Habervs

Habervs

Sporsevere Show TV kazığı

Volkan Ağır Dün akşam Avrupa’nın en büyük ikinci kupası olarak nitelendirilen UEFA Kupası’nın finali, Rusya’nın Zenit ve İskoçya’nın Glasgow Rangers kulüpleri arasında oynandı. Karşılaşmanın Türkiye’deki yayın haklarını Show TV satın aldı ve günlerce bu maçın reklamını yaptı. Ancak karşılaşmanın başlamasına dakikalar kala, ekranda beliren altyazıyla, canlı yayın yapmayacağını ve maçın 23:25’te banttan yayınlanacağını duyurdu. Maçın başladığı dakikalarda hâlâ, Show TV’nin internet sayfasındaki yayın akışında maçın 21:45’te canlı yayınlanacağı bilgisi yer alıyordu. Anasayfadaki “UEFA Kupası heyecanı Show TV’de” yazan linki tıklayınca gördüm ki, maçı internetten yayınlanıyor. Ama 5 avro karşılığında! Canlı yayından kast ettikleri, ceplerini canlandırmakmış demek ki. İzleyiciden, kişi başı 5 avro kazanmak için yapılan bu uygulamanın ne kadar adil olduğuna siz karar verin. Ancak bir maçın (hele ki UEFA Kupası finalinin) canlı yayınlanmamasının çok önemli bir özrü olmalı. Çünkü bir futbol müsabakasını seyretmenin başlıca nedeni, sonucunu önceden bilememenizdir. Sonucunu bildiğimiz bir spor hadisesini hangimiz izlemek isteriz? Gelgelelim, maç saatinde kanalda Acun Ilıcalı’nın sunduğu “Var Mısın Yok Musun” yarışması yayınlanıyordu. Televizyon izleyicisinin yoğun ilgi gösterdiği bilinen bu yarışma, banttan yayınlanıyor. Televizyon yayıncılığından hiç anlamam. Ama banttan olduğu yayın saati kaydırılabilecek bir yarışmanın, canlı verilmediği durumda “çöpe gidecek” bir UEFA finaline tercih edilmesini hiç anlayamıyorum. Üstelik bu maçın, Türk izleyicisi için farklı bir anlamı da vardı. Çünkü Avrupa’nın zirvesindeki takımlardan birini belirleyecek olan bu karşılaşmada milli oyuncumuz Fatih Tekke de ter dökecekti. Fatih,Yıldıray Baştürk’ün Bayer Leverkusen formasıyla 2001 yılında Real Madrid’e karşı oynadığı Şampiyonlar Ligi Finali’nden sonra, yabancı bir takımla Avrupa’da final oynayan ikinci futbolcumuz olacaktı. Sadece bu bile, bu maçı televizyondan izleme hakkını bize veriyordu. Ama yayınlanmadı. Kazık yedik. Yediğimiz kazık 5 avroyla ölçülebilecek bir kazık da değil üstelik. Ben, vefalı bir arkadaşımın yardımıyla maçı internetten, hem de bedavaya seyrettim. Fatih Tekke 90 dakika boyunca oyunda kaldı ve iyi bir performans gösterdi. Uzatma dakikalarında, takımının ikinci golünün pasını da verdi. […]

Kanaltürk 30 milyon dolar

Medyakronik Önceki gün satıldığının açıklanmasından bu yana yoğun tartışmalara konu olan Kanaltürk’ün gerçek satış rakamı bugün belli oldu. İpek Matbaacılık Sanayi ve Ticaret A.Ş, Kanaltürk’ün, tüm borçlar dahil 30 milyon dolara devir ve satın alındığını açıkladı. Halka açık şirket konumunda olan İpek Matbaacılık’tan İMKB’ye gönderilen açıklamada, “Bazı basın organlarında çıkan haberlere istinaden 12 Mayıs 2008 tarihli özel durum açıklamasına ek olarak açıklama yapma gereğinin hasıl olduğu” kaydedildi. Açıklamada şu görüşlere yer verildi: “Bağlı ortaklığımız ATP İnşaat ve Ticaret A.Ş tarafından Kanaltürk TV, Kanaltürk Radyo ve Internet sitesini bünyesinde bulunduran yayın grubuna ait, Yaşam Televizyon Yayın Hizmetleri A.Ş’nin yüzde 99,99 hisselerine tekabül eden payların tümü ve bu şirketin sahibi olduğu Yaşam Haber Ajansı Ticaret Limited Şirketi, Rektur Reklam Pazarlama Limited Şirketi ve Gökcan Prodüksiyon ve Ticaret A.Ş şirketlerinin tüm mal varlıkları, televizyon ve radyo yayın lisansları ve marka hakları da dahil olmak üzere, toplam 30 milyon dolar bedelle devir ve satın alınmıştır. Yukarıda adı geçen şirketlerin tahakkuk etmiş vergi ve SSK borçları ile birlikte, personel ve diğer piyasa borçları satın alma bedeline dahil olup tüm borçlar bu bedelden karşılanacaktır.” Bu arada yedi aydır maaş alamadıkları belirtilen Kanaltürk çalışanlarına da maaş alacakları ödendi. Yapılan toplam 1,7 milyon YTL’lik maaş ödemesinin salı günü gece yarısına kadar sürdüğü belirtiliyor. Gazeteport Yayın Yönetmeni Yavuz Semerci’nin açıkladığı bilgilere göre Kanaltürk’ün maaş alacakları dışında kalan borç durumu şöyle: – 7 milyon dolar SSK ve vergi borçları– Yaklaşık 1 milyon dolar Digitürk’e olan yayın borcu– Henüz kesinleşmemekle beraber devlete yaklaşık 10 milyon dolara yakın vergi borcu– Yemek şirketi, prodüksiyon şirketleri vb. piyasaya 5 milyon dolara yakın borç Kanaltürk’ün vergi borcu ve haciz kıskacında bulunduğuyla ilgili belgeler de bizkackisiyiz.com sitesinde salı akşamı yayınlandı. Tutanaklarda Yaşam TV ve Rektur adlı şirketlerin menkul mallarının vergi borçları nedeniyle 8 Mayıs 2008 tarihinde icra memurları tarafından satışa çıkartıldığı, alıcı çıkmaması nedeniyle satışın 15 […]

“İnşaatın başında mı bekleseydik”

Gökhan Tan Bodrum’un Turgutreis beldesinde gidenler belki fark etmiştir: Kent merkezinde, kayalara oyulmuş, çok eski uygarlıklara ait olduğu her halinden belli mezar, işlik gibi eserler var. Gidenler belki fark etmiştir diyorum çünkü orada yaşayanlar farkında değil. Akdeniz Üniversitesi Tarih ve Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fahri Işık’a göre, kayalara oyulan bu eserler “Dünyanın en önemli uygarlıklarından Mikenlere ait mezar odaları.” Arkeolog Fahri Işık, mezar odalarının “güncel” durumunu, “Miken Uygarlığı ve Bodrum’daki İzleri” konulu bir konferans vermek üzere geldiğinde gözlemliyor. Ve görüyor ki Miken uygarlığının Bodrum’daki izleri üzerine havuzlu villalar yapılmış. Bahsedilen yer, Turgutreis’i Gümüşlük’e bağlayan sahil yolunun birinci kilometresinde ve denize yaklaşık 200 metre uzaklıkta. Tarife göre Miken mezarları, Turgutreis’in merkezinde ve belediyeye birkaç yüz metre mesafede. Turgutreis Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü yetkilileri, tahrip edilen ve villalara kazandırılan kaya mezarları ve işliklerin, villaların inşaat ruhsatı aldığı 2002 yılında henüz “tarihi eser olarak tescili”nin yapılmadığını ve özel arazi içinde kaldığını belirtiyor. Haklılar. Kaya mezarlarının tescili, Bodrum Arkeoloji Müzesi uzmanlarının başvurusu üzerine 22 Şubat 2007’de, yani inşaat izninden beş yıl sonra Koruma Kurulu tarafından yapıldı. Eserler tescillenmeden önce villaları neredeyse bitme aşamasına getiren inşaat sahipleri de, kazanılmış haklarının olduğunu iddia edebilirler. Nitekim Müteahhit İsa Şahinkaya, “Bu mezarlar bizim tapulu arazimizde. Şimdiye kadar birçok villa yapıldı, kimse bir şey demedi. Mezarlar tahribata uğramış olabilir ama inşaat için gerekli tüm izinleri aldık” diyor. Kağıt üzerinde, o da haklı. Görünen o ki devlet, bu mezarların tarihi eser olduğunu belgelemekte geç kalmış. Mezarlar, yaklaşık 3 bin yıllıksa eğer, Cumhuriyet tarihi boyunca onların ne kadar eski olduğunu anlamamışız. Ta ki, 22 Şubat 2007’ye kadar, kimse, ne inşaat ruhsatı veren Turgutreis Belediyesi, ne Bodrum Arkeoloji Müzesi, ne de müteahhitler yasal yükümlülüklerini yerine getirme konusunda bir zafiyet göstermemiş. 22 Şubat 2007’den sonra Koruma Kurulu’nun kararı, villa inşaatlarının kaya mezarlara “25 metreden fazla yaklaşmamasını” şart koşuyor. Peki, kararın alındığı […]

Daha az mağaza, daha çok online alışveriş

Medyakronik Uluslararası ödeme sistemleri şirketi Visa Europe’un hazırlattığı bir araştırmaya göre, 2012- 2015 döneminde internet kanalıyla gerçekleşen satışlar, toplam cironun yüzde 18,8’ini oluşturacak. Visa Europe’un İngiltere’deki Perakende Araştırma Merkezi’ne hazırlattığı “Geleceğin Mağazası 2012-2015” araştırması, online kanalların yakın bir zamanda geleneksel perakendeciliğe üstün geleceği iddialarının tersine, bu iki alanın pazarda birbirlerini tamamlayıcı rollere sahip olabileceğini ortaya koyuyor. Araştırma sonuçlarına göre web sitelerinin daha çok, “işleme dayalı” hale geleceği, bunun sonucunda da perakende sektöründe teknolojinin uygulanmasının yaygınlaşacağı tahmin ediliyor. Ortalama perakende cirosunun yüzde 18’8’lik bölümü online kanaldan sağlanırken bu oran bazı ürünlerde yüzde 40’ın üzerine çıkıyor. Örneğin CD, DVD ve oyun satışlarının yüzde 42’si, cep telefonlarının yüzde 41,6’sı bilgisayarların yüzde 37,2’si, kitapların yüzde 34,7’si internetten satın alınacak. Buna karşılık bazı ürünlerin internet satışlarının toplam satışlar içindeki payı da düşük kalmaya devam edecek. Yüzde 10-12 arasında en düşük internet payına sahip ürünler ev eşyaları, mobilyalar, halılar ve süpermarket ürünleri olacak. İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, Norveç, İtalya ve İsveç’te 300 perakendeci ile yapılan araştırmaya göre, 7 yıl içinde, Avrupa’daki mağazaların sayısında bir düşüş bekleniyor. Araştırmaya katılan perakendecilerin yüzde 28.7’lik bir bölümü için, sokaktaki mağazalarının kaderi belirsiz görünürken; yüzde 70’i ise, bu süre zarfında yeni biçimlerin açığa çıkması ve daha fazla bilgi hizmeti sunulmasıyla birlikte, mağazaların bugünkü formatlarının dışında hizmet vereceğini düşünüyor. Araştırmaya göre, gelecek dönemde daha küçük mağazalar yüksek miktarda stok bulundurmak yerine hizmet ve bilgiye odaklanacak. Müşteriler için otomatik tarama Ön plana çıkan bir diğer gelişme de otomatik tarama – otomatik ödeme olacak. Müşterinin sepetindeki ürünleri kasiyer olmadan ödemesi anlamına gelen otomatik tarama veya otomatik ödeme sistemleri perakendecilerin yüzde 22’den fazlası tarafından önümüzdeki 5-7 yıl içinde kullanılmaya başlanacak. Yine perakendecilerin yaklaşık yüzde 50’sinin, nüfus ve müşteri kartı bilgilerini kullanarak e-posta ya da mektup yoluyla, müşteriyi hedefleyen promosyonlara yönelmesi de beklenen bir diğer gelişme olarak öne çıkıyor.

Türkiye’nin etik ufku ve AKP

Halil Nalçaoğlu Türkiye’de kim demokrasi lafını ağzına almaya kalksa tacize uğramaya başladı. Sanırım bu durum demokrasi kelimesinin basit bir siyasî meşrulaştırıcı unsura indirgenmesinden kaynaklanıyor; eğer cumhuriyet gibi başka değerlerle girdiği asimetrik ilişkiden söz edilmiyorsa. Her iki seçenek de çok kötü ve demokratik değil! Cumhuriyet söz konusu ise demokrasinin teferruat olması sözde-seçeneği, malum, CHP çizgisini anlatıyor. Her bulduğu çatlaktan muhafazakâr toplumsal yaşam propagandası sızdıran ve siyasal İslâm kazanımları elde etmeye çabalayan AKP ise demokrasiyi “yüzde kırk yedi” sloganı ile özdeş kılmış durumda. Demokratlık önemli ölçüde şeklî bir seçenek. Sayılar bu anlamda önemli. Ancak, toplumda demokrasi denildiği zaman ne anlaşıldığı ve demokratik tutumların nasıl oluştuğu önemli. Bu bağlamda MHP’nin bu şekle ne kadar yakın durduğunu anlamak için her Salı günü grup toplantılarında konuşan MHP liderinin üslubuna bakmak yeterli. Bu üslubu geçenlerde bir otomobilin arka camında gördüğüm ve kan misali aşağı doğru aktığı izlenimi veren, kırmızı harflerle yazılmış şu cümle çok iyi anlatıyor: “Herkes haddini bilecek!” İşte böyle bir parlamenter güç dengesi içinde demokrasiden söz ediyoruz. Ben bir tür şantajla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Bu şantaj, ironik biçimde, İslâmî ve muhafazakâr bir toplumsal yaşamdan uzaklaşılırsa demokrasinin tehlikeye gireceğini söylüyor. Benzer biçimde, bu toplumun fazla demokratikleşmeyi kaldırmayacağını düşünenler var. Sorulması gereken soru, bu seçeneklerin gerçekten de karşılarına koyulan alternatiflere yol açıp açmayacağı olmalı. Şantajdan kurtulmanın tek yolu, tehdidin ödenecek bedele değmeyeceğini, sunulan seçeneklerin gerçek seçenekler olmadığını görmek. Kendini AKP çizgisi dışında konumlayan pek çok kişinin AKP’nin yasalaştırdığı demokratik açılımları desteklediğini biliyoruz. Ancak ikinci kez seçildikten sonra AKP, belki de oy oranında sağladığı artıştan cesaret bularak, bir dizi ilginç söylem geliştirmeye başladı ve yine büyük yurttaş gruplarını yadırgatan uygulamalar başlattı. Bunlara “uygulamamalar” da dahil ve bu kategoriye AB’ye uyum yasaları giriyor. Bu yazıda AKP’nin kendini içine soktuğu bu açmazı ve bir şantaj olarak demokratikleşmenin nasıl kullanıldığını irdelemeye çalışacağım. Başbakanın şu meşhur “bir cümle bu işi […]

Öğrenci gözüyle AB ve Türk – Yunan ilişkileri

Umut Duran Bu yıl beşincisi düzenlenen toplantı, Avrupa’nın geleceği, Avrupalı kimliği ve medyanın rolü üzerineydi. Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci ve güncel gelişmeler de seminerde tartışılan konular arasında yer aldı. Akademik kadronun yanı sıra gazetecilerin de katıldığı seminer, özellikle öğrencilerin karşılıklı fikirlerini beyan etmeleri ve çözüm yollarını tartışmaları açısından oldukça faydalı oldu. Toplantıya İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin yanı sıra Atina’nın köklü üniversitelerinden Panteios ve Aegean Üniversiteleri de katıldı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Aslı Tunç, Yard. Doç. Okan Tanşu, Öğretim Görevlileri Ariana Ferentinou, Esra Ercan Bilgiç ve Gülen Kurt’un katıldığı toplantıya öğrenciler de sunumlarıyla katkıda bulundular. Crete Üniversitesi’nden Dimitris Chrysochoou, Makedonya Üniversitesi’nden Spyros Litas, Panteios Üniversitesi’nden Byron Matatangas ve Atina Haber Ajansı’nın müdürü Andreas Christodoulides’in de katıldığı seminer oldukça sıcak bir hava içerisinde geçerken, öğrencilerin birbirleriyle olan yakın diyalogları da ilgi çekiciydi. Oturumlarda, özellikle Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği hakkında yaşanan tartışmalarda sık sık 301. madde ve insan hakları ihlallerine vurgu yapılırken, Türk öğrencilerin bu konuda oldukça rahat, Yunan öğrencilerin ise oldukça ılımlı olması toplantıya katılan akademisyen ve gazetecilerin dikkatinden kaçmadı. Akademik düzeydeki tartışmaların yanı sıra öğrenciler aynı zamanda sosyal anlamda da yararlı bir gezi yapmış oldular. İkinci gün yapılan Delfi Arkeoloji Müzesi gezisi ve Aziz Lukas kilisesine yapılan ziyaret, özellikle Türkiye’den katılan öğrencilerin ilgisini çekti. Üçüncü gün dünyaca ünlü Atina Akropolisi’ne yapılan gezi, sıcak hava ve kalabalığa rağmen büyük heyecan yarattı. Burada mitoloji tarihinden eserleri görme şansı yakalayan öğrenciler, bol bol fotoğraf çekerek bu anı ölümsüzleştirdiler. Daha sonra toplu olarak Panteios Üniversitesi’ne geçen grup, burada okulun rektör yardımcısı ile toplantıya katıldı. 75 yıllık köklü bir tarihe sahip olan Panteios Üniversitesi hakkında bilgi alan öğrenciler önümüzdeki senelerde de buna benzer toplantılarda bir araya gelmek istediklerini vurguladılar. 9 Mayıs akşamı sona eren gezi öğrenciler ve akademisyenler için faydalı geçerken, bir sonraki toplantının İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde farklı bir başlık altında düzenleneceği açıklandı.

Hürriyet kafayı buldu!

Ferda Balancar Hürriyet’in dünkü “Bir kadeh rakı artık yasak!” manşetine konu olan haberin kaynağı Yazgan Şarapçılık’ın patronu Nurtekin Yazgan’ın gazetenin Ekonomi Servis Şefi Vahap Munyar’a gönderdiği bir mektuptu. Yazgan, mektubunda bugün yürürlüğe girecek alkollü içki satışını düzenleyen 5752 sayılı yasanın bir maddesine dikkat çekiyor ve bundan böyle içkili yerlerde ancak ve ancak şişeyle satış yapılabileceğini, kadehle içki satışının kanunun bu maddesine göre yasaklanacağını belirtiyordu. Hürriyet yazıişleri ise bu mektuba dayanarak “Bir kadeh rakı artık yasak” başlığıyla bu haberi manşete taşıyordu. Önce Hürriyet’in haberine konu olan yasa maddesine bir göz atalım: “Yetkili olmadıkları halde, açık olarak içki satışı veya sunumu yapanlar ile satışa sunulan tütün mamulleri, etil alkol, metanol ve alkollü içkileri arz ambalajlarını bozmak veya bunları bölmek suretiyle satanlara 1000 YTL’den 10 bin YTL’ye kadar idari para cezası…” Bugünkü Sabah’ta Emre Aköz’ün de yazdığı gibi burada içki satma ruhsatı olmayanlar kastediliyor. Yani yasanın amacı tezgâh altından içki satan büfe tipi girişimleri engellemek. Vahap Munyar ve Hürriyet yazıişleri maddenin kötü yazıldığını, bir ifade bulanıklığı olduğunu belirtiyor. Buna pek katılmasak da söz konusu haberle ilgili aklımıza başka bir soru daha geliyor. Nurtekin Yazgan’ın mektubunda belirttiği ifadeyle ilgili olarak neden haber yapılırken neden Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu (TAPDK) Başkanı Kazım Çalışkan’dan ya da kurulun bir başka yetkilisinden görüş alınmadı? Ayrıca yine Emre Aköz’ün bugünkü yazısında dikkat çektiği gibi Kazım Çalışkan’ın konuyla ilgili Anadolu Ajansı’na verdiği demeç saat 11. 45’te ajans tarafından servise konmuş. Oysa Hürriyet’in haberi akşam saat 17:45 itibariyle “Bir kadeh rakı artık yasak… 10 bin YTL ceza” ibaresiyle duruyordu ve en çok okunan haberler kategorisinde birinciydi. Yani aradan en az altı saat geçmesine rağmen Hürriyet haberinde bir düzeltme yapma ihtiyacı duymuyordu. Gelelim haberin bugünkü devamına. Vahap Munyar’ın birinci sayfadan “Kadeh rakı var kafalar karışmasın” başlığıyla anons edilen haberi TAPDK Başkanı Kazım Çalışkan’ın konuyla ilgili demecine dayanıyordu. Çalışkan söz konusu […]

Bir ‘Gâvur Mahallesi’nden artakalan…

Duygu Ertürk Bize öğretilendir; destansı bir tarihin çocuklarıyız biz… Malazgirt’len Viyana kapılarına kadar tarih yazan, dünyanın dört bir yanında şahlanan bir milletin torunları… Peki kitaplarda ezberletilenden öte yaşanmışlıklar, yıllardır gözlerden, dimağlardan uzak tutulanlar? … Bir gazeteci; Müjgan Arpat farketmiş bu tarihi gerçeklikleri. Diyarbakır Hançepek’te tamamladığı bin 300 fotoğraflık çalışması ‘Gavur Mahallesi/ Kalanlar Gelenler’le de Türkiye’nin tarih sayfasını herkes okusun diye tekrar açmış. 1915 öncesi yüzlerce Ermeni’nin yaşadığı Hançepek’te bugün Ermeni olmadığını, kalan son üç Ermeni’nin, orayı terk edip, Meryem Ana Kilisesi’ne sığındığını, tarihten silinen bu mahallenin bugün, 30 yıldır yaşanan savaştan mustarip başka bir halka, yoksul Kürt ailelere; tek kelime Türkçe bilmeyen yaşlılara, mahalle delikanlılarına, yüzleri dövmeli, altın dişli kadınlara ve onların bel büken yoksulluğuna ev sahipliği yaptığını gösteriyor bize Arpat… Herşey beş yıl önce başlamış. Arpat, Mıgırdiç Margosyan’in kitaplarından öğrendiği Hançepek’e belgesel çekmek için gitmiş önce. Orada gördüklerine öyle çok öfkelenmiş ki, onu böylesine etkileyen şey başkalarını da rahatsız etsin istemiş, sayfalardan öğrendiği mahalleyi objektifiyle ölümsüzleştirmek; yıllarca Ermeni olduğunu gizlemek zorunda kalan, herkesin Sıtkı bildiği Sarkis Amca’yı, eşi Bayzer ve kardeşi Viktoria’yı… “Hançepek, ya da Müslüman komşularının diliyle Gavur Mahallesi”diyor serginin yaratıcısı Müjgan Arpat, “bu topraklarda 1915’te yok edilen 2 bin 925 Ermeni yerleşim yerinden yalnızca biri…”, Gavur Mahallesi/ Kalanlar Gelenler çalışması için dört buçuk yıl gidip geldiği o yeri tanımlarken… “Sergiyi yapma nedenim, 1915’in faillerinin torunları olarak mağdurlara karşı böyle bir sorumluluğumuz olduğunu düşünmem. Geçmişimizi sorgulamamız lâzım. Failler cezalandırılmalı ki tarih tekerrür etmesin” diyor. Çekilen acıların ardından uzun süre kendi halinde unutulan bu topraklarda zorunlu bir başka göçün mağdurları yaşıyor şimdi. Terör ve savaş nedeniyle kendi köylerinden göç etmek zorunda kalan Kürtler şimdi “Gavur Mahallesi”nin sokaklarına evlerine can veriyor… Müjgan Arpat yıllarca içi içe yaşadığı, yakından ahbap olduğu o insanları şöyle tanımlıyor:“Politize olmuş buradaki halk. Çocuklar bile milliyetçi oralarda. Çingeneleri dışlıyorlar mesela. Ellerindeki oyuncak silahlarla son derece militarize […]

Garson bey, doğayı korumak istiyorum

Simge Sunguroğlu WWF-Doğal Hayatı Koruma Derneği, anlaştığı kurumlar yoluyla müşterilerden 1 YTL bağış alarak doğa koruma çalışmalarına destek sağlıyor. Bu miktar alışverişinize, tatil faturanıza ya da yemek hesabınıza eklenebiliyor. Proje, bir restoranda yemek yerken ya da tatil programı yaparken bile doğaya katkıda bulunabileceğini göstermeyi amaçlıyor. WWF-Doğal Hayatı Koruma Vakfı Kaynak Oluşturma Sorumlusu Talya Enriquez, “1 YTL’lik bağış, sahip olduğu maddi değerden çok daha fazlasını ifade ediyor. Küçük adımlarla büyük değişiklikler yapılabileceğini gösteren bir proje. Kendisi küçük, katkısı büyük” sözleriyle bu sembolik bağışın önemini vurguluyor. Vogue Restoran, Rainforest Cafe, doğal kozmetik mağazası Aisha ve VIP Turizm, derneğin bugüne kadar anlaştığı işletmeler. İşletmeler, masalarda ya da kasaların yanında bulunan küçük broşürlerle müşterilerini bilgilendiriliyor. Bağış isteğe bağlı. Müşteri itiraz ederse, hesaba eklenen 1 YTL iade ediliyor. Projenin ilgi uyandırdığını söyleyen Enriquez, restoranlarda başlanan 1 YTL uygulamasının zamanla farklı sektörlerde hizmet veren işletmeleri de içine aldığını belirtiyor. Enriquez, 1 YTL’lik bağış miktarını da “Türkiye’nin ekonomik düzeyine göre” belirlediklerini söylüyor. Müşteri ne düşünüyor?Müşteriler, hesaplarına eklenen bu “ekstra” konusunda farklı tepkiler verebiliyor. Vogue Restoran İşletme Müdürü Erdal Doğan, “Misafirlerimizin ilk tepkileri genel anlamda pek olumlu değil. Çoğunlukla katkıda bulunmak istemiyorlar. Kendilerine detaylı açıklama yapıldığında fikirleri değişebiliyor. Aynı zamanda hesaplarına yansıtılan miktarın derneğe gideceğinden emin olamıyorlar’’ diyor. Doğan’a göre sorun, daha önce buna benzer uygulamalarda başarısız olunması ve suiistimaller yaşanması. Doğan, bu proje sayesinde ayda ortalama 250 YTL yardım toplandıklarını belirtiyor. VIP Turizm, projeye destek veren kurumlar arasında. Kurumun, Bireysel Seyahat Satış Direktörü Müge Ay, “Tüm misafirlerimiz konuya son derece duyarlı ve içten yaklaşıyor. 1 YTL‘yi ödemeyi reddetmek bir yana, daha fazla vermek isteyenler çıkıyor” diyor.

“Soykırım çocuklarının annesi” öldü

Nıvart Taşçı Milyonlarca insanın hayatına mal olan II. Dünya Savaşı hakkında sayısız kitap yazıldı; savaşın acımasızlığı yüzlerce film ve belgeselin konusu oldu. Bunlar içinde en çok işlenen ve en acı hikayeleriyle bir tokat gibi yüzümüze çarpılanı elbette ki Yahudi soykırımıyla ilgili olanlarıydı. Katliam ve soykırım öykülerinin cesur ve iyi yürekli kahramanları, Alman işadamı Oskar Schindler örneğinde olduğu gibi, Amerikan sinema endüstrisinin görünür kıldığı ölçüde hafızamıza kazındı. Tüm bu keşmekeşin içinde artık bilinmeyen bir şey kalmamıştır derken Irena Sendler’in, hayatının her anında sahip olduğu tüm imkânları zorlayarak insanları hayatta tutmaya çalışan Polonyalı “Jolanta”nın ölüm haberiyle karşılaştık. Akıl almaz yöntemlerle soykırımdan 2 bin 500 çocuğu kurtarmakla kalmayıp, çocukların isimlerini ve aile bilgilerini kaydettiği sigara kâğıtlarını cam kavanozlara doldurup güvenilir bir yere gömerek savaş sonrasında ailelerine ya da yakınlarına kavuşturmak için çaba harcayan Sendler’in çok fazla acıya tanıklık ettiği yaşamı 12 Mayıs günü noktalandı. “Bugün ben de Yahudiyim” Almanya’nın 1939’da Polonya’yı işgal etmesi, ne Yahudilerin uğradığı ayrımcılığın, ne de Irena’nın tercihini insanların eşitliğinden yana kullanmasının başlangıcıydı. 1930’larda öğrenim gördüğü Varşova Üniversitesi’nde, Ari ırkına mensup öğrencilerle aynı yere oturamayacakları söylenen Yahudi arkadaşlarını yalnız bırakmamış, okuldan atılmasına neden olan “Bugün ben de Yahudiyim” cevabını verebilmişti. Savaş her kurumu kendi hayatta kalma/hayat kurtarma yöntemlerini üretmeye zorluyordu. İşgalden 1942 yılına kadar çalıştığı Varşova Sosyal Yardım Bürosu’nda, Hıristiyan isimlerle kaydettiği Yahudi çocuklara sahte tifüs ve tüberküloz teşhis belgeleri düzenleyen Irena, böylece olası aramaların da önünü kesmiş oluyordu. Baba nasihatini yerine getirdi Fakat asıl trajedi Polonya hükümetinin gizlice kurduğu Yahudilere Yardım Konseyi Zegota’yla başlayacaktı. Konseyin kuruluş amacı 16 bloktan oluşan Varşova Gettosu’nda yaşamaya zorlanan 450 bin Yahudi’ye gıda, ilaç ve giysi yardımında bulunmaktı. Getto sakinlerinin nihai durağının Treblinka toplama kampı olduğunu bilen Irena, yapılan bu yardımın ölümleri geciktirmekten öteye geçmediğinin farkındaydı. Ve bir kere daha, yıllar önce babasının kendisine verdiği nasihati tuttu: “Boğulan birini gördüğünde hiç düşünmeden suya atlayıp […]

Çokeşlilik yasal olsa!

Duygu Ertürk “Mutlu bir yuvamız vardı. 16 yıllık evliyiz, üç çocuğumuz var. Birbirimizi çok seviyorduk, ya da öyle zannediyorduk. İlk yıllarda kocam fakirdi. Ben çalıştım, eve katkıda bulundum. Her zaman ona destek oldum. Sonraları maddi durumu düzeldi. Üsküdar’da evim olsun isterdim. Evim de oldu. “Keşke olmasaydı” diyorum şimdi. Çünkü taşındığımız gün hadiseyi öğrendim. Kocam, çocuğu yaşında bir çocukla ikinci evliliğini yapmıştı. Bunun gerçek olduğunu anlayınca şoke oldum. Ben onun için her fedakârlığı yapmıştım; o ise kıza bir daire tutmuştu. Kocamı dövmeye, ona saldırmaya başladım. Affedemiyorum ve ondan nefret ediyorum. Bana bunu nasıl yapardı? Çocuklarımın ikisi de bunalıma girdiler. Boşanmak istiyorum; çocuklarım “anne bizi babasız bırakma” diyor.” (Disikus.net’ten) Toplumda “çokeşlilik” kalıbından haberdar olmayan, hayatı boyunca yukarıdaki gibi bir hikayeyi duymamış olan yoktur herhalde. Zira kadın programlarına şöyle bir göz atmak bile insanı çokeşlilik ve aldatma kavramlarıyla haşır neşir etmeye, aldatılan kadınların haykırışlarına, çokeşli erkeklerin savunma ritüellerine aşina yapmaya yeter de artar bile… Özellikle Tekbir Giyim’in sahibi Mustafa Karaduman’ın: “Üç karım var, kime ne!” sözleriyle olay yarattığı ve çokeşliliği gündemin en çok tartışılan konularından biri haline getirdiği şu günlerde… Son aylarda TV programlarında sıkça boy gösteren Psikiyatr Dr. Hamdi Kalyoncu da, tam olarak bu konuya parmak basan ilginç açıklamalarıyla gündeme oturdu. Kalyoncu, birinci veya ikinci kadın olmaktan musdarip kadın hastalarının mağduriyetinden yola çıkarak, aldatma olaylarının kadın üzerinde büyük yaralar açtığı sonucuna varmış ve yaraya merhem niyetine bir çözüm önerisi sunmuş: “erkek çokeşliliğinin yasallaştırılması”… Konuyu resmi internet sitesinde, yazdığı kitaplarda ve katıldığı TV programlarında büyük bir ciddiyetle ele alan psikiyatr, kadınlara büyük zarar veren aldatma olaylarının, erkeklerin doğası gereği tek kadınla yetinemeyeceği için kaçınılmaz olduğunu iddia ediyor; “Madem erkeğin ‘kayıt içi’ veya ‘kayıt dışı’ çokeşlilik yaşaması kaçınılmaz, o zaman ikinci evliliği yapmak “kayıt altına” alınsın; kimse zarar görmesin” diyor. Bu konuda görüşlerini aldığımız kadınların bazıları, ikinci kadını güvence altına alacağını düşünerek çokevliliğin yasallaşması […]

Josef Koudelka’yı tanımak

Belkıs Yağız) Sanırım, Ermeni asıllı olan Güler kadar profesyonel ve cesur fotoğrafçı da olamamıştır Koudelka, bir “Çek” olarak Çekoslavakya’da, çoğunluk olduğu halde. Koudelka’nın cesareti, objektife yansıyan fotoğraf karelerindedir, “kurgusuz” ve yalın, ama gene de sanatsal… Her bir öğenin, karenin içindeki yeri, duruşu ve fonksiyonunu daha çekerken, oluşa müdahale etmeden o hengamede kurgulamış olmak sanatın kendisi değil midir zaten. Ama Koudelka, bunun ötesinde sanki anı, gerçekten dondurmuş gibidir de… Bir işgalin anısını… Herhangi bir askeri müdahalenin, dünyanın neresinde olursa olsun, yaşatacağı insanlık dramının simgesini… Çırılçıplak bir çingene kız çocuğunun yapağı saçlarının altından bakan, hala masum ama cesur, kapkara gözleri geliyor gözümün önüne… Böylesine keskin hatlı bir fotoğraftan sonra “Başlangıçlar” dizisindeki başka bir karenin, tezat bir biçimde fluluğuna kayıyor hafızam. Belli belirsiz, elleri cebindeki, beyazın içinden yürüyerek gelen karanlık adamı düşünüyorum., bozuk kaldırım taşlarında. Daha yakın plandaki yine belli belirsiz ve kim bilir belki dalsız iki ağacın veya iki kaldırım lambasının yan çaprazında, bana yakın duran dört ayaklı tanımsız “şey” den, yılan gibi adama doğru uzanan figürün ne olduğuna anlam veremedim daha… Düşünüyorum. Hâlâ “Başlangıçlar” dayım. Koca bir ağaç kovuğunun ortasından gördüğüm yapraklardayım, dalları ışık huzmelerinden oluşmuş sanki. Işık sızıyor sanki, süzülüyor her yere… Gözleri görmeyen birine bunu nasıl anlatabileceğimi düşünüyorum. Gözleri görmeyen birinde bu görüntüyü canlandırmaya çalıştığımızı hatırlıyorum; Parmaklarıyla onu görmeye çalışmasını… Kendi varoluş alanımızı daraltarak, onun kendi sınırlarını aşmayı başarmasını izlemek… “Görmeyen” birine Koudelka’yı anlatmak çok zor. Görmeden Koudelka’yı algılayabilmek, daha da… Ama Koudelka o kadar çarpıcı ki, görene de görmeyene de mutlaka bir şeyler algılatıyor. 1986 yılından itibaren çalışmaya başladığı panaromik fotoğraf makinesi ile, doğadaki bozulmanın izlerini takip eder ve insan-doğa arasındaki o incecik dengeyi hatırlatır bize Koudelka. Bir dünya gezgininin gözünden, artık “Kaos”tur yeryüzü, “Retrospektif” te… (tdk; “dünden bugüne”). 1997’ye kadar olan fotoğraflarını içeren serbest tasarlanmış bu dizinin bir kısmı; tezatlar ve benzerlikler üzerine kurulan üç farklı görüntünün, […]

Kanaltürk Koza-İpek Grubu’na satıldı

Medyakronik Gazeteci Tuncay Özkan’ın sahibi ve yöneticisi olduğu Kanaltürk, Bugün Gazetesi’nin yayıncısı ve Fethullah Gülen Cemaati ile yakın olduğu belirtilen Koza/İpek Grubu’na satıldı. Yeni sahiplerinin Kanaltürk’ün vergi borçlarıyla birlikte 5 Milyon YTL’ye ulaşan borçlarını da devraldığı ifade ediliyor. Satın alma işlemine dair Koza Davetiye’den İMKB’ye yapılan açıklamada da şöyle denildi: “Şirketimiz Koza Davetiye Mağaza İşletmeleri A.Ş.nin yüzde 99,04 hissesine sahip bağlı ortaklığı ATP inşaat ve Ticaret AŞ. ana iştigal konusu “Kanalturk TV, Kanalturk Radyo ve www.kanalturk.com.tr sitesinin, yayıncılığı ve iletimi ile ilgili bu medya varlıkların her turlu lisans, marka ve fıkri mülkiyet haklarına sahip bulunan ve Diğer şirketlerinde ana hakim ortağı olan Yaşam Televizyon Yayın Hizmetleri A.Ş.’nin yüzde 99,99 hisselerini satın almıştır.” Bergama Ovacık’taki faaliyetleri nedeniyle uzun bir hukuk mücadelesine konu olan altın madeni işletmecisi Normandy Madencilik’in sahibi olan Koza Davetiye ve İpek Matbaacılık’ın ana hissedarı Koza-İpek Holding, 2005 yılında Ciner Grubu’na ait olan Bugün Gazetesi’nin yayın hakkını satın alarak medya sektörüne girmişti. Daha önce Star Gazetesi’nin satışı aşamasında teklif veren, ATV-Sabah ihalesini RTL ile birlikte gireceğini açıklayan ancak daha sonra vazgeçen Koza-İpek Grubu’nun patronu Akın İpek, yaptığı açıklamalarda medya sektöründe kalıcı olmayı istediklerini dile getirmişti. Pek çok internet sitesinin “Medyada bomba satış” başlıklarıyla verdiği Kanaltürk satışı için bir süredir görüşmelerin sürdürüldüğü biliniyordu. Satışın duyurulmasından sonra yoğunluk nedeniyle uzun süre kilitlenen bizkackisiyiz.com sitesinde satış “Kanaltürk Koza Grubu’na satılmıştır Yeni kanal yoldadır.” başlığıyla duyuruldu. Ancak platform üyeleri gönderdikleri mesajlarla satışa yoğun tepki gösterdiler. Bir süredir maaş ödemesi yapamayan ve vergi borçları da dahil olmak üzere ciddi bir borç yükü altında bulunan Kanaltürk’ün satışıyla çalışanlara olan maaş borçlarının ödenmesinin de kesinleştiği söyleniyor. Koza-İpek Holding Kanaltürk’ün başına yönetici olarak Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) eski başkanı Fatih Karaca’yı atarken Kanaltürk yöneticilerinin yeni kanal kurulması konusunda çalışmalara başladıkları, Digiturk ve kablo üzerinden haber kanalı formatında yayın yapacak yeni kanalın adının “Vatan TV” olarak düşünüldüğü […]

‘Bazı çevrelerin sırtınızı okşaması başarı değil’

Bugün Kanal D’de yayınlanmaya başlayan “Yol Arkadaşım” adlı dizinin Senaryosu’nu da yazan ünlü yönetmen Çağan Irmak geçtiğimiz günlerde Colors of Bilgi Kulübü’nün davetlisi olarak santralistanbul’daydı. “Hayatımda taktik ve başarılı olma çabası yok. İşinize taktik ve başarı çabası girerse o zaman kurallara uygun filmler yaparsınız, belirli çevreler de sırtınızı okşar, ama o da gerçek başarı olmaz” diyen Çağan Irmak, televizyonda hiç yerli dizi seyretmiyor… Çağan Irmak’la özel söyleşimizi izlemek için videoya tıklayın…Bilgi’deki söyleşiden notlar… “Ulak’taki karakterlerin yeterince kötü olmadığını söyleyenler var, Kızını satan kadın, ot satan adam yeterince kötü değil mi? Dünya bu noktaya geldiyse korkmamız lazım” Çağan Irmak kendi deyimiyle, “yüzlerle senaryo yazan” biri… Kendisini en iyi anlatan filmin “Ulak” olduğunu söylüyor. Bu çok sevdiği filminin bir diğer farkı da “Ulak” karakterinin senaryoyu yazarken yüzü olmamasıymış. Yüzüne bir anda kavuşmuş film; dublörlerden birini görür görmez “Ulak sensin” demiş Çağan Irmak. Ömer’in elinde ekmek taşıyarak beyaz sisin arasından gelmesi ise bu filmde en sevdiği sahne. Ulak filmindeki kötü karakterler için yeterince kötü değil diyenlere ise şaşırıyor: “Kızını satan kadın ve ot satan bir adam yeterince kötü değil mi?.. Dünya bu noktaya geldiyse korkmamız lazım” Irmak’ın mesleğiyle ilgili tek “keşke”si ilk filmi. Yayınlanmasını istemediği tek filmi, “Bana Şans Dile”. “O acemilik, ergenlik öfkesi, dünyaya ders vermekti belki de” diyor. Filmini DVD’lerin arasında gördüğünde kafasını çevirmiş. Çağan Irmak’a göre o filmin tek faydası İsmail Hacıoğlu gibi, sinemaya başarılı oyuncular kazandırması olmuş. Türkiye’yi ağlatan filmi “Babam ve Oğlum” için “Televizyon dizisine yakın bir filmdi. Ağlatması da bilinçli bir tercihti” diyor. Aslında dizileri ve filmleri birbirinin devamı gibi. Televizyon dizisi olan ‘Çemberimde Gül Oya’ 80 darbesinde bitiyor. ‘Babam ve Oğlum’ 80 darbesinde başlıyor. Çocuğun da hayalleri bu filmde başlıyor. Ulak’ta ise hayallerin devamı geliyor. Çağan Irmak, Türkiye’de pek kimsenin görmediği fark etmediği şeyleri, kişileri fark edip göstermeyi seviyor. Ulak’taki ayakkabıların Troya, Harry Potter gibi Hollywood […]

Myanmar nereye düşer?

Duygu Ertürk Myanmar bugüne kadar cunta yönetimine karşı çıkan rahip ayaklanmalarıyla gündeme geliyordu. Son olarak 2007’de yakıt fiyatlarının aşırı artmasını protesto amaçlı çıkan, rahip ayaklanmalarında askeri güçler eylemlere katılanları gözaltına aldı, tutukladı ve içlerinde bir Japon gazetecinin de bulunduğu 31 kişi öldürüldü. Cunta yönetiminin antidemokratik tutumuna karşı çıkan, içinde ABD ve Avustralya’nın da bulunduğu ülkeler Myanmar’a ekonomik ve siyasi ambargo koydu. 1988’den bu yana iç çatışmalarla boğuşan Myanmar’ı bu sefer geçen Cumartesi ülkeyi vuran Nargis Kasırgası yerle bir etti. 20 bini aşan can kaybının yanısıra 40 binden fazla insanın kaybolmasına yol açan Nargis, dünyanın gözünü Myanmar’a çevirdi. 46 yıldır ülkeyi demir yumrukla yöneten ordu, siklonun uğrattığı zararı engellemekte ve telafi etmekte yetersiz kaldı. Afetten ancak birkaç gün sonra ortaya çıkan asker, yuvası yıkılan, yakınları ölen veya zayi olan halkı dinlemekle yetindi, ülkeye dışarıdan gelecek olan yardımları geri çevirdi ve yardım taleplerini izne bağladı. Felaketten sonra gıda fiyatlarını fırlaması nedeniyle halk açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Birleşmiş Milletler ülkede 5 bin kilometrekarelik alanı su bastığını ve yardım ulaşamayan bu bölgelerdeki biriken sularda binlerce cesedin yüzdüğünü bildirdi.Darbe ve ayaklanmaların gölgesinde… Myanmar, Güneydoğu Asya’da Andaman Denizi ile Bengal Körfezi kıyısında yer alan bir ülke… Eski adı Burma’ydı, ardından Birmanya… 1989’da askeri cuntanın verdiği bir kararla adı Myanmar oldu. İlk ve ortaçağlarda zengin yeraltı kaynaklarının ve önemli ticaret yollarının üzerinde olduğu için ‘Altın Ülke’ olarak biliniyordu. 11. yüzyılda Theravada Budacılığı’nın yurduydu artık. 1886’da İngiliz sömürgesi olarak Hindistan’a bağlandı. Myanmar, 1886’da girdiği İngiliz yönetiminden ancak 1947’de kurtulabildi. Tabii buna kurtulmak denebilirse. Zira, bağımsızlığın ardından ülke içinde siyasi ve etnik çatışmalar başgösterdi. 1962’de ise askerler yönetime elkoydu. 1990 yılında yapılan genel seçimlerde ipi, ülkenin bağımsızlık kahramanı Aung San’ın kızı Suu Kyi’nin göğüslemesi ülkede demokrasi adına bir umut ışığı gibi görünmüş olsa da, cunta, yönetimi Suu Kyi’ye devretmek yerine seçimleri reddetmeyi tercih etti. Peki Suu Kyi’ye ne […]

Bir türlü ısınamadık şu küresel ısınmaya

Gökhan Tan Doğa ya da basın jargonuyla “çevre” denilen şey, bu konuda aşırı hassasiyet gösteren azınlığın sorunu mu sadece? Cevap, evet. Türkiye’deki gazetecilerin büyük çoğunluğu böyle düşünüyor. Medyanın çevre sorunlarını ele alış şekline ve bu konudaki haberlerin, tüm haberler içinde tuttuğu hacme bakmak bizi bu sonuca götürüyor. Küresel ısınma Türk basınında çok önemli bir haber alanı olarak gözükmüyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) 6 Mayıs’ta düzenlediği “Medyanın küresel ısınmaya yaklaşımı” paneline medya yöneticilerinin gösterdiği yaklaşım, durumu yeterince açık bir şekilde ortaya koyuyor. TGC, hazırlıklarına aylar önce başladığı Küresel Isınma Kurultayı’nda, medyayla ilgili panele hemen tüm gazetelerin yayın yönetmenlerini davet ediyor. Yayın yönetmenlerinin bu daveti nasıl değerlendirdiklerini, kurultayın hazırlık komitesini başkanı, gazeteci Seda Poyraz’dan öğrenelim: “Yaklaşık iki ay öncesinden, gazetelerin yayın yönetmenlerini davet etmeye başladık. Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök’ü çağırdık ama o gün başka bir programı vardı. Bu durumda başka isimlere de gittik, örneğin Bekir Coşkun. Ancak mayıs ayı gündemleri yoğundu. Dolayısıyla Vahap Munyar’dan rica ettik. Milliyet gazetesi Yayın Yöntemeni Sedat Ergin hemen kabul etti. Star’dan Mustafa Karaalioğlu’nu çağırdık, o da danışmanına yönlendirdi. Ancak bu konu hakkında Mustafa Bey tarafından doğrudan bilgilendirilmediği için katılamayacağını bildirdi. Akşam gazetesi Yayın Yönetmeni Serdar Turgut’un katılması konusunda da çok ısrarcı olduk. Fakat onun da bir programı vardı. Bu durumda o gazeteden, yayın yönetmenliği tecrübesi de bulunan köşe yazarı Yavuz Semerci’yi çağırdık. Zaman gazetesinden Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’yı da çağırdık. O da katılamadı. Sabah Yayın Yönetmeni Ergun Babahan, panelden bir gün önce, çok acil bir programı çıktığı için katılamayacağını bildirdi. Vatan gazetesi Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, prensip olarak katılmayacağını ama gazete olarak destekleyeceklerini söyledi. Cumhuriyet gazetesi Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız panelin, gazetenin kuruluş yıl dönümüne denk geldiğini ve katılamayacağı için üzgün olduğunu bildirdi.” Seda Poyraz’ın bize söylemeyi unuttuğu, davet edilen başka yayın yönetmenleri de olabilir. Fakat davet edilen sekiz yöneticiden sadece Milliyet Yayın Yönetmeni Sedat Ergin panele katıldı. […]

“Küresel ısınma, gezegenin diğer yarısında sanıyorduk”

Nur Niyaz Bildik Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) dün İstanbul’da, “küresel ısınma” konulu bir kurultay düzenledi. TGC’nin konferans salonunda gerçekleşen kurultayda, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun konuşmasının ardından “Medyanın küresel ısınmaya yaklaşımı” konulu oturuma geçildi. Bu oturumda kürsüye, gazetelerin yayın yönetmenleri davetliydi. Ancak etkinliğe yayın yönetmeni düzeyinde katılım gösteren tek gazete Milliyet oldu. Küresel ısınma Türkiye’de ancak “evlerimize” girdikten sonra gazetelere girmeye başlayan bir kavram. Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin bu durumu toplumdaki o çok bilindik “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” tavrıyla özdeşleştiriyor biraz. Ergin, . “Küresel ısınma Türkiye için soyut bir tartışma konusuydu. İçedönük bir ülke olduğumuz için bu konu ‘gezegenin sadece diğer tarafını ilgilendiriyor’ diye düşünüyorduk. Ancak son üç yılda küresel ısınma bize kendini tüm acımasızlığıyla fark ettirdi ve biz de basın mensupları olarak konunun üstüne ciddiyetle eğilmeye başladık” diyor. Hürriyet Gazetesi Ekonomi Müdürü Vahap Munyar’ın görüşleri de bu yönde: “Yanımıza yaklaşana kadar küresel ısınmayı buzul kopmalarından ibaret sanırdık”. Munyar, “Yeşil fabrika’ teriminin etrafı yeşilliklerle çevrili fabrikalar için kullanıldığını, tuvaletlerimizdeki sifon suyu kapasitesini dokuz litreden altı litreye indirme çabalarının da ekonomiye katkı açısından iyi olacağını düşünürdüm” diyor. “Sonradan öğrendim ki yeşil fabrikalar yüzde 50 enerji tasarrufu yapıyormuş, su tasarrufuna da sadece ekonomik açıdan bakmamak gerekirmiş.” Kendi duyarlılığına şaşıran medya Panelin moderatörü Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, gazetelerin bu yıl küresel ısınma konusuna daha çok eğildiği görüşünde. Hisarcıklıoğlu bu konuda bir rapor da hazırlatmış. 2008’in ilk dört ayı içerisinde yerel gazeteler ve dergiler de dahil olmak üzere tüm basılı yayın organları taranarak hazırlanan rapora göre, içinde “küresel ısınma” geçen toplam 2 bin 953 haber yayımlandı. Bu konuya en çok yer veren gazete 119 haberle Cumhuriyet. Bunu 117 haberle Hürriyet, 113 haberle Sabah ve 81 haberle Milliyet izliyor. TOBB’un sadece “küresel ısınma” tamlamasını tarayarak yaptırdığı sanılan raporu, gazeteciler arasında da tartışma konusuydu. Vahap […]

Bir yol kurtuldu, iki sokak trafiğe boğuldu!

Ali Erişkin Trafik İstanbulluların daimi sorunlarından biri. Hayatlarının bir parçası… Bu sorun hiçbir zaman sorun olmaktan çıkıp vatandaşı memnun edecek düzeye gelemiyor. Trafiği iyileştirme adına yeni birçok düzenleme yapılıyor. Ama bazen yapılan bu yenilikler iyi kötü işleyen bir düzenin daha da kötü hale gelmesine neden olabiliyor.İşte yine böyle bir uygulamaya 2007 Kasım ayında imza atıldı. Etiler’den Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne bağlantı hattı, Tepecik Yolu’ndan Derince ve İncesu sokaklarına kaydırıldı. Ve bu kez halkın tepkisi büyük oldu. Etiler Mahallesi Muhtarı Seçil Eşki, uygulamanın Beşiktaş Belediyesi’nin isteği üzerine İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 28 Kasım 2006 tarihli, Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) kararı ile gerçekleştirildiğini söylüyor. Beşiktaş Belediyesi’nin yaptığı istekteki gerekçesi ise Tepecik Yolu üzerinde köprü nedeniyle yaşanan trafik sıkışıklığı. Fakat görünen o ki, bu yenilikle yaşanan trafik sıkışıklığı çözümlenmemiş, sadece adres değiştirmiş. Derince ve İncesu Sokakları üzerinde ikamet eden vatandaşlar tepkilerini önce apartmanlarına “Yeni trafik düzenini reddediyor, uygulamayı gerçekleştiren İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni şiddetle kınıyoruz” yazılı pankartları asarak gösterdiler. İsyan ve şikâyetlerinin gerekçesi ise gürültü, çevre kirliliği, trafik ve mecburi istikamet olması nedeniyle yolun her iki tarafına konan park yasağı. Bunların yanında zaten yokuş aşağı olan caddede sürücülerin boş olduğu zamanlarda sürat yapması, park cezası nedeniyle esnafın müşteri kaybetmesi, insanların evlerinin önüne park edememesi, etmesi durumunda sürekli caddede bulunan polis memuru tarafından anında park cezası kesilmesi mahalleliyi çileden çıkaran diğer nedenler olmuş.Mahalleli, geçişlerine Fatih Sultan Mehmet Köprüsü üzerinden izin verilen ağır vasıta araçlarının da artık Derince ve İncesu’yu kullanıyor olmasından memnun değil. Ağır vasıta araçlarının bu dar sokaklarda tehlikeli olabileceğini düşünüyorlar. Derince ve İncesu sakinleri, sesli protesto ve yazdıkları dilekçelerin bir sonuç getirmemesi üzerine 500’den fazla imza toplayıp İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne göndermişler. Bununla da kalmayıp Karayolları Genel Müdürlüğü’ne nakit gişelerinin daha ileri taşınması için talepte bulunmuşlar. Karayolları Genel Müdürlüğü ise bu talebe, 28 Nisan’da gişelerde nakit ödeme geçişini kaldıracakları yönünde bir açıklama ile cevap […]

Kayseri en sonunda…

Volkan Ağır Süper Lig’in içinde bulunduğumuz sezon dahil, son üç sezonunun beşincisi Kayserispor. Takım ve yönetimiyle, ligin bu en istikrarlı ekibi artık Türkiye Kupası’nın sahibi. Ligdeki sıralamasını haftalar önce garantiye alan Kayserispor, ligin 26. haftasından 29. haftasına aldığı üst üste mağlubiyetle kupayı tek hedef olarak gördü. Finalde, Galatasaray’ı elemiş bir Gençlerbirliği buldu karşısında. Ancak rakibinin durumu kendisiyden farklıydı. Geçtiğimiz hafta, Vestel Manisaspor’un ligden düşen üçüncü takım olmasının kesinleşmesine kadar rahat bir nefes alamadı. Bu yıl beş kez teknik direktör değiştirmenin bedelini, son haftaya kadar düşme korkusu yaşayarak ödedi. Ve –penaltılarla da olsa- finali kaybederek. Gençlerbirliği’nde sezonun en etkili oyuncularından Mehmet Çakır maça yedek başladı. Kayserispor ise gölcüsü Gökhan Ünal’ı, sakatlığı geçmesine rağmen kadroya almamıştı. En önemli atak silahlarından yoksun çıkan iki takım da maça temkinli başladı. Pozisyonu kıt maç seyrettik dün akşam, nitekim ilk yarı gol seyredemedik. İkinci yarı biraz kıpırdanır gibi oldu taraflar. Akıllarda kalan tek pozisyonun, Mehmet Topuz’un ceza yayına yakın yerden, Lampard veya Gerardvari çıkardığı sert ve diz boyunda giden şutunun, “Villareal” soy isimli Şilili kaleci Peric tarafından çıkarılmasının, 84. dakikada yaşanması maçın niteliği hakkında bir fikir veriyor. Peric bile isyan etti bu durgunluğa. İlk pozisyonun hemen arkasından, ceza sahasına sarkan Kayserisporlu Cangele’ye müdahale etmek için pek çaba sarf etmeyen Addo’yu, omuzlarından sallayıp, “silkelen” mesajı verdi. Bu da kar etmemiş olmalı ki, normal sürenin ardından oynanan 30 dakikalık uzatma da gol getirmedi. Organize ataklardan çok kişisel çabalarla oluşturulan pozisyonlar, yorgunluk veya becerisizlik nedeniyle tabelayı değiştirmedi. Türkiye Kupası’nda 2001’den bugüne finallerdeki penaltısızlığa son veren düdüğü çaldı Yunus Yıldırım. Penaltı atan ilk oyuncunun, her ne kadar bu konudaki başarısıyla tanınsa da, Kayserispor Kalecisi Ivankov olması ilginç bir sürecin habercisi gibiydi. Nitekim iki takım da 14 atış kullandı ve maç sadece bir gol farkla, 11-10 bitti. İvankov iki atışı kurtardığı gibi iki de gol attı. Bilmiyorum, bir başka karşılaşmada böyle […]