyarı yapılıyor, eğer içerik çıkartılmazsa kapatılma yoluna gidiliyor.” Konuşmasında ABD’deki uygulamalardan da söz eden Osman Nihat Şen, bu ülkede kullanıcılarla ilgili yaptırımların bulunduğunu belirterek yasa dışı müzik, video ya da içerik indirmenin, internet aboneliğinin iptaliyle sonuçlandığını vurguladı. Avrupa’da site kapatma uygulamalarının yasal düzenleme olmadan gerçekleştirildiğini ve tartışmalı da olsa Türkiye’de bir yasal düzenlemenin bulunduğuna dikkat çeken Şen, sözlerine şöyle devam etti:“Biz şeffaf bir şekilde çalışıyoruz. İstatistikleri yayınlıyoruz. Avrupa’da her ülke bunları yayınlamaya cesaret edemiyor. Örneğin İngiltere’yle yaptığımız görüşmelerde de, istatistikleri kendi içlerinde bile açıklamıyorlar. Biz istatistiklerimizi www.guvenliweb.org.tr ‘de başlık başlık yayınlıyoruz. Uyuşturucu ve uyarıcı madde kullanımı, intihara yönlendirme, sağlık için tehlikeli madde gibi kullanımların çoğunda re’sen uygulama yapmıyoruz.” Re’sen uygulamaları en çok çocukların cinsel istismarı ve 103. maddede uyguladıklarını dile getiren Osman Nihat Şen, yetişkinlere yönelik yayın yapan sitelerin bir çoğunun “+18” ibaresi taşımasına rağmen içerikte 18 yaş altı çocukları kullandığını ve kapatma olaylarının çoğunun bundan kaynaklandığını vurguladı. Tüm bunların dışında “Atatürk’e hakaret” içeren konularda içerik çıkartma uyguladıklarını dile getiren Şen, şunları söyledi:“Youtube’dan 202, Facebook’tan 158 ve toplam 23 siteden yaklaşık 10’ar, 20’şer içerik çıkartma var. Toplamda içerik çıkartma, engellemeden fazla. Bize şu an, hemen her siteyle ilgili kapatma talebi geldi. Örneğin Google ve […]

“Bilgisayar seksek oynayamaz”

Sunay Akın’ın, “Her akşamüstü oyuncakçı / camekanından / çocuk ellerinin / izlerini / siler” dediği şiirinin üzerinden çok da zaman geçmedi. Ama artık ne camekanlarından el izlerini temizleyen oyuncakçılar ne de sokaklarda çocuklar kaldı. Okuldan eve gelir gelmez ve hatta kimisi daha okul kıyafetlerini bile çıkarmadan koşardı sokaktaki oyunlara. Kendilerinden geçip yorgun düşünceye dek ve illa ki anneler yemeğe çağırdığında, “Ama anne hava daha kararmadı ki” karşılığı verene kadar devam ederdi sokağın tadı. İsmi koyulmamış ya da çocukça bir dürtüyle koyulmuş isimleriyle pek çok oyun onlar için bir ilham kaynağıydı adeta. Ama çok uzun süredir “Elim sende”, “Ayşe beni yakalayamaz ki…” diyen cıvıl cıvıl sesler duyulmaz oldu artık. Özellikle büyük kentlerin mahallelerindeki sokak aralarında top peşinde koşan, misket oynayan, ip atlayan çocuklara rastlanmıyor. Ne olduysa sokaklar oyunsuz, oyunlar çocuksuz kaldıktan sonra oldu. “Eski Sokak Oyunları” Sokaklar artık bomboş. Şimdi onlar oyun oynarken avazı çıktığı kadar bağıran çocukların yokluğunu çekiyor. Şimdi her sokak yalnız. Sokaklar çocuksuz, oyunlar çocuksuz. Çocuklarımız da çocuksuz sokaklar kadar sessiz. Artık ellerinde “joystick”lerle ya da televizyonun karşısında ama hep bilgisayarın internet kablosuyla “eve bağlanan” çocuklar artık sokak oyunlarını bilmeden, dizleri kanamadan büyüyor. O eski masum ve çok sesli oyunlarının yerini TV dizilerinin “yıldızları” ya da bilgisayar oyunlarının “kahramanları” aldı artık. Sokakları birer ikişer terk eden çocuklar nedeniyle daha önce telaffuzu “sokak oyunları” olan çocuk oyunlar artık “eski sokak oyunları” adını alıyor. Elde kamera sokakta oyun peşinde Hâl böyle iken o çocuklardan biri var ki adeta bu ruhun ölmediğini haykırıyor merceğinden. Diyarbakır Kültür ve Sanat Festivali’nin geçen yılki etkinlikleri kapsamında düzenlenen çocuklar için fotoğraf atölyesi kurslarında fotoğraf makinesiyle tanışan 12 yaşındaki Mesut Çırakan, o günden bu yana sokaklarda oyun oynayan yaşıtlarının peşinde. Artık çocukların sokaklarda oyun oynamak yerine evlerde ya da internet kafelerdeki bilgisayarların karşısında vakit geçirdiğini fark eden Mesut, en azından fotoğrafları kalsın diyerek sokak oyunlarını fotoğraflıyor. […]

Trombonla alaturka: Hasan Gözetlik

Müzik dünyası 18 yaşındaki bir tromboncuyu konuşuyor. 13 yaşındayken Sezen Aksu’ya eşlik ederek dikkat çeken Hasan Gözetlik, özellikle klasik ve caz müzik orkestralarında dinlemeye alıştığımız enstrümanını popüler müziklere uyarladı. Bu sayede İbrahim Tatlıses’ten Candan Erçetin’e bir çok müzisyenle çalışma fırsatı buldu. Bergamalı, müzisyen bir ailenin çocuğu. Kemanla çok erken yaşlarda tanıştı. Öğrenimi sürdürdüğü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nı kazanınca hocaları “Keman ufak bir alet, sen iri yarı bir adamsın, o parmaklarla çalamazsın” diyerek Gözetlik’i trombona yönlendirdi. İlk röportajını SantralHaber’e veren Hasan Gözetlik, perküsyoncu Engin Gürkey’le İstanbul’da Hayal Kahvesi ve Babylon’da konserler veriyor.Kamera:Erim Hüner

‘Hasan ne yapacak?’

Hasan Saltık, arşivinin yayını için TRT'nin Kalan Müzik'le yaptığı anlaşmayı "Bir devlet kurumunun kendini korumak için yaptığı en iyi anlaşma” diye yorumlamıştı. HaberVs'nin görüştüğü Saltık'a göre TRT de bu sürpriz anlaşmanın sonuçlarını merak ediyor ve “Hasan ne yapacak" diye bekliyor.

Taraf’çılar el ele, hep beraber mektebe

Doğrulatma ya da “check etme” denilen bir temel kuralı var gazeteciliğin. Her duyduğunu, her okuduğunu doğru kabul edemez gazeteci. Kontrol eder. Hatta mümkünse birkaç kaynaktan yapar bu doğrulatma işini. Olayın taraflarına ulaşır. Daha ne diyelim, budur yani bu işin raconu. Alaylısı da mekteplisi de bilir bunu, zannederdik. Bilmeyeni de varmış, Müjdet Gezen sayesinde öğrendik. 3 Kasım 2008’de Taraf Gazetesi ““Hz. Atatürk kavgası” başlıklı bir haber yaptı. Haberde sanatçı Müjdat Gezen’in Can Dündar’ın “Mustafa” filmiyle ilgili bir televizyonda katıldığı programda boykot çağrısı yaptığı ve “Bugün Can Dündar Türkiye liboşlarının en önde gidenidir. İşine gelir Ergenekon’a komplo der, işine gelir içinden çıktığı dernek ve grupları yerden yere vurur, gün gelir Atatürk’ün sofrasına hakaret eder. Herkese Müjdat Gezen Tiyatrosu’nda gösterime giren “Mustafa Kemal” oyununu tavsiye ediyorum. Can Dündar gâvurundan iyidir.” dediği iddia edildi. Bu habere dayanarak, 5 Kasım’da “Kemalizm, Mustafa ve Müjdat Gezen…” başlıklı bir yazı yazan Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu ise Müjdat Gezen’e atfedilen sözleri köşesine taşıyıp “Düzeye, zekâya, tepkiye bakın” dedi.Bunun üzerine önce Ali Bayramoğlu’nu, sonra Taraf Gazetesi yazı işleri müdürü Eray Özer’i arayan Gezen böyle bir açıklamasının olmadığını söyledi ve bu sözlerin kaynağını sordu. Aldığı yanıt ilginçti. Taraf Gazetesi, haberi bir internet forumundan almıştı. Özür her şeyi affettirir mi? Taraf’ın haberinde, Müjdat Gezen’in katıldığı bir televizyon programında boykot çağrısı yaptığı ve o sözleri söylediği belirtiliyor. Koca gazetede söz konusu televizyon programını izlemiş bir kişi bile yoksa, insan bir durup düşünmez mi? Yahu haber sitesi değil ki bu, adı üstünde forum. Herkesin kafasına göre bir şeyler yazdığı sanal bir ortam. Ne zamandan beri internet forumlarındaki takma adlı, sanal kişileri haber kaynağı olarak kullanıyoruz? 6 Kasım günü Müjdat Gezen’den, Can Dündar’dan, kendilerini kaynak göstererek konuyu köşesine taşıyan Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu ve okuyucularından özür dilemiş Taraf Gazetesi. E iyi, pek güzel de bu özür çözüyor mu tüm meseleyi? Mesela özürden […]

Yurtdışında okusam…

“Yurtdışında eğitim sektörü” temsilcilerine göre her yıl yaklaşık 50 bin Türk öğrenci, okumak için Türkiye dışındaki üniversite ve eğitim kurumlarını tercih ediyor. Bu kurumlar, çeşitli fuarlarda bir araya gelip potansiyel “müşteri”lerine kendilerini tanıtıyor. Geçtiğimiz ay İstanbul’da Hilton Oteli’nde gerçekleşen IEFT Yurtdışı Eğitim Fuarı, bunlardan biriydi. İstanbul yarın aynı amaçla düzenlenen bir başka fuara ev sahipliği yapıyor. Elmadağ’daki Ceylan Intercontinental Oteli Akare Yurtdışı Eğitim Fuarı’na kapılarına açıyor. 8-9 Kasım 2008 tarihlerinde gerçekleşecek bu fuar önümüzdeki hafta içerisinde sırasıyla Ankara, İzmir ve Adana’ya da gidecek. Bu fuarlarda neler oluyor? Kim, hangi nedenle yurtdışında okumak istiyor? Peki bu istek öğrenciye neye mal oluyor? Bu soruları 18-19 Ekim’de İstanbul’ gerçekleşen IEFT Yurtdışı Eğitim Fuarı’nın standları arasında gezerek cevaplamaya çalıştık. Bu yıl on dördüncüsü düzenlenen İngiltere, Fransa, Amerika, Kanada ve Avustralya başta olmak üzere yirmi ülkeden temsilcinin katıldığı fuar, gelecek planları yapan öğrenciler ve bu hayallerin ne kadara mal olacağını merak eden aileleri tarafından büyük ilgi gördü. Yılda iki kez düzenlenen ve yedi yıldır İstanbul, Ankara İzmir ve Bursa’da yapılan bu fuarlar yurtdışında dil eğitimi, sertifika programları, danışmanlık hizmetleri, lisans ve yüksek lisans eğitimleri üzerine çeşitli alternatifleri bir arada toplayan bir ortam sunuyor. İki gün boyunca lise son ve üniversite öğrencilerinin ağırlıklı olduğu kalabalığı bilgilendiren yüz kırk üniversitenin temsilcileri, genellikle gençlerin eğitim ücretleri ve yaşam koşullarını merak ettiklerini belirtiyor. Okulların öğrencilerden talepleri de verilecek eğitime göre değişiyor. Georgia Devlet Üniversitesi temsilcisi Cheryl Dalke, lisans öğrencileri için en az 3,00 GPA (Grade Point Average) ve lisansüstü eğitim için en az 3,40 GPA aradıklarını dile getiriyor. Colorado Devlet Üniversitesi’nde mühendislik bölümü öğretim görevlisi Hüseyin Sarper de başvuran öğrencilerin hem GPA, GRE (Graduate Record Examination), TOEFL sonuçlarını değerlendirdiklerini hem de yılda 15 bin dolar öğrenim ücreti aldıklarını söylüyor. İngiltere, Fransa ve Hollanda’daki devlet okulları da şartları okuldan okula değişmekle birlikte öncelikle dil yeterliliğine bakıyor. Burs imkânı sınırlı Vakıf […]

Toplumun televizyonla imtihanı

İstanbul Bilgi Üniversitesi Televizyon Haberciliği ve Programcılığı Bölümü Öğretim Görevlisi Haluk Üçel’in “Bosna’da Savaş Sonrası Televizyon” belgeselinin uzun versiyonu ilk kez 3 Kasım 2008’de üniversitenin Kuştepe yerleşkesinde gösterildi. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti 1980’de Devlet Başkanı Josip Broz Tito’nun ölümünün ardından 1991 yılı itabariyle dağılmaya başladı. Slovenya, Hırvatistan ve Makedonya’nın ardından 1992’de ülkede düzenlediği referandum sonucu Bosna-Hersek de bağımsızlığını ilan etti. Referandumu da boykot eden Bosnalı Sırplar bunun üzerine Bosna’da Sırp Cumhuriyeti kurduklarını ilan ettiler. Böylece 3 yıl sürecek bir iç savaş başlamış oldu. 1995’te Dayton Anlaşması’yla sona eren iç savaşın ardından Bosna televizyonlarının ellerinde sadece yıkık binaları ve imha edilmiş vericileri kalmıştı. O günden bugüne Amerikan ve Avrupa Birliği fonlarından gelen yatırımlarla irili ufaklı bazıları kendi ayakları üzerinde durabilen televizyonlarını yarattılar. Haluk Üçel’le Bosna örneğinde, toplumla birlikte yeni bir televizyonun nasıl inşa edildiğini ve medyanın toplum üzerine etkisini konuştuk.Şavaş öncesinde Saraybosna’da televizyon nasıl bir yapıya sahipti?Sosyalist rejim içerisinde televizyon da basın da kapitalist dünyadan çok ayrı bir yapı içerisinde. Tek parti rejimi, Sovyet deneyiminden çok ayrı yaşanmış olsa da, onun haberlere hakim olması, “mind engineering” dediğimiz, tek tip hayat oluşturma projesi izleyiciyi doğal yaklaşımdan uzaklaştırıyor, yapay bir atmosfer yaratıyor. Hayatı algılama, siyasete katılma sadece tek bir parti tek bir görüşle mümkün. Bunun için televizyon da basın da bu partinin siyaseti doğrultusunda bir araç. Sosyalizm sonrasında özelleşen televizyonların milliyetçilik akımı ve dönemin baskın siyasi ideolojileri üzerindeki etkisi neydi?Bosna’nın Yugoslavya gibi çok yönlü bir etnik yapısı var. Zaten Dayton Anlaşması’yla da bu etnik yapıların temsiliyetiyle bir Bosna-Hersek oluştu. Tabii bu yapının üzerindeki tek parti baskısı kalkınca bu sefer kendi baskılarını yaratıyorlar. Sadece kendi etnik yapısıyla, kimliğiyle ilgili olan her şeye bakan ama diğerlerini “öteki” olarak gören bir yapı. Bunlar birbirlerini besleyen elementler. Zaten kendi milliyetçiliği de ötekinin milliyetçiliği üzerine kuruluyor.Savaşın ardından apolitik herhangi bir ideolojiden bağımsız özel televizyonculuğun yayılışının sebebi nedir?Savaşın geride bırakılmasının, […]

Kim Cascone santralistanbul Enerji Müzesi’nde

David Lynch’in ses danışmanı elektronik müzik bestecisi Kim Cascone, 4-8 Kasım tarihleri arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nün konuğu oldu ve ‘Basit Genetik Algoritmaları Kullanarak İçerik Yaratma’ başlıklı bir atölye çalışması yaptı. 7 katılımcının yer aldığı bu atölye çalışmasının sonunda ortaya çıkan eser 8 Kasım Cumartesi akşamı saat 19:00’da santralistanbul Enerji Müzesi’nde yapılacak konserde seslendirilecek. Katılımcılar atölye çalışması süresince, kendi platformlarında ürettikleri elektronik sesleri ortak bir havuza gönderdi. Bu sesler basit genetik algoritmalarlarla işlenerek bir kompozisyon bütünlüğü içinde yer buldu. Eser seslendirilirken katılımcılar canlı ses işleme teknikleri kullanarak eseri şekillendirmeye devam edecekler. Kim Cascone’a göre, ortaya çıkan müziğin en güçlü ve etkileyici unsuru kompozisyonun tüm katılımcılar tarafından birlikte oluşturuluyor olması. – Kim Cascone Kim Cascone Berklee College of Music’te elektronik müzik besteciliği alanındaki eğitimini tamamladıktan sonra David Lynch’in İkiz Tepeler ve Vahşi Duygular filmlerinde yardımcı müzik süpervizörü olarak çalıştı. 1986’da Silent Records, 2000’de Anechoic adlı iki müzik şirketi kurdu. Kim Cascone’ın bu şirketlerden yayımladığı albümleri onun ambient müzik alanının önde gelen temsilcilerinden biri olarak tanınması sağladı. “Hatanın Estetiği” adlı makalesi elektronik müzik alanındaki temel eserlerden biri olarak kabul ediliyor..

“Frankfurt’un hesabı verilmeli”

SantralHaber’de yayınlanan Frankfurt Kitap Fuarı ile ilgili bir haber beni hem şaşırttı hem de korkuttu! Haberde, Ulusal Yürütme Komitesi’nin desteği ile Frankfurt’a götürülen ve yüz binlerce avro harcanarak ağırlanan 102 yayınevinin sattığı telifler soruluyordu. Bu sorunun cevabını herkes gibi ben de merak ediyorum. Zira Ulusal Yürütme Komitesi, tüm ikaz ve teamüllere aykırı olarak 102 yayınevini Frankfurt’a telif haklarını satmaya götürmeyi seçmişti. Ve bu seçimleri Türkiye’nin kültür sanat harcamalarından yüz binlerce avroya mal oldu. Ben günlerdir bu yayınevlerinin telif satıp satamadığını sorguluyorum. Ama cevap veren yok. Zira eminim ki bu 102 yayınevinin satmayı başardığı telif yok. Bu kaynakla elde edilebilecek sonuçları düşününce insan kızmadan da edemiyor. Tüm dünya yayıncılığının da bildiği gibi Frankfurt’ta telif alış-verişi ajansların olduğu 6’ıncı salonda 2. katta yapılır. Ben de burada senelerdir telif satıyorum. Bunu Ulusal Yürütme Komitesi üyeleri de bal gibi bilir; yoksa Ulusal Yürütme Komitesi başkanı olan yayınevi sahibi senelerdir bu salonda neden yayınevine yeni kitaplar bulmak için görüşmeler yapsın ki? Frankfurt geçti bitti. Simdi kol kırılır yen içinde kalırdan vazgeçip komiteden “gerçek” bir rapor almanın zamanı gelmedi mi? Frankfurt’a götürülen 100 küsur yayınevinin sattığı telifler konusunu ben çok merak ediyorum. Ve program dışı bırakılan ajanslar ne yaptılar? Ulusal Komite’nin “yayınevleri telif satabilir” tezi ne kadar doğru çıktı? Zira tüm fuar programını buna göre inşa etmişlerdi. Açıklamalarında da yayınevlerini desteklediklerini açıkça söylüyorlardı. Benim iddiam 100 küsur yayınevine nakit olarak ödenen aşağı yukarı 150 bin avro ve bilet bedeli olarak ödenen 30-40 bin avronun çöpe atıldığıdır (ki fuar kapsamında harcandığı belirtilen 7 milyon Avro’nun nereye harcandığı konusu da herhalde merakınızı celbeder!). Bu desteğe asla ihtiyacı olmayan yayınevlerinin (düşünebiliyor musunuz koskoca Yapı Kredi, Doğan Kitap, şu, bu, 1000 küsur avro destek almasa sanki katılamayacaklardı fuara) toplumun diğer kesimlerinden beklediği etik, ahlak vs. kurallarını hiçe sayarak, Türk yazarların haklarını satmak için değil ama sadece kendi ilişkileri için ve […]

Saklambaç oynarken hamile kalma ihtimali

Kimi kadının bizzat mağduru olduğu kimininse şanslıysa sadece büyüklerinden duyduğu travmatik ilk regl hikâyeleri, psikolog Şule Akdağ’ın 12 yaşındaki kızı Ezgi için verdiği partiyle haber sitelerinin yorum köşelerine taşındı. İnsan hakları eğitimi programı kapsamında kadın ev gruplara eğitim veren psikolog Akdağ, Ankara’da bir restoranda 19 Ekim’de, kızının arkadaşları ve ailelerini davet ettiği bir parti düzenlemişti. Akdağ’ın yine psikolog olan kocası ise başta partiye katılmayı düşünmediğini, tepkiler üzerine ailesine destek olmak adına bu kararından vazgeçtiğini söylemişti.Regl partisi haberi yayınlandığı sitelerde okuyucunun yoğun ilgisini gördü. Pek çok yorum yapıldı. Okuyucuların “ilk regl” hakkında aktardığı geleneklerden en akılda kalanı, adet olan kıza “korkmasın” diye atılan tokat. (“Uygulamalar”, bereket getirsin diye kızın ellerini una bulamaktan, ölçüsü belirlensin diye göğsüne bastırılan kaplara kadar uzanıyor.) Tokat atmaktaki amaç, ailelerin gelişimin doğal bir parçası olan regl hakkında bilgilendirme gereği duymadıkları kızlarının, gördükleri kan karşısında hissettikleri korkuyu tokadın acısıyla bastırmak istemesi olsa gerek. “Kirli” atfedilen kadının Kuran’a dokunması da yasaklar arasında. Hamur açmak, turşu kurmak da bir süreliğine ertelense iyi olur çünkü “tutmaz.” Dün arkadaşlarıyla sokakta oyun oynarken ertesi gün artık doğurganlık mertebesine eriştiği için küçük kızın hayatı da kısıtlanmalı elbette. Saklambaç oynarken ya da ip atlarken hamile kalma olasılığı yüksek çünkü(!) O yüzden küçük kız bir an önce büyümeli, edebini bilmeli. Halamlar geldi Bu gelenekleri aile içindeki erkeklerle araya mesafe koymak izliyor. Baba ya da erkek kardeşin yanında regl olduğuna dair en ufak bir ipucu verilmemeli. Bu uğurda kadınlar kendi aralarında nesilden nesile aktarılmış bir jargon bile üretmiş. Kadın olmanın “utancını” vajinaya taktığı “şey”, “kuku”, “muni”, “dudu”, “piti” gibi özenle uydurulmuş sözcüklerle azaltan kadın, adet için de “renklendim”, “halamlar geldi”, “kirliyim”, “hastayım”, “aybaşıyım” gibi yöreden yöreye hatta aileden aileye değişebilen bir dil kullanıyor. Bu dili Erkekleri Doğrama Cemiyeti adlı manifestosu ve Andy Warhol’u vurmasıyla ünlü altmışların Amerikalı radikal feminist yazarı Valerie Solanas’ın tanımlamalarıyla karşılaştırdığımızda aradaki uçurum inanılmaz. […]

Beyaz Saray, siyah başkan

Bir siyahın bunca kanlı ve uzun süren bir yolculuk sonunda Beyaz Saray’ın yeni kiracısı olduğu düşünülürse Obama’nınki hiç de azımsanacak bir başarı değil. Bu kanlı yolculuğun kilometre taşlarından, belki de en önemli isimlerinden Martin Luther King‘in “rüyası” da gerçekleşmiş oldu böylece. Herkesin hafızasına kazınan, “I have a dream” (Bir rüyam var) diye başladığı konuşmasında King, “Bir gün küçük siyah erkek ve siyah kızlar, beyaz erkek ve beyaz kızlar ile kardeşçe el ele tutuşabilecekler” diyordu. Seçim kampanyası boyunca, “Bu ülke siyah bir adaya hazır değil” ya da “ABD’nin güneyindeki muhafazakar beyazların bir siyahı başkan seçmesi mümkün değil” yorumlarını dinleyen Obama, bütün bunları kulak arkası ederek, emin adımlarla Beyaz Saray’a yürüdü. 45 yıl sonra gerçekleşen rüya King’in rüyasını 45 yıl sonra gerçekleştiren Obama ABD’nin tek taraflı saldırılarından, mevcut başkan George W. Bush’un sergilediği “Ya bizimlesiniz ya da düşmandan yana” veya “Bize saldırılmadan biz saldıracağız” yaklaşımlarından uzak, yeni bir Amerika umudu da veriyor. Bu sonuç ABD’lilerin kanlı geçmişinden duyduğu utancın özrü mü bilinmez ama ülkede bugün bile hâlâ oy kullanan siyahların bir kısmının çocuklarının otobüslerde arka sıralara oturtulduğu, beyazlarla aynı üniversiteye gitmelerine izin verilmediği, Ku Klux Klan gibi ırkçı örgütlerin saldırılarına maruz kaldığı gerçeği varlığını koruyor. Obama’nın Demokrat Parti adayı olarak girdiği seçimde ülkesinin 44. başkanı olması, Afro-Amerikan vatandaşların tarihinde de en önemli dönüm noktalarından biri, belki de en önemlisi. ABD tarihine Afro-Amerikanların gözünden baktığımızda şu önemli olayları görüyoruz: 1619 – İlk siyah köleler Virginia’ya getirildi.1793 – Pamuk çırçırının icadı güney eyaletlerinde köle işçi talebini artırdı. Çıkarılan Kaçak Köleler Yasası, kuzey eyaletlerinin güneyden kaçan köleleri iade etmesini gerektiriyordu, ama yasa kuzeyde çok seyrek uygulandı.1808 – Yabancı ülkelerden köle getirilmesi yasaklandı.1861- Güney eyaletleri Birleşik Devletler’den ayrıldı ve Konfederasyon kuruldu. İç Savaş başladı.1863 – Başkan Abraham Lincoln, konfedere devletlerdeki bütün köleleri 1 Ocak 1863’ten itibaren özgür ilan eden Özgürlük Bildirgesi’ni yayımladı.1865 – İç Savaş kuzeyin […]

Tom Amca, Sam Amca’nın yerine geçti. Şimdi ne olacak?

Beklenen “sürpriz” gerçekleşti ve Barack Obama Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni başkanı seçildi. Siyahlar, gençler, kadınlar, azınlıklar ve göçmenlerin yanında sermaye ve medyanın da büyük destek verdiği Obama, vatandaşlarına ve tüm dünyaya değişim sözü verdi. “Peki, bundan sonra ne olacak?” sorusunu yanıtlayan Türkiyeli akademisyen ve gazeteciler özellikle Ermeni soykırım tasarısı, Irak’tan çekilme, ekonomik kriz ve siyahların toplumsal eşitlik mücadelesi konularına dikkat çekti. “ABD’nin kendi iç bütünlüğünü sağlaması açısından muhteşem bir olaydır”İlter Turan (Akademisyen): Birincisi bu olay ABD’nin kendi iç bütünlüğünü sağlaması açısından gerçekten muhteşem bir olaydır. Amerika’daki en dışlanmış azınlık olan siyahların da toplumsal hayata her bakımdan eşit katılabilmelerinin artık sembolik bir ifadesi olmuştur.Dış politikayla ilgili müttefiklerine daha fazla danışarak, çok taraflı bir siyaset yolu izleyeceğini beyan etmişti. Aynı şekilde Irak’tan da kısa sürede çekilmeyi istiyor. Amerikan iç politikasındaysa önemli değişikliği vergi kanunlarında ve sağlık politikasında yapacaktır. Daha çok toplumun gelir bakımından alt kesimlerini rahatlatmayı öngören bir takım tedbirlerin alınmasını bekleyebiliriz. Ama dünya sistemi içinde belirli konumu olan bir Amerika’nın çok radikal değişiklikleri aynı anda yapması da sanıldığı kadar kolay değil.Türkiye için hem olumlu hem olumsuz sonuçları olacak. Birincisi Obama’nın müttefiklerine danışarak iş görmeyi tercih etmesi söz konusu olursa, İran’ı da hesaba katarsak, bu bir bakıma Türkiye’yi rahatlatacak. Buna karşılık zamana zaman dile getirildiği gibi Türkiye ile ABD arasında her yıl ortaya çıkan Ermeni kararnamesi gibi konularda Türkiye’yi memnun etmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir. Benim korkum Türkiye’yi memnun etmeyen sonuçların şiddetli tepkilere yol açarak, iyiye gitmesi muhtemel gözüken bir ilişkiyi yürütülemez hale sokmasıdır. “Tom Amca, Sam Amca’nın yerine geçti”Ertuğrul Kürkçü (Gazeteci): Amerikan kimliğinin iki simgesi, iki öğesi var: Sam Amca ve Tom Amca. Tom Amca yoksul ama O da Amerikan imgesinin bir boyutu. Görünüşe göre Tom Amca, Sam Amca’nın yerine geçti. Bu durum Amerikalılar için gerçekten önemli bir değişim ama dünya için de öyle mi bundan emin değilim.Neticede başkanın görevi aynı; dünya […]

Tanrının eli hâlâ onunla mı?

Birçoğu, futbolun gelmiş geçmiş en iyi 10 numarası, hatta en iyi oyuncusu olarak görüyor onu. Arjantin’in Dünya Kupası’na uzandığı Meksika 1986’da İngiltere filelerine yolladığı topu “Maradona’nın kafası, Tanrının eliyle” atılmış bir gol olarak tanımlamıştı. Bu “el” bile onun 23 yıllık futbol kariyerinden birşey eksiltmedi. Dünya o elin gerçekten de Tanrıya ait olduğuna inandı, inanmak istedi. Diego Armando Maradona futbol yaşamına “İki rüyam var. Birincisi dünya kupasında oynamak, ikincisi oynadığım kupada şampiyonluk yaşamak” hayalleriyle başladı. 1970 yılında, 10 yaşındayken Argentinos Juniors takımının alt yapısına girdi. Bu iki dileğini gerçekleştirmekle kalmayıp futbol tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Futbolcuğu sonrası bir dönem kokain ve obeziteyle uğraşan dünyanın en yetenekli ve gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından ‘Diegito’nun çalıştırcılık tecrübesi ise nerdeyse yok. Bu nedenle çıkan tartışmalara karşın Arjantinli futbol efsanesi ülkesinin ulusal takımının teknik direktörülüğüne getirildi. Eğer Maradona 2010 Dünya Kupası’nı kaldırırsa hem teknik direktör hem de futbolcu olarak kupayı kazanan Beckenbauer ve Zagallo’dan sonra üçüncü futbol adamı olacak. Sokağın son yıldızı Johan Cruyff “Sokakta top oynuyorsan, düşmek zordur, çünkü canın acır. Bu yüzden benim gibi ufak tefek oyuncular kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracağını öğrenir” der. İşte Maradona tam da bu sebeple sokak futbolunun yetişdirdiği son yıldızlardandır. 1986 yılında Meksika’da düzenlenen Dünya Kupası’nda İngiltere’ye 6 kişiyi çalımlayıp attığı ikinci gol ise bu unvanı ne kadar hakettiğini kanıtlar. “Tanrı’nın da yardımıyla” takımına kazandırdığı kupa sonrası tüm Meksika’nın “Argentina” tezahüratlarıyla inlemesine neden olur. 1990 yılında İtalya’da düzenlenen kupada bu kez Napoli şehrini “Arjantinlileştirir”. Tüm şehir İtalya-Arjantin maçında “Argentina” nidalarıyla inler. Başlıca nedeni ise şehrin takımına en başarılı yıllarını yaşatan Maradona’dır. Kendini takımın merkezine koymaması da çağımızın gerçekliği içinde çok zor yer alacak bir olgudur. Öyle ki tarihinde bir daha şampiyon olamayan Napoli’ye ilk şampiyonluğunu yaşatan Maradona’nın o dönemdeki hocası Ottavio Bianchi’nin “Dört yıl boyunca onun takım arkadışlarına serzenişte bulunduğunu görmedim. Doğal yeteneklerini diğer oyuncular üzerinde baskı […]

İstanbul’da insan kılığında robotlar

Chris Corner eğer bir grubun elinden tuttuysa ya o gruba güveniyordur ya da o gruptan birisi sevgilisidir ya da ikisi birden! Trip-hop tarihinin Massive Attack, Portishead ve Tricky gibi öncüleriyle beraber anılan Sneaker Pimps’in beyni Chris Corner aynı zamanda solo projesi IAMX ile de kendinden sözettiriyor. Elbette haberin konusu Corner değil, müzik kariyeri bu kadar başarılı olan birisinin önemsediği bir grubun neden önemsenilmesi gerektiği… Dee Plume (vokal, gitar) ve Sue Denim’den (vokal, bas) oluşan Robots In Disguise ikilisi, 2000’lerin başında popüler olan electro clash akımını günümüze kadar devam ettirebilen ender gruplardan. Electro-clash size bir şey ifade etmiyorsa en önemli temsilcileri Felix da Housecat, Freezepop, Miss Kittin, The Hacker, Tiga, Peaches, Le Tigre, Chicks on Speed, Fischerspooner ve Ladytron’u gösterip fikir sahibi olmanızı sağlıyabiliriz. Robots In Disguise’ın duruş olarak Chicks on Speed’i örnek alıyor. Çılgın ve renkli kıyafetler, bol bağrışmalı vokaller, snyth’ler grubun karakteristiği olarak özetlenebilir. Plume ve Denim Liverpool Üniversitesi’nde okurken tanışıp grubu kurdular, Mix Up Words And Sounds isimli demolarını yayınladılar. Sonrasında ise grupla aynı adı taşıyan ilk stüdyo albümleri 2001’de yayınlandı. Bu albümde daha electro ve synth pop elementlere yer verilirken, 2004’te yayınlanan ikinci albüm Get RID!’de daha punk bir hava esiyordu. Bu iki albümden öne çıkan parçalar Boys, Turn It Upve The DJ’s Got a Gun. Grubun albümleriyle beraber (bir tanesi Transformers çizgi romanından ilham alan) çılgın klipleri de müzik basınının dikkatini çekti. Bu arada başta belirttiğim gibi Sue Denim’in sevgili olan Chris Corner bu albümlerin yapımcılığını üstlendi, ayrıca bazı parçalar için de remix çalışması yaptı. Grup son olarak, yapımcılığını yine Corner’ın üstlendiği We’re In The Music Business albümünü yayınladı. Albümden The Sex Has Made Me Stupid ve The Tears isimli parçalar öne çıkıyor. Ve bu akşam Robots in Disguise Taksim Studio Live’da canlı performans sergileyecek, ikiliye canlı performanslarında başka müzisyenler de eşlik edecek. Performans öncesi de […]

Ceylan’dan psikolojik aksiyon filmi!

Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü alan Üç Maymun, 2009 Şubatında gerçekleştirilecek 81’inci Akademi Ödülleri”nde en iyi yabancı film dalında Türkiye’yi temsil etmeye hazırlanıyor… Üç Maymun filminin başrol oyuncuları Hatice Aslan, Yavuz Bingöl, Ahmet Rıfat Şungar ve Ercan Kesal başarılı performanslarıyla dikkat çekiyorlar. Yönetmenin daha önceki filmlerinden aşina olunan kendine has “Ceylan üslubu” Üç Maymun’da da kendini gösteriyor. Hacer karakteri, (Hatice Aslan) bir kadının kocasını aldattığı zaman başına gelecekleri düşünmeden savrulup gidişini anlatıyor. Hayatta karşılaşılabilecek öykülerin, karşılaşıldığında verilecek tepkilerin yalın ve etkileyici bir dille anlatılıyor olması seyirciye olan samimi yaklaşımı güçlendiriyor. Bir kadının yaşadığı zaaflar neticesinde, aile içerisindeki bütün bireyler ortada var olan durumu hiç konuşmadan sadece sürükleniyorlar. Bilmiyorum, görmüyorum ve konuşmuyorum… Aile bu şekilde bir çıkmaza doğru sürükleniyor. Filmde detaylara özellikle yer verildiği gözlemleniyor. Örneğin, yine Ceylan’ın filmlerinde görülebilecek insan ya da manzaradaki çekimlerde olan sahnelerin uzun sürmesi dikkat çekiyor. Yani, hiç konuşmadan sadece uzaklara bakan birisinin görüntüsü sessizlik içinde gösteriliyor. Bu sahnelerde iki tür seyirci beliriyor: Birinci grup bu durumdan sıkılanlar, ikinciler ise bu uzun ve sessiz sahnelerde başka anlamlar arayanlar. Belki de Ceylan bu sahnelerle seyirciye düşünme payı veriyor, hatta filmin yaşanılan gerçek hayatla olan samimiyetini hatırlatıyor. Damlayan bir terin yakın planda çekilirkenki görüntüsü filmi seyirciye yakınlaştırıyor. Ayrıca, filmde, çalan telefon sesinden başka bir müziğin kullanılmıyor oluşu da filme içtenlik ve masumiyet katıyor. Nuri Bilge Ceylan, 1995 yapımı ‘Koza’ adlı ilk kısa filmiyle Cannes’da yarışmaya seçildi. 2003 yılında “Uzak” isimli filmi Jüri Büyük Ödülü ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini aldı. 2006’da ise “İklimler” isimli filmiyle Cannes Film Festivali Büyük Yarışma bölümüne katılıp “Fibresci Ödülü”nü kazandı. Başarılı yönetmen bu yıl “Üç Maymun”la ‘En İyi Yönetmen Ödülü’ alarak Altın Palmiye’ye layık görülürken, 45.’inci Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Üç Maymun, beklentilerin aksine sadece en iyi özel efekt ödülü alabildi…