Habervs

Habervs

F1 en güzel nereden izlenir…

Uğur Orakçı Türk motor sporları ve Formula 1 tutkunlarının yıllarca hayalini kurduğu ve nihayet 10 Eylül 2003 tarifinde dönemin başbakanı Recep Tayip Erdoğan tarafından temeli atılan, yapımını İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), İTO ve TOBB’un üstlendiği, Ağustos 2005 tarihinde ilk defa koşulan Formula 1 Türkiye ayağından hemen önce bitirilen İstanbul Park, hafta sonu yapılacak Formula 1 heyecanına hazır. İBB’nin haftalar öncesinden “3 milyar kişiye gururla” sloganıyla duyurduğu yarış 11 mayıs Pazar günü start alacak. 8’inci viraj adından söz ettiriyorTürkiye’nin ilk ve tek Formula 1 pisti olan İstanbul Park, 230 milyon dolara mal oldu ve çeşitli tartışmalara konu olan inşaat süreci 25 ay sürdü. Formula 1’in 55 yıllık tarihinde ziyaret ettiği 69’uncu pist olan İstanbul Park, Moto GP, Le Mans ve DTM F! dıyındaki başka önemli yarışlara da evsahipliği yaptı. İstanbul Park Tuzla Tepeören mevkiindeki, 145 bin kişi kapasiteli tesisler 2 milyon 215 bin metrekare alan üzerinde bulunuyor. Ünlü Alman mimar Hermann Tilke tarafından tasarlanan pist 5 km 338 metre uzunluğunda ve 14-21.5 metre genişliğinde. 6 sağ, 8 sol toplam 14 virajdan oluşuyor. Pistin önemli özelliği saat yönünün tersine akması. Özellikle 8’inci virajı pilotlarca tüm zamanların en iyilerinden kabul edilen İstanbul Park’ın en derin ve en yüksek noktası arasında 45 metrelik fark bulunuyor. İnişli çıkışlı bir yapıya sahip olan pistteki en yüksek boyuna eğim ise yüzde 8,14’e ulaşıyor İçinde neler varPistteki ana yapılar, 5 bin kişilik 2 adet VIP kule, padok, pit binaları, ana tribünler ve servis binalarından oluşuyor. Proje kapsamında, çevre yolu ile iç yolları bağlayan 2 adet alt geçit, yaya ulaşımı için 3 adet üst geçit ile 2 adet alt geçit bulunuyor. Toplam 30 bin m2 olan Padok binalarının olduğu alanda iki katlı yarış kontrol kulesi, pit alanları, teras ve sağlık merkezi yer alıyor. İçinde 4 helikopter pisti barındıran İstanbul Park’ın otopark alanına aynı anda 12 bin araba park edebiliyor. […]

F1 saatte 300 kilometreyle İstanbul’a yaklaşıyor

Özgecan Okay Motor sporlarının en büyük organizasyonu Formula 1’e dördüncü kez ev sahipliği yapıyoruz. Grand Prix’nin koşulduğu İstanbul Park, yaklaşık dokuz ay süren maratonun en zorlu virajlarından. Bundan önceki üç yılda, pilotların performanslarını etkileyen kavurucu Ağustos sıcağında yapılan yarış bu kez 9-11 Mayıs tarihlerinde gerçekleşecek. Elektronik çekiş sistemlerinin yasaklanmasının da Türkiye Grand Prix’sinin keyfini artıracağı düşünülüyor. Üç yılda iki birinci Dünyanın en çok izlenen spor olayları arasında yer alan Formula 1’de, İstanbul Park’ta damalı bayrağı ilk kimin göreceği konusunda, şimdiden büyük bahisler var. Türkiye’deki son iki yarışı Ferrari’nin Brezilyalı pilotu Felipe Massa kazanmıştı. Türkiye’de ilk kez 2005’te yapılan Grand Prix’in ilk galibi ise, geçen yılın şampiyonu Finli Kimi Raikkonen olmuştu. Raikkonen o yıl, McLaren Mercedes formasıyla yarışıyordu. Michael Schumacher’in ayrılmasıyla, 2006’den itibaren Ferrari’nin birinci pilotu oldu. İstanbul Park: Zorlu ve heyecan verici İstanbul Park, pist. tribün ve tesislerle toplam 2 milyon 215 bin metrekarelik bir alanı kaplıyor. Piste verilen ilk isim “İstanbul Speed Park” idi. Ancak ismin Türkçe olması gerektiğine yönelik tepkiler üzerine İstanbul Park’a çevrildi. Pilotları ürküten bir piste sahip İstanbul Park. Sporu bırakan efsanevi Alman pilot Michael Schumacher “Bu heyecan verici pist, sadece saat yönünün tersine koşulması değil, bazı bölümlerde yer alan eğimlerindeki değişimlerle de olağandışı ve heyecan verici” sözleriyle anlatmıştı. Bununla birlikte dönemeçlerin oldukça dengeli olduğunu ifade eden Schumacher, İstanbul Park’ın güvenli bir pist olduğunu belirtmişti. 2006 ve 2007 dünya şampiyonu İspanyol pilot Fernando Alonso ise birçok yavaş dönüş bulunduğunu, bunların da çıkışta lastikleri çok yorduğunu ifade etmişti. 8. viraj! Toplam uzunluğu 5 bin 378 metre olan pistte altı sağa, sekizi de sola olmak üzere toplam 14 dönemeç (viraj) yer alıyor. Saat yönünün tersine koşulacak biçimde tasarlanan pist, 124 bin lastik bariyerle çevreleniyor. Pilotların en çok zorlandığı ve yarışseverlerin bu nedenle dikkatle izlediği 8. viraj, pistin en kritik yeri. F 1 meraklıları forumlarda, dünyadaki diğer pistlerde olduğu […]

Sakarya’ya “1 Mayıs önlemi” gerek

Ahmet Şık Sakarya’da Demokratik Toplum Partisi il örgütünün düzenlediği şenliğin ülkücülerce basılmasıyla ilgili İnsan Hakları Derneği (İHD) ve İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği’nin (MAZLUMDER) oluşturduğu heyetin hazırladığı rapor açıklandı. Raporda, kentte daha önce de benzer linç girişimlerinin yaşandığı vurgulanarak, saatler süren son olayda yeterli güvenlik önlemleri almayıp linç girişiminde bulunan kişilerin dağıtılması görevini yerine getirmeyen emniyet görevlileri hakkında soruşturma açılması gerektiği belirtildi. Raporda önlem alınmadığı takdirde Sakarya’da daha önemli olayların yaşanabileceği uyarısında bulunularak kamu görevlililerinin benzer olayların tekrarlamaması için ciddi önlem alması gerektiğinin de altı çizildi. 27 Nisan gecesi yaşanan olayda, binden fazla insan sekiz saat şenlik salonunda mahsur kalmış, kalp krizi geçiren bir kişi ölmüştü. Emniyet müdür yardımcısı organize etti iddiası Daha önce de üç kez benzer linç girişimlerinin yaşandığı Sakarya’da incelemelerde bulunan İHD ve MAZLUMDER üyelerinden oluşan heyet DTP yöneticileri, olayın mağdurları ve hayatını kaybeden Ebubekir Kalkan’ın ailesiyle görüşerek bir rapor hazırladı. Heyette bulunan MAZLUMDER Kocaeli Şube Başkanı Nigar Gümrükçüoğlu ve İHD’den Veysi Atalay, daha önce de benzer olayların çıktığı belirterek yaşananların münferit olarak değerlendirilemeyeceğini söyledi. Raporun hazırlanması sırasında görüşülmek istenen vali, savcı ve emniyet müdürünün kendilerine randevu vermediğini belirten heyet üyeleri, “Heyetimiz objektif bir rapor hazırlamak için, vali, emniyet müdürü, cumhuriyet başsavcısından da randevu talep etti. Ancak savcı tarafından ‘gerek olmadığı, vali tarafından ‘açıklama yapmaya gerek olmadığı” ve emniyet müdürü tarafından da ‘1 Mayıs’ bahaneleri öne sürülerek randevu verilmemiştir. Emniyet Müdür Yardımcısı Mehmet İşbitiren hakkında olayları organize ettiğine dair iddialar var. Kendisiyle bu konuda görüşmek istedik ancak bizimle görüşmedi. Ancak buna rağmen raporumuzun son derece gerçekçidir. Yaşanan olayda yaşam hakkı ihlal edilmiş ve toplantı hakkına müdahale edilmiştir” dedi. “Münferit değil linç kültürü var” Gerek mağdurlar gerekse görgü tanıklarıyla yapılan görüşmelerde, olayın tedirginliğinin halen devam ettiğini tespit ettiklerini belirten heyet üyeleri, “Olaylar sırasında bir kişi ölmüş, 3 hamile kadın rahatsızlık yaşamıştır. İçerde bulunan hamile bir kadının […]

Bilgi’de seçim var!

Hakan Cönbez İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin tüm yerleşkelerinde şu sıralar hummalı bir seçim kampanyası devam ediyor. Üniversite kurulduğundan bu yana yapılan Öğrenci Birliği seçimleri için bu yıl bir kez daha sandık başına gidilecek. Oy verme işlemi 7 Mayıs sabahı başlayıp 9 Mayıs akşamı bitecek. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Kuştepe, Dolapdere ve Silahtarağa yerleşkelerindeki sandıklarda sadece öğrenciler oy kullanabilecek. İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğrenci Birliği seçimlerine bir gün kala yarışta Bilgim ve Armada adlı gruplar vaatleri ve yaptıkları seçim çalışmalarıyla öne çıkıyor. Random ise anarşist tavrını sürdürmekten yana, bu iki grubun tersine büyük vaatlerden uzak, aykırı bir grup görüntüsü çiziyor. “Bu yıl da biz kazanacağız” İki sene önce Bilgi Üniversitesi öğrencisi Volkan Çakıroğlu tarafından kurulan Bilgim o günden bu yana katıldığı tüm seçimlerden zaferle çıkıyor. Bilgim Grubu’nun şimdiki Başkanı Sertaç Özmansur, bu yılki seçimin de kendileri adına zaferle sonuçlanacağına inanıyor. “Kontrollü çalışıyoruz. Sanki hep kaybediyormuşuz gibi motive olmaya çalışıyoruz. Bu ruh hali de motivasyonumuzu arttırıyor. Son iki yıl başarılı olduk, bu sene de böyle olacak.” “Bilgim’in egemenliğine son vereceğiz” Bilgi Üniversitesi 3. sınıf öğrencisi aynı zamanda Armada kulübü kurucu başkanı Onur Tekindağ ise iki senedir süregelen Bilgim egemenliğine bu yıl son vereceklerini söylüyor. “Seçimlere üç aydır çok yoğun bir şekilde hazırlanıyoruz. Öğrencilerin sorunlarını dinledik, ihtiyaçlarının farkındayız ve bunları karşılamak için bu göreve talibiz.” Tekindağ, seçim propagandaları sırasında geliştirdikleri bir projeden de söz etmeden geçemiyor. Armada’cılar eğer seçimi kazanırlarsa bir kulüp havuzu oluşturup yaptıkları organizasyonlardan elde ettikleri gelirin yüzde 70’ini o havuza aktararak öğrenciler için kullanacak. “Amacımız seçimi kazanmak değil farkındalık yaratmak” Random üyesi aynı zamanda Bilgi Üniversitesi Sinema Kulübü Başkanı Tuğçe Çotuk ise yarın başlayacak oy verme işleminden önce şunları söylüyor: “İnsanlar köfte partileriyle ya da büyük organizasyonlarla kandırılabilir. Zaten tarihteki seçimler böyle kandırmacalarla dolu. Random’ın amacı seçimi kazanmak değil, öğrencilerin hakkını arayan gerektiğinde okul yönetimiyle kendi hakları için kavga edebilen kulüp olmak. Geçen […]

Türkiye’nin ‘telekom devi’nden dünyanın en pahalı interneti…

Güventürk Görgülü Türkiye’nin geniş bant internet erişimi maliyetinde dünyanın en pahalı ikinci ülkesi olduğu açıklandı. Geçtiğimiz günlerde rekor kar açıklayan ve Özelleştirme İdaresi tarafından halka arz edilen Türk Telekom’un rekor düzeydeki karlılığının sırrı da böylece ortaya çıkmış oldu. Merkezi ABD’de Washington’da bulunan bağımsız bir eğitim ve araştırma kuruluşu olan Information Technology and İnnovation Faundation (Bilgi Teknolojileri ve Yenilikçilik Vakfı – ITIF) tarafından yayınlanan 2008 sıralama raporuna göre Türkiye 30 OECD ülkesi içinde geniş bant internet erişiminin en pahalı olduğu 29’uncu ülke konumunda. ABD doları bazında OECD’nin satın alma gücü paritesi katsayıları kullanılarak yapılan sıralamaya göre Türkiye’deki erişim maliyeti, geniş bant internet erişiminin en ucuz olduğu japonya’nın tam 121 katı, Güney Kore’nin ise 42 katı düzeyinde. İngiltere, Almanya, Yunanistan, Portekiz gibi AB ülkeleriyle Türkiye’nin internet erişimi arasındaki maliyet farkı ise 10 kat civarında. Türkiye aynı zamanda 30 OECD ülkesinin ortalamasının 4 katı pahalı bir fiyatla internete erişiyor. (Resim-1) OECD ülkeleri arasında satın alma gücü paritesine göre Meksika’dan sonra en pahalı geniş bant internet erişimini kullanan Türkiye, 2005 yılında Türk Telekom’un yüzde 55 oranındaki hissesini 6.5 milyar dolara Oger Telecom’a devretmişti. Telekom’un özelleştirme gerekçelerinden en önemlisi de altyapı yatırımları, hizmet kalitesi ve hizmet maliyetinin yüksek olmasıydı. Özelleştirme sırasında sektörün rekabete açılacağı, fiyatların ucuzlayacağı ve altyapı yatırımları yapılacağı belirtiliyordu. Ancak ITIF tarafından açıklanan veriler bütün bu beklentilerin şu ana kadar internet erişimi konusunda gerçekleşmediğini gösteriyor. Türkiye’deki internet altyapısı sağlama konusunda tekel durumunda olan Türk Telekom, Rekabet Kurumu’nun isteği üzerine 2006 yılından itibaren internet hizmetlerini TTnet adıyla ayrı bir şirket çatısı altında toplamıştı. Şu anda Türkiye’nin internet altyapısını tamamen elinde bulunduran TTnet, Türk Telekom Yönetim Kurulu Başkanı Paul Doany tarafından açıklanan rakamlara göre geçen yıl sonu itibariyle 4,5 milyon ADSL abonesiyle aynı zamanda Türkiye’nin en büyük geniş bant erişim sağlayıcısı durumunda. Fiyatların bu denli yüksek olmasının yanında Türkiye internet erişim hızı açısından da pek […]

İstanbul halkı valisinden de tedbirinden de çok memnun!

Özgecan Okay İnternet sitesinden sürdürülmekte olan imza kampanyasına şimdiye dek 23 bin 102 kişi imza verdi. İmzacıların talebi 1 Mayıs’ı “geçen yıl olduğu gibi bu yıl da bütün İstanbul halkı için işkenceye dönüştüren Vali Muammer Güler’in istifa etmesi”.İmzacılar arasında Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Türkiye Komünist Partisi (TKP), İşçi Partisi gibi siyasi partilerin üyelerinin yanı sıra, akademisyenler, gazeteciler ve öğrenciler de bulunuyor.

Medyada “erkek sorunu” yaşanıyor

Duygu Ertürk Kadınların Medya İzleme Grubu MEDİZ’in İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleşkesi’nde düzenlediği “Medyada Cinsiyetçiliğe Son!” Kampanyası kapsamında düzenlenen konferansta medya sektöründe işbölümü ve cinsiyetçilik, yatay ve dikey ayrımcılık, cam tavanlar, karar organlarında kadınların/kadın kotasının yokluğu, cinsel taciz konuları tartışıldı. Konuşmacılar arasında yer alan Hürriyet Gazetesi Okur Temsilcisi Temuçin Tüzecan dünyaya hakim olan “erkek sorunu” var oldukça, medya sektöründe çalışan kadın sayısının artmasının kaliteyi yükseltmeyeceğini söyledi. Uzun bir süre Kanal7 ve Yeni Şafak gibi islami yayın organlarında çalışan AKP Kadın Kolları üyesi Ayşe Böhürler, “medya sektöründe çalışmak kadınlar için özveri meselesi” derken Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan “Bu özelliklerimle kadın olsaydım da aynı başarıyı gösterirdim” iddiasında bulundu. Künyeye bir kaç kadın eklemekle sorun çözülmez Temuçin TüzecanMedyadaki cinsiyetçilik kotayla değil, kültürel ve tarihsel nedenlere dayanan “erkek sorunu”yla açıklanabilir. Bu sorun tüm dünyada kadını sosyal hayattan dışlayan bir bakış açısıyla açıklanabilir. Erkek sorunu var oldukça, medyada çalışan kadınların oranı yüzde 80 de olsa mesele çözülmez. Sonuçta kadınlar o kültürel ortamda çalışacak. İslamcı gazeteler künyelerine üç, beş kadın daha koyunca sorun çözülecek mi yani? Konuya sadece şehirli, profesyonel kadın bağlamında bakmamak lazım. Türkiye’nin genel toplumsal yapısı medya sektörüne yansıyor. Kadınlar toplumun genelinde sosyalleşemiyor. Sadece güzel kadınlar yükselebiliyor Ayşe BöhürlerTürkiye’deki bütün genel yayın yönetmenleri erkek. Bu durum Türkiye’deki medya profilini ortaya koyuyor. Gazetecilik gibi sert bir işte çok az kadın başarılı olabiliyor. Hele işin fikri yönetim kısmında bulunmak bir kadına kolay bahşedilen bir şey değil. Çünkü erkekler bu “hak”kı kadınlara bahşediyor. Ülkemizde muhabir kadınlar güzel, şık olmak zorunda. Çirkin kadınlar görünmeyecek yerlere itiliyor. Erkekler için böyle bir problem yok. Erkeklerin rahatlıkla çalıştıkları medya sektöründe bulunmak kadınlar için özveri meselesi.” Kadın olsam da aynı başarıyı gösterirdim İsmet BerkanBizim gazetemizde kimseye bir şey bahşedilmiyor. Daha ziyade biz bunu bir yükün altına girmek ve o yükü başarıyla taşıyabilmek olarak tanımlıyoruz. Ben bu özelliklerimle ve deneyimimle […]

Feldkamp: “İşime müdahale edildi” Polat: “Feldkamp izin verdi”

Gökhan Tan). Bu röportaj metninin başlığında da yer aldığı gibi “İşime karışıldı, ben de bıraktım” diyor teknik adam. İstifanın ardından, gerek Feldkamp ve gerek Galatasaray yönetimi “fikir ayrılığı” dışında bir gerekçe beyan etmemişti. İşte 5 Nisan’dan sonra gelen bugünkü ilk “açıklamalar” da, gerçekte o zaman söylenenden başka bir şey söylemiyor. Teknik direktör “İşime karışıldı, rahatsız oldum”, yönetim de “Evet, karıştık” diyor. Bundan ala fikir ayrılığı mı olur? Gelgelelim, futbol kariyeri ve Galatasaray’da bulunduğu süre içinde “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışını, basın mensuplarının canını sıkacak kadar ilkeli biçimde sürdüren Feldkamp, Zamangazetesindeki röportajda da, istifa sürecine dair ayrıntıya girmiyor. Bu sürece ait, Adnan Polat ağzından bildiğimiz tek şey Feldkamp’ın, yöneticilerin futbolcularla görüşmesinden alındığı! Burada bir gariplik yok mu? Bir insan, kendi isteği ve bilgisi dahilinde gerçekleşen bir eyleme neden tepki gösteriyor? Adnan Polat’ın tespitiyle, neden alınganlık ediyor? İte kaka giydirilen teknik direktörlük gömleğini neden bir günde çıkarıp ülkesine geri dönüyor? Feldkamp cephesinde bu soruların cevabı var olmalı. Ben olduğuna inanıyorum. Alınmasını gerektirecek gerçek nedenler olmalı. Ama eğer yoksa, durum feci demektir. O vakit, Feldkamp’ın dengesiz bir insan olduğu sonucuna varırız. İzin verdiği bir toplantıyı yaptılar diye yöneticilere alınmak, başka türlü açıklanamaz çünkü. Kendi söylediğine karşı çıkmak, tam anlamıyla dengesizlik olur. Feldkamp’ın, Sivasspor karşılaşması öncesinde şampiyonluğun en güçlü adayı Galatasaray’ı yıpratmamak için konuşmadığını da varsayabiliriz ve bu saygı duyulacak bir şeydir. Ancak susması ve olası, gerçek nedenleri açıklamaması Galatasaray Kulübü yöneticilerinin sözlerini gerçek kılıyor. Feldkamp dengesizse, Adnan Polat dürüst bir yönetici.

Kuzguncuk’ta dünya limanı

Haber: Senih Onur, daha altı yaşındayken Kuzguncuk’taki yalılarından gemileri izlermiş ve evlerinin duvarlarına resimlerini çizmeye çalışırmış. 1940’lı yıllarda çok az ailenin sahip olduğu fotoğraf makinesi ile gemilerin fotoğraflarını çekmeye başlamış. Onur, küçük yaşlarda kaptan olmak istemiş ama gemi alım satımlarında görev alan babası ve hayli disiplinli, ev hanımı annesi onun okumasını istemiş. Ailesinin sözünü dinlemiş; Fransız okullarında öğrenim görmüş ama yine de gemilerden vazgeçememiş. Zamanla İstanbul Boğazı’ndan geçen gemiler Onur’a yetmemiş. Dünya gemilerine ait birçok fotoğrafı sahaflardan bulamayacağını anlayınca da daha fazla gemi fotoğrafı elde edebilmek için yurt dışındaki birçok limanla irtibata geçmiş. İstanbul’da kendisi gibi gemi meraklısı pek bulamamış ama yurt dışında onun bu merakına karşılık veren çok kişiyle karşılaşmış. Öyle ki Fransa’nın Marsilya şehrinde kendisi gibi gemilere meraklı bir fotoğrafçı bulmuş ve kendisine düzenli olarak gemi fotoğrafı göndermesini sağlamış. Daha da ileri giderek ciddi şirketlerin fotoğrafçılarıyla gizli anlaşmalar yapmış ve özel gemi fotoğraflarının kendisi için çekilmesini istemiş. Birçok ülkeden gemi fotoğrafı akışı sağlayan Onur, zamanla bu konuda dünyanın sayılı koleksiyoncularından biri olmuş.Fakat Senih Onur’un koleksiyonu sadece gemi fotoğraflarıyla sınırlı kalmamış. “Ben güzel olan her şeye aşığım” diyen Onur’un bir de 19. yüzyıldan kalma nü fotoğraf koleksiyonu bulunuyor. Ama gemiler onda çok daha farklı bir heyecan barındırıyor. Gemilerden bahsederken küçük bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyor. Türkiye’de gençlerin gemi fotoğraflarına ilgi göstermemesine ise üzüntü duyuyor. Onur’un Kuzguncuk’taki yalısının her köşesinde gemi fotoğrafı var. Hangi dolabı, sandığı açsa içinden sayısını bilemediği gemi fotoğrafları çıkıyor. 1930’lardan günümüz gemilerine kadar geniş fotoğraf arşivine sahip olan Onur, gemi severlerin ilgi odağı olabilecek bir isim.

Polis terörünün faturası esnafa çıktı

1 Mayıs’ta dükkanını açmaya cesaret edemeyen esnafla birlikte dükkanını açanlar da günü zararla kapattı. Yaşanan olayların insanları korkuttuğunu ve hiç müşteri olmadığını aktaran Osmanbey Tekstilci İşadamları Derneği (OTİAD) Başkanı Gaffar Koca, Şişli bölgesindeki esnafın bir günlük kaybının 22 milyon dolara ulaştığını tahmin ettiklerini açıkladı. Osmanbey ve geniş çevresinde yaklaşık 4 bin esnafın bulunduğunu belirten Koca, bu bölgenin yıllık 5 milyar dolar ciro gerçekleştirdiğini ve 200 bin kişiye iş olanağı sağladığını söyledi. Biz de 1 Mayıs’ta polis ablukasının en yoğun olduğu bölgede, DİSK Genel Merkezi’nin bulunduğu Abide-i Hürriyet Caddesi üzerindeki esnafa, olaylardan nasıl etkilendiklerini sorduk.Engin Çalık

Polis niye “Oha” dedi Vali Güler?

Ahmet Şık 1 Mayıs’ta İstanbul’da yaşanan polis şiddetine damgasını vuran olay hiç kuşkusuz Şişli Etfal Hastanesi’nde yaşananlardı. İstanbul Valisi Muammer Güler, olaylarla ilgili yaptığı değerlendirme toplantısında, TV kameralarına ve gazetecilerin objektiflerine yansıyan onca şiddet görüntüsüne rağmen olaylardan sendikaları sorumlu tuttu. Şişli Etfal Hastanesi’ne polisin gaz bombası atmasıyla ilgili çıkan haberlerin “yanlış” olduğunu söyledi: “Asla böyle bir şey söz konusu olmamıştır. Bir yaralı getiren polis aracının içindeki koltuk kenarında bulunan gaz bombasının patlamasıyla, öncelikle kendisi bundan etkilenmiştir ve o girişte bazı kişileri etkilemesi söz konusu olmuştur.” Kendisini uyaran kantin görevlisine küfür ederek gaz bombası atan polise, amiri, “Oha lan, oraya da bomba atılır mı?” demişti ya, ben de bizzat olaya tanık olan bir gazeteci olarak, “Böyle de yalan söylenmez ki” diyorum ve “Oha” demeyi de amirlerine bırakıyorum. Hastaneye bile isteye gaz bombası atıldı Savaş zamanlarında bile hedef olmaması gereken bir hastanede, Şişli Etfal’de yaşananları, Vali Güler belki okur diye tekrar anımsatalım önce. Kendilerine taş atıp kaçan bir grubu kovalayan polis önce hastaneye giden yola ve bahçesine onlarca gaz bombası atmıştı. Göstericiler kaçtıktan sonra polis bahçeye girdiğinde sadece hastalar, yakınları ve hastane personeli kalmıştı. Polisler bağırıp çağırıyor ortalığa küfürler savuruyordu. Gazetecileri “vatanı bölmekle” suçlayıp “dikkatli olun” diye uyarıyorlardı. Acil servisin hemen karşısında bulunan hastane kantininden üzerinde önlüğüyle çıkan bir görevli, “Burası hastane ne yapıyorsunuz? Burada hastalar, çocuklar var gaz atmayın” demişti. Bunun üzerine grubun önündeki polis bir küfür savurup, “Ver lan şu bombayı” diyerek arkadaşından aldığı gaz bombasının pimini çekerek kantinin kapısına doğru atmıştı. Polislerin amiri de, “Oha lan, oraya da bomba atılır mı?” dedikten sonra da polis grubu hastaneden ayrılmıştı. Evet, yaşananlar anı anına böyle olmuştu. Hatta fazlası yok eksiği var, desem yanlış olmaz. Bomba “kazara” patlamış Ama akşam saatlerinde kaynağının ne olduğunu bilmediğimiz bir haber hızla yayılarak Vali Güler ile Emniyet Müdürü Cerrah’ın birlikte düzenlediği basın toplantısının da ana dayanağını […]

‘Ayak takımı’ ayaklar altında

İstanbul’da 1 Mayıs İşçi Bayramı, hükümet, içişleri bakanlığı ve İstanbul Valiliği’nin gayretleriyle beklendiği gibi olaylı geçti. İstanbul Valisi Muamer Güler’in iddia ettiğinin aksine polisler “orantılı” değil, neredeyse “intikam” amaçlı “şiddet” kullandı. Biber gazi ve tazyikli suyla grupları dağıtan polisler plastik mermi atan silah kullanmaktan da çekinmedi. Özellikle kullanılan biber gazları nedeniyle çok sayıda kişi fenalık geçirdi. Şişli Etfal Hastanesi’nde de polisler, kendilerine taş atarak kaçan bir grubu kovalarken girdikleri hastane bahçesinde uyarılara rağmen çok sayıda gaz bombası kullandı. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ile Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) binalarının içine de gaz bombaları atıldı. Bu nasıl “orantı” Üç büyük emek örgütü DİSK, KESK ve TÜRK-İŞ’in 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama talepleri, başbakan ve kimi bakanlar tarafından “devlete baş kaldırmak” diye nitelenince, İstanbul Valisi Muaamer Güler’in dile getirdiği “orantılı şiddet” yerini bilindik görüntülere bıraktı. İstanbul’da ilan edilen “sıkıyönetim” uyarınca Taksim ve çevresindeki birçok cadde ve yol, bir gün öncesinden trafiğe kapatılmıştı. İstanbul polisinin yanı sıra Rize, Erzincan, Diyarbakır ve Şanlıurfa da dahil 12 ayrı ilden takviye polis getirilirken askeri birlikler de Taksim çevresinde güvenlik önlemi aldı. Bariyerlerle çevrilen ve kimsenin girmesine izin verilmeyen Taksim Meydanı’nda adeta kuş uçurtulmadı. Taksim Meydanı’na çıkmayı hiçbir grup başaramazken, Şişli, Kurtuluş, Nişantaşı, Beyoğlu, Cihangir, Osmanbey, İstiklal Caddesi ve Firuzağa’dan meydana gitmek isteyen gruplara tazyikli su ve gaz bombası kullanarak müdahale edildi. Yer yer uzun süreli çatışmalar çıktı. DİSK’lilere üç kez polis saldırısı Polislerin ilk müdahalesi Şişli Abide-i Hürriyet Caddesi Nakiye Ergül Sokak’ta bulunan DİSK Genel Merkezi’nde yaşandı. Bir gece öncesinden sendika önünde toplanan işçilere polis, sabah 06.30 sıralarında biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etti. Genel merkez binasının içine de su sıkılıp gaz bombaları atılınca fenalaşan 2 kişi ambulansla hastaneye götürüldü. Bazı işçilerin de gözaltına alındığı ilk müdahale sonrasında yüzlerce işçi sendika binası içinde beklemeye devam etti. Yarım saatlik bir bekleyişin ardından yeniden sendika binasının önüne […]

Etfal’deki şiddetin oranı neydi?

Ahmet Şık Yıllar yılı polisin, özellikle de demokratik hak taleplerine” uyguladığı şiddet görüntülerine tanık olan benim için İstanbul Valisi Muammer Güler’in tarifinde bahsedilen “orantılı şiddet”in ne olduğunu kestirmek güç değildi. Zaten gün boyunca Taksim ve çevresindeki görüntüler de bizi haksız çıkarmadı. Ama 1 Mayıs 2008 günü Şişli Etfal Hastanesi’nde yaşananlar bildiğimiz gerçekliğin de üstüne çıktı. Çeşitli haber kanallarında yer alan Vali Güler’in açıklamalarına göre polis, Şişli Etfal Hastanesi’ne doğru kaçan bir grubu dağıtırken “kazara” düşürdüğü gaz bombasının patlaması sonucu hastalar, yakınları ve hastane personeli zor anlar yaşamıştı. Ama ben bizzat olaya tanık olmuş bir gazeteci olarak işin aslının böyle olmadığın söylüyorum… Evet, polise taş atarak Şişli Etfal Hastanesi’ne doğru bir grup kaçtı. Evet, polis grubu kovaladı. Ama sonrasında yaşananlar için “kazara” demek pek mümkün değil. Önce hastaneye giden yol, sonra hastanenin kapısı gaz bombalarından nasibini aldı. Öyle ki kimi zaman göz gözü görmeyecek derecede beyazlığa büründü ortalık. Hastane bahçesinde operasyon Polis kovalayıp, üzerlerine de gaz bombaları atılınca haliyle kaçıyordu göstericiler. Nihayetinde hastanenin bahçesine kadar girip dağıldılar. Hemen ardından gaz maskeli çevik kuvvet polisleri doluştu bahçeye. Polisler bağırıp çağırıyor ortalığa küfürler savuruyordu. Gazetecileri “vatanı bölmekle” suçlayıp “dikkatli olun” diye uyarıyorlardı. Ortalıkta görünenler sadece tedavi olmaya gelmiş hastalar ve yakınları ile hastane personeliydi. Her biri bir köşede gazdan etkilendikleri için öksürüp, kusmaya çalışıyordu. Acil servisin hemen karşısında bulunan hastane kantininden üzerinde önlüğüyle çıkan bir görevli, “Burası hastane ne yapıyorsunuz?” diye sorunca. Küfürlerden o da nasibini aldı. Gözleri yaş içindeki görevli hem kızıyor hem de yalvarıyordu adeta, “Burada hastalar var. Çocuklar var gaz atmayın.”“Ver lan şu bombayı” Bu sırada hemen önümüzdeki polislerden biri okkalı bir küfür savurup yanındaki meslektaşına döndü. “Ver lan şu bombayı”. Hemen yerine geldi istek. El bombası biçimindeki gaz bombasını eline alan polis bir anda pimini çekerek kantinin içine atıp, “Şimdi konuş bakalım” dedikten sonra arkasını dönüp gitti. Şaşırmıştık. Ama […]

Sosyoloji Öğrencileri Kongresi Santral’deydi

Mustafa Kuleli Değişik üniversitelerden sosyoloji öğrencilerini 14’üncü kez biraraya getiren Sosyoloji Öğrencileri Kongresi, geçen hafta sonu, santralistanbul’da yapıldı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Kulübü, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Öğrencileri Topluluğu ve Mimar Sinan Üniversitesi Sosyolojik Araştırmalar Kulübü’nün ortaklaşa düzenlediği Kongre, 23 üniversiteden bin 345 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. İstanbul Üniversitesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Hacettepe, Anadolu ve Akdeniz Üniversiteleri’nden öğrenciler, üç gün boyunca; iktidar, toplumsal hareketler, militarizm, Avrupa Birliği, ulus devlet, Kürt sorunu, kemalizm, milliyetçilik, kadın sorunları, toplumsal cinsiyet, küreselleşme, kamusal alan, kentsel dönüşüm, medya, din, sanat gibi pek çok başlık altında sunumlar yaptı. Şehir dışından gelen 500’e yakın katılımcı, kongrenin yapıldığı santralistanbul yerleşkesine kurulan çadırlarda yattı. Ancak soğuyan hava nedeniyle bazı öğrenciler çadır alanı yerine E2 ve E3 binalarında konaklamak durumunda kaldı. Pek çok oturumda, sunumlar bittikten sonra uzun süre tartışmalara devam edildiği gözlendi. Kürt sorunu, kadın sorunları ve gökkuşağı atölyeleri geniş bir katılımcı grubuyla gün boyu devam etti. Cuma ve Cumartesi geceleri sabaha kadar film gösterimleri yapıldı. Özellikle Cuma akşamı gösterilen Devrimci Gençlik Köprüsü belgeseli, büyük beğeni topladı. Karl Marx, Emile Durkheim, Max Weber, Theodor Adorno adlı salonlardaki tüm oturumlar tamamlandıktan sonra, Pazar günü kapanış oturumu yapıldı ve bu oturumda 15. Kongre için Ege ve Van Yüzüncü Yıl Üniversiteleri yarıştı. Her üniversitenin bir oy hakkıyla katıldığı oylamada Ege Üniversitesi 13, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi 10 oy aldı. Bir sonraki kongre, 2009 yılının Mayıs ayında Ege Üniversitesi’nin İzmir – Bornova’daki yerleşkesinde düzenlenecek.

Medyada cinsiyet ayrımına son!

Duygu Ertürk Kadınların Medya İzleme Grubu‘nun (MEDİZ) “Medyada Cinsiyetçiliğe Son” kampanyası kapsamında düzenlenen “Cinsiyetçi Olmayan Medya İçin…” Konferansı 3-4 Mayıs’ta İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleşkesi’nde gerçekleştiriliyor. Konferansta medya yöneticileri, medya çalışanları, medya izleme grupları, feminist medyadan temsilciler, akademisyenler ve kadın gazeteciler medyada cinsiyetçiliği ve cinsiyetçi medyadan arınma yollarını tartışacaklar. Amacı, kadınların cinsiyetleri nedeniyle ayrımcılığa uğramadığı; cinsel nesne, anne, namus simgesi ve kurban olarak yansıtılmadığı, yalnızca magazin ve üçüncü sayfa ürünü olarak kullanılıp siyaset ve uluslararası ilişkiler gibi konulardan dışlanmadığı; beceri ve uzmanlık alanlarıyla temsil edildiği, dengeli bir medya ortamı ve cinsiyetçi olmayan bir medya etiği oluşturmaya katkıda bulunmak. Bu amaç doğrultusunda, kampanya boyunca afişler, gazete, dergi ve internet ilanları, televizyon ve radyo spotları ile kamuoyunda da duyarlılık oluşturacak etkinlikler düzenlenecek. MEDİZ tarafından düzenlenen kampanya, Avrupa Demokrasi ve İnsan Hakları Girişimi kapsamında Avrupa Komisyonu’nun desteğiyle, Filmmor Kadın Kooperatifi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi ortaklığıyla gerçekleştiriliyor. Konferans programı 3 Mayıs Cumartesi11:00-13:30 Forum I Medyada Temsil ve Cinsiyetçilik Kadın ve erkeklerin temsil biçimleri, cinsiyetçi kalıp yargılar ve iş bölümü, muhafazakarlık, küreselleşme, militarizm, milliyetçilik, homofobiAsa Eldén (Uppsala University- İsveç)Hale Bolak (İstanbul Bilgi Üniversitesi)Hülya Gülbahar (KA-DER)Jennifer Pozner (Women in Media and News, ABD)Kürşad Kahramanoğlu (Birgün Gazetesi)Mine Gencel Bek (Ankara Üniversitesi, KASAUM)Neşe Yaşın (Yazar) Kolaylaştırıcı: Ferai Tınç (Hürriyet Gazetesi) 13:30-14:30 Ara 14:30-17:30 Forum II Medya “Sektör”ünde İşbölümü ve Cinsiyetçilik Yatay ve dikey ayrımcılık, cam tavanlar, karar organlarında kadınların/kadın kotasının yokluğu, cinsel taciz Ayşe Böhürler (Yeni Şafak Gazetesi)Ayşenur Arslan (Kanal D)Fernanda Zanuzzi (Meditereranean Network of Information and Communication of Gender, İspanya)İsmet Berkan (Radikal Gazetesi)Nuran Bayer (TRT)Şirin Payzın (CNN Türk)Temuçin Tüzecan (Hürriyet Gazetesi) Kolaylaştırıcı: Yasemin Arpa (NTVMSNBC)18:00-19:00 Kokteyl 4 Mayıs Pazar 10:30-12:00 Forum III Medyada Cinsiyetçiliğin Teşhis ve Teşhiri: MEDİZ Araştırması Televizyon, yazılı basın, radyo ve internette cinsiyetçi temsiller üzerine yapılan araştırma sonuçlarının paylaşılmasıBarış Kara (Galatasaray Üniversitesi)Ceren Sözeri (Galatasaray Üniversitesi)Ece Vitrinel (Galatasaray Üniversitesi)Hülya Uğur Tanrıöver (Galatasaray Üniversitesi)Melda Sunar (Galatasaray […]

Boşanma “ilginç” olunca özel hayat kriteri geçersizleşir mi?

Alper GörmüşGazetelerimizin, “Ünlülerin özel hayatı olmaz, çünkü onlar artık kamuya mal olmuşlardır” uydurmasının keyfini en fazla çıkardığı alanlardan biri de ünlülerin boşanması alanı… Fakat bir boşanmanın haber olması için ille de bu uydurulmuş meşruiyet sınırının içinde olması gerekmiyor. Yani, boşanan tarafların ünlü olmasına dahi gerek yok; boşanma “ilginç” olsun yeter. Sabah muhabirleri, biri ünlü, biri ünsüz ama ikisi de “ilginç” iki boşanma haberi getirmişler yazı işlerine… Sonuç, 28 Nisan tarihli Sabah gazetesinin yan manşetine şu surette yansımış: “İki ilginç boşanma öyküsü / 1. Aldatma için ağır tazminat… / 2. Psikologa gizli bilgi davası…” Birinci haberden, İzmir’de özel bir hastanenin ortağı olan bir doktorun karısının, kocasının kendisini bir hemşireyle aldattığı iddiasıyla hakkında boşanma davası açtığını öğreniyoruz. Doktorun eşi, tam 1.5 milyon YTL tazminat ve 5 bin YTL aylık nafaka istiyormuş. Haberin devamında başka şeyler de öğreniyoruz: Kadının doktoru hemşireyle yatağında bastığını ve bu eylemi nedeniyle darp edildiğini, falan… İkinci haber de ünlü bir profesöre ilişkin… Profesör, iki kızının psikologunu, kızlarından elde ettiği gizli bilgileri boşandığı eşine vermekle suçlamış. Profesör, eski eşinin bu bilgileri, açtığı “velayetin kaldırılması davası”nda kullanmasını gerekçe göstererek psikolog hakkında dava açmış. Zygmunt Bauman, Metis Yayınları’ndan çıkan “Siyaset Arayışı” adlı kitabında, özel hayatların kamusallaştırılması sürecine ilişkin olarak şu ilginç saptamayı yapıyor: “Merak uyandırmış ya da uyandırabilecek ne varsa onu kamusal hale getirmek, artık, ‘kamu çıkarına olma’ fikrinin merkezi olup çıktı. Kamusal hale getirilmiş her şeyin merak uyandıracak ölçüde cazip bir biçimde teşhir edilmesini sağlamak da ‘kamu çıkarlarına iyi hizmet etme’nin ana ölçütü oldu.”Tam bizimkilerin yaptığı gibi yani… Bizimkiler, Bauman kadar “afili” cümleler kuramasa da onların da benzer cümleleri var. Birini yukarıda aktardım: “Ünlülerin özel hayatı olmaz…” Öbürü de şu: “Biz, halkın haber alma hakkının gereğini yerine getiriyoruz…” Türkiye Cumhuriyeti’nde mahkemelerin kamuya açık olmasının bu ölçüde istismar edildiği başka bir alan var mıdır acaba? Bu serbestiyetin verdiği hakla uzat kafanı […]