Kategori Sanat

Açık Hava Paramparça

Teoman dün gece Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’ndeydi. Gerçi sahnede azınlık olan taraftaydı. Çünkü arkasında, iki gün öncesine kadar birlikte hiç çalmadığı 50 kişilik bir müzisyen grubu vardı. Aslında Teoman çalmadı da; sadece söyledi. Kendisi de dahil olmak üzere 51 müzisyen, “solist”in parçalarını seslendirdi. Teoman’ın, İstanbul Senfoni Orkestrası ve Borusan Filarmoni Orkestrası müzisyenlerinden oluşan 50 kişilik toplulukla yaptığı şey, sanırım Türkiye’de bir ilk. Daha önce de bu türde performanslara tanık olmuştuk. Örneğin Bulutsuzluk Özlemi ve Şebnem Ferah parçalarını filarmonik düzende seslendirmişti. Ancak bu performanslarda klasik müzikçilere rockçılar da, gitarları, basları ve davullarıyla eşlik etmişlerdi. Teoman aynı şeyi yapmadı; kendini bir solist olarak klasik müzikçilere emanet etti. Gelgelelim, bu teslimiyete pek de hazır gözükmedi Teoman. Nota şaşmayan filarmoni orkestrası, parçaya kimi zaman geç, kimi zaman erken giren, hatta Gönülçelen’de olduğu gibi, orkestranın şarkının neresinde olduğunu anlayabilmek için susmak zorunda kalan solistlerinden daha tutarlıydı. Teoman’a, Teoman’dan daha hazır vaziyetteydi yani. Smokin provası Ama belki de konserin en iyi tarafı da bu küçük tökezlemelerdi. Teoman’ın zaman zaman gırtlağına abanması haricinde, çalınan şeyin aslında rock olduğunu da bu küçük aksaklar hatırlattı. Ki solisti dinlemeye gelen ve sayısı 5 binin üzerinde olduğu söylenen dinleyicinin de bunlardan rahatsız olduğunu sanmıyorum. (Bu arada, Açık Hava’nın normal oturma kapasitesi 4 bin kişi.) Teoman da dinleyiciden önce durumun farkındaydı zaten. Orkestra prova yaparken kendisinin ceket provasında olduğunu söyledi, iki kez. Hatta bir ara, kendi performansı yüzünden orkestradan beş altı kişinin o gece intihar edebileceğini de belirtti. Dün gecenin Teoman adına kaybı, bu performansın CD ya da DVD kaydı olarak piyasaya sürülemeyecek olması olabilir. Yine de, filarmoniye eşlik eden bir iki rock enstrümanın olması, ya da sadece Teoman’ın bile, birkaç parçada olsun sahneye gitarla çıkması, izleyicinin aldığı keyfi katmerleyebilirdi. Teoman, rock enstrümanlarının eksikliğini, sürpriz olmayacağı üzere, fiziksel performansıyla giderdi. Belli ki o da özenmiş, bu kez daha “efendi” çıkmak […]

Ben ve ötekini buluşturan sınırlar

Yelda Ülker “Evrimin uzun süreci boyunca insanlık, birey – toplum ilişkilerinden toprak mülkiyetine ve fiziksel mülkiyete kadar uzanan son derece karmaşık bir dizi bölgesel davranış geliştirmiştir. ‘Gerilimli Sınırlar’, tanımlanarak sahip çıkılmış bölgenin, buyurgan bir yanı olup olmadığını sorgulamaktadır.” Küratör Aura Seikkula, santralistanbul’da geçtiğimiz ayın sonunda açılan sergiyi bu sözlerle tanımlıyor. Gerimli Sınırlar, Finli beş sanatçının fotoğraf ve video enstalasyonlarından oluşan bir sergi. Bu beş sanatçı (Saskia Holmkvist, Sini Pelkki, Jussi Puikkonen, Carrie Schneider ve Sauli Sirviö) sergide bir araya gelen çalışmalarında “bölge” ve “baskınlık” temalarına ve bunların birbiriyle ilişkisine dikkat çekmek istiyor. Bölgesel ilişkilerden yola çıkarak, paylaşılan kimliklerden ziyade bireysel kimliklerin önemini anlatmaya çalışıyor. Her sanatçı, konuya kendi bakış açısıyla yorumluyor. Örneğin, sergiye fotoğraf ve video çalışmalarıyla katkıda bulunan Saskia Holmkvist, aynı kültür ya da değişik kültürlerin arasında yaşanan çatışmalarda üçüncü kişinin konumunu irdeliyor. Holmkvist’nin videoları, çatışma durumlarında rollerin nasıl paylaşıldığını sorguluyor. Sanatçının fotoğrafları ise, diyalog ile güç gösterisi arasındaki sınıra odaklanıyor. Holmkvist’e göre bu fotoğraflar, çatışmanın, gerilimin aktarıcısı olmadığının bir göstergesi. Sini Pelkki, ifadelerin ve durumların belirsizliği ve çeşitliliğiyle ilgileniyor. Pelkki fotoğraflarında, resim geleneğinden ve gerçeküstücü anlatımdan faydalanıyor. Gündelik yaşamın bölgeleriyle ilgilenen Jussi Puikkonen, fotoğraflarında bir yanda çağdaş, kentli ortamları, diğer yanda gündelik yaşamın sıradanlığını aktarıyor. Batılı tüketim kültürünü ve bu kültürün korunması olanaksız biçimlerini tartışıyor. “Tatilde” başlıklı fotoğraflarıyla, kurumsallaşmış tatil düşüncesini sorguluyor. Carrie Schneider’ın fotoğrafları, sanatçının kişisel alan ile toplumsal alan arasındaki ilişkiden kaynaklandığına inandığı, huzursuzluk ve merak gibi çelişkili duyguları aktarıyor. Suali Sirviö, kimliklerin ortak noktalarını ve oluşturduğu mozaiği anlatmaya çalışıyor. Güncel kimliklerdeki artışı ve gelişimi inceliyor. “Herkes aslında ötekidir” kavramı üzerinde duran Sirviö, sergiye mekânsal bir fotoğraf enstalasyonuyla katılıyor. “Gerilimli Sınırlar”, 30 Ekim 2008’e kadar santralistanbul Ana Galeri’de görülebilir. Gerimli Sınırlar sergisine katılan sanatçılar Suali SirviöSirviö, Turku kentinin banliyölerinde büyüdü. Onlu yaşlarının sonuna doğru aldığı fotoğraf makinesi ile arkadaşlarının yaşamlarını belgelemeye başladı. 2003 yılında Lahti Uygulamalı […]

Arena’da ayin

Müge Doğrular Björk’ü bana ilk dinleten kişi babamdı. Küçükken beni Pink Floyd’lar Supertramp’ler dinleterek büyütmüştü, 1997 çıkışlı Björk albümü Homogenic’i de elime o tutuşturmuştu. Homogenic ve Madonna’nın 1998 çıkışlı albümü Raf of Light hayatımın en önemli albümlerindendir. Björk dendi mi aklıma ilk Homogenic gelir. O kadar çok severim ki o albümü, diğer albümlerini de çok beğenmeme rağmen onun kadar dinlememişimdir. Lenny Kravitz konserinden dört gün sonra Kuruçeşme Arena’ya tekrar ayak bastığımda karşılaştığım manzaraya şaşırdım. Çünkü konserin başlamasına neredeyse bir saat kalmıştı ve alandaki “kalabalık” tek tek sayılabilecek kadardı. Arkadaşımla beraber 300 YTL’lik biletle girilebilen sahne önünün hemen arkasına, sahneyi görebileceğimiz en uygun noktaya kurulduk ve konserin başlamasını bekledik. Arena, konser başlayana kadar doldu dolmasına ama Lenny Kravitz’deki kalabalık yoktu, hatta dolmayan sahne önünü doldurabilmek için arkadaki şanslı seyircilerin girmesine izin verdiler. Biz de onlardan biri olduk, en öndeki muhteşem yerimizi kaptık. (Kolonların hemen önündeki bu yerin tek kusuru, bas sesleri titreyen ciğerlerimizde hissetmek olacaktı.) Konser beklenen saatten on dakika sonra başladı. Björk’ün on kişilik bandosu (Wonderbrass) tek sıra halinde sahneye çıktı, arkalarından hoplayıp zıplayarak Björk geldi, ağzında son albümü Volta’nın giriş parçası Earth Intruders’ın sözleriyle. Kırmızı ve lameli ilginç elbisesi, parlak taytı, çıplak minik ayakları, minik boyuyla ve dev sesiyle karşımızda duruyordu. Kimseye benzemiyordu, yine orjinaldi. Sahneyi süsleyen bayraklar mor ve kırmızı ışıklarla renklendiriliyordu. İlk parçada sahneden yükselen alevler tüylerimizi ürpertti. Seyirciyle iletişime girmekten kaçınan Björk sevilen parçalarını ardı ardına seslendirdi. Parçaları da albüm versiyonlarından daha farklı bir şekilde yorumladı; bazılarını da sadece üflemeli enstrümanlar kullanan on kişilik bandosu eşliğinde seslendirdi. Sırasıyla Hunter, Pagan Poetry, Desired Constellation, The Pleasure Is All Mine, Joga, Overtrue, Immature, Army Of Me, Triumph Of Heart,Five Years, Cover Me, Wanderlustve Hyperballad’ıseslendirdi. Bir parçasında ellerinden beyaz iplikler saçtı, sürekli dans etti, elleriyle parçaların ritimlerine eşlik etti, ponpon benzeri ipe bağlı aksesuarını salladı ve Plutoile sahneden ayrıldı. […]

Lenny Kravitz’i çok sevmiştim

Lenny Kravitz, “sevgi devrimi” projesinin İstanbul ayağında Kuruçeşme Arena’da sahne aldı. Bence erkek adam sevgisini öyle ulu orta yerde, hele 13 bin kişi karşısında konuşmaz. Ben Lenny’yi rock yıldızı bilmiş ve öyle benimsemiştim. Ama dedim ya, aramıza sevgi girdi. Gökhan Tan Lenny Kravitz’in yaptığı müzik türü başta rock olmak üzere soul, funk, reggae gibi tarzları içeriyor. (Kendi sitesinde böyle yazıyor.) Oysa konser tanıtımlarında da “dünyanın en önemli rock vokalistlerinden” olduğu vurgulanmıştı. Ben de kendisini rock yıldızı olarak benimsemiş ve sevmiştim. Ama bu sevgi karşılık görmedi; araya başka müzik türleri ve hepsinin ismini burada sayamayacağım ünlü girdi. Yine de bir tane ünlünün ismini söylemeden geçemeyeceğim: Natalie Imbruglia. Lenny’nin, pop ve parfüm reklamları ikonu Imbruglia ile aşk yaşadığı söyleniyor. Tamam, Lenny erkektir, boyunu yükseltmek için yüksek topuklu ayakkabı giyse de öyledir; istediğini sever. Natalie de güzel kadın doğrusu. Ayrıca topuk da adamı bozmaz. Ama aşk acısını binlerce insanla paylaşması ve iki saat boyunca ayakta bekletmesi de erkekliğe sığmaz, ayıptır. Sanatçı adam yürümez! Bugün tüm gazetelerde okuyacağınız üzere Lenny Kravitz, ilan edilenden yaklaşık bir saat geç çıktı sahneye. Geç çıkmasına bir da bir itirazım yok aslında. Kabul edelim ki 21:00, İstanbul’da hafta içinde gerçekleşen bir konserin başlangıç saati için erken bir saat. Nitekim sadece konser sahibi değil, konseri izlemeyi uman binlerce insan da bu saatten sonra Kuruçeşme’ye varabildi. Velhasıl bu gecikme, benim gibi VIP alemlerinden uzak bir gazetecinin ufkunu genişletmeye de yarıyor. Çekim yapmak için akredite olan fotoğrafçı ve kameramanlarla birlikte basın odasında beklerken bu VIP aleminin “inceliklerine” de bir saatlik tanıklık imkanı yakaladım! Bir kere bu alemin müdavimleri, kalabalık “iğne atsan yere düşmeyecek” kıvamda ve otoparklar tıka basa doluyken bile, VIP kapısının önüne siyah camlı, “van” tabir edilen araçlarıyla gelmek durumundaymış. Ve durum böyle olunca, Kuruçeşme Arena’nın VIP otoparkında, koruma görevlileri arasında şu tür diyaloglar yaşanabiliyormuş: “Abi otopark ağzına kadar dolu. Arabayla […]

Kollarımızda uçan Lenny Kravitz

Müge Doğrular Yer Kuruçeşme Arena. Saat 21:00. Sahnenin en önlerinde rahat görebileceğimiz bir yer bulduk, dünyanın en iyi rock vokalistlerinden biri olarak gösterilen Lenny Kravitz’i heyecanla bekliyoruz. Kravitz’in parçalarını sevmeme rağmen kendisinden pek hoşlanmadığımı belirtmek isterim. Kendi aramızda insanlara “artiz” derken referans alabileceğimiz, kelimenin tam anlamıyla artist olan Lenny Kravitz’in boyundan büyük egosundan pek hoşlanmıyordum. Hatta 21:00’da başlaması gereken konsere 22:00’de başlamasına da gıcık oldum! Hürriyet’te İstanbul konseri öncesinde yapılan bir röportajda ise kafamdakinden çok farklı bir sanatçı profili çiziyordu, son derece mütevazıydı. Egoist olsun veya olmasın, seyirciyle iletişiminin çok iyi olduğunu bu konserle anladım. Lenny Kravitz, ilk albümünden Bring It Onisimli biraz sıkıcı bir parçayla başladı performansına. Çok havalı bir giriş yapmak için kasmadı. Siyah pantalonu, içinde beyaz bluz, içinde bir yelek ve üstünde siyah bir ceketle, kısalttığı saçlarıyla binlerce kişinin karşısına çıktı. İlk parça bitince buraya ilk defa geldiğini, çok mutlu olduğunu, konsere trafikten dolayı geç kaldığını söyleyerek samimi bir özür dileyerek kendini affettirdi. Always On the Run, Once You Dig In, son albümden pek sevmediğim başka bir parça daha, ardından en güzel aşk parçalarından It Ain’t Over ‘Til It’s Over’ı muhteşem grubuyla seslendirdi. Dancin’ Till Dawn’u yaklaşık 10 dakika boyunca çaldı ve sonlara doğru Another Brick In The Wall ve Billie Jean nakaratlarını da söyleyerek seyirciyi mest etti. Sıradaki parça Be’de ise trompet ve saksafon soloları konserin İstanbul Caz Festivali kapsamında olduğunu bize hatırlattı. Her parçasını 10 dakika çalmaya devam eden Kravitz, Stillness of Heart’ta seyirciye uzun uzun sözlere eşlik ettirdi. Son albümünün en iyi parçalarından I’ll Be Waiting’de ise sadece piyanosuyla solo çalmaya başlayan sanatçıya, sonlara doğru grubu tekrar katıldı. Bu romantik parçadan sonra konser tekrar hareketlenmeye başladı, biz de zaten bunu bekliyorduk. Muhteşem bir girişle American Womanbaşlarken seyirci zevkten dört köşeydi, sonrasında ise parçayı uzatmadan hızla Fly Away başladı. Klibi 1998 yılında yayınlanmaya başladığında ortaokulda […]

Türk fotoğrafçısı dünya vitrinine çıkma konusunda neden başarısız?

Alman coğrafya dergisi GEO’nun fotoğrafçıları “Gezegenin Binbir Yüzü” sergisinde dünyayı anlatıyor. Bu dünyada Türkiye yok. santralistanbul’da açılan fotoğraf sergisinin ortak küratörü Orhan Cem Çetin, bügüne kadar pek çok fotoğrafçı yetiştiren, fotoğraf konusunda Türkiye’nin önde gelen akademisyenlerinden. Çetin’le bu sergi ve Türkiye’deki belgesel fotoğrafçıların neden dünyaya açılamadığı üzerine konuştuk. Yelda Ülker santralistanbul, “Gezegenin Binbir Yüzü” başlıklı fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergide Alman coğrafya dergisi GEO için çalışan 32 fotoğrafçısının 67 fotoğrafı yer alıyor. 9 Temmuz’da açılan sergi, 30 Temmuz’a kadar açık. “Gezegenin Binbir Yüzü”, 30 yılı aşkın süredir yayınlanan GEO’nun birçok ülkeyi dolaşan gezici sergisi. Serginin Türkiye küratörlüğünü, Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Öğretim Görevlisi Orhan Cem Çetin yaptı. Çetin, derginin Türkiye konularının fotoğraf editörlüğünü de yürütüyor. GEO Kasım 2005’ten beri Türkiye’de de yayınlanıyor. Ancak gerek bu sergide ve gerek GEO’nun da başarıyla temsil ettiği belgesel fotoğraf yayınlayan uluslararası dergilerde Türk fotoğrafçıların işlerine rastlayamıyoruz. Oysa pek yabancı fotoğrafçı, dünya basınının giderek daha çok ilgilendiği Türkiye’de çalışıyor. Ve ortaya koyduğu çalışmalar dünyanın önde gelen dergi ve gazatelerinde yayınlanıyor. Türk fotoğrafçıları dünya vitrinine çıkma konusunda başarısız mı? Çetin bu görüşe katılmıyor. Ona göre ülkemizde fotoğraf eğitimi, diğer pekçok ülkeye kıyasla daha geç yapılandığı için fotoğrafçıların uluslararası arenada kendini göstermesi biraz daha zaman alacak. Orhan Cem Çetin ile “Gezegenin Binbir Yüzü” sergisi örneğinde, Türk belgesel fotoğrafçılığı üzerine bir söyleşi yaptık. Sergide doğadan, teknolojiye, kent yaşamından, biyolojik çeşitliliğe uzanan çok geniş yelpazede fotoğrafları bir arada görüyoruz. Tüm bu fotoğraflar sizce ortak bir şey söylüyor mu? Evet, kesinlikle söylüyor. Serginin temel mesajı, dünya üzerinde tüm alanlardaki olağanüstü kültürel ve görsel çeşitlilik, farklılık ve dünyayı yaşanabilir bir yer olarak korumanın yolunun, bu farklılıkları törpülemek ve ortadan kaldırmak değil, tam tersine korumak ve bu zenginliğe sahip çıkılması gerekliliğidir. GEO’nun yayın politikası da bu temel önerme üzerine kurulmuştur. Seçki neye göre yapıldı? Daha önceden hazırlanan bir projede serginin […]

Olağanüstü Hal ve Hukukun Antropolojik İşlevi

Giorgio Agamben, Olağanüstü Hal, Çeviren: Kemal Atakay, İstanbul: Varlık Yayınları, 2008. Agamben’in daha önce İstisna Hali başlığıyla Otonom Yayınları’ndan çıkmış olan kitabı bu kez Varlık Yayınları tarafından Olağanüstü Hal başlığıyla yayınlandı. Çevirisinde herhangi bir değişiklik olmayan bu kitap, Agamben’in son dönem siyaset felsefesi tartışmalarına damgasını vurmuş olağanüstü hal/istisna hali kavramsallaştırmasının kısa ama yoğun risalesi. Modern siyasetin kriz anlarında hukuku askıya alarak siyasetin de alanını ortadan kaldırması durumunu ifade eden istisna hali mefhumu hukuk ile siyasal yaşam arasında bir belirsizlik mıntıkası meydana getiriyor. İşte bu belirsizlik mıntıkası böyle bir sahada karar merciinin meşruiyetini nereden aldığı sorusunu beraberinde getiriyor. Bu eksende modern zamanlarda siyasal olarak hareket etmenin ne anlama geldiği sorusunun modern siyasal düzeni kavramak bakımından kilit soru olduğunu savunuyor Agamben. Nazi rejiminin hukukçusu olarak tanınan Carl Schmitt ve Walter Benjamin’in modern hukuk düzenine yönelik eleştiri ve yaklaşımlarından ilham alan Agamben, siyaseti, onu hukuksal müzakereye indirgeyen modern yaklaşıma alternatif olarak, sahih bir yaşama etkinliği haline getirmenin yol yordamlarını araştırıyor bu kitapta. Alain Supiot, Homo Juridicus, Hukukun Antropolojik İşlevi Üzerine Deneme, Çeviren: Bige Açımuz Ünal, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2008. Modern zamanların temel yönetim tekniği, yığınları sevk ve idarenin seküler membaı olan hukukun, şimdiki niteliklerinin yol açtığı arızalara dikkat çeken çalışmalar son yıllarda bir hayli arttı. Adaletin tesisinin artık hesaplanabilir birtakım rasyonel süreçler ve tekniklere indirgendiği modern hukuk düşüncesi, kaynağındaki mistik ve antropolojik işlevden bilimsellik uğruna kendini alabildiğine arındırmaya çabalıyor. Böylelikle hukuk, ortak yaşam idealinin cisimlendiği bir kurallar manzumesi olmaktan çıkıp, birbirinden kopuk modern bireylerin haklarının tedrici bir biçimde evrenselleştirilmesine çabalayan teknik bir uğraşı haline geldi. Alan Supiot’un bu çalışması hukuk düşüncesinin kaynağındaki mistik ve antropolojik işlevin yeniden kazandırılmasının insanlığın ortak yaşam ideali açısından hayatiyet arzettiğini ve bunun başarılamaması durumunda radikal bireyciliğin pençesinde bir yönetim teknolojisi olarak hukukun barbarlığa, Batı köktenciliğine ve medeniyetler çatışmasına giden kapıyı ardına kadar aralayacağına dikkat çekiyor. Kitap, yasağın […]

Beyoğlu’nda bir cam ustası

“Cam işçiliği sınır tanımaz. Bu iş bir gönül işidir. Severek yaparsan karşılığını alırsın.”Bu sözler bir cam ustasına ait. Emrah Evin, İstiklal Caddesi Örs Pasajı’ndaki küçük dükkânında ateş ile cam işleyen ve cama verebilecek her şekli üretebilen bir sanatçı. Siz onu izlediğinizde ortaya çıkacak şeyi merakla tahmin ederken, o ise beyninden o anda ne geçiyorsa cama yansıtıyor, hayallerini cama işliyor. Yaptığı şeylerin hiçbiri birbirine benzemiyor çünkü her defasında farklı hareketlerle farklı şekiller ortaya çıkabiliyor. Dedelerinden kalma bu mesleği hala devam ettiren Emrah, yaptığı işin hiçbir zaman bir doyum noktasının olmadığını şöyle açıklıyor: “Cam sınır tanımadıkça benim yaptığım işin bir sınırı olmaz. Camla uğraşmak, ona şekil vermek her an bana yeni şeyler katıyor. Ona ne kadar severek yaklaşırsam o kadar güzel şeyler ortaya çıkıyor. Ondaki özgürlük bana yansıdığı zaman bende sınır tanımıyorum…”Haber-Kamera: Selahattin Altunkılıç 

Gitme Turnam Bizim Evden

Simge Sunguroğlu Telli turnanın tükenişi Doğa Derneği ve Irmak Okulları’nı işbirliğine yöneltti. İki kurum, Anadolu’nun sembolü bu türü yaşatabilmek için bir konser düzenliyor. Genç Orkestra, 25 Mayıs saat 20:00’de İstanbul Caddebostan’daki Irmak Okulları’nda, geliri “Son 11 Telli Turna Projesi’’ne aktarılacak konser için sahne alacak. Geleceğin virtüözlerini yetiştirmeyi amaçlayan Genç Orkestra, bu konserde İslam Manavof yönetiminde Mozart, Şostakoviç ve Karayev gibi bestecilerin eserlerini seslendirecek. 20 YTL’lik konser biletleri, Irmak Okulları’ndan temin edilebiliyor. Son turnalar Anadolu kültürünün önemli doğal öğelerinden telli turna, tükenme noktasına gelinceye değin, araştırılmayan bir türdü. Doğa Derneği, 2004 yılında gerçekleştirdiği saha araştırmasında Türkiye’deki son 11 telli turnaya ulaştı. Doğa fotoğrafçısı Soner Bekir, türün bu son örneklerini fotoğraflamayı başardı. Muş’taki Bulanık Ovası’nda üreyen telli turnalar, sadece Anadolu’da değil Avrupa’da da bu türün son temsilcileri. Turnalar kışı Afrika’da geçiriyor. Uzun bir göçün ardından mart ve nisan aylarında Bulanık Ovası’na geliyor. Muş dışında telli turnaların en yakın akrabaları Hazar Denizi’nin kuzey doğusunda yaşıyor. Turnaların Bulanık Ovası’ndan da çekilmesi durumunda, türün tükenmesi söz konusu. Doğa Derneği Genel Müdürü Güven Eken, Hazar Denizi ve Muş arasında telli turnaların kullandığı bir başka üreme alanı olmamasına dikkat çekiyor. Güven Murat Nehri boyunca uzanan Bulanık Ovası’nın tür için önemini “Ovada yoğun tarım yapılırken, Murat Nehri’nin tarım faaliyetlerine uzak kıyıları doğal özelliğini korumaya devam ediyor. Nehir üzerindeki adacıklar ve çevresindeki insan eli değmeyen alanlar telli turnaların en önemli üreme ve beslenme alanları” sözleriyle anlatıyor. Güven Eken, koruma projesinin başarısı için yerel halkın katılımının da şart olduğu görüşünde: “Muş, gelişmişlik düzeyinin en düşük illerden biri. Bu kuşları görebilmek için göç zamanlarında Avrupa’dan, ABD’den turistler geliyor. Yöre halkı, bu turistlerden gelir elde etmeye başlarsa, daha kısa sürede başarıya ulaşacağını tahmin ediyoruz.” Doğa Derneği’nin projeye destek çağrısına olumlu yaklaşan Irmak Okulları Müdürü Atilla Küçükkayıkçı “Yüreğimize yer etmiş telli turnanın Anadolu’muzdan sessiz yok oluşuna elbette duyarsız kalamazdık. Öğrencilerimiz ve tüm çalışanlarımız […]

Bostancıbaşı’nın ‘Aşklama’ halleri

Nur Niyaz Bildik Şehir yorgun ve sıkıntılı. Sıcaklardan bunalmak üzereyiz. Oysa daha haziran bile değil. Yine de “yaz geldi” diye düşünmek uzayan günlerin sorumluluklardan arınmış saatlerinin, sıcak akşamların, festivallerin ve müziğin enerjisini taşıyor ruhumuza. “Bir şeyler yapmalı” diyorum, bu enerjiyi yüksek tutmalı. Şehir hareketli. Bu harekete dahil olmalı. Uzun zamandır dans ‘etmekten’ dans ‘seyretmeye’ vaktim olmamış… O zaman yapılacak şey belli. Şehir ajandasını karıştırıyorum, bu aralar dansla ilgili pek çok şey var ama ben neyi izleyeceğimi belirledim çoktan: “Aşklama.” Korhan Başaran’ın ocak ayında da sahnelenen ama bir türlü fırsatını bulup da göremediğim son çalışması. Malum konu aşk üzerine… Hava da aşka müsait… Üstelik Korhan çok beğendiğim bir dansçı ve koreograf. İlk kez ‘Hürrem Sultan’ı izlerken upuzun boyuyla nasıl güzel dans edebildiğine vurulmuştum. Akılda kalan bir vücut dili vardı. Bu yüzden onu ikinci görüşümde hemen tanıyıp çocuksu bir hayranlıkla “aa bu o” deyivermiştim. Korhan Başaran’ın önceden tiyatroya faydalı olsun diye başladığı dansçılık hayatı Ankara Devlet Balesi Koreografı Binnaz Dorkip’le tanıştıktan sonra daha farklı bir yol çizmiş. Dorkip’in yönlendirmesiyle Modern Dans Topluluğu’na girip Beyhan Murphy yönetiminde dansetmiş. Ve devamında da kendi alanında oldukça başarılı isimlerle bir arada bulunma fırsatını yakalamış: Zeynep Tanbay, Timur Ratlas, Yıldız Cankaya, Paul Clayden, Uğur Seyrek… “Yüreğim böyle söyledi” Bu devasa adamı biraz daha yakından tanıyınca yumuşacık bir yürek taşıdığına da şahit oldum. İnsanın içi dansına yansıyor. Korhan’ı anlamak için onu izlemek yeterli belki de. Zaten o da “yüreğim böyle söyledi” diyerek başlamış koreografi yapmaya. Sadece bakmayıp ‘gördüklerini’ anlatmaya karar verince kendine uygun bir dil yaratıvermiş. Anlattığı hikayelerin dürüst olması ve samimiyet taşıması sanırım onu daha farklı kılıyor. Kendisi de diyor zaten: “Seyirci samimiyetsizliği hemen fark eder.” Pek çok sanatçı gibi o da yaşamdan etkilenmiş. İstanbul’da yaşayıp da malzeme bulamamak tuhaf olurdu zaten. Bu şehrin karmaşası, içinde bulunduğumuz zaman, kurduğu ve kuramadığı ilişkiler onun malzemesi olmuş. Ve akımlar […]

Son diva

İşvecan ÖzenKamera: Erdem Özüer Operanın mabedi İtalya’nın La Scala Tiyatrosu’nda 50 yıl görev alan tek müzik insanıydı. 70’e yakın operada başrolü üstlendi. Dünya “La Diva Turca”yı son kez alkışladı. Milano’daki evinde, 10 Mayıs Cuma günü kalp ve solunum yetmezliğinden ölen “son diva” Leyla Gencer’in külleri Dolmabahçe’de düzenlenen bir törenle İstanbul Boğaz’ına savruldu. Leyla Gencer kimdir? Leyla Gencer (gerçek ismi Ayşe Leyla Çeyrekgil) 10 Ekim 1928’de İstanbul’da doğdu. İstanbul Belediye Konservatuarı’nda başladığı şan eğitimine İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte ile devam etti. 1950 yılında Ankara Devlet Operası sahnesinde Mascagni’nin Cavalleria Rusticana eserinde Santuzza rolünü yorumlayana dek Ankara Devlet Opera ve Balesi Korosu’nda görev aldı. Birkaç yıl içerisinde tanınan bir opera sanatçısı olan Gencer, birçok önemli devlet etkinliğine soprano olarak davet edildi. Gencer’in İtalyan sahnelerine adım atması Napoli San Carlo Tiyatrosu’nda yine Santuzza rolü ile oldu. Bir yıl sonra Madame Butterfly ve Yevgeni Onegin operalarını seslendirmek için tekrar Napoli’ye döndü. 26 Ocak 1957’de La Scala Tiyatrosu’nda ilk kez sahneye çıkarak Poulenc’in Les Dialogues des Carmelites operasının dünya prömiyerinde Lidoine rolünü yorumladı. Şubat 1957’de, Milano Duomo Katedrali’nde düzenlenen Toscanini’yi anma törenlerinde, şef Victor De Sebata yönetimindeki La Scala Tiyatrosu koro ve orkestrası eşliğinde, Verdi’nin Requiem’inin final bölümünü yorumlayan Gencer, yine 1957 Temmuz’unda, La Scala Tiyatrosu’nun Köln turnesinde La Forza Del Destino operasında başrolü seslendirdi. Ünlü soprano 1957 ile 1980 seneleri arasında La Scala Tiyatrosu’nda, Verdi’nin Don Carlos, La Forza Del Destino, Aida, Macbeth, Simon Boccanegra, I Vespri Siciliani; Bellini’nin Norma; Donizetti’nin Poliuto ve Lucrezia Borgia; Mozart’ın Idomeneo; Monteverdi’nin L’Incoronazione di Poppea; Gluck’un Alceste; Tchaikovsky’nin Maça Kızı; Britten’in Albert Herring ve Pizzetti’nin L’Assassinio nella Cattedrale eserinin 1958 yılı dünya prömiyeri de dahil olmak üzere bir çok başrol yorumladı.Kısa sürede ulusararası bir kariyere kavuşan Gencer; Gui, Serafin, Gavazzeni ve Muti gibi büyük İtalyan şeflerle çalıştı. Donizetti’nin unutulmuş operalarını başarılı bir şekilde yorumlayarak “Donizetti […]

Bilgi’de dans festivali

İstanbul Bilgi Üniversitesi Dans Festivali’ne bu yıl Latin dansları damgasını vuracak. Bir çok üniversitenin dans gruplarıyla katılacağı festivale çeşitli dereceler almış profesyonel dansçılar da performanslarıyla konuk olacak.Ceyla Büyükuzun Deniz Yurtkuran

Balkanlar’ın sesi dünyayı sardı

Müge Doğrularmdogrular@medyakronik.com Müzik yazarı Murat Beşer’in de dediği gibi, Madonna Gogol Bordello’ya beraber sahneye çıkmayı teklif ettiğinde bir bildiği vardı! Bu isteği her ne kadar şaşırtıcı görünse de (Madonna gibi bir dünya starı ve Çingene punk grubu?!) Madonna aslında Balkan müziğinin yükselişini öngörüyordu. Ardından işini bilen ana akım müzik yapımcıları son dönemin en başarılı dans müziği merkezinin Balkanlar olduğunu keşfetti. Şimdilerde ise dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Balkan müzikleri 80’lerin müzikleri kadar rağbet görüyor. Taraf De Haidouks, Shantel, Koçani Orkestar, Kultur Shock, Gogol Bordello gibi başı çeken ve popülerleşen isimlerin yanısıra Oi Va Voi, Balkan Beat Box, Eugene Hütz gibi isimler de kısa zamanda parlayacağa benziyor. Konuyla ilgili önemli bir nokta da Balkan müziğinin artık gelenekselliğinden kaymış olması. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Surveys of World Music dersi veren Tuna Pase, kapitalist sebeplerden dolayı dünya müziğinin ana akımlaşmasıyla beraber pop ve rock gibi türlerin de Balkan müziğinden nasibini aldığını söylüyor. Ortaya “çingene punk” gibi yeni müzik tarzları çıkıyor. Gogol Bordello ve Kultur Shock bu tarzın en bilinen isimleri. Shantel ise bu müziği pop kılıfına sokarak kitlelere sunma konusunda en başarılı müzisyenlerden. Dünyada esen bu fırtına Türkiye’de yer yer kasırgalara sebep olabiliyor, nitekim yakın kültürlerin insanlarıyız ve Balkanlar bize yabancı değil! Gazeteci Barış Akpolat’ın da dediği gibi Boşnak Goran Bregoviç yakın zamana kadar bizim starlarımızdan biri gibiydi. Onun açtığı yol ve ana akım müziğin ilgisiyle beraber Türkiye’de daha çok müzisyen tanındı, tanınmaya devam ediyor. Kalan Müzik için derlemeler yapan müzisyen Muammer Ketencoğlu’nun da bu konudaki etkisi yadsınamaz. Bahsettiğimiz bu isimlerin çoğu Türkiye’yi birden fazla sefer ziyaret etti. Geçen ay üçüncü kez İstanbul’da konser veren Taraf De Haidouks (Haydutlar Çetesi), seyircilere son derece keyifli dakikalar yaşattı. Grup elemanları konserin sonlarına doğru seyircilerin arasına inip şapkayla para toplayarak, dünya çapında tanınmalarına rağmen Çingene geleneğine bağlı olduklarını tekrar hatırlattılar. Türklere yabancı olmayan bu tavır seyirciler tarafından […]

Kartondan Ajda Pekkan sahnede!

İtalyan sanatçı Ennio Marchetto kartondan yaptığı kostümleriyle birçok ünlü ismi canlandırdığı gösterisiyle İtalya’dan sonra ününü bütün dünyaya duyurdu. Güney Afrika’daki gösterilerinden sonra Türkiye’ye gelen sanatçı 8–15 Nisan tarihleri arasında Beşiktaş Kültür Merkezi’nde sahne alıyor. Venedik’te doğan ve sanat okulunda eğitim alan sanatçı gösterisinde, bir saniye içinde başka birine dönüşüyor. Marilyn Monroe, Gloria Gaynor, Kyle Minogue, Madonna, Celine Dion, Elvis Presley karakterlerinden sadece bir kaçı. Türkiye’ye özel repertuarına Ajda Pekkan ve Müslüm Gürses’i de katan Marchetto’nun bu dünyada benzeri olmayan gösterisini izlemek istiyorsanız, haberimizi kaçırmayın!Haber: İşvecan Nur Özen iozen@medyakronik.com Kameraman: Erdem Özüer

Kadın yönetmensiz sinema

Gezici Film-mor Kadın Filmleri Festivali’nin altıncısı, 10 Mart 2008 akşamı İstiklal Caddesi’nde, kadınların “sazlı sözlü” etkinliğiyle açıldı. 14 ülkeden 33 filme ev sahipliği yaptı; İstanbul’un ardından Van ve Diyarkır’da devam etti. Bu ayın sonunda, 25-26 Nisan 2008’de ise Samsun’da sona erecek. Bu yılkı teması “kadına yönelik şiddet” olan festival, Türkiye’de kadın sinemacıların sayıca çok kısıtlı olduğu gerçeğini bize hatırlattı. Biz de bu soruyu, festival düzenleyicilerine ve Gazeteci Ferai Tınç’a yönelttik.

Rent Müzikali’nin gala gecesi

Amatör ruhla porfesyonel faaliyetler gerçekleştirerek, üniversite tiyatrosu kavramına yeni bir anlayış getiren Tiyatro Candela, 2008 sezonunda onuncu prodüksiyonu olan Rent Müzikali ile seyirci karşısına çıktı. Oyun marjinal yaşamları olan sekiz gencin bir yıl içinde yaşadıkları mutsuzluklar, acılar, problemler ve küçük mutlulukları nasıl büyük mutluluklara çevirdiklerini anlatıyor.. Gala: 08 Nisan 2008, Salı 21.00 Oyun: 04 – 05 – 07 – 18 – 19 – 30 Nisan 2008, saat 20:30 06 -20 Nisan 2008, saat 15:30 Yer: İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü, BS2 Kurtuluşderesi Cad. No 47 Dolapdere Giriş ücretsiz…Haber: Beril Tekin

Ezilenlerin Tiyatrosu küresel ısınmayı tartıştı

İnci Ömüriomur@medyakronik.com Boyalı Kuş Tiyatrosu, 16 Mart’ta günümüzde çok büyük önem taşıyan küresel ısınma sorununu ele aldı. Rengârenk Sanat Atölyesi’nde “2 Dereceyi Beklerken” adlı oyun sahnelendi. Bu oyun biçim olarak “Ezilenlerin Tiyatrosu” örneğiydi. Ezilenlerin Tiyatrosu, toplumda “ezilenleri” konu alıyor. Kadına uygulanan şiddet, çocuk hakları ihlali, engellilerin hakları ve toplumdaki benzer sorunlar ilgi alanına giriyor. Klasik tiyatro gibi giriş, gelişme, sonuç biçiminde oynanmıyor. Önceden yazılmış bir metin olmaksızın, doğaçlama gelişiyor. Seyircilerin de oyuncu olduğu oyun, kriz anında sona eriyor. 16 Mart Ezilenlerin Tiyatrosu’nun kurucusu Augusto Boal’ın doğum günü olduğu için 26 ülkede 46 grup, küresel ısınmaya dikkat çekmek amacıyla oyunlar sahneye koydu. Boyalı Kuş Tiyatrosu’nun oyunu da işte bu etkinliğin bir parçasıydı. Rengârenk Sanat Atölyesi, yabancılık çekmeyeceğiniz, genelde birbirini tanıyan insanların olduğu, ilk defa gittiğinizde bile güler yüzle karşılanacağınız bir yer. Mekânda aynı zamanda evlerdekine benzeyen küçük bir mutfak var ve ev yemekleri yapılıyor. “2 Dereceyi Beklerken” oyunu başlamadan önce “Gaia” adlı kampanya filmi gösteriliyor. Bu film küresel ısınmanın dünya üzerindeki olumsuz etkilerini ve çözümlerini anlatıyor. Küresel ısınma sonucunda dünyanın iki derece ısındığı ve çoğumuzun da bu duruma ilgisizliği gözler önüne seriliyor. Filmin ardından güzel bir performans geliyor. Bütün seyirciler oturdukları yerden kalkıp yan odaya geçiyor. Burada oyuncular tek sıra haline geçerek doğada oluşan sorunlar üzerine kelimeler söylüyorlar ve oradan diğer odaya geçiyorlar. Seyirciler yerlerine oturuyor ve oyun başlıyor. Odanın dışından küresel ısınmaya karşı sloganlar atarak iki öğrenci geliyor ve oyun açılıyor. Burası bir sınıf ve yedi öğrenci küresel ısınma üzerine konuşuyor. Öğretmen sınav kâğıtlarını dağıtıyor, öğrencilerden tepki geliyor. Çünkü çoğu yüz üzerinden sıfır alıyor ve bu durumun karmaşıklığını anlamaya çalışıyorlar. Öğretmen sınav kâğıtlarında “Küresel ısınma yoktur” diyenlere yüz, “Vardır” diyenlere ise sıfır veriyor. Bu durumdan şikâyetçi olan öğrenciler öğretmenle tartışıyorlar. Bu sırada sınıftan çekip giden, hocaya katılmayan ve tartışmakta ısrarlı olan öğrenciler oyunu kriz noktasına taşıyorlar ve oyun burada bitiyor. […]

Güler misin güldürür müsün…

Bilgi Üniversitesi ile Fransız Kültür Merkezi’nin işbirliğiyle düzenlenen Çağdaş Sirk ve Sokak Sanatları Atölyesi’nin ikincisi Santralistanbul’da devam ediyor. Francis Alberio’nun eğitmenlik yaptığı atölye çalışmasının bu seferki konusu palyaçoluk… 24 Mart-8 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilen atölyeler ücretsiz katılıma açık.İrem Akın Funda Günaydın