Kategori Sanat

Japon Filmleri Festivali başlıyor

Bu yıl altıncısı düzenlenecek olan “İstanbul Japon Filmleri Festivali” 22-25 Ocak tarihleri arasında, Levent Kültür Merkezi’nde (Onat Kutlar Sinema Salonu) başlıyor. Bu yılın tüm filmleri, Japonca orijinal seslendirmeli ve Türkçe altyazılı olarak gösterilecek. Filmler konularına göre “Büyük Ustalar-Japon Sinema Dünyasını Şekillendiren Yönetmenler”, “Tanınmayan Seçkin Japon Filmlerinden Örnekler”, “Günümüzün Japon Sinemasından Kesitler” ve “Japon Animasyonunun Başyapıtları” olarak 4 ana başlık altında toplandı.Her kategoriden türünün en iyi örneklerinden seçilmiş toplam 11 yapıt seyircilere gösterilecek. “Büyük Ustalar-Japon Dünyasını Şekillendiren Yöntemler” bölümünde, Japon sinemasının en önemli yönetmenlerinden olan Akira Kurosawa’nın 1952 yapımı “Yaşamak”adlı filmiyle Mikio Naruse’nin “Yüzen Bulutlar” adlı filmi bu bölümde izlenebilecek.“Tanınmayan Seçkin Japon Filmlerinden Örnekler” bölümünde, yönetmen Takeshi Kitano’nun “Bir Deniz Manzarası”, Seijiro Kamiyama’nın “Haçiko: Bir Köpeğin Hikayesi”, Akihiko Shiota’nın “Arkana Bakma” adlı filmleri gösterilecek.“Günümüz Japon Sinemasından Kesitler” bölümünde, yönetmen Lee Sang-il’in “Hula Kızları”, Eiichiro Hasumi’nin “Umizaru: Çevik Dalgıçlar”, Atsuhiro Yamashita’nın “Linda Linda Linda”, Tetsuya Nakashima’nın “Kamikaze Kızları” da gösterimde olacak filmler arasında bulunuyor.“Japon Animasyonunun Başyapıtları” bölümünde, Schinichiro Watanabe’nin “Cennet Kapısı” ve yönetmenliğini Keiichi Hara’nın yaptığı “Coo ile Geçen Yaz” filmleri festivalde yer alacak. Japon Filmleri Festivali’ne giriş ücretsiz olacak.

Ebony Bones; müziğini de modasını da kendi yapıyor

2000’li yılların en çılgın müzisyenlerinden olan Afrika kökenli İngiliz vatandaşı Ebony Bones, 24 Ocak’ta Beyoğlu The Hall’da sahne alacak. Bones, şarkı sözlerini kendi yazıyor, vokallerini yapıyor ve tüm enstrümanları kendi çalıyor. İlk olarak 1998-2005 yıllarında İngiltere’de Kanal 5’te yayınlanan soap opera dizisi “Family Affairs”de “Yasmin Matthews” adıyla yer alan Bones, henüz 24 yaşındayken dikkatleri üzerine çekti. “O zamanlar müzikle ilgilendiğimi biliyorlardı, laptopumu alıp soyunma odasında ses kontrollerimi yapıyordum” diyen Bones, İngiliz pop grupları“Sugababes” ve “Future Cut”ın prodüktörlüğünü yapan Richard X ile çalıştı. “Kısa sürede dikkat çeken şarkılar yaptık” diyen Bones, 2002, 2003 ve 2004 yıllarında, İngiltere TV Dizi Ödülleri’ne (The British Soap Awards) “En Seksi Kadın Oyuncu” olarak, 2004 ve 2005’te ise “En İyi Komedi Oyuncusu” olarak aday gösterildi. Daha sonra, bir plak şirketi ile anlaşması olmadığı halde “We Know All About U” adıyla çıkardığı single ile haftalarca radyo listelerinde 1 numara oldu. “We Know All About U” single’ı, BBC radyosu tarafından “Dünyanın en seksi şarkısı” olarak tanıtıldı. Asıl adı Ebony Thomas olan sanatçının televizyon dünyasından müziğe adım atması da aslında bir tesadüfe dayanıyor. Kuzeni için bu parçayı söylerken, kuzeni şarkıyı myspace’e koymasını istiyor ve böylece şarkı “patlıyor!” Bones, limited edition olarak yayınlanan “Don’t Fart On My Heart” adlı ikinci single’ıyla da yine liste başı oldu. Bu şarkının video klibi, British Council’ın “En iyi video” ödülünü kazandı. Giydiği ilginç kıyafetlerle moda ikonu haline gelen ve görsellerin, kıyafetlerin kendisinin dışa yansıması olduğunu söyleyen Ebony, birçok dergide en stil sahibi kadın şarkıcılar arasında yer aldı. Bones’un çılgınlıkları sadece giydiği elbiselerle kalmıyor, yaptığı açıklamalarda da dikkatleri üzerine çekiyor. Kendini Myspace’de vajinası olan Harry Potter olarak tanımlayan Bones, “Bizi seven ve sahnede yaptıklarımızı kabul eden seyircilerin olması çok güzel, sahnede 5 yaşındaki çocuk gibi zıplayıp, otistik çocuklar gibi hareket edebiliyoruz” diyor. Dünyadaki politik olaylardan her zaman ilham alan Bones, müziği politik bölünmelerin üstündeki evrensel […]

İzzet Öz 23 Ocak’ta The Hall’da

İzzet Öz, “Önce İzzet Öz Vardı” isimli parti ile, 42 yıllık birikimini 23 Ocak gecesi İstanbul Beyoğlu The Hall’da müzikseverlerle paylaşacak. Henüz 20 yaşındayken, müzik kariyerine ilk adımını atan Öz, TRT Radyosu’nda işe başladı. Daha sonra ise televizyon ve radyo programları yaparak sesini milyonlara duyurdu. 42 yıllık kariyerinde birçok ödül alan İzzet Öz, Teleskop, Metronom, Süpervizyon, Zoom, Sihirli Lamba gibi programlar yaptı. Bunun yanı sıra, Hürriyet gazetesi için reklam filmleri, müzikaller ve tiyatroların video yönetmenliği, büyük gösterilerin, prodüksiyonlarını üstlendi. 35. Sanat Yılı nedeniyle “The İzzet Öz Project” albümüyle yeniden müzikseverlerin karşısına çıktı. 2004 yılında TM adlı şirketinden “Aşık Veysel” in doğumunun 110.yılı için İmaj Müzik işbirliğiyle yurt dışında da ilgi gören bir albüm piyasaya çıkardı. Müzik yaşamına başladığı 60’lı yıllardan günümüze kadar radyo ve televizyonda sunduğu sevilen parçalardan oluşan çok özel bir program hazırlayan Öz, konuklarına müzik dolu bir gece yaşatacak. Bu gecede, Sting, Pink Floyd, Ajda Pekkan, Amy Winehouse, MFÖ, Rolling Stones, Barış Manço, The Police, Sertab Erener, Eric Clapton gibi birçok ünlü şarkıcıların parçalarını çalacak. İzzet Öz hayranlarına güzel bir haber, Öz’ün 27. yılını dolduran “Teleskop” isimli radyo programı, Ocak ayı itibariyle TRT Radyo 3’te yeniden yayınlanmaya başlayacak.

Grammy Ödüllü Concha Buika İstanbul’da

Afrika köklerinin verdiği şarkı söyleme yeteneğiyle herkesi büyüleyen, ünü İspanya’dan dünyaya sıçrayan Buika, 17 Ocak’ta ilk kez Türkiye’de İş Sanat’ta sahneye çıkacak. 1972 doğumlu Concha Buika, Mayarko adasında, Ekvator Ginesi’nden politik nedenlerle sürgün edilen bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Küçük yaştayken babasının terk ettiği Buika, 5 kardeşiyle birlikte müzikle iç içe bir evde büyüdü. Mallorca’da yaşayan Çingenelerle haşır neşir olan sanatçı, onlardan flamenko ezgilerini ve stillerini öğrendi. Daha sonra Madrid’e yerleşmesiyle Buika, burada birçok yerel grup ile çalışma imkânı yakaladı, Londra’da drama okurken Pat Metheny tarafından bir konserine davet edilmesi ile hayatı değişti. Burada Kübalı Bebo Valdes’in albümlerinden tanıdığımız yapımcı, besteci ve müzisyen Javier Lemon ile tanışan Buika, böylece profesyonel müzik kariyerine adım attı. Concha Buika İspanya’nın son zamanlarda gördüğü en üretken ve beğenilen sanatçısı olarak biliniyor. İspanya’nın Grammy’si olan Premio de la Música ödülü sahibi olan Buika, İspanyol kültürünün de etksiyle şarkılarında funk, flamenko, gypsy rumba, caz, Afro-Küba ritimleri, copla ve soul’u bir araya getiriyor. Yetenekli sanatçı gitar, piyano, bas ve çello gibi birçok enstrümanı da çalabiliyor. Tüm dünyada beğeniyle dinlenen Buika, eleştirmenler tarafından da beğenilen bir sanatçı oldu. Grammy ödüllü sanatçı yaptığı müziği; “Farklılıklar insanları zenginleştiriyor, bulunduğum ortamın farklı kültürleri müziğime de yansıdı ve bu beni mutlu ediyor. Müziğim, aslında hepimizin müziği. Hepimiz insanız ve acılarımızı, aşklarımızı şarkılar anlatıyor ancak.” şeklinde tanımlıyor. “Ben bir Afrikalıyım ve Afrikalı müzik eğitim almaz” diyerek yeteneğinin köklerinden geldiğini söylüyor. Müziğin ticari yanından çok performansıyla ilgilendiğini, sahnenin ise kendisi için çok büyük önemi olduğunu söyleyen Buika, sahnede izleyicisiyle derin bir bağ kurabildiğini ifade ediyor. Buika (2005), Mi Niña Lola (2006) ve Niña de Fuego (2008) çıkardığı albümler arasında yer alıyor. Son albümü Niña de Fuego (Ateşin Kızı) ile dinleyicilerine sesinin güzelliği dışında, iyi bir şarkı yazarı olduğunu da kanıtladı. Müziği, hüzünleri azaltmanın, acıları paylaşmanın ve hayatta dimdik durabilmenin bir yolu olarak görüyor. […]

“Tek Kareci” İstanbul’da

Contemporary İstanbul projesi kapsamında “One Shot” (Tek Çekim) sergisi için Doğu’yla Batı’nın buluştuğu İstanbul’u tercih eden Alexander Berg poz verecek İstanbulluları bekliyor. Mükemmel fotoğraf için birçok film harcayan ve karelerce fotoğraf çeken fotoğrafçıların aksine Berg yalnızca tek bir çekim yapıyor, tek bir kare kullanıyor ve o eşsiz anı yakalamayı hedefliyor. Bunun için fotoğraf çektirmeye gelenlerle dakikalarca konuşuyor, onları tanımaya çalışıyor. Hayatlarında nerede durduklarını, neler hissettiklerini soruyor. “Gözlerinde rahat oldukları hissini yakalamadan deklanşöre basmam” diyen Berg, o kadar sıcakkanlı ve sabırlı ki kameraya hiç alışık olmayanları bile rahatlatmayı başarıyor. Berg’in projesi 2003’te New York’un Times Meydanı’nda başladı. O yıl ve 2006’da toplam 850 New Yorklu fotoğrafçıya poz verdi. Whitney Müzesi’ne fon bulmak için sergilenen bu fotoğraflar Berg’in 2007 Dandai Uluslararası Sanat Festivali’ne katılmak üzere Pekin’e çağrılmasını sağladı. “One Shot New York” projesini Çin’in başkentinde sergileyen sanatçı, sergi süresince üç yüz yetmişin üzerinde insanı fotoğrafladı ve Pekin’in yüzlerini de projesine dahil etti. Fikrinin yeni ve eşsiz olmadığını söyleyen sanatçı, Nazilerin yükselişe geçtiği 1920’lerde Alman ırkının sadece sarı saçlı mavi gözlü olmadığını kanıtlamak isteyen Fotoğrafçı August Sander’dan etkilendiğini söylüyor. Belgesel nitelikteki o çalışmanın Berg’e göre en ilgi çekici yanı ise Sander’ın asker, kasap, öğretmen gibi sıradan insanları yönlendirmeden doğal halleriyle çekmiş olması. Kendi çalışmasında da aynı prensipten yola çıkan Berg, nasıl poz vereceğiyle ilgili bir fikri olmayan insanların bile yönlendirmeden ruhunu yansıtmayı başarıyor. Sanatçı “Gelenlerin bazılarının aklında nasıl poz vermek isteyecekleriyle ilgili çok net fikirler oluyor, bazıları ise ne yapacaklarını soruyorlar. Onları tanımaya çalışıp ne hissettiklerini bulmalarına yardımcı oluyorum ancak müdahale etmiyorum” diyor ve ekliyor: “Bu ortak bir çalışma ama genel olarak fotoğraf çektirenin dünyasını en doğal haliyle yakalamayı amaçlıyorum.” Kameralı psikolog Berg, “One Shot New York”ta çok stresli bir dönemden geçtiğini söyleyen bir televizyon kanalının yöneticisini başı ellerinin arasında düşünürken fotoğrafladığını ve o sıkıntısının çok gerçekçi bir şekilde fotoğrafa yansıdığını söylüyor. Bir […]

“Sevda sözleri”ni öksüz bırakan şair

Oruç Aruoba, “Bir şairin gözleri kapanınca, dünyada görülecek şeyler azalır” demişti. 19 yıl önce Cemal Süreya da, “Ölüyorum tanrım, bu da oldu işte / Her ölüm erken ölümdür, biliyorum tanrım / Ama ayrıca aldığın bu hayat, fena değildir… / Üstü kalsın…” diye yazdığının ertesi günü bir 9 Ocak günü bu dünyaya kapatınca gözlerini görülecek şeyler azaldı. Tüm günahların yarı yarıya işlendiği, bir sevişmenin gelip bir daha gitmediği, unutulmayacak aşkların her daim dörtnala sevişen kahramanıydı hâlbuki. Cemal Süreya henüz 6 yaşındayken daha, Dersim sürgünlüğüyle başlayan hüzünlü yaşamını; mutluluklarıyla, mutsuzluklarıyla, her birini sevdiği kadınlarıyla, evlilikleriyle, sözcüklere can veren şairliğiyle noktaladığında yazılmamış aşk şiirleri eksik, yazılanlar ise öksüz kaldı. Bu eksikliği, bu öksüzlüğü Can Yücel, “Aşk yok gayri memlekette / Cemal Süreya beri gideli” diye özetlemişti ardından yazdığı bir şiirde. Ahmed Arif’in, “Eros’tu kendi okuyla kendini vuran” dediği; aşkın en güzel hallerini, aşkın ya da aşığın çaresiz, başıboş hallerini dizeleriyle yudum yudum içiren bir şairdi. “Dünyanın en küçük devleti” Sevmeye ya da âşık olmaya neden arayan ve her seferinde de bulduğunu 20 ayrı şiirinin son dizesinde, “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni” diye anlatan şairdi. Aziz Nesin’in,Jean Paul Sartre’yle birlikte, “Dünyanın en küçük devletleri. İkisinde de bir devlet olabilecek kadar birikim var” dediği, Ülkü Tamer’in, “Dilin ve şiirin yaman avcısı” diye tanımladığı bir sözcük ustasını, Cemal Süreya’yı, hangi kelimeleri yanyana getirdiğimizde anlatabiliriz? Cemal Süreya’nın dostu, sevgilisi, iş arkadaşı olan Tomris Uyar’ın, “Tanıdığı kaç kişi varsa o kadar Cemal Süreya vardır. Hepsi değişik. Belki temel öğeleri aynı kalıyor; politikaya, edebiyata, espriye tutkusu; çalışkanlığı, dürüstlüğü gibi, Ama çok değişken biri. O yüzden ben bir tane Süreya biyografisi düşünmem. 3 tane yazılabilir. 3 tane apayrı” dediği şair hakkında ne söylesek eksik kalacağını bilerek anlatmaya çalışalım istedik ölüm yıldönümünde. Kadere yazılan göçebelik hali Cemal Süreya 1931’de Erzincan’da bir yük vagonunda doğdu. Cemalettin Seber adı verilen geleceğin şairinin […]

Hayat yaman, çok yaman…

Hani hep derler ya önce oku, okulunu bitir sonra adam olursun diye; nedense insanın aklı hep o “adam” sözcüğüne takılıp kalıyor. Bahsedilen adamın kriterleri neler olabilir acaba diye düşünürken, çoktan okul bitmiş, iş bulunmuş hale geliyor. Peki adam olunmuş mu? Çalışma hayatına başladıktan sonra insan bir durup arkasına baktığında, tatmin olamıyorsa, işte bu duruma isyan ediyor. Hatta bazıları işi bırakıyor, kendi kabuğuna çekiliyor. Tıpkı Ferhan Şensoy’un yazıp sahneye uyarladığı oyun olan Boş Gezen ve Kalfası’nda olduğu gibi. İnsanın kendisine göre kurduğu düzende var olmanın ona pozitif bir getirisini göremediği, üstüne bir de kazık yediği hayatın içinde, tüm bunları reddederek, bireyin kendine göre var olma çabaları sahneleniyor oyunda. Oyun, bir işe sahip olduğu halde, bir şekilde kendi gayreti içinde olan bir adamın, emeğinin karşılığını alamadığını fark ederek, tesadüflerle tanıştığı Konfüçyüscü bir başka adamı örnek alması ile yol alıyor. Sonuçta hep aynı noktaya parmak basılıyor; var olsak dahi, biz insan olarak kendi gayretimiz ile yoğrulurken, aslında o kadar çok şey kaçırıyoruz ki hayatta… Alışılmış bir takım kalıpların içine sıkıştırılıyor, üstelik bizden beklenildiği gibi davranmaya çalıştığımızda da tamamen bocalıyoruz. Oyunda her an vurgulanan Konfüçyüscü yaklaşımın etkisi oldukça fark ediliyor ve şöyle bir soru soruyor: “Madem geçinemiyoruz, niye çalışıyoruz?” Hayat güzel Dünyada çeşit çeşit insan var ve her biri hayatın farklı noktalarından tutunup nefes almaya çalışıyor. Herkes o kadar kendi içinde yaşıyor ki, adeta bir fanusun içinde gibi hareket ediyor. Yıllar boyunca tek düze bir hayat yaşamış, fakat daha sonraları bunun farkına varıp, o fanusu kırarak kendini özgür bırakan bir adam var oyunda. Kendisine “boş gezen” olarak hitap edilmesini istiyor. Daha doğrusu insanlarla tanışırken “Benim adım boş gezen” diyor. Hiçbir iş yapmayan, hiçbir evi olmayan, bütün eşyalarını üstündeki ceplerinde taşıyan bir boş gezen bu. Ve bu boş gezen Konfüçyüs’a o kadar saplanmış ki, iki lafının birinde ondan bahsediyor. “Ne demiş Konfüçyüs” diye başlayan cümlelerinin […]

“New York’un kralı”

Amerikan bağımsız sinemasının en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen ve görünen o ki daima bağımsız kalacak olan Abel Ferrara, dünya çapında tanınmasını sağlayan King of New York filminin öncesini anlatacağı yeni filmiyle tekrar kamera arkasında. Filmlerinin tümünde çocukluk ve ilk gençliğinin geçtiği New York’un Bronx bölgesinin kendine has özellikleri olan şiddet, uyuşturucu kullanımı, cinsellik ve küfrün yaygın olarak görüldüğü Ferrara, Pericle II Nero ismini verdiği devam filmi 2009’da gösterimde olacak. Ferrara’yı, yeniden kamera arkasına geçiren filmin ilki olan King of New York’ta, suçun doruk noktasına ulaştığı 1970’li yıllarda Frank White isimli bir gangsterin hapishaneden çıkışından itibaren bir yandan kirli işlerine devam etmesini öte yandan ise bir hastanenin yapılmasına yaptığı yardımlar anlatılıyordu. İçerdiği şiddet sahneleri yüzünden filmin 13 yaşın altındakilere izlemesi sakıncalı bulunmuştu. Bronx’un sıkı çocuğu The Additcion, China Girl, Body Snatchers, The Funeral gibi başarılı filmleriyle tanınan Ferrrara Amerikan bağımsız sinemasının usta yönetmenlerinden. Gençliğinde edindiği amatör bir kamerayla yönetmenliğe soyunan Ferrara, birçok ünlü isimle çalışma fırsatı bulsa da tercihini daima bağımsız yapımlardan yana kullandı. Filmlerinin ana eksenini oluşturan şiddet ise yetiştiği çevreden aktarılan bir gözlemdi. 1951’de New York’un en olaylı bölgelerinden biri olan Bronx’da doğan Ferrara, İtalyan asıllı koyu Katolik bir ailenin oğlu olarak yetişse de sonraları kendini, “inancı olmayan bir Katolik” olarak tanımladı. Ancak aldığı dinsel eğitim, tıpkı Bronx’un şiddet ortamının yansıttığı gibi filmlerinde sıkça işlenen temalardan oldu. Erotik filmle ilk profesyonel deneyim Ferrara 15 yaşındayken, daha sonra çektiği filmlerinin birçoğunda senaristlik görevini üstlenen kader ortağı Nicholas John ile birlikte amatör olarak ilgilendiği sinemanın eğitimini almak için bir film okuluna yazıldı. Henüz okul sıralarında iken birkaç kısa film ve video klip çeken Ferrara ilk profesyonel yönetmenlik deneyimini erotik bir filmle gerçekleştirdi. Jimmy Lane takma adıyla 1976 yapımı “9 Lives of a Wet Pussy Cat” isimli filmde yönetmen koltuğuna oturan Ferrara, oyuncular arasında yer aldı. Yönetmenin bu dönemde çektiği […]

Melankolinin dermanı: The Cure

Bazı gruplar vardır dinleyicileri onları bir yere getirir. Bazı gruplar vardır dinleyicileri bir yerden bir yere getirir. The Cure ikinci tanıma girecek bir grup. Dinleyicilerini bir ruh halinden ötekine, bir anda umutsuzluğa ve çaresizliğe düşürebilir. Doludizgin geçen 31 yıl ve 12 inanılmaz albümle, The Cure kendine özgü tarzıyla, geleneksel ve kalıplaşmış davranış ve yaşam biçimine karşı yıkıcı bir tavır geliştirdi. Özgürlüğümüzü yönlendiren, yaşam biçimimizi şekillendiren toplumsal organizmayı her şeyin suçlusu olarak görüp karşı çıktılar. Düzen karşıtı müzik hareketinde, punk’ın yeni sözcüsü oldular. Sonuçta hala dinlemekten zevk aldığımız bilinçli bir kışkırtıcılık yaratan müzik oluştu. Dünya çapında sattıkları 27 milyon albümle The Cure büyük bir başarıya imza attı. Bugüne kadar çıkış yapmış en yaratıcı gruplar bile en verimli ürünlerini erken dönemlerinde verirken, The Cure zaman geçtikçe her albümle birlikte farklı boyutlara açılmaya ve kendini yenilemeye devam etti. Bu yeniliğin son ürünü ise geçtiğimiz haftalarda yayınlanan The Cure 4:13 Dream isimli albümleri oldu. Var olan sisteme alternatif 70’lerin sonuna doğru dünya yeni bir akımla karşılaştı. İdeoloji ve başkaldırışı daha çok yaptıkları müzikle dile getiren bu akımın adı Punk idi ve anarşist temelli gerçek bir devrimdi. Bu hareketli dönemde ortaya çıkan The Cure asıl ününü 80’lerin başında kazandı. Grubun efsanevi solisti Robert Smith ise kendine özgü giyim tarzı, dağınık saçları, kırmızı ruju, siyah göz makyajıyla bir tür altkültür agresif gençlik yani punk ikonuna dönüştü. Kasvetli ve melankolik şarkı sözlerinden dolayı müzik tarzları gotik rock olarak da anılan grubun yolculuğu 1976 yılında Robert Smith’in henüz 17 yaşındayken arkadaşlarıyla birlikte The Easy Cure’u kurmasıyla başladı. Michael Dempsey, Lol Tolhurst ve kendi çevresinde ufak çaplı üne sahip Porl Thompson’dan oluşan dörtlü 1977 yılında Alman müzik şirketi Ariola-Hansa tarafından düzenlenen uluslararası Battle of the Bands (Grupların Savaşı) yarışmasını kazandı.Marjinal olan istenmedi Bu başarı ilk single ve albüm anlaşmasını getirse de, dönemin müzik şirketlerinin aykırılık ve başkaldırıya mesafeli tutumları […]

Savulun Türk sineması geliyor

Yakın zamana dek Hollywood filmlerinin hem izleyiciye hem de filmlere yön verdiği Türkiye’de son birkaç yıldır yeni bir hareketlilik var. Artık kendisini toparlayarak, sezon içerisinde salonları doldurup taşıran eserler son birkaç yıldır hep Türk filmleri. Yerli sinemanın yükseliş trendinin arkasındaki en büyük müttefiki ise kuşkusuz televizyon ve diziler. Dizilerden ve oyuncularından aldığı gücün yanı sıra teknolojik efektlerle süslü, sinema tekniği açısından hayli mesafe kat etmiş ve küçümsenmeyecek bütçelerle çekilen filmler sinema salonlarını dolduruyor. Sınırların ötesinden de sık sık nitelikli Türk sinemacıların çeşitli uluslararası yarışmalarda kazandığı ödüller ve başarılarıyla ilgili haberler geliyor artık. Hâl böyle olunca 1990’lı yılların ortalarından beri bir tırmanış içindeki Türk sinemasının niteliksel yükselişi niceliksel olarak da kendini gösterdi. Gişede yükselen başarı Son yıllarda, 2001 ekonomik krizi hariç film üretimi sürekli ararken 2005’te, son 10 yılın en yüksek rakamına ulaşarak toplam 27 Türk filmini izleyiciyle buluşturan sinemacılar 2006’da ise bu rakamı 34’e yükseltti. O yıl gişe hâsılatının da yüzde 52’sini toplayarak Avrupa’nın en yüksek rakamına ulaşan Türk sineması 2007’de ise farklı türlerde toplam 43 film üretimiyle rekor kırdı. 1990’dan bu yana ilk defa 40 film sınırının geçildiği 2007’de film sayısının çokluğuna karşın izleyici sayısında düşüş oldu. 2006’da 17 milyon 800 bin kişiyi salonlara dolduran Türk sinemasının izleyici sayısı 2007’de 11 milyon 500 bin civarında kaldı. 2007’nin en sevindirici yanı ise birçok yerli yapımın yurtdışından ödüllerle dönmesi oldu. Beş Vakit, Kader, Takva, İklimler, Küçük Kıyamet 2006’nın ödüllü filmleri iken Yumurta, Rıza, Beynelmilel, Yaşamın Kıyısında, Polis, Adem’in Trenleri, Mutluluk ve Sis ve Gece 2007’yi ödülle kapatan filmlerdi. İzleyicilerin yarıdan çoğu, “Türk sineması” dedi Yerli film üretiminin tavan yaptığı yıl ise 2008 oldu. Toplamda 39 milyon izleyiciyi salonlara dolduran 265 filmin vizyona girdiği bu yıl, sinemalarda gösterime giren 52 yerli yapımın izleyici sayısı ise 20 milyon 800 bin oldu. Böylece 2008’de tıpkı geçen birkaç yılda olduğu gibi 4 Avrupa’da sadece Türkiyeliler, […]

Düğün salonunda devrim

İlk kez geçtiğimiz yıl MTV ekranında, “Heart Breaker” isimli ilk klibiyle gördük onu. Takım elbiseli, sakallı ve dazlak adam göğüsüne kadar açtığı beyaz gömleğinin yakalarını düzeltiyor, İngilizce söylüyor ve imajıyla ilişkilendirilemeyecek bir müzikte dans ediyordu. Bu imajın ve müziğinin, Türkiye’den çıktığına dair pek bir işaret vermiyordu. İsmi hariç. Zamanla öğrendik Bedük’ü. Festivallerdeki canlı performanslarına tanık olduk ve sahnedeki enerjisine hayran kaldık. 70’lerin ve 80’lerin popüler müzik anlayışını “kendi imkanlarıyla” günümüze uyarlayan bir müzisyen Serhat Bedük. Ankaralı, 30 yaşında. Dünyada DIY (“Do It Yourself”, kendi işini kendin yap) diye isimlendirilen bir anlaşıyla üretiyor. Kendi yapıp seslendirdiği müziği, evindeki stüdyosunda kaydedip, kendi plak şirketinde yayınlıyor. Bununla da yetinmiyor. Albüm tanıtımlarını ve görsel sunumları da hazırlıyor. Yaptığı işi “çok kişilikli gösteri” sloganıyla vurguluyor. Bedük şu günlerde ikinci albümü “Dance Revolution” için bu kez 1990’ların bir düğün salonunda dans ediyor. Funk’tan house’a, diskodan elektronica’ya farklı stillere kayan dokuz parça ve iki adet remix’in bulunduğu bu albüm için çektiği ilk klip Automatik, internette yoğun ilgi görüyor. SantralHaber muhabiri Serhat Bedük’e müzik anlayışını, projelerini ve “düğün salonu”nu konuştu. “Justin Timberlake gibi seksi görünmeye çalışmak hata olur”Automatik parçasına çektiğin klip gerçekten başarılı. Son dönemde MTV Türkiye’nin de açılışıyla Türk müzisyenlerin yurtdışında görünürlüğü arttı. Emre Aydın MTV European Music Awards’ta ödül aldı. Bu klibin Türkiye’yi yurtdışında yanlış yansıtabileceğini düşünüyor musun?Bir işi yaparken “Türkiye’yi nasıl temsil edeceğim” diye düşünürsem işin içinden çıkamam. Türkiye’nin bayrağını taşıma, Türkiye’yi tanıtma gibi bir amacım yok. Amacım kendi duruşumu ve şarkımı tanıtmak. Zaten şimdiye kadar temsilcilik misyonunu üstlenen insanların da yaptığı işleri gördük, Türkiye’nin şu anda Avrupa ve Amerika’da Arabistan gibi tanındığını biliyoruz. Demek ki burda geçmişten gelen bir hata var. Derdim yaptığım işin özünü yansıtmak. Bu şarkı ve klibin de birebir yansıttığını düşünüyorum. alt metni benim bu topraklarda ne yaptığımın ve ne kadar eklektik bir iş yaptığımın göstergesi. Ben ayrıca klibin ülkeyi olumlu […]

Hollywood genç yeteneklerini buldu

Hollywood Uluslararası Öğrenci Film Festivali (International Student Film Festival Hollywood), sinemaya gönül vermiş öğrencilere kısa metrajdan uzun metraja giden sinema macerasının kapılarını açan bir film festivali. 2003 ten beri düzenlenen bu film festivali dünyanın farklı ülkelerinden birçok sinema öğrencisinin katılımıyla gerçekleşiyor. Bu yıl yaklaşık 300’e yakın filmden 75’nin gösterime layık görüldüğü film festivali 9 Kasım’da düzenlenen ödül töreniyle tamamlandı. Türkiye’den katılan Efe Conker, Serap Atalay ve Efe Öztezdoğan, katıldıkları kategorilerde en iyi film ödüllerini alarak büyük bir başarıya imza attılar.Yarışmacıların dışında festivalin ödül töreninde Phoenix Pictures’ın CEO’su Mike Medavoy’a da “Ömür boyu başarı ödülü”verildi. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden geçen yıl mezun olan Efe Conker, yarışmada aldığı ödülün ve bu tarz festivallerin bu mesleği yapmak isteyen eğitimini almış kişiler için çok önemli olduğunu vurguluyor. Daha önce bu tarz festivallerin bir kaç tanesine kısa filmini yolladığını ancak International Student Film Festival Hollywood’un uluslararası niteliği nedeniyle çok daha önemli olduğuna değinen Efe Conker, gösterimlerin ardından bu işte isim yapmış bir çok ülkeden farklı yönetmenlerle görüşebilmiş olmanın kendisini çok mutlu ettiğini söylüyor. Festivale filmini yolladığı zaman ödül alabileceğine inandığını, ancak diğer filmleri izleyince biraz umutsuzluğa kapıldığını söyleyen Efe Conker, özellikle Amerikan yapımı filmlerin bütçelerinin iyi olduğunu ve bu kadar iyi filmlerle yarışmayı beklemediğini ifade ediyor. “Amerika’da bir sinema kurumu var. Buraya Amerikalılar bağiş yapıyor. Öğrenciler de bu kurumdan istedikleri bütçeyi eğer kurul onaylarsa alıyorlar. Böylelikle gerçek film kalitesinde filmler çekip profesyonel oyuncularla çalısıyorlar. Ama genel olarak pek yaratıcı fikirler yoktu, sadece yüksek bütçeler vardı. İşte o zaman derece alabilirim dedim ve aldım.” diyerek sözlerine devam eden Efe Conker, ödülün her zaman reklam yapmak için iyi bir fırsat olduğunu, ödül almadan yapılan işin takdir edilmediğini de sözlerine ekliyor. Festivale katılıp ödül aldıktan sonra Phoenix Pictures’ın CEO’su Mike Medavoy ile tanışma fırsatı yakaladığını, Paramount Pictures’da staj yapma imkanı bulduğunu anlatan Conker, ödülden sonra bir İngiliz şarkıcıdan klibini […]

İstanbul omuzlarımın üstünde

Fransız indie ikilisi The Dø esasen film müziği bestecisi olan Dan Levy ve Finlandiya asıllı Fransız (güzelliğinin nereden geldiği belli!) Olivia Bouyssou Merilahti’den oluşuyor. İkili Empire of the Wolves filminin müzik kayıtları sırasında tanışıp The Passenger ve Camping Sauvage filmleri için beraber çalışmaya devam etmiş. Sonrasında da birlikteliklerini The Dø ile devam ettirmeye karar vermiş. “Do” standart müzik ölçütlerine göre ilk nota, aynı zamanda son nota. Aynı zamanda Dan ve Olivia’nın isimlerinin baş harfleri. Grup 2007 yılında özellikle “On My Shoulders” parçasının videosuyla internet kullanıcıları arasında yayıldı ve ismini duyurdu. Duru güzelliği, kendine has narin sesiyle Olivia, klibi izleyenleri kendine hayran bıraktı. Sonrasında “Bu grup da nerden çıktı” diyenler sene başında yayınlanan “A Mouthful” albümünü karşısında buldu. Albümden “At Last” ve “The Bridge Is Broken” gibi parçalar radyolarda sıkça çalınır oldu. Grup daha bu parçaları albüm olarak yayınlamadan birçok konser ve festivale katıldı, performanslarında çekilen videolar paylaşım sitelerinde en çok hit alan klipler arasında yer aldı. Klasik müzik ve cazdan ilham aldığını söyleyen ikili aslında bu tarzlardan uzaklaşıp indie pop/folk rock ağırlıklı ama blues’dan bebop’a, rock & roll’dan hip-hop’a esintiler içeren bir albüm yaptı. Albümdeki birbirinden “tatlı” havası olan, insanda hafifçe gülme hissi uyandıran birbirinden güzel parçaları The Dø 12 Aralık 2008 Cuma akşamı Yeni Melek Gösteri Merkezi’nde karşınızda durup sizin için seslendirecek.

İş çıkışında tiyatrocu

“Bir derdiniz, anlatmak istediğiniz birşey oluyor. Aynı anlayışta olduğunuz insanlarla bunun üzerinden birşey üretip, sahnede paylaşmanın keşfi apayrı” diyor Zeynep Okan. 14 yıldır tiyatroyla uğraşıyor. Ancak mesleği farklı; 10 yıldır halkla ilişkiler uzmanlığı yapıyor. Sadece Okan değil, aynı sahneyi paylaştığı 10 arkadaşı da farklı meslek gruplarından. Mühendisler, pazarlama müdürleri, çevirmen ve öğretmenler var aralarında. Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun, kendilerini “Çalışanlar Tiyatrosu” olarak isimlendiren bu 10 kişi, mezuniyetlerinin ardından da tiyatroya hiç ara vermedi. Grup bugünlerde kurgu ve metni kolektif çalışmalarının ürünü olan Biz, Siz, Onlar oyununu sergiliyor. Oyunlarını Boğazici Üniversitesi Tiyatrosu ve Talimhane Tiyatrosu’nda sergileyen Tiyatro Boğaziçi içinde bulunduğumuz günlerde Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde de sahneye çıkmanın hazırlıklarını yapıyor.Haber: Kamera:Gökhan Tünay

Galata’da değişik şeyler oluyor

Tiyatronun genç, yeni yeşeren bir dalı bu. “Okuma tiyatrosu” diye isimlendiriliyor. İsmi de ne olduğunu anlatıyor aslında. Oyuncu, oyunun metnini ezberlemiyor. Sahneye çıkıp basbayağı okuyor. Bunu yaparken çoğu zaman haraket bile etmiyor. Seyirci yazarın tavrını, oyuncunun (“okuyucu”nun mu demeli) küçük hareketlerinden, mimiklerinden, ses tonundaki değişimden ya da en kabası, oturup kalkmasından anlıyor. Böylece yazar sahnede, oyunlaştırılmamış ham metniyle temsil ediliyor. Normalde bir oyun için aylarca çalışırken, sahneye bu şekilde koyulan bir eser için dört beş pova yeterli olabiliyor. Üstelik ne kostüm ne de dekor kullanılıyor. 2001’de oyuncu, yönetmen ve oyun yazarı Yeşim Özsoy Gülan tarafından kurulan “Ve Diğer Şeyler Topluluğu” yeni metinlere, sahne teknolojilerine ve çağdaş tiyatroya odaklanan yenilikçi bir tiyatro topluluğu olma amacıyla yola çıktı. Yurtdışında gerçekleşen birçok festivelde yer alan ve sergilediği oyunlarla ödüller kazanan topluluk 2006 yılında “Yeni Metin Yeni Tiyatro” projesiyle risk almaktan korkmayan özgürlükçü anlayışını ortaya koydu. Ve Türkiye’de çağdaş oyun yazımı konusunda önemli bir adım atmayı başardı. Yeşim Özsoy Gülan’ın İstanbul Üniversitesi Dramaturji yüksek lisans öğrencisi Dilek Altuntaş ve Bakırköy Belediye Tiyatroları’nın dramatugu Ceren Ercan ile başladıkları bu proje ilk yıl daha çok oyun yazarları ile söyleşilere odaklandı. “Dramaturgları, yazarları ve yönetmenleri çağdaş tiyatro alanında neler yapılabilir diye tartışmak amacıyla söyleşilere çağırdık” diyen Gülan, ikinci sene Türk yazarları seçmek ve oyunların okumasını gerçekleştirmek amacını güttüklerini belirtiyor. Özlem Saraç, Burak Akyüz ve Hüseyin Alp Tahmaz’ın oyunlarının okuma tiyatrosu şeklinde Galata Perform’da yapıldığını söyleyen proje direktörü Mark Levitas, yavaş yavaş gelişmeye başlayan bu projeyi büyütmeyi hedeflediklerini söylüyor. Bu nedenle de bu yıl ocak ayında başlayacak, 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti projesi desteğiyle yurtdışından çağdaş tiyatro alanında çalışan yazarları ve oyunları İstanbul’a getirip okuma tiyatroları ile insanlara tanıtmak istediklerini belirtiyor. Bu yılki etkinliğin en önemli özelliğinin yurtdışından gelen yazarlarla buluşma olanağı ve daha fazla kitleye ulaşma imkanı olduğunu söyleyen Mark Levitas, “Geçen senelerde bu okuma tiyatrolarını burada […]

“Sarkozy de AKP gibi ülkeyi yavaş yavaş ele geçirdi”

Yaptığı işler dünya basınında en çok yer bulan Türk gazetecisi kim? Çoğumuz bu soruya “Gökşin Sipahioğlu” cevabını verecektir. Deneyimli gazeteci ilk kez 1956’da İsrail-Mısır Savaşı’nda Sina Çölü’nde çektiği fotoğraflarla ses getirmiş, 1961’de hiçbir Batılı gazetecinin giremediği Arnavutluk’u fotoğraflamış ve 1962’de gemici pasaportuyla gittiği Küba’da yaptığı iş ABD’de 40 gazete tarafından kullanılmıştı. Sonraki dört yıl içerisinde, 80 ülkede yaptığı röpotajlar onun bir marka haline gelmesini sağlamıştı. 1966 yılında Hürriyet gazetesinin Paris bürosunu kurmak üzere yerleştiği Fransa’da, kendi ismini taşıyan fotoğraf ajansı SIPA Press’i kurdu. Ajans, Sipahioğlu’nun “haber kokusu alma” yeteneği sayesinde birçok bölgeye ilk muhabiri gönderen basın kuruluşu oldu ve dünyanın en büyük dört fotoğraf ajansından biri haline geldi. Türkiye’de ikinci sergi Haber koşturması ve ajans yöneticiliğinden fırsat bulamayan Gökşin Sipahioğlu, 1990’ların sonuna kadar hiç sergi açmadı. 2004’te Fransız Hükümeti’nin uyguladığı ağır vergilere dayanamayarak SIPA Press’i satan gazeteci Türkiye’deki ilk sergisini iki yıl önce İstanbul Modern’de açmıştı. İkinci sergi, “Mayıs 1968: Fotoğraflarla Tarih”, 15 Kasım 2008’de Harbiye’deki Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nde açıldı. Fransa’da yaşayan 82 yaşındaki Sipahioğlu sergi nedeniyle geçtiğimiz hafta İstanbul’daydı. Yaşı en olursa olsun karşısındakinin kendisine ön ismiyle hitap etmesini tercih eden “Gökşin”, sergi açılışından iki gün sonra Notre Dame de Sion’un öğrencileriyle bir araya geldi. (Doğrusu salonda öğrenciden çok yetişkin vardı. Ama Sipahioğlu’nun yaşı düşünüldüğünde onlar da bir öğrenci sayılırdı.) “Sınıfın sonuncusuydum” Buluşma öncesinde, eski bir Saint Joseph’li olan Gökşin Sipahioğlu ve onun Galatasaray Lisesi mezunu “abisi” Hıfzı Topuz, okulun giriş koltuklarında koyu bir sohbete daldılar. Ortak tanıdıkları ve okul anılarını yâd eden iki eski arkadaş, Sipahioğlu’nun “Ben çok yaramazdım, sınıfın sonuncusuydum” sözleriyle kahkahalara boğuldu. Aralarına katılan okul müdürüne annesinin de Notre Dame de Sion mezunu olduğunu belirten Sipahioğlu yıllarca fotoğraf ajans yönetmiş biri olarak, eski mezunların bilgilerinin de dijital ortama aktarılmasını önerdi. Öğrencilerle söyleşi, serginin de konusu olan, Mayıs 1968’te Paris’te yaşanan ve tüm dünyayı […]

Aşk duygusunu ifade eden iki parça ekmek

Sadece vücutları olan, başı olmayan onlarca resim, görünmeyen figürlü sürrealist kompozisyonlar ve dahası… Hepsi de Dali’nin kendi fırçasından kendisini ifade etme biçimini içeriyor. Hiçbir notaya bağlı kalmadan özgürce, sınırsızca yakaladığı her bir düşüncesini elleriyle tablolara aktaran ressam, “Aşk duygusunu ifade eden iki parça ekmek” adını verdiği eserinde o kadar tanıdık geliyor ki…İnsanın aklına hemen şu cümleleri getiriyor: “Bu ne kadar da tanıdık, ne kadar yakın ve aslında ne kadar uzak.” Ya da şu soruları: “Ben de yaparım bunu, kafası olmayan bir adam ve kadın görüntüsü işte, biraz karalamayla aynısı olur, olmaz mı acaba?” Bir o kadar yalın, bir o kadar net ve bağımsız duyguların, dahi bir elden çıkan manzarası muhteşem… Dali tablolarının arasında gezerken, mütemadiyen sınırsız bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Birilerine bir şey anlatma derdinde olmayan bir ressamla tanışıyorsunuz. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin dediği gibi; Sen ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayacağı kadardır.” Bilen ve hisseden bir gözün resmettiği, karşısında da her duygunun bir şeyler bulacağı odacıklar var sergide. Görünsün ya da görünmesin, okunsun ya da okunmasın, içinde pek çok hissiyatın olduğu tanıdık odalar hem de… Başı bulutlarla dolu adam“Beethoven’ın kafatası” adlı tablosunda da “Departure for the great journey”de de (Büyük seyahat için yola çıkış) hep aynı sadelik göze çarpıyor. Sözcüklerin anlamı büyüttüğü ifadeleri seçerkenki üslubu dahi eserine bir zarar veremiyor. Bu zarar kötü anlamda değil; eseri gören gözlerde yarattığı ya da yaratacağı etkiyi değiştirememesi anlamında…Sanattan anlayan bir insanın kılığına bürünerek zıplamaya, ya da sanki hep böyle bir dünyanın içindeymişsiniz gibi bir havaya bürünmeye ihtiyaç yok. Sadece kendi kimliğinizle, kendi özgür yolculuğunuzda, tıpkı sizin gibi özgür bir yolculukla tanışmaya bırakıyorsunuz kendinizi. Salvador Dali’nin eserlerini gören bir göz, ona çok da anlamlar yüklemek zorunda değil, çünkü o zaten anlamın kökenini sorgulamıyor. Bakan değil, görebilen bir gözün yandaşlığını istiyor sadece. Bunun için de büyük alıntıların okyanusunda, ya da büyük düşlerin sokağında yürümeye gerek […]

Ağlar mısın, ağlamaz mısın?

“Issız Adam’a gittin mi?”“Issız Ada mı? Ya evet duydum birkaç kişiden daha, çok güzelmiş”,“Yok, Issız Ada değil, Issız Adam” Gösterime girene kadar neredeyse ismini bile duymadığımız Issız Adam hakkındaki konuşmaların çoğu bu tür diyaloglarla başlıyor. Ardından filme giden birileri, “Mutlaka git, çok güzeldi, ağlamaktan bir hâl oldum” diyerek arkadaşına hem filmi seyretmesi hem de ağlaması konusunda yardımcı oluyor. Bu, Çağan Irmak’ın artık alıştığımız “filmin reklamını yine kendisi yapmalıdır” anlayışının başarısı. Basın filmin oyuncularına ve çekildiği mekanlara ilgi gösteriyor. Ama yönetmenin ne kendisini ne de filmin reklamını ortalıklarda görebilmiş değiliz bugüne kadar. Gösterime girdiği ilk on günde 242 bin kişinin izlediği Issız Adam gişede, filmin ismini çağrıştıran bir şeklide sessizce yükseliyor. Tıpkı daha önceki filmleri Mustafa Hakkında Her Şey, Babam ve Oğlum ve Ulak’ta olduğu gibi, fısıltı gazetesi çalışıyor. (Geçtiğimiz yıl vizyona giren Babam ve Oğlum 66 haftada 3 milyon 831 bin 567 izleyiciyle tüm zamanların en çok izlenen ikinci filmi konumunda.) Filme giden herkes ağlamıyor elbette. Ama ağlanmasa bile insanın boğazında ciddi bir düğümlenme, en azından yutkunma hissi uyanıyor. Filme seyredenler “ağlamaktan bir hâl oldum” demese belki de filmde ağlanacağı ya da duygusal bir ruh haline girileceği akla gelmeyebilir. Klasik bir aşk oyunuyla karşılaşıyoruz Issız Adam’da. Erkek, kendini beğenmiş, “hiçbir kadına bağlanmam” tavırlarında. Kadın ise erkeklerden daha önce incinmiş ve bu yüzden de tedbirli davranmaya çalışıyor. Fazla direnemiyor ve kendini tutkulu bir aşkın içinde buluyor. Son 15 dakikaya kadar her şey güllük gülistanlık. İşte ne oluyorsa son dönemeçte oluyor ve o bildiğimiz, kendine güvenen, ıssızlığı seven erkek özüne geri dönüyor. Başroldeki “ıssız adam” final sahnesinde seyirciyi gafil avlıyor ki, işte o ana kadar ağlamayanlar da kendini gözyaşları içinde bulabiliyor. Tabii, filmde çalan müzikler de buna tuz biber olmuyor değil. Semiramis Pekkan’dan “Bana yalan söylediler”, Michel Fugain’dan “C’est un beau roman”, Hümeyra’dan “Tutsana ellerimi”, Nil Burak’dan “Ben yalnızım”, Sezen Aksu’dan “Tükeneceğiz” […]

“Türk sineması, toplumdan daha Avrupalı”

Doğrusu Thomas Elsaesser’le röportaj yapma imkânı belirdiğinde tedirgin olmadım değil. Öyle ya, 66 yaşındaki sinema araştırmacısının bugüne kadar yazdığı kitapları üst üste koysam neredeyse boyuma yetişirdi. Elsaesser, konferans vermek için geldiği İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin konferans salonuna girdiğinde bu endişem azaldı. Koca salonda sadece 10-15 kişinin oturduğunu gördü ve “Ne güzel, biz bizeyiz” diyerek gülümsedi. Bu sıcak karşılaşma sanırım sadece beni değil, karşılarında “huysuz bir ihtiyar” görmeyi uman diğerlerini de rahatlatmıştı. Bu rahatlık konferans sonrasındaki görüşmemize de yansıdı. Sinema araştırmacısı, eleştirmeni, yazar ve akademisyen Thomas Elsaesser, İngiltere Sussex Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı öğrenimi gördü. Berlin doğumlu Elsaesser’in akıcı İngiliz aksanını ve literatür okumalarını andıran film analizlerini aldığı eğitime bağlamak mümkün. Londra’da film eleştirmenliği ve uluslararası film dergisi Monogram’ın editörlüğünü yaptı. Akademik kariyerine Avrupa romantizmi ve edebi modernizm dersleri vererek başladı. East Anglia Üniversitesi’nde 1976 yılında Film Çalışmaları, 1991 yılında Amsterdam Üniversitesi’nde Sinema ve Televizyon Çalışmaları programlarını başlattı. 2001’e kadar başkanlığını yürüttüğü 1200 öğrencili bu bölümün halen “Avrupa Sineması” başlıklı doktora programını yürütüyor. Aynı anda şu ana 20. cildi yayınlanmış olan Film Culture in Transition (Değişmekte Olan Film Kültürü) serisinin de editörlüğünü yapıyor. “Sinema ‘Türkiye’nin AB’ye girme sorunu’yla ilgilenmez” Thomas Elsaesser Bilgi Üniversitesi’ndeki konuşmasına sinemanın kamusal alanda yeri ve işlevini sorgulayarak başladı. Mayıs 1968’teki öğrenci olayları, Kasım 1989’da Çernobil Faciası ve özellikle 11 Eylül 2001 El Kaide saldırısından sonra ulusal, etik ve dinsel sorunları çözmede iletişimin ne kadar önemli hale geldiğini vurguladı. Liberal demokrasi ve açık ticaretle şekillenen ve eşitsizliğin hüküm sürdüğü günümüzde, Barrack Obama’nın seçilmesini de bu iletişim gereksiniminin altını çizen söylevlerine bağladı. 20. yüzyıl sonlarında yaşanan politik krizlerin etik sorunlar doğurduğunu ve bu sorunların sinema aracılığıyla kamusal alanda dile getirildiğini belirtti. Sinemanın “Türkiye Avrupa Birliği’ne girmeli mi?” gibi somut konularla değil bireysel seçimlerle ilgilendiğini dile getiren Elsaesser, sinemanın gücünü birey ve kendisi ya da birey ve öteki arasındaki ilişkiyi ortaya koymasından […]