Habervs

Habervs

CHP Kurultayı’nın gösterdiği: Muhalifliğine aşkla bağlı bir parti…

Alper Görmüş 21 Nisan’da kaleme aldığım “CHP Kurultayı” yazısında, Baykal’ın muhalifliğine aşkla bağlı bir genel başkan olduğuna dair inancımı, onunla ilgili daha önce yazdığım bir portreden de faydalanarak şöyle dile getirmiştim: “İktidar istemeyen bir iktidar hırslısı… Çok mu tuhaf geldi? O zaman şöyle diyelim: Yük gerektiren iktidar pozisyonlarını sevmiyor, yük altındakilere laf oturtabilecek alt-iktidar pozisyonlarını seviyor. Bugün de bu tespitimin tümüyle arkasındayım. Bu gidişle Baykal’ın ‘iktidar arzusu’ hiçbir zaman kelimenin hakiki manasıyla ‘iktidar arzusu’ haline gelemeyecek gibi geliyor bana…” Bu yazıyı kaleme aldığımda, kurultaya altı gün vardı, bugün de üzerinden iki gün geçmiş bulunuyor. Bu kurultay bence en çok, Deniz Baykal’ın ruh halinin bütün partiye sirayet ettiğini göstermesi bakımından önemliydi ve en çok bu açıdan irdelenmesi gerekiyordu. Yeni Şafak yazarı Kürşat Bumin’in dünkü (28 Mart) yazısı, bu açıdan benzer düşüncelere sahip olduğumuzu gösteriyor. Bumin, “CHP niçin iktidar olmaktan söz etmiyor?” başlıklı yazısında, öncelikle şu tespiti yapıyor: “Bir kongre daha geride kaldı. Dikkat ettiyseniz ,’yaşam boyu genel başkan’ saatler süren kongre konuşmasında hemen her şeye (‘Milli Görüş’e bile, hem de az biraz nostalji ile!) temas etmesine rağmen, ‘iktidara gelmemiz yakındır’ türünden küçük-büyük hemen her siyasi parti kongresinde karşılaşılan bir ‘umut’tan hiç söz etmedi. O hâlâ, CHP’nin yüzde 4.7 oy aldığı yıllardan bugünlere nasıl geldiğini hatırlatıyor.” Bumin’le devam edeceğiz, fakat önce işaret ettiğim ruh haline ilişkin iki küçük anekdot aktarayım size… Birincisini, 2002 seçimlerinde Baykal’ın üç “sahne prensi”nden biri olan Yaşar Nuri Öztürk (öbürleri Zülfü Livaneli ve Bayram Meral) anlatmıştı: 2002 seçimlerinden hemen sonra… Seçim her zamanki gibi hüsranla sonuçlanmış… Öztürk, Baykal’a giderek mealen şöyle diyor: “Sayın genel başkan, yarından itibaren öyle bir hazırlığa başlayalım ki, Türk halkı, bunların morali hiç bozulmamış, iktidarı istiyorlar ve hak ediyorlar, desin.” Baykal’ın cevabı (gene mealen): “Yaşar Bey, sakin olun, biraz oturup dinlenelim ve AKP’nin karşılaşacağı zorlukların altında ezilmesini izlemenin keyfini sürelim.” (Deniz Baykal bu iddiayı […]

“İkon fotoğraf”ı da görmediler!

Alper Görmüş Medyakronik’te 26 Mart 2008 tarihinde yayımlanan “Ergenekon’da iyi gazetecilik, fikri takip, kilit unsur…” başlıklı yazımdan bir bölümle başlayalım; böylece konuya ilişkin hatırlamamız gereken noktaları kısaca gözden geçirmiş olacağız. “Cumhuriyet gazetesi, 2006’nın Nisan ayının ilk yarısında üç kez bombalandı. Gazete, saldırıyı, ‘laikliğe karşı bomba’ olarak yorumladı. Gazetenin okurları da ‘laikliğe karşı’ gerçekleştirilen bu saldırıya karşı kınama gösterileri yaptılar. “17 Mayıs’ta Danıştay silahlı saldırıya uğradı, bir yargıç öldürüldü. Saldırgan yakalandı. Adı Alparslan Arslan’dı ve bir avukattı. Bu olay çok daha büyük laiklik yürüyüşlerine yol açtı. O kadar ki, öldürülen yargıcın Ankara’daki cenaze törenine Başbakan ‘provokasyon’ endişesiyle katılamadı. “Kısa bir süre sonra Danıştay saldırganının Cumhuriyet’e bomba atan kişilerden biri olduğu ortaya çıktı. Bir süre sonra da bu kişinin şu anda Ergenekon soruşturması çerçevesinde tutuklu bulunan kişilerle tanıştığı, birlikte fotoğraf çektirdiği ve biriyle de iş ortağı olduğu iddiaları ortaya atıldı.“Fakat asıl bağlantı, önceki yaz Ümraniye’de bir evde bulunan 27 adet el bombası vesilesiyle kuruldu. Çünkü 30’luk ‘kafile’den yerinde bulunmayan üçünün, Cumhuriyet’e atılan bombalar olduğu anlaşılmıştı. Ve evin sahibi (dolayısıyla bombaların da sahibi), Ergenekon tutuklusu bir emekli binbaşıydı.” Devamını biliyorsunuz, bu gelişmeler, başta “bahçesine bomba atılan” Cumhuriyet ve “büyük gazete” Hürriyet olmak üzere “Ergenekon’a soğuk” hatta “Ergenekon’u ti’ye almayı seven” bir kısım gazete tarafından görmezlikten gelinde. Hatırlayın, eski Cumhuriyetçi Umut Talu, eski gazetesinin tavrıyla ilgili olarak “Bu, nasıl iş?” diye sormuştu şaşkınlık içinde…“İkon fotoğraf” gerçekmiş! Aradan zaman geçti, Ergenekon savcısı Zekeriya Öz, Alparslan Arslan’ı Veli Küçük’le birlikte gösteren fotoğrafın gerçek olup olmadığı için gerekli teknik araştırmayı yaptırdı ve sonuç “gerçek” şeklinde tezahür etti. Peki “Ergenekon’a soğuk ve soruşturmayı ti’ye almayı seven” gazeteler ve gazeteciler ne yaptı? Hiçbir şey! Sadece bir gazeteci, Hürriyet’ten Enis Berberoğlu köşesinde buna dikkat çekti ve artık Ergenekon çetesiyle Danıştay saldırısı arasında bağlantının kurulduğunu yazdı: “Kimi dosyalar tabiatı gereği karmaşıktır. Ama bazen ikon bir fotoğraf, ilişki ağını ortaya serer… Aynı […]

Manipülasyonun âlâsı başlık üzerinden yapılır!

Alper Görmüş 25 Nisan’da kaleme aldığım “Okurları bu işe karıştırmayın!” başlıklı yazıda, Hürriyet’in son “çağdaşlık hamlesi” Hürriyet Okur Meclisi’nin de, öncekiler gibi bir makyaj ve göz boyama girişimi olmaktan öteye geçemeyeceğine inandığımı yazmıştım. (Öncekilerden ne kast ettiğim önceki yazıda var, merak ederseniz o yazıya göz atabilirsiniz.)“Okurları bu işe karıştırmayın” başlıklı yazımda, girişimi neden samimi bulmadığımı anlatırken iki de örnek vermiş, şöyle demiştim: “Burnuma kötü kokular geliyor: Bu defa amaç, Majesteleri’nin Meclisi’ne, ‘Gezdik gördük, çalıştayımızı da yaptık, şahane bir gazetemiz var’ mı dedirtmek acaba? Bir hatırlatmayla bitireyim: Gazete son çağdaşlık hamlesini okurlarına duyurma hazırlıkları yapıyorken, gazeteciliğin çağdaş ölçülerle yapıldığı ülkelerden iki siyasetçi, Hürriyet’in kendileriyle ilgili haberlerini ‘çıldırarak’ okumuşlardı. Yalnız bu bile girişilen işle iyi gazetecilik hedefi arasında bir bağ bulunmadığını göstermeye yeter.” Yazı, şu notla bitiyordu: “Aslında bu yazı, sözünü ettiğim iki haberin açılımıyla devam edecekti, fakat haddinden fazla uzayacağını hissettiğim için burada kesiyorum. Önümüzdeki günlerde Lagendijk ve Daniel Cohn Bendit’in Hürriyet’le yaşadığı macerayı ayrıca ele alacağım.” Şimdi sıra bu iki habere geldi…Lagendijk ne dedi, Hürriyet hangi başlığı attı? Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, 18 Nisan tarihli, “Bu ne şiddet ne celal” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Önceki akşam Esma Sultan Yalısı’nda, Amerikan film kanalı TNT’nin gecesindeydim. Cep telefonuma bir mesaj gelmiş. Salonun gürültüsünden işitemediğim için, oradan çıktığımda fark ettim. AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Lagendijk aramış. Ben telefonu açmayınca bu defa bir mesaj geçmiş. ‘Hi, this is Joost Lagendijk’ diye başlayan mesaj, o günkü Hürriyet’te çıkan kendisiyle ilgili haberden dolayı çok mutsuz olduğu şeklinde devam ediyordu.“Girişten sonraki cümleyi aynen aktarıyorum: ‘It suggests that I personally or the EU is afraid AKP wants to take Turkey, towards Iran. What I said, was that there are people in Turkey who have that fear and the best way for AKP to show those people wrong would be to return to the EU […]

İstanbul Valisi’nden 1 Mayıs’ta “orantılı şiddet” tehdidi

Ahmet Şık İstanbul Valisi Muammer Güler, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı Taksim’de kutlamak isteyen emek örgütlerini ve emekçileri “kanunsuz eylem hazırlığı”yla suçlayarak; 1 Mayıs’ta Taksim’de kutlama yapmak isteyenleri, “Güvenlik görevlileri kanunsuz toplantıyı dağıtmak durumundadırlar. Güvenlik güçlerinin izin vermeyeceğini, zorla dağıtılacaklarını lütfen bilsinler” diye tehdit etti. Vali Güler’in bu açıklamasına sendikaların yanıtı ise gecikmedi. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Süleyman Çelebi ile Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Başkanı İsmail Hakkı Tombul yaptıkları açıklamada, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama kararlarının arkasında olduklarını söyledi. Sendikacılara suç duyurusu DİSK, KESK ve Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) temsilcilerinin geçen hafta yaptıkları ortak açıklamayla 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını duyurmalarından sonra İstanbul Valisi Güler, bugün (28 Nisan) bir basın açıklaması yaparak Taksim’de kutlanmak istenen 1 Mayıs gösterilerinin kanunsuz eylem olduğunu söyledi. Sendikalardan “sağduyulu davranmalarını” rica eden Güler, “Taksim’de kitlesel katılımın olduğu bir eylem İstanbul’un ‘ticari ve turistik potansiyelini ve gündelik yaşamını olumsuz’ etikler. Bu yüzden, sendikaları izinli alanlar olan Kartal, Kadıköy, Kazlıçeşme veya Çağlayan’da eylem yapmaya davet ediyorum” dedi. Kanunsuz toplantının ve buna davette bulunmanın da suç olduğunu belirten Vali Güler, bu nedenle geçen haftadan itibaren davette bulunan yetkililer hakkında suç duyurusunda bulunduklarını sadece Kazancı Yokuşu’nda basın açıklamasına izin verileceğini duyurdu. İstihbarat raporu varmış 1 Mayıs için İstanbul dışından da polislerin geleceğini belirten Güler, istihbarat raporlarına göre “bölücü, yasadışı ve marjinal” diye adlandırdığı grupların kışkırtıcı eylemlerle polisle çatışmaya hazırlandıklarını da iddia ederek, “Bunlar ciddi raporlardır” dedi. İzin verilen alanlardaki eylemlerin polisin önceden denetim yapması nedeniyle güvenli olduğunu, ancak Taksim’de bir eylemin polisin kontrolü olmayacağı için güvensiz olacağını da öne süren Güler, “İstanbul’da miting yapılacak alanlar ve güzergahlar bellidir. İlan edilmiştir. Sivil toplum kuruluşlarına davette bulunuyorum. Gelin 1 Mayıs’ı bu meydanların birinde veya hepsinde yapın. Taksim Meydanı toplantı ve gösteriler için belirlenen yerler içinde değildir. Ayrıca Taksim büyük katılımlı kutlamalar için de güvenli değildir. Kazancı Yokuşu’na çiçek bırakılması, […]

“Darbe girişimleri” için Meclis Komisyonu kuruluyor

Ferda Balancar İstanbul’dan bağımsız milletvekili olarak seçilen Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı Ufuk Uras bugünkü Taraf’ta yayımlanan Neşe Düzel ile yaptığı söyleşide kamuoyunda tartışılan darbe girişimleriyle ilgili olarak Meclis Araştırma Komisyonu kurulması için girişimde bulunacağını açıkladı. Meclis Araştırma Komisyonu’nun kurulabilmesi için 20 milletvekilinin imzası gerekiyor. Uras, kendisinin 20 milletvekilinden imza toplayabileceğini belirtti. Hrant Dink Cinayetini Araştırma Komisyonu’nda Dink cinayeti ile Ergenekon soruşturması arasındaki bağlantıları ortaya çıkartmaya çalıştıklarını ifade eden Uras, darbe girişimlerinin de bu tablonun parçası olduğunu vurguladı. Ufuk Uras, sadece darbe girişimlerini açıklığa kavuşturmak için değil bu girişimlerde bulunanların yargılanması için de harekete geçeceğini belirterek şunları söyledi: “Nasıl Yunanistan’da darbecilere ağır bir bedel ödetildiyse, bizde de darbe teşebbüsünde bulunanlara bir bedel ödetmek gerekiyor. Kenan Evren de dâhil olmak üzere bu ülkede darbe girişiminde bulunan herkes yargılanmalı.” Geçen yıl Nokta dergisinde yayımlanan Özden Örnek’e ait olduğu ileri sürülen Günlükler ile ilgili olarak yargılanmakta olan derginin yayın yönetmeni Alper Görmüş 11 Nisan’da yapılan son duruşmada beraat etmişti. Hâkimin verdiği beraat kararı “iftira ve hakaret” suçlamasıyla ilgiliydi. Ancak bu son duruşmadan kısa süre önce basında Günlükler’in Özden Örnek ait olduğunun Emniyet’te yapılan teknik analiz sonucu kesinleştiğine dair haberler çıkmıştı. Ufuk Uras, 12 Eylül’ü yapanların yargılanmasını yasaklayan Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılmasının yolunun da 2003 – 2004’teki bu iki darbe girişiminin üzerine gitmekle mümkün olabileceğini açıkladı.

Ev kadınları yolunu buldu

Özgecan Okay “Hiçbir şey için geç olmadığını bu yaşta kavradık” diyor İkinci Bahar oyuncularından 56 yaşındaki Zerrin Gün. “Bana ne mutluluk getiriyorsa hangi yaşta olursam olayım onu yaparım. Bu oyunla, hayatımıza renk kattık” diye ekliyor. Kabare Dev Aynası oyuncularından Ali Erdoğan’ın kurduğu ve en genç üyesinin 42 yaşında olduğu İkinci Bahar adlı tiyatro grubunun çoğunluğu emekli ve ev hanımlarından oluşuyor. “Yolumuzu Bulalım” isimli kabereyle gencinden yaşlısına, şehirlisinden köylüsüne, kadının başından geçen acı, tatlı, komik olaylar gözler önüne seriliyor. Oyuncuların, eşlerinden izin alarak gruba dâhil olduklarını söyleyen Zerrin Gün, “Tiyatrodaki ve evdeki sorumluluklarımızı beraber yürütebildik ve bu yaşta bir kadın olarak neler yapabileceğimizi gösterdik” diyor. 20 senedir spor eğitmenliği yapan Gün oyundaki en renkli karakterlerden Cazip Bey’i canlandırıyor. Yasemin Yalçın’ın “kadın düşkünü” Şuayip karakterinden esinlenerek oluşturulan Cazip Bey, karısını defalarca kendinden oldukça genç kadınlarla aldatan uslanmaz bir adam. Zerrin Gün ise bunu o kadar gerçekçi ve başarılı canlandırıyor ki sonunda seyirciyi kahkahalara boğuyor. Gezilerde arkadaşlarla beraber bu tip skeçler hazırlayarak kendi aralarında eğlendiklerini söyleyen Gün, “Yolumuzu Bulalım”ı sahneye koyarken de bu skeçlerden pek çok alıntı yaptıklarını belirtiyor. “Keşke daha önce fırsat bulabilsem ve tiyatro yapabilseydim” diye düşünüp düşünmediği sorduğumuzda Zerrin Hanım, tereddüt etmeden, hiç pişman olmadığını her şeyin zamanı gelince yaşandığını söylüyor. “Geç de olsa bir yerden başladık. Kim bilir belki bastonlu nineler olana kadar bu işi devam ettiririz” diye ekliyor. İkinci Bahar oyuncularından 51 yaşındaki ev hanımı Nazire Balioğlu ise günlük hayatta çok çekingen biri olduğunu, arkadaşlarının yüreklendirmesiyle gruba dahil olduğunu söylüyor. Tiyatro çalışmalarının onu daha girişken yaptığını ve diksiyonunu da geliştirmesine çok faydası olduğunu belirtiyor. Oyun kısıtlı imkânlarla sahnelenmiş. Sahneyi belediye ayarlamış, dekorları yok, kostümleri ise oyuncular temin etmiş. Bütün bu zorlukların ve emeğin sadece sahne arkasında yaşanan o tatlı heyecan için, perde aralığından sevinçle “Kim gelmiş? Kalabalık mı?” diye bakabilmek için olduğunu söylüyorlar. Grup üyeleri arasında çok sağlam […]

Bir Galler takımı İngilizler’i temsil edebilir mi?

Volkan Ağır İngiltere’nin en prestijli kupalarından Federasyon kupasında bu sezon bir çok süpriz yaşandı. Son dört takım arasına sadece bir tek Premier Lig ekibi girebilirken, diğer takımlar ise Premier Ligin bir alt ligi olan Championship’tendi. Yarı final karşılaşmalarından galip gelen iki takımdan biri West Bromwich Albion’ı eleyen Premier Lig ekibi Portsmouth, diğeri de Liverpool ve Chelsea’yi eleyip büyük bir sürprize imza atan Barnsley takımını eleyen Cardiff City oldu. Geçtiğimiz yıl Federasyon kupası finalini Manchester United ve Chelsea’nin oynamasının ardından bu seneki final, futbol açısından biraz sönük geçecek gibi görünüyor. Ancak bu yılki final de farklı yönleriyle öne çıkıyor. Daha önce 1927 yılında kupayı kazabilen Cardiff’in, 81 yıl sonra finale çıkması taraftarlar arasında büyük bir sevince yol açsa da, İngiltere Futbol Federasyonu ve UEFA’yı çok farklı tartışmalara itti. Kurallara göre kupayı kazanan takım gelecek sezon doğrudan UEFA kupası’nda oynama hakkını kazanıyor. Kupayı kazanamayan takım ise eğer kupayı kazanan takım Premier Lig’de bulunduğu sıralama sayesinde UEFA Kupasına katılmaya hak kazanmışsa, geçtiğimiz sezon Erciyesspor’da olduğu gibi kupaya katılma hakkını elde ediyor. Kupayı kazanmaları durumunda Avrupa kupalarında oynamayı hak eden takım, Galler takımı olduğu için bu iki hakka da sahip olamıyor. Çünkü Galler takımları ancak kendi şampiyonalarında başarı elde etmeleri halinde Avrupa kupalarında mücadele etmeye hak kazanabiliyor. İngiltere Futbol Federasyonu’na kayıtlı olan Cardiff, UEFA Kupasında oynayabilmek için çoktan harekete geçip itirazlarını Federasyon’a ve UEFA’ya iletti. İngiliz Federasyonu’ndan olumlu yanıt alan Kulüp, gelecek sezon Avrupa kupalarına katılabilme konusunda ümitli. Emsal oluşturan örnekleri ise çok tanıdık. Monako Prensliği’nin takımı olan Monaco Kulübü yıllardır Fransa Ligi’nden Avrupa kupalarına katılıp başarılar kazanıyor. İngiliz Futbol Federasyonu UEFA kupalarında oynayabilme hakkını Cardiff’e verirken bunun karşılığında seremonide Galler milli marşının çalınması konusunda baskı yapmamasını istiyor. Galler Spor Bakanı Rhodri Glyn Futbol Federasyonu’nun kendi milli marşlarını çalmasını istese de Cardiff Teknik Direktörü, bu kupanın finalinde Wembley Stadyumu’nda olma onurunun yeterli olduğunu düşünüyor. […]

“Ayaklar” başları uyarmak için Taksim’de

Ahmet Şık Emek örgütleri DİSK, KESK, Türk İş yaptıkları ortak bir açıklamayla, artık resmi bayramların arasına katılan 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını açıkladı. Günler öncesinden 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak istediklerini belirten sendikacılara hükümet cephesinden eleştiriler yöneltilmiş ve Taksim’de kutlamalara izin verilmeyeceği söylenmişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Ayaklar baş olursa kıyamet kopar” demeci de sendika temsilcileri tarafından tepkiyle karşılanmıştı. “Taksim emekçilere de açık olmalı” 1 Mayıs Tertip Komitesi’nde yer alan Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) Genel Sekreteri Mustafa Türkel, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Sekreteri Tayfun Görgün ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Genel Sekreteri Abdurrahman Daşdemir, 25 Nisan’da bir basın toplantısı düzenledi. 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın programını açıklayan sendika temsilcileri, Taksim’in yasak alan ilan edilmesini eleştirerek, “Hükümet, bu hakkın önüne yasak ve engel koyamaz, koymamalıdır. Artık sadece sendikalar değil bütün emekçiler, örgütler ve siyasi partiler Taksim’i 1 Mayıs alanı olarak görüyor. Taksim herkese olduğu gibi, emekçilere de açık olmalıdır. ‘Ayaklar başı yönetmeye kalkarsa kıyamet kopar’ diyen başbakan dikkatli olsun” dediler. SSGSS ve emeğe saldırılar protesto edilecek Türk-İş 1. Bölge Temsilciliği’nde yapılan toplantıda DİSK, KESK ve Türk İş temsilcileri 166 ülkede, 23 AB ülkesinde ve ABD’de tatil olan 1 Mayıs’ın Türkiye’de de tatil olmasını istedi. Sendikacılar hazırlıkların halen sürdüğünü, 1 Mayıs’ta Şişhane, Dolmabahçe ve Şişli’den Taksim’e şiddetsiz, karanfillerle yürüneceğini söyledi. 1 Mayıs’ta emekçilerin SSGSS olarak bilinen yeni Sosyal Güvenlik Yasası’nı ve emeğe yapılan saldırıların protesto edilip yeni hak kazanımları için mücadele edeceklerini belirten sendikacılar, “Siyasi iktidarların baskısından nasıl kurtulacağımıza, kayıt dışılığın, işsizliğin nasıl çözüleceğine dair söylemlerimizi ortaya koyacağız” dediler. Kutlama alanı taksim, toplanmalar 3 merkezde Komitenin verdiği bilgiye göre katılımcı gruplar Şişli, Şişhane ve Dolmabahçe olmak üzere üç koldan toplanarak Taksim’e doğru yürüyüşe geçecekler. Türk-İş Dolmabahçe’den, DİSK Şişli’den, KESK Şişhane’den yürüyecek. Toplanma saat 10.00’da, yürüyüş 11.00’de başlayacak ve Taksim’de buluşulacak. Katılımcı sendika ve örgüt temsilcileri ile milletvekillerinden oluşan heyet Kazancı Yokuşu […]

Baykal’ı kurultay değil, yerel seçimler bitirecek

Ferda Balancar Kurultay süreci CHP’lileri olduğu kadar “CHP dışı sol”u da yakından ilgilendiriyor. Prof. Erol Katırcıoğlu, solda yeni oluşum arayışlarını yakından izleyenlerin tanıdığı bir isim. 22 Temmuz seçimleri öncesinde ortaya çıkan 10 Aralık Hareketi’nin içinde yer alan Katırcıoğlu ile CHP kurultayındaki durumu ve bundan sonra CHP’de ve genel olarak Türkiye solunda yaşanabilecek olası gelişmeleri konuştuk. Katırcıoğlu’na göre sadece CHP değil, soldaki mevcut diğer partiler de toplumsal değişime ve yeni toplumsal taleplere uyum sağlamaktan uzak bir konumdalar. Öncelikle CHP solun, sosyal demokrasini neresinde sorusuyla başlayalım?CHP devleti kuran bir parti olmaktan geldiği için sosyal demokrat bir parti haline gelmesi zor olan bir parti. Ben hiçbir zaman CHP’li olmadım ama bu ülkede yaşayan ve sol değerlere sahip bir insan olarak CHP’yi sol veya sosyal demokrat bir parti olarak göremiyorum açıkçası. Bu açıdan baktığımda Erdal İnönü’nün SHP’sini (Sosyal Demokrat Halkçı Parti) CHP’ye göre daha solda, sosyal demokrat bir parti olarak görüyorum. İkisi arasındaki fark ne?SHP’yi ya da Erdal İnönü’yü daha iyi tanıdığım için söylemiyorum bunu. Sadece insan malzemesi ve o insan malzemesinin o parti içindeki bakış açılarının farklılığından kaynaklandığını düşünüyorum. CHP daha elitist ve daha devletçi bir parti. Partinin yönetim kademelerine baktığınız zaman bunu çok açık görebiliyorsunuz. 12 Eylül’den sonra CHP’nin kapalı olduğu dönemde kurulan SODEP (Sosyal Demokrasi Partisi) ve sonrasında SHP’nin kuruluş sürecinde ortaya çıkan siyasi oluşum, bir kere ‘biz devletin sahibiyiz’ düşüncesini bir kenara atabilen bir parti olmayı başarmıştı. O bakımdan da daha sahici bir sosyal demokrat partiydi. Daha sahici bir sosyal demokrat partiden tam olarak neyi kastediyorsunuz?Yani daha siyaset yapma heyecanı olan, çok farklı kimliklere sahip olan insanları aynı sosyal demokrat perspektifte bir araya getiren bir parti olduğunu düşünüyorum. Bugün CHP kurultayını düşündüğümde sol ve sosyal demokrasiyi konuşurken CHP’yi konuşmak abes bir şey olarak geliyor. Ama sol veya sosyal demokrasi deyince yine de akıllara önce CHP geliyor…Evet, maalesef öyle… Bu tabii […]

24 Nisan 1915’te ne oldu?

Nur Toprakoğlu İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nin düzenlediği “24 Nisan 1915’te ne oldu?” başlıklı panel bugün İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde gerçekleştirildi. Panele Konuşmacı olarak avukat Eren Keskin, yayıncı ve yazar Ragıp Zarakolu, Ermeni tarihçi Ara Sarafian ve yazar Erdoğan Aydın katıldı. Toplantının birinci bölümünde Eren Keskin, “İnsan Hakları Açısından, 24 Nisan 1915”; Ragıp Zarakolu “aydınların imhasında bir milat olarak 24 Nisan”; Ara Sarafian, “Ermeniler neden 24 Nisan 1915’i Ermeni soykırımının başlangıcı olarak kabul ediyorlar- eleştirel bir inceleme”; Erdoğan Aydın ise “tarih bilinci ve tarihle yüzleşmek” başlıklı konuşmalarını yaptılar. Toplantının ikinci bölümünde ise konuşmacılar panele katılanların Ermeni tehciri ve ayaklanmaları konusundaki sorularını yanıtladılar.

Kadınların sesiyle “Kadından Kentler”

İlknur Aydoğan Yazar Murathan Mungan’ın son kitabı “Kadından Kentler”, önceki gün Santralistanbul’da gerçekleşen özel gecede okuyucuya farklı bir şekilde tanıtıldı. Sinemanın, müziğin, tiyatronun önemli kadın isimleri Mungan’ın hikâyelerindeki kadınlar oldular ve hikayelerden parçalar okudular. Türkiye’nin 16 şehrinde geçen kadın hikayelerinden oluşan kitabın özel gecesinde Macide Tanır, Nedret Güvenç, Ayla Algan, Arsen Gürzap, Bennu Yıldırımlar, Türkan Şoray, Müjde Ar, Sezen Aksu, Derya Alabora, Jülide Kural, Başak Köklükaya ve Suzan Avcı vardı. Kenan Işık’ın sunduğu gecede mekan Santralistanbul’daki Enerji Müzesi’ydi. Davetlilerin ve basının toplandığı alandan yüksekte bir balkonda, her zaman bir araya gelmesi mümkün olmayacak kadınlar yanyanaydı. Tam olarak bir tiyatro sahnesi dekoru olmasa da kitaba fon oluşturacak bazı şeyler vardı hikâye kadınlarının yanında; gelinlik, dansöz kıyafeti giyen cansız mankenler, bavul ve komodin. Ayrıca salonun girişinde otogar sahneleriyle dolu bir film oynuyordu ve önünde türlü kadın ayakkabıları vardı. Bu ufak prodüksiyon bir kitap için, “Kadından Kentler” için hiçbir şeydi, zira yukarıda prodüksiyonun alâsı yapılıyordu. Kültür ürünlerinin birbiriyle iç içe geçmesine alışkınız ama bunun kanlı canlı insanlarla, kanı canı bize, Murathan Mungan’a mal olmuş kadınlarla gerçekleştirilmesi geceyi bambaşka bir hale getiriyordu. İlk hikâyeyi oyuncu Arsen Gürzap okudu, ardından Jülide Kural. Türkan Şoray farkı Sırası gelen o tanıdık sesler, sevdikleri yazar Murathan Mungan’ın kelimelerini okuyorlardı. O akşam “Okuma Akşamı’” olarak geçiyordu, okunan bir şeyi izlenebilir hale getirmek için isimler de mükemmeldi ama dinleyicilerin yekten izleyici olduğu an Türkan Şoray okumaya, oynamaya, yaratmaya başladığı andı. “Geceye damgasını vuran” yakıştırması belki oradaki bütün kadınlar için geçerli olabilir ama o akşam herkesi büyüleyen isim Türkan Şoray’dı. Aşağıdan ona bakan gözlerin hayranlığı bir yana, yanındaki kadınlar da onun oyunculuğuna tanık olmanın keyfini yaşadılar. Sezen Aksu, Müjde Ar, Ayla Algan, Bennu Yıldırımlar.., oradaki 12 kadının hepsi de hakkını vererek okudular öyküleri. Murathan Mungan’ın teşekkür konuşmasıyla sona eren okuma akşamının sonunda, Mungan’ın sihirli kelimeleri 12 kadının sesiyle Enerji Müzesi’nin atmosferine […]

Futbol neden sadece futbol değil?

Volkan Ağır The Power of the Game 2010 Dünya Kupası’nın ev sahibi Güney Afrika’yla başlıyor. Bu turnuvayı görmeden ölmeyeceğine inandığım 89 yaşındaki Nelson Mandela’dan başlayarak ülke çapında, tüm kurumlarıyla giriştiği hazırlık çalışmalarına tanık oluyor. Dünya Kupası organizasyonuyla birlikte, ülkedeki her türlü ve özellikle de ekonomik zorlukların aşılacağına değinen film, 2006’da düzenlenen bir önceki turnuvaya katılamayan ve böylece büyük bir tecrübe eksikliği yaşayan Güney Afrika’nın önündeki güçlüğü de gözler önüne seriyor: İkinci sınıf insan olarak yetiştirilen siyahların beyazlarla eşit düzeyde etkileşime geçememesinin ülkede yarattığı hayal kırıklığına dikkat çekiyor. Futbol konusunda, az gelişmiş pek çok ülkenin bile gerisinde kalan, ama son yıllarda geride kalmışlığını telafi etmek için hızlı adımlar atma çabasına giren ABD için de bir bölüm ayrılmış filmde. Amerikalılar futbol oyununa, kendi “football”larıyla karıştırmamak için “soccer” isimi veriyor. Michael Apted, bu farklı anlayışı aktarabilmek için ABD futbolunun önde gelen isimleriyle konuşuyor. Milli Takım Teknik Direktörü Bruce Arena’yla, takımın sembol ismi Landon Donovan’la röportaj yapıyor. 1994 yılında bu ülkede düzenlenen Dünya Kupası’nda kurulan ve Amerika’daki futbol sevgisini artırmak için çabalayan taraftar grubu “Sam’s Army”nin üyeleri ve kurucuları ile birlikte oluyor. İran’da kadın olmak Filmin en ilgimi çeken kısmı ise İranlı kadın gazetecinin futbola merakının anlatıldığı bölüm. Tehlikeli olduğu iddiasıyla, kadınların maçlara girmesinin izin verilmediği ülkede Mahin Gorji’nin örnek mücadelesi aktarılıyor bu bölümde. Kadın spor yazarı, küçük bir çocukken erkek kılığında stadyuma girerek izlemiş ilk maçını. Amcasıyla girmiş stadyuma. Şimdilerde işinden dolayı stadyumlara girebilen tek kadın. Ancak, ne yazık ki erkek gazetecilerin sözlü tacizlerine maruz kalmaya devam ediyor. 2006 Dünya Kupası’nı ABD’de takip eden az sayıdaki kadın gazeteciden biri olan Gorji, bu turnuvadaki tecrübelerini paylaşıyor izleyiciyle. İran’daki kadın futbol takımlarının antrenman görüntülerinin de yer aldığı film, gerçekte kadınların bu ülkede bu oyuna birçok ülkeden daha çok ilgi gösterdiğini aktarıyor. 2006 Dünya Kupası esnasında Almanya’nın Berlin şehrinde olmayanların farkında olmadığı sokak futbolu turnuvası da […]

“AKP’nin oluşum süreci”ne farklı bir bakış

Esra Elmas AKP kurulduğu günden bu yana sadece yapıp ettikleri dolayısıyla değil “varoluşuyla” da dikkatleri üzerine çeken bir parti oldu. Ülkenin siyasi gündemindeki tartışmalar ilgili ya da ilgisiz, bir noktada ille de AKP ve resmi ideoloji arasında bir krize dönüşme potansiyeli taşıdı ve taşımaya devam ediyor. Ülke içinde gerçek gündemi bu gerilim dışında tartışmak çok kolay değilken duruma “uzaktan” bakanlar için mesele daha da karışık. Amerika ve Avrupa, Türkiye’deki İslami ve seküler politikaları anlamaya çalışıyor. 11 Eylül sonrası İslami terör paranoyasına karşılık içini rahatlatan ‘Ilımlı İslam ülkesi Türkiye’yi anlamak Amerika ve Avrupa için şimdi daha da önemli. Ümit Cizre’nin editörlüğünü üstlendiği ve İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Kenan Çayır, Başkent Üniversitesi öğretim üyesi Menderes Çınar, Sakarya Üniversitesi Öğretim üyesi Burhanettin Duran, siyaset bilimci Ahmet Yıldiz, Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Ali Resul Usul, Çankaya Üniversitesi öğretim üyesi Ertan Aydın, Kırıkkale Üniversitesi öğretim üyesi İbrahim Dalmış ve yine Ümit Cizre’nin makalelerinden oluşan kitap, bugün gündemi meşgul eden pek çok tartışma konusuna dair önemli tespit ve analizler içeriyor. 28 Şubat ve 11 Eylül 28 Şubat ve 11 Eylül… Ümit Cizre kitabın girişinde bu iki önemli tarihe dikkat çekiyor. ‘28 Şubat Türkiye, 11 Eylül ABD ve Avrupa için birer dönem noktası oldu. Türkiye 28 Şubat’tan sonra kapatılan Refah ve Fazilet Partisi geleneğine karşılık ‘yenilikçiler’i, Amerika ve Avrupa ise 11 Eylül’den sonra İslami terörü karşılık ‘ılımlı İslam modeli’ni tartışmaya başladı.’ Kitap Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ortaya çıkış hikâyesi ve bugün geldiği noktayı bu iki tarihi akılda tutarak düşünmeyi tavsiye ediyor. Ümit Cizre sunuş yazısında bu iki tarihin önemini şu şekilde özetliyor: “28 Şubat Türkiye’de Siyasal İslam’a karşı yapılan ‘yumuşak’ bir darbeydi ve o dönem akımın meclisteki temsilcisi Refah Partisi (RP), Anayasa Mahkemesi tarafından ‘laikliğe aykırı eylemleri nedeniyle’ kapatıldı. Bu olaydan sonra Milli Görüş’e referansla farklı isimlerle olsa dahi gelenekten kopmayan partilerle siyaset sahnesinde yer alan […]

“Erkeklik buysa biz erkek değiliz…”

“Barış mesajı getirmek ve dünyanın güvenli olduğu” mesajını vermek için ülkesinden gelinliğiyle yola çıkan İtalyan sanatçı Pippa Bacca’nın, Gebze’de tecavüz edilerek öldürüldüğünün ortaya çıkmasından sonra birçok kişi ve kurum tarafından protesto gösterileri yapıldı, kınama mesajları yayımlandı. Türkiyelilerin ne kadar iyi insanlar olduğu anlatılmaya çalışıldı tüm dünyaya. Hatta öyle ileri gidildi ki, hemen her gün “tecavüz” konulu haberlerin basın organlarında epey yer tutması bile göz ardı edilip, bu vahşi olayın “münferit” olduğu söylendi. Bu kadar yorumun ya da protesto gösterisinin arasında en dikkat çekici olanı, 19 Nisan günü Galatasaray’da biraraya gelen bir grup erkeğin eylemiydi. Pippa’nın vermek istediği barış mesajının ironik bir biçimde yarım kalmasını simgeleyen siyah duvak takan erkekler, “Öldürmek, tecavüz etmek erkeklikse biz erkek değiliz” diye bağırıyorlardı. Yaptıkları basın açıklamasında kadına yönelik şiddeti kınayan erkekler Taksim Meydanı’na kadar da yürüyüş yaparak, “Tecavüz etmek, namus töre bekçiliği, öldürmek, homofobik olmak, hayatı ve sokakları kadınlara dar etmek erkeklikse biz erkek değiliz” sloganı attılar. Bildirilerine “Kara duvaklı erkekler. Biz erkek değiliz girişimi” diye imza atan grupta yer alan Kürşad Kızılıtuğ, tecavüz, cinsel taciz ve şiddetin Türkiye’deki en yaygın suçlardan olduğunu belirterek, erkek egemen kültürün bir yansıması olarak sürekli pohpohlanan her türlü dinsel, cinsel, ahlaki ve milliyetçi değer sistemine karşı olduklarını söylüyor. Kızıltuğ, eylemin nasıl doğduğunu ve neler yapılmak istendiğini Medyakronik’e anlattı… Bu eylem fikri nasıl doğdu? Pippa Bacca’nın korkunç sonunun ortaya çıkmasından sonra küçük bir arkadaş grubumuzda bu konuyu tartışmaya başladık. Elbette ki hepimiz eleştiriyor ve bir şeyler yapmak gerektiğini düşünüyorduk. Biz erkekliği, seksizmi sorguluyorduk ama bunu politik gündem haline getirelim diye bir tasarı yoktu. Bu eylem yaşanan bir olaya karşı artık bardağı taşıran son damla idi. Bunun tepkisiyle ortaya çıktı. Sonra bu konuyu üyesi bulunduğumuz haberleşme gruplarında da tartışmaya açtık ve en sonunda bir eylem yapmamız gerektiğinde birleştik. Yani tamamen arkadaş sohbetiyle başlayan bir süreçle gelindi bu noktaya. 10 kişilik bir […]

“Susurluk şimdi başlıyor”

Ahmet Şık Danıştay İdari İşler Kurulu, Mehmet Ağar’ın Susurluk Soruşturması kapsamında Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemle ilgili “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak”tan yargılanması yönündeki karara itirazını reddettti. Böylece, yıllardır dokunulmazlık zırhı nedeniyle yargı önüne getirilemeyen Ağar’ın, Susurluk Çetesi davasından yargılanmasının önünde engel kalmamış oldu. Danıştay Birinci Dairesi, geçen Şubat ayında, Susurluk Çetesi davasının görüldüğü sırada milletvekili olan Mehmet Ağar’ın, 22 Temmuz 2008 seçimlerinde TBMM dışında kalması nedeniyle milletvekili dokunulmazlığını yitirmesinden sonra Susurluk davası kapsamında yargılanmasına karar vermişti. Danıştay Birinci Dairesi, Ağar’ın Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemde “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçundan yargılanması gerektiği yönünde karar almıştı. Bu karara itiraz eden Ağar’ın talebini görüşen Danıştay İdari İşler Kurulu, itirazı reddederek Danıştay 1. Dairesi’nin yargılama kararını onadı.“Susurluk şimdi başlıyor” Yargılama kararının kesinleşmesiyle, Ağar’ın suça konu eylemlerin gerçekleştiği dönemde Emniyet Genel Müdürlüğü ve bakanlık yapması nedeniyle dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilecek. Susurluk Çetesi davasında adı sıkça anılan, çete faaliyetleriyle ilgili birçok maddi delil bulunan Ağar’ı yargı önüne çıkartmak için en fazla uğraşan isimlerden biri olan avukat Ergin Cinmen, “Ağar’ın yargılanmasının önünü açılmasıyla ‘Susurluk Davası esas şimdi başlıyor’ demek mümkün. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin Susurluk’la ilgili verdiği kararda bu yapılanmanın başında gösterilenlerden biri Mehmet Ağar’dı ancak yargılanamadı. Şimdi yeni yargılamayı, adaletin gerçekleşmesini bekleyeceğiz” dedi. “Susurluk’un mimarı” Daha önceden olması gereken olağan bir sürecin başladığını belirten Cinmen, “Ancak Türkiye’deki dokunulmazlık ucubesi nedeniyle bu iş yıllarca sürüncemede bırakıldı. Yargının Susurluk karşısında yetersiz olduğu, siyasi iradenin olmadığı söylendi. Mehmet Ağar’ın Susurluk’un bir numaralı aktörü, mimarı olduğu dava iddianamesinde bile anıldı bu konuda yaygın bir kamuoyu kanaati oluştuğu gibi bugüne kadar ortaya çıkan hukuki belgelerle maddi kanıtların da olduğu ortaya çıkmıştı. Mehmet Ağar katliam zanlılarına, kanun kaçaklarına ne olduğu belli olmayan kimlikleri kendi imzasıyla vermiş birisidir. Şimdi hukuka uygun bir yargılama bekliyoruz. Bu arada Ergenekon soruşturması da yürütülüyor ikisi bir arada sağlıklı götürülürse Türkiye’de bugüne dek görmediğimiz […]

Tatilsiz resmi bayram

Ahmet Şık Her yıl, kendisi gelmeden gerginlik haberlerinin medyaya düştüğü bir kutlamadır 1 Mayıs. Faillerinin devlet destekli kontrgerillalar olduğunu artık herkesin bildiği 1977 travmasının üzerine, 1996 yılında Kadıköy’de 3 kişinin polis kurşunlarıyla can vermesiyle sonuçlanan çatışma görüntüleri de eklenince her yıl aynı bildik senaryolar tekrarlanıp durur Türkiye’de. Önce ana akım medya sınıfına giren basın organlarında polis kaynaklı haberler boy göstermeye başlar. Hepsi de “işçi sendikalarının arasına sızan terör örgütü mensuplarının” diye başlayıp, “kutlamaları provoke etmek, çatışma çıkarmak, iş yerlerini yakıp yıkıp yağmalamak” gibi ibarelerin bolca geçtiği haberlerdir. Sonra sendikaların yaptığı başvurular bu haberler dayanak gösterilerek geciktirilir, mülki erkân gözden ırak bir yerde 1 Mayıs’ın kutlanması için bastırır da bastırır. Sendikalar itiraz eder en sonunda “uygun yer” bulunur, 1 Mayıs kutlanır gider.Birkaç yıl öncesine dek böyle sürüp giden uygulama artık sendikaların, 1 Mayıs’ın sembol haline gelen kutlama alanı olan Taksim’de ısrar etmeleri üzerine farklı yaşanıyor. Taksim yasak polis şiddeti serbest Evet, yine aslı astarı olmayan sızdırma haberler yapılıyor. Yine sendikalara zorluk çıkartılıyor ama farklı olarak 3 yıldır Taksim’de ısrar ediliyor. Geçen yıl da tıpkı bu yıl olduğu gibi İstanbul Valisi Muammer Güler ve Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, Taksim Meydanı’nda gösteri ve yürüyüş yapılmasının yasak olduğu açıklamışlardı. Sendikalar da haklı olarak milli maçlardan sonra ve başka “milliyetçi hezeyan barındıran” bir takım vesilelerle bu alanda kutlamaların yapıldığını hatırlatmıştı. Bu ısrarın sonunda miting alanı Taksim diye belirleyen sendikaların ısrarının sonunda ortaya çıkan tablodan hafızalarda kalan tek şey polisin orantısız şiddet sahneleriydi. Bu yıl da benzer tartışmalar beklenildiği gibi başladı ve sürüyor. Sendikalar kutlamaların Taksim’de yapılmasını istedikleri gibi bir de 1 Mayıs’ın resmi tatil olmasını istiyorlardı. Sendikalara TBMM’den destek Bu kez sendikalara TBMM’den de destek çıktı. Demokratik Toplum Partisi ile Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı ve İstanbul milletvekili Ufuk Uras geçtiğimiz günlerde 1 Mayıs’ın resmi tatil olması için hazırladığı kanun teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu. […]

1 Mayıs’ın inanılmaz faturası

Güventürk Görgülü Beklenen gün yaklaştı ve işçi sendikalarının “1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacağız” taleplerine yanıt dün Bakanlar Kurulu’ndan geldi: “1 Mayıs birlik dayanışma günü olsun ama tatil olmasın, Taksim’de de kutlanmasın” Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek dün Bakanlar Kurulu sonrasında yaptığı açıklamada 1 Mayıs’ı tatil günü ilan etmemelerini son derece mantıklı bir de gerekçeye bağladı; “Tatil günü olursa iki milyar YTL fatura çıkar!..” Hükümet uluslararası finans çevreleriyle konuşurken “Biz durgunluktan etkilenmiyoruz” diyor ama sıra işçilere cevap vermeye gelince “zaten durgunluk var faturası ağır olur” demekten de geri durmuyor. Peki nereden çıkıyor bu “ağır” fatura? Cevabı çok basit.Ekonomide son derece başarılı olduğu iddiasındaki AKP Hükümeti’nin ekonomik büyüklüklerle ilgili açıklamalarının çoğunda gördüğümüz yanlış ve yanıltıcı bilgiler bu açıklamada da aynen tekrarlanıyor. Cemil Çiçek’in hesabına bir bakalım; Hükümet, Türkiye’nin yıllık Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’ndan (GSYİH) yola çıkıyor belli ki. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) hesapladığı yeni milli gelir serisine göre 2007 yılında yurt içinde ürettiğimiz nihai mal ve hizmetlerin toplamı 856,3 milyar YTL’ye ulaşıyor. Herhalde dünkü Bakanlar Kurulu toplantısında Başbakan, “Şu 1 Mayıs’ı tatil edersek maliyeti ne olur?” diye sorunca ve hükümette ekonomiden anlayan bir bakan –mesela Mehmet Şimşek olabilir- diyor ki “Yıllık GSYİH rakamını 365 güne bölersek tatilden ortaya çıkacak rakamı buluruz!” Ve bu dahice fikri uygulayarak 856,3 milyar YTL’yi 365 güne bölerek günlük 2,3 milyar YTL’lik bir üretim değerine ulaşıyorlar. Sonuçta dün akşamüstü Cemil Çiçek, çıkıp bu açıklamayı yapıyor. Peki böyle bir zarar gerçekten mümkün mü? Elbette ki hayır.Türkiye’nin bir günlük tatil sonucundaki kaybını bir ilköğretim dördüncü sınıf öğrencisi hesaplasa herhalde o da Cemil Çiçek’le aynı rakamı bulurdu. Çünkü hükümetin hesabına göre bir gün boyunca ülkedeki tüm ekonomik aktivite tamamen duruyor, kesintiye uğruyor ve hatta felç oluyor. Mesela ülkedeki tüm ama tüm fabrikalar tamamen kapanıyor; yani Erdemir’deki yüksek fırınları bile söndürüyorlar. O gün madenlerde üretim yapılmıyor, balıkçılar balığa çıkmıyor, köylüler pazara […]

Batı, Türkiye’nin hangi “iç işi”ne karıştığında “küstah” olur?

Alper Görmüş Taraf gazetesi yazarı Yıldıray Oğur, Türkiye’deki “Batı’ya rağmen Batıcılık” akımının, demokrasimiz bakımından neden ciddi bir tehlike oluşturmaya başladığını anlatıyordu dünkü (21 Nisan) yazısında. Oğur’un, tezine yazdığı gerekçeyi okuyunca ben de irkildim doğrusu: “Ümidini yitirmiş çaresiz bir âşıktan daha tehlikelisi ne olabilir?” Bu çevrenin önde gelen figürleri, Oğur’un da belirttiği gibi yaman bir çelişki içinde: Batı’dan ne zaman sivil siyaset ve demokrasi yönünde bir vurgu gelse bu kişiler kırmızı görmüş boğaya dönüyorlar. Fakat tam tersine, ne zaman “laiklik” yanlısı ya da iktidar partisi karşıtı bir ses gelse oralardan, bunu mutlulukla kaydediyorlar ve asla “karışmayın bize” demiyorlar. Oğur, bu çevrelerin sembol ismi Ertuğrul Özkök’ün şahsında pek güzel saptamış yukarıda sözünü ettiğim çelişkiyi: “Ümidini yitirmiş çaresiz bir âşıktan daha tehlikelisi ne olabilir? Her an hepimize zarar verecek bir çılgınlık yapabilir. Yani demokrasimiz, tarihinde hiç olmadığı kadar tehlikede. Tedirginliğinizi artırmak istemem. Yine de herhalde herkesin kendisi hakkında yazıp çizmesinden acayip keyif alan Hürriyet’in genel yayın yönetmeninin bozulan psikolojisini hatırlatıp bundan sonra daha dikkatli olmanız için sizi uyarmalıyım. “Baksanıza, bir taraftan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin AKP kapatma davası karşısında yayınlayacağı bildirinin bir AKP’li vekilin talebi üzerine hazırlandığına ilişkin iddialar karşısında ‘çıldırdığını’ söylüyor, ‘Artık tiksiniyorum’ diyor, oturup ‘Kimmiş bu bildirici arkadaş, ortaya çıksın, yüzüne söyleyecek iki çift lafım var’ diye yazılar yazıyor. Ama diğer taraftan Türkiye’yi ziyareti sırasında Barroso’ya ‘AB’li yetkililer çevirip kendisine ulaştırır umarım’ diyerek arabesk bir üslupla dilekçeye başvuruyor, kendisinden Türk laiklerini destekleyen açıklamalar arz ve talep ediyor. (…) Çelişkinin biri bin para. Çaresiz bir âşıktan tutarlılık beklemek ne kadar doğru zaten?” Çelişkinin ardındaki hissiyat? Her ne kadar “yaman” gibi görünse de, gerçekte kavranması çok kolay bir “çelişki”yle karşı karşıyayız. Bence mesele şundan ibaret: Bizim, şimdi Batı’dan gıcık kapan geleneksel Batıcılarımızın aşkları aslında devam ediyor. Dolayısıyla “âşık”ın “ma’şûk”a karışmasında hakikatte gerçek bir problem yok. Problem şurada ki, “âşık” yanlış bir bilinçle “ma’şûk”un […]

İtalya’da Gladio’yu çökerten savcı bu cumartesi Bilgi’de

Ferda Balancar Genç Siviller tarafından düzenlenen “Hukuk, Devlet, Derin Devlet” başlıklı sempozyum 26 Nisan Cumartesi günü İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenecek. Sempozyuma İtalyan “derin devlet”i Gladio’yu çökerten savcı Felice Casson da katılıyor. Casson, sempozyumda “Nasıl Yaptık, Nasıl Yapılır?” başlıklı bir konuşma yapacak. Felice Casson, Türkiye’de ve dünyada “Gladio operasyonu” olarak bilinen soruşturma kapsamında İtalya’da soğuk savaş döneminde kurulan kontrgerilla hareketi Gladio yapılanmasını ortaya çıkaran savcı olarak tanınıyor. Gladio, olası bir Sovyet işgaline ya da komünistlerin iktidara gelmesine karşı ordudan bağımsız fakat paralel olarak mafyayla bağlantılı sivil ve askeri kişiler tarafından oluşturulmuş bir derin devlet yapılanması olarak biliniyor. 21 yıl süren takip Casson tarafından 1993’te açılan Gladio Davası’nın kökleri çok daha eskilere dayanıyor. 1972’de Trieste şehri yakınlarında kimliği belirsiz bir ihbar üzerine şüpheli bir aracı kontrol etmek üzere üç polis görevlendirildi. Araca yaklaşan polislerden birinin aracın kaputunu açması sonucu bubi tuzağı ile hazırlandığı tespit edilen bomba patladı ve üç polis yaşamının yitirdi. Olaydan iki gün sonra yine kimliği belirsiz bir telefonla olayın Kızıl Tugaylar örgütü tarafından gerçekleştirildiği ihbar edildi ve bu ihbar üstüne örgütün 200 üyesi gözaltına alındı. 1984’te Casson, faşist bir silahlı örgüt olan Yeni Dünya’nın üyelerinden Vincenzo Vinciguerra’ya ulaştı. Vinciguerra Trieste’de yaşanan olay da dâhil olmak üzere 1960 – 80 arasındaki pek çok bombalı saldırı ile bağlantısını itiraf etti ve ömür boyu hapse mahkûm oldu. Vinciguerra ifadesinde İtalyan polis teşkilatı, İçişleri Bakanlığı ve tüm sivil askeri gizli servislerin olaylardan haberdar olduğunu ancak siyasi nedenlerden ötürü olayların üstünü örttüklerini belirtti. Dönemin İtalya Başbakanı Andreotti önceleri Gladio’nun 1972’de yaşanan Trieste olayının ardından tasfiye edildiğini savundu ve Gladio’nun varlığını şiddetle reddetti. Gladio’yla gurur duyan cumhurbaşkanı1988’de Kuzey İtalya’da yere gömülü olarak 127 adet silah ve patlayıcı depoları ortaya çıkarıldı. Bu depoların İtalya Haber Alma Örgütü SİSMİ’nin denetiminde olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine Casson, 1972’deki bombalı saldırıyı 1989’da tekrar gündeme getirdi ve konuyla ilgili araştırmalarını derinleştirdi. […]