Habervs

Habervs

İşçiyiz, genciz, kamptayız!

Mustafa Kuleli Toplumsal Araştırma ve Eğitim Merkezi (TAREM) ile DİSK ve Türk-İş’e bağlı sendikalar, dünya çapında bir genç işçi buluşması düzenliyor. Rosa Luxemburg Vakfı, İşçi Filmleri Festivali ve Şişli Belediyesi’nin katkılarıyla düzenlenecek olan “Dünya Genç İşçi Buluşması 2008 / Türkiye” kapsamında, dünyanın birçok ülkesinden gelecek genç işçiler, Türkiye’deki genç işçilerle buluşarak örgütlenme ve mücadele deneyimlerini paylaşacak, uluslararası dayanışmanın olanaklarını tartışacaklar. Birleşik Metal-İş’in Balıkesir Gönen’deki Kemal Türkler Tesisleri’nde 7-15 Haziran 2008 tarihlerinde gerçekleşecek olan bu buluşma Türkiye’de bir ilk olacak. Buluşmaya İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Gebze, Diyarbakır ve Batman başta olmak üzere Türkiye’nin birçok ilinden katılım sağlanacak. Diyarbakır’da çalışan sendikalı ve sendikasız çok sayıda genç işçinin kampa katılımı Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından desteklenecek. Buluşmaya yurt dışından Almanya, İtalya, Rusya, Sırbistan, Kosova, Bosna, Mısır, Belçika, Azerbaycan, Kazakistan, Venezüella, Şili, Bolivya, Arjantin, Brezilya ve Filipinler’den genç işçi temsilcileri katılacaklar. “Örgütlü yaşam ve güvenli gelecek” “Örgütlü yaşam ve güvenli gelecek” için buluşacak olan genç işçiler 9 günlük bu buluşma kapsamında paneller, forumlar, söyleşiler, atölye çalışmaları, film gösterimleri ve konserler gerçekleştirecekler. Program, Türkü Hazel’in sunuculuğunu yapacağı ve Moğollar’ın sahne alacağı 8 Haziran’daki açılış gecesi ile başlayacak. Buluşma kapsamında yapılacak panellerde ‘Genç işçiler ve sorunları’, ‘Emek göçü ve ırkçılık’, ‘Endüstriyel futbol / spor’, ‘Çalışma hayatında ve sendikal alanda kadın’, ‘Mesleki eğitim’, ‘Çevre’, ‘İşçi sınıfı, sendikalar ve siyaset’, ‘Savaş ve barış’ konuları ele alınacak. Kampın 3 günü boyunca yapılacak atölye çalışmalarında mücadele deneyimlerini ve örgütlenme olanaklarını tartışacak genç işçiler, düzenleyecekleri forumla da atölye çalışmalarının sonuçlarını birbirleriyle paylaşacaklar. Kamptaki bir diğer forum ise kadın işçilerle ilgili olacak. Çalışma alanında ve sendikal alanda kadının yerinin konuşulacağı foruma çeşitli işyerlerinden çok sayıda kadın işçi de katılacak. Türkiyelilere Latin Amerika dersleri Yurt dışından katılan işçi temsilcileriyle birlikte yapılacak söyleşilerde, temsilciler mücadele deneyimlerini paylaşacak. Bu kapsamda Latin Amerika’da yaşanan neoliberal yıkım politikalarının sonuçları ve buna karşı gerçekleştirilen “işgal fabrikaları” deneyimleri anlatılacak. Arjantin […]

Avrupa sinema ve medyasına farklı bir bakış

Özge Özyılmaz İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Nezih Erdoğan’ın Miyase Christensen ile birlikte editörlüğünü yaptığı “Shifting Landscapes of Film and Media in European Context” kitabı Cambridge Scholar Press tarafından yayımlandı. Kitabın genel çerçevesini Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin geçtiğimiz iki yıl içerisinde İsveç Karlstad Üniversitesi Medya ve İletişim Çalışmaları bölümü ortaklığı ile düzenlediği film ve medya çalışmaları alanlarını kapsayan uluslararası konferans dizisinin ilkini oluşturuyor. Bu konferanslarda, değişen dünya içinde sinemanın yerini ve sinemada bu değişimin yansımalarını tartışmak gibi hayli cesur bir işe girişilmişti. Erdoğan ve Christensen, 2006 sonbaharında yapılan ilk konferansta tartışmaya açılan başlıklardan oluşan bölümlerle, bazı konferans bildirileri ve yeni makaleleri Cambridge Scholar Press tarafından basılan İngilizce bir derlemede toplayarak kitap haline dönüştürdüler. Bu kitapta, küreselleşen dünyada değişmekte olan ilişkiler ve güç dengeleri içerisinde, AB’nin politik – ekonomik ve kültürel bir blok olma arayışlarına paralel gelişen yeni siyasi oluşumlar ve özellikle küreselleşmeye bağlı olarak yeni görünümler sunan göç ve göçmenlik olgusu; kültürel alanın kazandığı küresel karaktere koşut olarak gözlenen yerelleşme eğilimi gibi makro dengelerin ortasında Avrupa film ve medyası; film üretim – dağıtım – tüketim sürecinin bütünü, neredeyse tüm sosyal hayat tecrübelerini ve bununla birlikte seyircilerin algısını değiştirme potansiyeline sahip olan dijital teknolojilerdeki muazzam gelişmelere ilişkin argümanlar, okuyucuların ilgisine sunuluyor. “Çifte işgal” Kitabın “Kimlikler, Sınırlar, Endüstriler” başlıklı ilk bölümünün açılış makalesi, ilk kez bu konferans sebebiyle Türkiye’ye gelen, sinema çalışmalarının akademide yer bulmasında önemli bir role sahip Thomas Elsaesser’e ait. Çokkültürlü ve çok sesli bir harmoni söylemine sahip olsa da, AB’nin kendi vatandaşları üzerindeki ötekileştirici ve dışlayıcı süreçleri “çifte işgal” gibi bir kavramsallaştırmayla ele alan Elsaesser, farklı alt kimliklerin ve aidiyetlerin sinemadaki izdüşümlerini ele alıyor. “Göç, Mekan, Ulusötesilik” başlıklı, Avrupa’daki diaspora medya ve iletişim pratiklerinin Avrupa kültürel alanlarının stabilitesini nasıl zorladığından; çeşitli filmlerde Avrupa şehirlerinin nasıl temsil edildiğini ele alan farklı makalelere yer verilen ikinci […]

Medya postunda pornocular

Mustafa Alp Dağıstanlı, bu hassasiyetle yazıldığını anlayacaksınız. Post Medya’nın haberi sunuşunda bırakın bu hassasiyeti, ne bir nezaket var, ne bir dürüstlük var… Gazetecilik mahareti saydıkları ve sandıkları ucuz cinlik ve kabalık var. Şu başlıkla sunmuşlar: “Erotik film yıldızı bakireymiş.” Spotları da şu: “‘Feleğin çemberinden geçmiş’ erotik film oyuncusu Sevgi Deniz’in ilginç hayat öyküsü…” Böylece, bizim bilmediğimiz gazeteciliği sergileyip haberi okunur kılmış oluyorlar! Evet, Sevgi Deniz, kendisiyle yapılan konuşmada bakire olduğunu söylüyor, ama bu değil ki Sevgi Deniz’in hayatı ve hayat hikayesi. Ama Postmedya’nın “ilginç hayat öyküsü”nden anladığı bu. Sadece bu kadarla kalsa iyi, Post Medya’nın haberimizi koyduğu sayfadaki linklerbu, medya postundaki pornocuların foyasını ortaya çıkarıyor: “erotik video indir”, “en sıcak videolar”. Sevgi Demir’in “Başıma kakılmasından korkuyorum” dediği şeyin daniskasını yapıp, başkalarının en sıcak videolarını da onun başına kakıyorlar. Post Medya’da her habere tıkladığınızda, ekranda o habere uyumlu linkler beliriyor. Bu insan hikayesi için de uygun gördükleri linkeler bunlar. Hiç emek harcamadığınız, başkasının yaptığı bir haberi alıp, ruhundan koparacak şekilde sunamazsınız. Sevgi Deniz’i kıracak, rahatsız edecek şekilde, yazarını rahatsız edecek şekilde sunamazsınız; çünkü tecavüz etmiş olursunuz. Post Medya, işte bu yapılmaması gerekeni yapmış. Üstelik, muhabirimizin ve Medyakronik’in adını da koyduğu için biz böyle yapmışız gibi algılanıyor. Sevgi Deniz’le konuşmadık bu meseleyi, dolayısıyla nasıl algıladığını bilmiyoruz, ama muhabirimiz ve öğrencimiz İlknur Aydoğan’ın nasıl algıladığını biliyoruz. Post Medya’nın haberimizi kullandığını bildiren mesajında şöyle diyor: “Bir internet sitesi Sevgi Deniz haberini kullanmış ve ‘Erotik film yıldızı bakireymiş’ başlığını kullanmış. Tabii, haberde adım ve medyakronik de var. Bu normal mi? Tamam, yazı dilini değiştirmemişler falan, ama o başlık bize ait değil, nasıl olabiliyor bu? O internet sitesini ne kadar ciddiye alıp almamız gerektiğiyle ilgili bir şey olabilir bu, ama rahatsız etti beni… Atılan başlık hikayenin kendisine zarar veriyor ve ayıp ediyor. Ben, haberi yapan kişi, Sevgi Deniz’in fotoğrafının yanında o başlığı görünce utandım. O hikayeye […]

Reklamların sessizliği!

Duygu Ertürk Televizyon izleyicilerinin dikkatini çekmiştir; reklam kuşağı girdiğinde televizyonun sesi bir anda yükselir; ekran başındakiler neye uğradığını şaşırır, rahatsız olur. İngiltere’de reklam yayınlarını kontrol eden Reklamcılık Yayın Komisyonu (BCAP) da televizyon reklamlarının bu rahatsız edici ses seviyesinin düşürülmesi yönünde yeni düzenlemelere başladı. Yayın komisyonuna göre, reklamlarda kullanılan ‘işitsel sıkıştırma’ yöntemi reklamların ses seviyesini azaltacağı ve programdaki maksimum sesten daha yüksek olmasını engelleyeceği için, ses, izleyicileri ve komşuları rahatsız etmeyecek. Yapılacak yeni düzenleme sayesinde yayıncılar, programlar arası ses düzeyindeki dengesizliği en aza indirmek zorunda kalacak. Böylelikle izleyici, program arasında ses ayarı yapmak zorunda kalmayacak.Ses kontrolünü sağlamak için en güvenilir yolun, subjektif ses seviyesini ölçen, ‘gürültü düzey metresi’ adı verilen cihazı kullanmak olduğunu belirten komisyon, bu metreyi kullanmayan yayıncıların, reklam aralarında kanalın ses seviyesini değiştirmek ve programla uyumlu hale getirmek zorunda kalacağını söylüyor.Peki ya yayıncılar uygulamaya kulak asmazsa ve gürültülü reklam kuşakları yayınlamaya tam gaz devam ederlerse?… O zaman suçlu bulunan yayıncılar, İngiliz medya düzenleme kurumu Ofcom’a iletilecek ve cezalandırılmaları sağlanacak. Buna benzer bir uygulama daha önce ABD’de yürürlüğe girdi. Federal İletişim Komisyonu( FCC), reklamların ses seviyesini uygun bir desibelde tutuyor. Buna rağmen Amerikalı izleyiciler, reklamların programlardan daha yüksek seste olmasından yakınmaya devam ediyorlar.Tüm bu düzenlemeler bir yana, yayına reklam girdiğinde, Türkiye gibi izleyicilerin kulak sağlığını düşünmeyen ülkelerde, kanal değiştirmek veya televizyonun mute (sessiz) tuşuna basmak da naçizane çözüm önerileri tabii… Kaynak. The New York Times

“Savcının temyizi benimkinden önemli”

Alper Görmüş “Bakırköy savcısı, Nokta davasını temyize götürdü / DARBETEŞEBBÜSÜAYDINLATILMALI…” Darbe Günlükleri davasının, duruşmanın savcısı Süleyman Aydın tarafından temyiz edildiği, Zamangazetesinin özel haberinde işte bu yorumlu başlıkla sunuldu. “Yorumlu” derken, “Darbe teşebbüsü aydınlatılmalı” cümlesinin, savcının temyiz başvurusunda doğrudan kullanılmadığını, bunun gazetenin kendi değerlendirmesi olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Peki bu değerlendirme doğru mu? Evet, bence kesinlikle doğru. İsterseniz, beraat kararının verildiği 11 Nisan duruşmasına geri dönelim, çünkü savcı o duruşmada dile getirdiği görüşlerle, kararı temyiz edebileceğinin ilk işaretlerini vermişti. Hatırlayın, son duruşmanın en önemli unsuru, gazete haberlerinde zikredilen, Günlükler’in Özden Örnek’in bilgisayarından çıktığına dair Emniyet belgesinin Mahkemeye getirilmesi yönündeki talepti. Savcı Süleyman Aydın, bunun “davanın en önemli delili” olduğu gerekçesiyle Savcılık’tan istenmesi gerektiği yönünde görüş beyan etmişti. Ayrıca, davanın “kamusal önemi”ne işaretle, “sanığa ispat hakkı” tanınması gerektiğini savunmuştu. Yani savcı duruşmanın genişletilmesini istiyordu. Beraat ama nasıl beraat?Fakat duruşmanın hâkimi o gün (11 Nisan) sürpriz bir kararla davayı bitirdi. Karar “beraat”tı; ne var ki gerekçe basitçe “hakaret ve iftira suçunun unsurları oluşmamıştır”a dayandırılmıştı. Duruşma hâkimi o gün gazeteciler için yaptığı sözlü açıklamada (daha sonra yazılı gerekçede de benzer görüşleri tekrar etti), 1. Bu davasının konusu itibarıyla günlüklerin Özden Örnek tarafından yazılıp yazılmadığının bir öneminin bulunmadığını, 2. Keza 2004’te iddia edildiği gibi darbe girişimlerinin yapılıp yapılmadığının da davayı ilgilendirmediğini söyledi. Ben, duruşma çıkışında yaptığım açıklamada, bu gerekçeyle beraat etmekten memnun olmadığımı belirtmiştim. Talebim, bana hukuk önünde ispat hakkınız tanınması ve neticede şu gerekçeyle beraatımdı: “Günlükler gerçektir, dolayısıyla hakaret ve iftira yoktur.” Oysa, dediğim gibi, mahkemeye göre, Nokta’nın yayımladığı belgenin gerçek olup olmadığı mahkemeyi ilgilendirmezdi. Aynen, bugünkü (4 Haziran) Tarafgazetesinin mahkemenin beraat kararının gerekçesi için uygun gördüğü başlıktaki gibi: “Darbe günlüğünün sahibinden bize ne?” Savcı: Bizi asıl bu ilgilendirirSavcının temyiz başvurusunda bir kez daha dile getirdiği görüşler, mahkemenin yaklaşımıyla taban tabana zıttı. Özetin özeti, “Bizi ilgilendirmez denilen her şey bizi ilgilendirmektedir” diyordu savcı. Sırayla gidelim… […]

Hrant Dink suikastında “meçhul” kişi

Medyakronik/NTV Hrant Dink cinayetiyle ilgili güvenlik kameralarının kaydettiği görüntüler önceki gün Show TV ana haber bülteninde yayınlandı. Hrant Dink’in son anlarının kaydedildiği görüntülerde suikastın tetikçisi O.S. de görülüyordu. Haberin yayımlanmasının ardından dün de (3 Haziran Salı) NTV’de yayınlanan bir bankanın para çekme makinesi (ATM) ile bir işyerinin güvenlik kameralarına ait aynı görüntülerde, suikastın tetikçisi O.S.’yle birlikte hareket ettiği kuşkusunu doğuran ikinci bir kişi görülüyor. NTV’ye göre olayın gerçekleştiği dakikalarda, olay mahallinde uzun süre bekleyen, telefon görüşmesi yapan ve O.S.’nin kaçış güzergahında güvenlik kameralarına tekrar takılan kişinin kimliği gizemini koruyor. Bu ikinci kişi, Agos gazetesi önünde uzun süre bekliyor ve cinayetin ardından da ara sokaktaki inşaata girip kayboluyor. Sırtı Agos’a dönük, telefon görüşmesi yapıyor O.S., saat 12.53.04’te beyaz beresiyle ATM kayıtlarına giriyor, saat 12.58.00’de de aynı güzergahta dolaşmaya devam ettiği görülüyor. Kayıtlar Hrant Dink’in 14.40.04’te bankaya girdiğini ve burada sıra numarası aldıktan sonra dışarıya çıktığını gösteriyor.Saat 14.53.12’de kaldırımın kenarında, sırtını Agos’a dönmüş ama zaman zaman arkasını kontrol eden bir kişi göze çarpıyor. Bu kişi bir ara görüntüden çıkıyor, sonra yine yüzünü Agos tarafına dönmeden geri geri yürüyerek aynı noktaya, bankanın önüne geliyor ve bir telefon görüşmesi yapıyor.Hrant Dink, 14:53:51’de ikinci kez bankaya geliyor. Hrant Dink bankaya girdikten sonra söz konusu kişi telefonu kapatıp görüntüden çıkıyor. Dink içeride beş dakika kalıyor. Bankadan çıkışı 14.57.36’da ATM kameralarınca görüntüleniyor ve tam saat 14.57.44’te gözler Agos’un önüne çevriliyor. Aynı kişi işyeri kamerasında O.S.’nin Şafak Sokak’tan kaçışı 14.59.14’te bir işyerinin kameralarına takılıyor. Hemen ardından O.S.’nin kaçtığı yöne doğru iki kişi geliyor. Bu iki kişiden birinin, daha önce ATM kamerasının da kaydettiği, gözcü olabileceği şüphesini doğuran kişi olduğu görülüyor. Bu iki kişi O.S.’nin arkasından bakıyor ve O.S. gözden kaybolduktan hemen sonra, sokağın üzerindeki inşaata giriyor.Polis, olay yerinde bulunan hemen herkesin ifadesine başvurdu. Şafak Sokak’taki inşaatın kalfası, bu iki kişinin inşaatta çalışmadığını söyledi. Aradan yaklaşık 1,5 yıl geçti […]

Din, kamusal alan, göç, diyalog ve siyaset

Mustafa Kulelimkuleli@medyakronik.com İstanbul Bilgi Üniversitesi ve İtalya’dan Reset Dialogues on Civilization’ın (ResetDoc) düzenlediği “İstanbul Seminerleri”nde “Doğu” ve “Batı”dan akademisyenler, filozoflar ve siyasetçiler, dinin siyaset ve kamusal alandaki rolünü tartışmak üzere bir araya geldi.2 Haziran Pazartesi günü İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektörü Aydın Uğur ve ResetDoc Vakfı Başkanı G.H. Thyssen Bornemisza’nın yaptıkları açılış konuşmalarının ardından, Yale Üniversitesi’nden siyaset bilimci Seyla Benhabib, siyasi teolojinin küreselleşme koşullarındaki geri dönüşünü ele alan bir konuşma yaptı.İkinci gün ise (3 Haziran 2008) University of Pennsylvania’dan Benjamin Barber’ın İslam ile demokrasi arasındaki ilişkiyi incelediği konuşması ve ünlü Alman sosyolog ve filozof Jürgen Habermas’ın “’Post-Seküler’ Toplumdan Neyi Anlıyoruz?” başlıklı tebliği büyük ilgi gördü. Habermas’ın tebliğinin ardından yapılan “Avrupa’da İslam: Göç, Entegrasyon ve Demokrasi” başlıklı yuvarlak masa toplantısına İtalyan politikacı Giuliano Amato, Prof. Dr. Murat Belge, Yazar ve Akademisyen Ian Buruma, Profesör Abdou Filali-Ansary ve Jürgen Habermas katıldı.“Doğu”nun ve “Batı”nın farklı jeopolitik ve kültürel bölgelerinden gelen demokrat aydınlar ve fikir önderleri arasında karşılıklı anlayış ve etkileşim sağlamak amacıyla; kültürel, entelektüel ve akademik ilişkileri teşvik etmek ve geliştirmek için her yıl düzenlenmesi planlanan bu buluşma, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Sütlüce’deki yeni yerleşkesi santralistanbul’da yapılıyor.Yönetim kurulunda Seyla Benhabib, Giancarlo Bosetti, Alessandro Ferrara, Abdou Filali-Ansary, Nina zu Fürstenberg, Ferda Keskin ve Nadia Urbinati’nin yer aldığı “İstanbul Seminerleri”, Cuma akşamına kadar devam edecek.Etkinliğin programına adresinden ulaşabilirsiniz.

Tek haneli enflasyona veda

Güventürk Görgülü üretici fiyatları endeksinin tüketici fiyatları endeksinden daha hızlı artması durumu halen devam ediyor. Uzmanlar petrol fiyatının 130 doların üzerine çıkması başta olmak üzere hammadde fiyatlarındaki artışların maliyet üzerinde enflasyonist baskı yarattığını ve bu durumun bir süre sonra kaçınılmaz olarak tüketici enflasyonuna da yansıyacağını belirtiyorlar. ÜFE ve TÜFE arasındaki makasın ÜFE lehine açılması aynı zamanda kar marjlarındaki düşüşe ve piyasadaki durgunluk nedeniyle artan maliyetlerin son tüketiciye yansıtılamadığına da işaret ediyor.

Toprağın sahipleri toprak sahiplerine karşı

Nıvart Taşçı Bundan 12 yıl önce, 1996 Dünya Gıda Zirvesi’nde 80 ülkeden hükümet temsilcileri, 2015’e kadar açlık sorunuyla boğuşanların sayısını yarıya indirecek düzenlemeleri hayata geçirme kararı almıştı. Bu karar alındığında 830 milyon olarak belirlenen aç insan nüfusu aradan geçen 12 yılda azalmak bir yana, giderek arttı. Belirlenen tarihe kadar bu korkunç rakamın yüzde 50 daha artarak 1,2 milyara çıkacağı düşünülüyor. İklim krizi ve biyoyakıt üretimi gibi “yeni gündeme gelen” sorunlar, koşulları daha da çıkmaza sürüklerken, İtalya’nın başkenti Roma, çözüm önerilerinin görüşüleceği iki önemli toplantıya ev sahipliği yapıyor. Dünya Bankası (DB) ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) yapısal uyum politikaları ile Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Tarım Anlaşması’nı benimseyen Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı 44 ülke liderinin katılacağı BM Üst Düzey Gıda Zirvesi’nde gıda sorunu masaya yatırılıyor. 1 Haziran’da başlayan ikinci toplantı ise katılımcıları ve gıda krizine sunulan çözüm önerileriyle BM zirvesine alternatif bir nitelik taşıyor. Terra Preta Gıda Krizi, İklim Değişimi, Biyoyakıtlar ve Gıda Hâkimiyeti Forumu tüm dünyadan 2 bini aşkın sivil toplum kuruluşu (STK) ve sosyal hareket temsilcilerinin katılımıyla devam ediyor. Beslenme hakkı için acil durum çağrısı Roma’da gerçekleştirilen bu alternatif toplantının temsilciliğini yapan kuruluşların başında Uluslararası STK Planlama Komitesi (IPC) geliyor. Merkezi Roma’da bulunan komite, yerel hareketler ve sivil toplum kuruluşlarının kendi aralarındaki ve FAO (Dünya Gıda ve Tarım Örgütü) gibi daha büyük kuruluşlarla olan iletişimlerini kolaylaştıran bir ara bağlantı niteliği taşıyor. Çiftçilerin, küçük ve orta ölçekli üreticilerin, topraksızların, tarım işçilerinin ve köylülerin uluslararası hareketi La Via Campesina ve Batı Afrika Çiftçi ve Üretici Kuruluşları Ağı (ROPPA) ise Terra Preta’nın diğer iki düzenleyicisi. Toplantıyı düzenleyen kuruluşlar mayıs sonunda bir bildiri yayınlayarak, beslenme hakkını ihlal eden tüm yasal düzenlemelerin askıya alınacağı bir “acil durum çağrısı”nda bulunmuşlardı. Bildiride, BM ve bağlı kuruluşları ile ortak çalışmalara hazır olduklarını belirten STK’lar güney yarımküredeki açlık sorunuyla boğuşan ülkelerin borçlarının silinmesini talep etmiş, halkın gıdaya ulaşımını engelleyen […]

Ajans haberini zenginleştireceğim, derken…

Alper Görmüş Mesele şu: Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) milletvekili Ali Uzunırmak, Türkiye’deki üst kurullar ve özerk kurum yöneticilerinin maaşlarına ilişkin bir soru önergesi vermiş. Önergeye verilen cevaptan ortaya çıkmış ki, bu müesseselerin başındaki kişilerin bir bölümü Cumhurbaşkanı ve Başbakan’dan dahi daha fazla maaş almaktadır. Merakınızı gidermek için önce “ilk beş”in maaşlarına (aylık) bir göz atalım:Merkez Bankası Başkanı: 31 bin 831 YTL.Türk Patent Enstitüsü Başkanı: 21 bin 534 YTL.Ziraatbank Genel Müdürü: 20 bin 825 YTL.Halkbank Genel müdürü: 11 bin 714 YTL.Türk Standartları Enstitüsü Başkanı: 10 bin 266 YTL. ANKA’nın bu ilginç haberi 2 Haziran tarihli birçok gazete tarafından kullanıldı.Bir ajans haberi iki tarzda kullanılabilir: Ya olduğu gibi aktarılır ya da gazete yazı işlerinin editoryal katkısıyla… Gazetelerin yazı işleri kadrolarının genel tercihi, habere anlamlı ve önemli katkılarda bulunmak ve sonra da “Bu artık benim haberim haline geldi” anlamında, haberi ajansın adını kullanmadan yayımlamaktır. Fakat sanmayın ki, yazı işleri kadroları böyle bir tasarrufa gitmek için ille de “anlamlı ve önemli katkılar”a ihtiyaç duyarlar. Hayır, hele ki gazetede fazla sayıda ajans haberi varsa buna hiç gerek görülmez; ajans haberi kes-yapıştır yöntemiyle gazete sayfasına buyur edilir, bu arada ajansın adı da kesiliverir… Haberi popülarize edeceğim, derken… Özerk kurumların başındaki yöneticilerin maaşlarına ilişkin haber, belli ki, ANKA tarafından “isimler” değil, “sıfatlar” öne çıkarılarak servis edilmiş. Mesela “Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ın maaşı” denmiyor da, “Merkez Bankası Başkanı’nın maaşı” deniyor. Hiç kuşkusuz doğru bir habercilik: Çünkü o maaşlar kişiye değil, makama veriliyor. Yani Merkez Bankası Başkanı kim olsa, alacağı maaş değişmeyecek. Gazetelerimizin editoryal katkı heyecanı işte tam akla ilk gelebilecek bu noktada ortaya çıkıyor: Ajans haberinde “makam” olarak geçen maaşların hangi “kişi”ler tarafından kazanıldığını duyurmaya çalışıyorlar okurlarına. Tamam, bu kadarcık popülerlik kaygısı en ciddi gazetelerde bile olabilir; fakat bunun da bir sistemi olmalı değil mi? Mesela okurlarda “Bizimkiler bazı başkanların fotoğraflarını bulmuşlar fakat adlarını öğrenememişler” duygusunu uyandıracak […]

“Kadınlığımı unuttuğuma inanamıyorum”

Bir odayı gördüğünde hemen oranın kaç metrekare olduğunu çıkarabilen insanlar vardır ya, ben hiç çıkaramam, ama o insanların bile Sevgi Deniz’in kaldığı otel odasını görünce akıllarında metreye veya kareye dair bir şey kalacağını sanmıyorum. O kadar dar ki, odanın kendisinde bile tıpkı içinde yaşayanda olduğu gibi “feleğin çemberinden geçmiş” bir hava var. Buna bütün oteli dâhil edebiliriz belki. Resepsiyonun yanındaki küçük televizyonda durmadan eski Türk filmlerinin şarkıları çalıyor: “Ümitlerimi kırdın/ Hayallerimi yıktın.” Şarkılar söyleşiye tam doğru bir fon oluşturamazdı, çünkü hiç bilmediğimiz bir Türk filmini ve şarkısını daha yeni öğreniyorduk. Sahne için uydurulmuş bir isim gibi dursa da Sevgi Deniz gerçek adı. Sanatçı olmak için 16 yaşında kalkmış İstanbul Levent’ten Beyoğlu’na gelmiş, anlatıyor: “Bir kulüp vardı Parmakkapı’da, oraya geldim. Girdim içeriye, sanatçılar falan vardı, heveslendim. Sahneye çıkarttılar, yarım yamalak bir şey okudum. Ses tonum çok güzeldir ve öyle başladım.” Tabii sanatçı olmanın içinde sadece şarkıcılık yok, sinemacı da olmak istiyormuş Deniz, ama dediğine göre “fiziksel olarak fazla” oluşu onun erotik filmlerde oynamasına sebep olmuş, yani bilmeyerek girmiş. “Bilerek girer misin? İlk erotik filmleri çeken acemi biri vardı. Seneler önce, uydurmasyon bir ajans. 5–6 kız gittik ajansa. Şimdi öldü gitti adam, ama hayatımı karartan o insan oldu; ‘Ay, fiziğin şöyle, ay böyle güzelsin, sana afiş yaptıracağız, güzel filmlerde oynatacağım’ diye diye gittim vallahi.” Normal filmde oynayacağını düşünüyor, ama gerçeği öğrendiği gün dün gibi aklında. “Güzel, kadife fitilli bir pantolonum vardı, hiç unutmam, yeni çıkmıştı onlar. Üstte bir bluz, saçlar darmaduman. Gittik, o bize içkiler ikram etti yazıhanesinde. ‘Ben,’ dedim, ‘içki içmem.’ Efes biralar da yeni çıkmış. Tutucu bir aile bizimki, her ne kadar İstanbul’da yetişsem de. Kızlara içirdi, bana içiremedi. Hani hap atıyorlar, uyutuyorlar ya, ama bana yapamadılar. Gözümün önünde o kızlara 5-6 erkekle birden çekim yaptırdılar. Kız kıza onları böyle, beraber anla… Kızları, kollarımı tuta tuta seyrettirdiler. Bana da yaptıracaklar, […]

Gazetecidir, kaçabilir, baskı yapabilir, hapiste kalsın…

Erol Önderoğlu Bir süredir telefon arkadaşlığımız olan gazeteci Hacı Boğatekin’in yargılandığı davayı izlemek için Adıyaman Gerger’deydik. Hani, yazdığı “Feto ve Apo” yazısı nedeniyle savcının, ifadesini alırken “Teröriste ne dersen de, sen nasıl Fethullah Gülen Hazretleri Hoca efendiye Feto dersin. Gelecek sayıda çabuk özür dile yoksa seni yakarım” dediğini ileri süren gazeteci. Böyle bir şey denmiş olabilir mi, olamaz mı? Bilmiyoruz. Şimdi gazeteci “Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs”, “iftira” ve “hakaret”ten yargılanıyor, yetmedi 47 gündür de hapishanede. Tebligat yapılamayana tartaklama; diğerine kelepçe Nemrut Dağı yakınlarında, dört binden az nüfuslu Gerger İlçesi’ne varmamızdan kısa süre sonra ard arda iki vahim durumla yüzleşiyoruz. Gelişimizden beş dakika önce, “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs”ten suçlanan ancak yargılanacağına dair duruşma gününe kadar hiçbir tebligat yapılmamış gergerim.com sitesi sahibi Cumali Badur, Adliye karşısındaki bir yazıhanede apar topar tartaklanarak gözaltına alınmış… Bu durumun üzerimizdeki şaşkınlık ve öfkeyi üzerimizden daha atmadan, bundan yarım saat gazeteci Hacı Boğatekin’i, bulunduğu Kahta Cezaevi’nden adliyenin önüne getirdiler. İlk defa onunla yüz yüze geleceğimiz için dikkatimiz ilk olarak sarı taksiden çıkarılan gazeteciye takılıyor. Ancak buna yoğunlaşamıyoruz bile, çünkü 2008 Türkiye’sinde bir gazetecinin elleri kelepçeli adliyeye getirildiğini görüyoruz; kahroluyoruz. Toplumda bolca itibar gören suçlular bulundukça bir basın temsilcisine, suçu ne olursa olsun, kelepçe vurulmasına karşıyız. “47 gündür hapisteyim, astımım var, rahatsızım…” Basın Konseyi adına Gerger’e gelen Doğu ve Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti başkanı Faruk Balıkçı ile birlikte aynı manzarayı adliyenin koridorlarında da görüyoruz. 58 yaşındaki gazeteci, silahlı jandarma görevlilerinin üzerinden kelepçeli ellerini gösteriyor, medya temsilcilerine… Bir süre bekledikten sonra izlemeyi beklediğimiz davaların sayısı üçe çıkıyor. Savcı Sadullah Ovacıklı’nın tutuklamaya neden olan davası ile Gerger Müftüsü’nün açtığı diğer bir davanın dışında yine Savcı Ovacıklı ve Jandarma Bölük Komutanı Hakan Ragıp Yüceer’ın açtığı üçüncü bir davanın olduğu söyleniyor. Gerger Asliye Ceza Mahkemesi’nde yedi saat süren yargılamaların sonuncusunda, gözleri önünde altı polis memurunun aleyhinde tanıklığını dinleyen Boğatekin, ”47 gündür tutukluyum. Astım […]

“Haberciliğimiz, okurlarımızın duymak istedikleriyle sınırlıdır”

Alper Görmüş ABD’de Vietnam Savaşı sırasında yapılmış bir araştırmanın sonuçlarını okuduğumda çok şaşırmıştım. Soru aşağı yukarı şöyleydi: “Vietnam’da savaşan ordumuzla ilgili olarak gerçek de olsa moral bozucu haberler mi okumak istersiniz, yoksa yalan da olsa ‘güzel’ haberler mi?” Beni şaşırtan, “Yalan da olsa ‘güzel’ haberler” şıkkını işaretleyenlerin oranının çok ama çok yüksek oluşuydu; sanıyorum yüzde 80’di. Benim o hikâyeden çıkardığım ders şu olmuştu: Demek insanlar, bazı koşullarda sadece “duymak istediklerine” kulak kabartıyorlar, geri kalan her şeye kulaklarını tıkamayı tercih ediyorlardı. Peki, bu türden koşulların oluştuğu durumlarda (mesela şu anda Türkiye’de olduğu gibi aşırı kutuplaşmış politik ortamlar), işleri okurlarına “gerçek”i taşımak olan gazeteler ne yapacak? “Düşmanım”ın işine yarayabilecek somut olguları, tıpkı bir mücadele organı gibi oto-sansüre mi tâbi tutacak, yoksa böyle bir tavrı kendi ontolojik varlığına yöneltilmiş bir oto-saldırı sayacak, bağrına taş basıp bu türden haberleri okurlarından esirgemeyecek mi? Telekom belgesi ve Cumhuriyet Bir haftadır Türkiye’yi sarsan “CHP Genel sekreteri Önder Sav’ın telefonu ne suretle dinlendi?” sorusunun etrafındaki bir yığın bilgi, belge, tahmin ve yorumun izini sürmek ve ortaya çıkan malzemeyi Cumhuriyetgazetesinin nasıl aktardığına bakmak istiyorum bu yazıda. Kanımca, Cumhuriyet’in bu somut olayda izlediği habercilik çizgisi, bir gazeteden çok bir “mücadele organı”na yakışacak türdendi… Bilindiği gibi olayın patlak vermesinden birkaç gün sonra CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Dinleme emrini hükümetin verdiğini, dinlemeyi Emniyet’in yaptığını ve ortaya çıkan dokümanın da dinci bir gazeteye servis edildiğini” ilan etti. Aradan geçen birkaç günde, başta Cumhuriyetolmak üzere (ve bu defa “hükümete yakın” diye adlandırılan gazetelerin de katkısıyla) basında yoğun bir “bunu devlet yaptı” kampanyası başlatıldı. Geçtiğimiz cuma günü ise bütün bu kampanyayı berhava etme potansiyeli taşıyan bir belge, Önder Sav’la bir merkez valisinin aralarında geçen konuşmayı vererek Türkiye’nin gündemini değiştiren Vakitgazetesi tarafından yayımlandı. Belge, Vakit’in, “Ortada Emniyet falan yok, Önder Sav, muhabirimizin kendisini aramasından sonra cep telefonunun kapat(a)madığı için kendisini dinledik” açıklamasını doğrulayacak nitelikteydi. Türk […]

Banker Kastelli: Sistemin kurbanı mı babası mı?

Güventürk Görgülü Banker skandalı olarak bilinen ve 12 Eylül 1980’den sonra yaşanan Türkiye’nin ilk büyük çaplı “hortumculuk” olayının en önemli kahramanlarından ve aynı zamanda da mağdurlarından, Banker Kastelli adıyla tanınan Abidin Cevher Özden, Kadıköy’deki bürosunda intihar etti. Özden’in intiharıyla sonuçlanan yaşam öyküsü Türkiye’nin son çeyrek yüzyılında yaşanan ekonomik çalkantılarla paralellik gösteriyor. Bu paralelliği ve Banker Kastelli adının neden bu kadar iyi bilindiğini anlamak için de çeyrek asır öncesine yaşananlara kısaca bir göz atmak gerekiyor… 1970’lerin sonlarında, ekonomik açıdan tarihin en ciddi açmazlarından birini yaşayan Türkiye’de 24 Ocak 1980 kararlarıyla, ekonomide bir dizi serbestleşme kararı uygulamaya konuldu. Süleyman Demirel’in Başbakan, Turgut Özal’ın DPT Müsteşarı olduğu bu dönemde, “ekonomiyi serbestleştirme” iddiasıyla alınan kararlar, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra da sürdürüldü ve banka faizlerinin serbest bırakılması kararı alındı. Faizlerin serbest bırakılmasıyla birlikte bankalar arasında başlayan faiz yarışı o güne kadar Türkiye mali sisteminde kullanılmayan bazı enstrümanların da devreye girmesine neden oldu. Bu mali araçlardan en fazla yaygınlaşanı “hamiline yazılı mevduat sertifikası”ydı. Bankaların “sırdaş hesap” adı altında ihraç ettikleri mevduat sertifikaları, bankalara belirli bir vade ile yatırılan paralar karşılığında, hesap sahibinin kimliğini gizli tutan, bankadaki mevduatın tutarını ve vadesini göstermek üzere verilen, hamiline yazılı bir belgeydi. Doğru düzgün bir yasal çerçevesi bile bulunmayan mali sistem, bir anda serbest faiz ve mevduat sertifikası gibi o zamana kadar yabancı olduğu araçlarla tanışınca ortalıkt birbirine karıştı. Devlet batar, Kastelli batmaz Türkiye’de faaliyette bulunan 30 civarında banka, hamiline mevduat sertifikası ihrac ederken, bu sertifikalar bir anda sayıları binin üzerine çıkan bankerler tarafından pazarlanmaya başladı. İşte bu dönem, Abidin Cevher Özden’in “Banker Kastelli” olarak tüm Türkiye’nin hafızasına kazındığı dönem oldu. Enflasyonun yıllık yüzde 30’lar civarında seyrettiği bu dönemde irili ufaklı birçok banker gazetelere verdikleri ilanlarla “mevduata aylık yüzde 10” , “yüzde 15” faiz vermeyi vaat ediyor, tüm Türkiye yüksek faize hücum ediyordu. 1981 sonunda halktan toplanan para miktarının 150 […]

Euro 2008

Ersan Bayram Avrupa Avrupa Futbol Şampiyonası, Euro 2008, 7 Haziran Cumartesi günü başlıyor. İlk kez 1960 yılında düzenlenen ve dört yılda bir gerçekleşen turnuvanın ev sahipliğini Avusturya ve İsviçre yapıyor. Turnuva, 29 Haziran’da gerçekleşecek final karşılaşması ile sona erecek. Ev sahibi Avusturya ve İsviçre’nin doğrudan katılma hakkı elde ettiği şampiyonada 16 takım, en büyük kupayı kaldırmak için mücadele edecek. Bu iki ülke dışındaki 14 takım, turnuva öncesinde yedi eleme grubunda ilk iki sırayı alan takımlardan oluşuyor. Ulusal takımlar, şampiyonada, dört grupta toplanıyor. A grubu: Türkiye, Çek Cumhuriyeti, İsviçre ve PortekizB grubu: Hırvatistan, Avusturya, Almanya ve PolonyaC grubu: İtalya, Hollanda, Romanya ve FransaD grubu: İsveç, Yunanistan, İspanya ve Rusya Grup maçlarında değerlendirme lig usulü yani puan toplama esasına göre yapılacak. Gruplarında ilk iki sırayı alan takımlar çeyrek finale yükselecek. Çeyrek final, yarı final ve final maçları ise eleme amacı taşıyan tek maç üzerinden oynanacak. Türk Milli takımı kadrosu Milli takım teknik heyetinin Euro 2008’de forma vereceği oyuncuların çoğu, uzun süre A takım formasını giymiş futbolculardan oluşuyor. Kale: Volkan Demirel (Fenerbahçe), Rüştü Reçber (Beşiktaş) ve Tolga Zengin (Trabzonspor) Defans: Sabri Sarıoğlu, Hakan Balta ve Servet Çetin (Galatasaray) Gökhan Zan (Beşiktaş), Uğur Boral (Fenerbahçe) ve Emre Aşık (Ankaraspor) Orta saha: Mehmet Aurelio ve Kazım Kazım (Fenerbahçe), Mehmet Topal, Ayhan Akman ve Arda Turan (Galatasaray), Emre Belezoğlu (Newcastle-İngiltere), Tümer Metin (Larissa-Yunanistan), Hamit Altıntop (Bayern Münih-Almanya), Tuncay Şanlı (Middlesbrough-İngiltere) Forvet: Gökdeniz Karadeniz (Trabzonspor), Nihat Kahveci (Villareal-İspanya), , Semih Şentürk (Fenerbahçe), Mevlüt Erdinç (Sochaux-Fransa) Milli takım aday kadrosunda bulunan ve takımda önemli görevler üstlenmesi beklenen Fenerbahçeli savunma oyuncusu Gökhan Gönül, sakatlığı nedeniyle 24 Mayıs’ta kafileden ayrılan ilk futbolcu olmuştu. İbrahim Kaş (Beşiktaş), Halil Altıntop (Shalke 04-Almanya) ve Yıldıray Baştürk (VfB Stuttgart-Almanya) kesin kadronun açıklandığı 28 Mayıs’ta kafileden ayrılan diğer sporcular oldu. Teknik direktör Fatih Terim, özellikle Yıldıray Baştürk kararıyla ilgili çok eleştirildi. Türkiye İşviçre’de Avusturya ve […]

Züğürdün geni zenginin çenesini yorar

Nıvart Taşçı Tohum şirketleri ve tarım kimyasalları üreticileri küresel ısınmadan da nasiplenmenin bir yolunu buldu. Uluslararası pazarı kontrol eden çok uluslu bu şirketler, bitkilerin kuraklık, aşırı soğuk ve sıcak, sel, tuzluluk gibi olağan dışı çevre koşullarında hayatta kalmasını sağlayacak genlerin patentini alma istiyor. Şirketlerin, “iklim genleri” olarak adlandırılan bu genlerin kullanım hakkını kazanması, mutfağınıza giren gıdaların çeşidini azalttığı gibi, tarım aktivitesinin 10 bin yıllık birikimini yok edebilir. Biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin toplumsal etkileri üzerine araştırmalar yapan Kanadalı ETC Grup’un yayınladığı raporda adı geçen şirketler, tohum ve tarım kimyasalları sektörünün büyük oyuncuları BASF, Monsanto, Bayer, Syngenta ve Dupont ile bunların partnerleri. Raporda “Gen Devleri” diye anılan bu şirketler, ABD ve Avrupa ülkelerinin yanı sıra Arjantin, Avustralya, Brezilya, Kanada, Çin, Meksika ve Güney Afrika’daki patent ofislerine toplam 532 gen için başvuruda bulundu. Patentlenmek istenen 532 gen, besin değeri taşıyan bitki türlerinde aşırı çevre koşullarına cevap verdiği düşünülen 55 geni içeriyor. Ve bu 532 başvurunun yüzde 49’u, dünyanın en büyük tohum şirketi Monsanto ve dünyanın en büyük kimyasal üreticisi BASF’a ait. 10 bin yılın kullanım hakkı Biyoteknoloji alanında verilen patentler, hukuki ve etik açıdan büyük tartışmalara neden oluyor. Yasalar sadece yeni buluşlara patent verilmesine izin veriyor. Ancak genlerin, yeni bir keşif olup olmadığı tartışma konusu. Çünkü mevcut uygulamaya göre, bir bitkide zaten var olan bir genin yapısını, işlevini ve konumunu tanımlamak, o genin patentini almak için yeterli oluyor. Patenti alan, o genin kullanıldığı ürünün tüm kullanım haklarına da sahip oluyor. Patentin varlığı ayrı bir sorun olmakla birlikte patent hakkını satın alan kurumun kimliği de büyük önem taşıyor. Çünkü büyük sermaye grupları, gıda ve tohum üretimini küçük üreticinin ve kamu kuruluşlarının denetiminden çıkarabiliyor. Böylece geçime dayalı tarım pratiğini ve doğal tohumların yerini, kar amaçlı ürün ekimi alıyor. Dahası tarım ürünlerinin çeşitliliği azalıyor. Zira patenti alınan gen, doğal olmayan yollarla elde ediliyor. Bu genler görüntüsü, üretkenliği […]

Alevilerin Ahmet Altan’a öfkesi bize neyi anlatıyor?

Alper Görmüş Ahmet Altan 27 Mayıs’ta Taraf’ta “Yalancı laikler” başlıklı bir yazı yazdı. Yazı esasen, laikliğin mottosu olan “devletin bütün inançlara eşit mesafede durması” ilkesinin Türkiye versiyonunun pespayeliği üzerineydi. Altan, yazısına, bu “laik” devlette Müslüman olmayan tek bir kişinin bile çalışamadığını vurgulayarak başlıyordu: “Siz bizim devletin herhangi bir kademesinde Müslüman olmayan birine rastladınız mı? Peki, Sünni olmadığını açıkça söyleyebilen birine rastladınız mı? Yahudi bir Yüzbaşımız, Ermeni bir diplomatımız, Rum bir posta müdürümüz var mı? Olabilir mi? İstedikleri kadar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsunlar ‘gayrimüslimler’ devlet katlarında görev alamazlar.” Altan’ın haklı olarak vurguladığı gibi, Müslüman olmak da yetmezdi bu iş için, ille de Sünni Müslüman olmak gerekirdi: “Müslüman olmak yetmez. Siz hiç Alevi olduğunu açıkça söyleyen bir general gördünüz mü? ‘Ben Aleviyim’ diyen bir Maliye müfettişiyle karşılaştınız mı? Aleviler de kimliklerini açıkça beyan ederlerse devlet dairelerinde iş bulamazlar. Bu devlet, Müslüman Sünni olmayanlara güvenmez ve onları içine almaz.”Ve nihayet, Ahmet Altan’ın gene haklı olarak vurguladığı gibi “Sünni Müslüman” olmak da yetmezdi. “Sünni Müslüman gibi yaşamayan Sünni Müslüman” olmak gerekirdi. Bir başka deyişle “Aleviler gibi” yaşamak gerekirdi: “Bizim devlet sadece ‘Sünnilere’ kapılarını açar ama Sünnilerin Sünni gibi yaşamasını da yasaklar. Sünni olmayanlara devlet kapıları kapalı olduğu gibi Sünni usullere göre yaşayanlara da devlet kapıları kapalıdır. Bizim devletin istediği ‘ideal vatandaş’, Alevi gibi yaşayan bir Sünnidir. Namaza gidilmeyecek. İçki içilecek. Kadınlar başını açacak. Faiz haram sayılmayacak. Konuşmalarda asla Hz. Muhammed’e ve Kuran-ı Kerim’e atıfta bulunulmayacak. Bakın üst düzey devlet memurlarına. Onların hepsi Alevi gibi yaşayan Sünnilerdir. İçki içerler, namaza gitmezler, karılarının başları açık olur. Sünniliğe kalben bağlı olan biri içki içemez. Mutlaka beş vakit namazını kılar. Öyle bir Sünni, devlet kadrolarında yer bulamaz. Siz, aynen Vatikan gibi tek mezhepli bir devlet kuracaksınız, sonra da ‘laiklik’ istediğinizi söyleyeceksiniz. Bizim devlet ‘laik’ falan değildir.” Aleviler bu yazıya neden kızdı?Ahmet Altan’ın bugünkü (30 Mayıs) yazısı ise “Alevilik” […]

Millet, belleğine kavuştu

Belkıs Yağız Marmara Depremi’nin ardından 10 yıl süreyle kapalı kalan “Millet Yazma Eser Kütüphanesi” açıldı. Kütüphane, Ali Emîrî Efendi tarafından 1916 yılında bir araştırma ve ihtisas kütüphanesi olarak kurulmuş ve 1999 yılındaki depreme kadar Fatih’teki Şeyhülislam Feyzullah Efendi Medresesi’nde hizmet vermişti. Medresenin depremde ağır hasır görmesi üzerine eserler Beyazıt Kütüphanesi’ne taşınmış ve restorasyon başlatılmıştı. Restorasyon sekiz yıl sürdü. Ata yadigârı eserler Feyzullah Efendi Medresesi’ne döndü ve 24 Mayıs’taki açılışla kütüphane, özgün yerinde tekrar hizmet vermeye başladı. Kütüphanenin kurucusunun 19. yüzyılda kendi imkanlarıyla topladığı, nadir el yazması eserler geçtiğimiz yıl Pera Müzesi’nde “Ali Emîrî Efendi ve Dünyası; Fermanlar, Beratlar, Hatlar, Kitaplar” sergisinde sunulmuştu. Pera Müzesi’nin sahibi Suna-İnan Kıraç Vakfı, Ali Emîrî Efendi’nin eserlerinin korunması, dijital ortama aktırılması ve on binlerce kayıt fişinin tasnifi için kaynak ayırdı, emek harcadı. Kütüphanenin internet sitesinin yayınını da üstlendi. Restorasyon için 3 milyon YTL’ye yaklaşan bir kaynak ayıran devlet, Millet Kütüphanesi’nin açılışında Kültür ve Turizm Bakanı ve İstanbul Valisi tarafından temsil edildi. (Gözündeki rahatsızlık olmasaydı Başbakan da katılacaktı.) Bakan Ertuğrul Günay, Suna-İnan Kıraç Vakfı’nın katkılarına İnan Kıraç’a verdiği plaketle teşekkür etti. Káşgarlı Mahmud’un yaşadığı yer 10 yıl önce Beyazıt Kütüphanesi’ne taşınan eserlerin, kendi tarihi mekânına dönmesinde Millet Kütüphanesi Müdürü Melek Gençboyacı’nın sıra dışı çabası söz konusu. Çünkü Melek Hanım, 2001 yılında kütüphanenin müdürlüğüne tayin edildiğinde, 34 bin el yazması eser Beyazıt Kütüphanesi’de adeta unutulmuş durumdaydı. O bu eserleri tek tek kaydetti. Ve dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın karşısına çıkarak, Millet Kütüphanesi’nin dağılan personelini eski vazifelerine döndürdü. Feyzullah Efendi Medresesi’nin restorasyonuna ön ayak oldu ve kütüphaneyi Bayazıt’taki geçici binada hizmete soktu. Bilinen en eski Türkçe sözlük, Káşgarlı Mahmud’un yazdığı Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün tek orijinal nüshası Millet Kütüphanesi’nde bulunuyor. Ali Emîrî Efendi’nin 1914’te İstanbul’daki bir sahafta tesadüfen bulduğu bu eser ilk kez, Pera Müzesi’nde sergilenmişti. Orta Asya Türkçesi’ni bize bildiren bu “dil anıtı”nı izleyiciye sunmanın gururu, Melek Gençboyacı’nın gözlerinden […]

Galata’dan moda uçuşu…

Duygu Ertürk Dün başlayan ve 1 Haziran’a kadar devam edecek olan Galatamoda Festivali’nin ilk günü… Galata Kulesi’nin etrafı şımarık renklerle, birbirinden ilginç ve albenili haute couture tasarımların konuşlandığı stantlarla çevrelenmiş. İç içe geçmiş standlar, mekânın tam ortasında kurulan kafeler ve mini Kahve Dünyası’yla kule, festivalden çok karnaval havasına bürünmüş. Aslına bakarsanız, bir pazaryeri gibi Galata. Girişte ünlü modacı Özlem Süer’in siyah renk ve dantelin ağırlıkta olduğu abiye tasarımlarından oluşan standı göze çarpıyor. Festivaldeki uçuk tasarımlarla kıyaslanınca Süer’in koleksiyonu daha basic, klasik olarak nitelendirilebilir. Aslında moda dünyasının tanınmış isimleri genellikle klasik modeller çalışmışlar festival için. Gamze Saraçoğlu tamamen organik kumaşlar kullanarak hazırladığı “Purely” isimli koleksiyonunda yaratıcılığını olduğu kadar sadeliği de ön plana çıkarmış.Modanın bir başka önemli ismi, Hatice Gökçe ise koleksiyonunda beyaz ve füme ağırlıklı, kenarları işlemeli kaftanları tercih etmiş. Bu yılki festivalin yaramaz çocuğu Nur Toktay hiç şüphesiz. Tam bir renk cümbüşü olan taç ve şapka koleksiyonları bir yana, Toktay’ın nev-i şahsına münhasır dış görünümü bile müşteriyi kendine çekiyor. Tasarımcı Nazlı Çetiner, haute couture kavramını çocuk bedeniyle buluşturuyor. Çocuğunu, hatta bebeğini fabrikasyon mallardan uzak tutmak isteyenler için alternatif bir koleksiyon hazırlamış. Renkli koleksiyonda tulumdan elbiseye kadar farklı seçenekler mevcut. Meydanda gezinirken, baştan çıkarıcı çantalar göreceksiniz. Biraz daha yaklaştığınızda fark edeceksiniz; sizi baştan çıkartan şey çantaların üzerinde resmedilmiş, dolgun dudaklı, kırmızı rujlu seksi kadın yüzleri… Koleksiyon, aksesuvarda bile salaştan vazgeçemediğini söyleyen tasarımcı Sahra Katoğlu’na ait. Katoğlu’nun tasarladığı laptop çantası görülmeye değer. Simay Bülbül, Galatamoda için hazırladığı koleksiyonunu ‘deri ve tekstil entegrasyonu’ olarak tanımlıyor. Her biri orijinal deriden hazırlanan tasarımlar bol, salaş stili benimseyenlere özel…Bir başka stand, yaratıcı ismi İlona Levi. Tasarımlarında günlük yaşamın vazgeçilmezi basic tişörtlerden yola çıkan Levi, koton, tül ve dantelalarla hareketlendirmiş koleksiyonunu. En gözalıcı standlardan biri Özgür Masur’a ait. Masur, bir parkinson hastasının hayatından esinlendiği “Den Den” isimli koleksiyonunu “deneysel” olarak tanımlıyor. Den den, Türkçe’deki tekrar işaretinden alıyor […]