Kategori Sanat

“Kınıyoruz”

Türkiye Yayıncılar Birliği, Frankurt Kitap Fuarı organizasyonuna, Ulusal Yürütme Kurulu’nun tasarruflarına ve bazı yayıncılara getirilen eleştirileri 13 Kasım’da yayınladığı basın duyurusu ile cevapladı. “2008 Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı ve telif ajansları” başlıklı bu duyurunun tamamını yayınlıyoruz. Uluslararası kitap fuarları ülkelerin kültür ve sanatının tanıtıldığı, yazarların ve eserlerinin dünya pazarına çıkarıldığı önemli organizasyonlardır. Bilindiği üzere Türkiye 1999 yılına kadar uluslararası fuarlarda Kültür Bakanlığı’nca temsil edilmekteydi. Kültür Bakanlığı bu fuarlarda ülkelerin sivil toplum kuruluşları tarafından temsil edilme geleneğine uyarak bu görevi 1999 – 2005 yılları arasında Türkiye Yayıncılar Birliği’ne devretmiştir. Yazarlarımızın yurtdışı yayın haklarını elinde bulunduran telif ajanslarının Türk Edebiyatı’nın dışa açılımında çok önemli rollerinin olacağı bilinciyle, 2004 yılından itibaren telif ajanslarının desteklenmesi birliğimizce planlanmıştır. Bu bağlamda 2004 yılı Frankfurt Kitap Fuarı’nda, yurtdışına yönelik Türk yazarlarının haklarını satma yönünde çalışma yapan bir telif ajansına ajans bölümünde bir masa kirası, uçak bileti ve harcırahın yanı sıra, telif satışına yönelik hazırladığımız kataloglarla destek verilmiştir. Aynı desteğimiz 2005 yılı Frankfurt Kitap Fuarı’nda da sürdürülmüştür. 2006 yılında Kültür Bakanlığı tarafından aynı ajanslara; 2007 yılında dört ajansa daha maddi destek devam etmiştir. Ayrıca birliğimizce hazırlanıp bakanlığa sunulun TEDA projesinin hayata geçirilmesiyle telif satışlarına dolaylı destek sağlanmıştır. Ajanslara sağlanan desteğin sadece Frankfurt Kitap Fuarı’yla sınırlı kalmayıp, diğer uluslararası fuarlarda da devamının Türk Edebiyatı’nın daha geniş boyutlarda tanıtılması açısından yararlı olacağı konusunda Kültür Bakanlığı nezdinde çalışmalar yürütülmüş ve bu fuarlara devlet desteği ile ajanslarımızın katılımı sağlanmıştır. Türkiye Yayıncılar Birliği fuar organizasyonları için Kültür Bakanlığı’nca tahsis edilen kısıtlı bütçelerden ajans kuruluşlarına da pay ayırmak suretiyle destek vermeyi ilke olarak kabul etmiştir. Fuar çalışmalarını 1999’dan bu yana yürüten birliğimiz ve görevli arkadaşlarımız hiçbir maddi karşılık beklemeden Kültür Bakanlığı’nın sağladığı sınırlı olanaklar çerçevesinde çalışmışlardır. Türkiye’nin 2008 yılında konuk ülke konumunda olması bu arkadaşlarımızın çabaları ve emekleri sonucu gerçekleşmiştir. Fuar bitiminde destek verdiğimiz tüm yayıncı ve ajanslardan telif satışları hakkında bilgi notu istememize […]

Aşk için neleri göze alırsın?

Uzun süredir beklediğimiz, kendisinden önce gerçek hikâyesini gazetelerden öğrendiğimiz bir film nihayet gösterime girdi. Gitmek, aşkı uğruna zorlu bir yolculuğa çıkmayı göze alan bir kadının öyküsünü anlatıyor. Anlatan, bu aşkı ilk uzun metrajlı filmine konu yapan yönetmen Hüseyin Karabey. Kahramanlar ise Ayça Damgası ve Hama Ali Khan. İki aşık (oyuncu mu desem?) aşklarını bir de kamera önünde yaşıyor. İstanbul Kuzey Irak hattı Ayça İstanbul’da, Hama Ali ise Kuzey Irak’ta yaşayan tiyatro oyuncuları. Türkiye’de, bir film setinde tanışıyor ve birbirilerini seviyorlar. Çekimler bitince evli evine, köylü köyüne dönüyor. Ayça’nın günleri, telefon başında sevdiği adamdan haber bekleyerek geçiyor. Hama Ali, sevdiğine seslendiği video kasetleri gönderebilmek için İstanbul’a giden kaçakçı ve kamyoncuları kovalıyor. Bu sırada ABD, Irak’ı işgal ediyor. Ayça, Hama Ali’nin ülkesine düşen ilk bombayı duyduğu andan itibaren sevdiğine ulaşmak için paralanıyor. Güneydoğuya gidiyor ancak sınır kapalı olduğu için Irak’a resmi yollardan giremeyeceğini görüyor. İran’a geçip, sevgilisini orada beklemeye karar veriyor. Biz de onun yolculuğu boyunca değişen coğrafyaya, yaşamlara ve elbette savaşın soğuk yüzüne tanık oluyoruz. “Manipüle ediliyoruz” Doğu’da var olan savaşa Batı’nın bakışını, gerçek bir aşk hikayesi ile harmanlayan filmin eleştirel, özenli tavrı var. Yönetmen Karabey “Bu filmi, manipüle etmek için değil, manipüle edildiğimizi anlatmak için yaptık” diyor. Film savaş, irtica, Türk-Kürt meselesi üzerinden insan haklarına yaptığı vurguyla, konuyu ele alıştaki titizliğiyle, ortaya koyduğu net tavırla dikkatleri çekiyor. Sansür iddiası Gitmek, 30 ve 31 Ekim 2008 tarihlerinde, İsviçre’de yayınlanan Tages Anzegier gazetesinde yer alan, filmin sansüre gördüğü haberiyle gündeme gelmişti. Bu haberler filmin İsviçre’deki Dünya Kültür Festivali’nde, “Bir Türk kızının, Iraklı bir gence aşık olamayacağı ve filmin gösterilmesinin, Türkiye açısından olumsuz bir tanıtıma neden olabileceği” gerekçesiyle, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından sansürlendiğini duyuruyordu. Bakanlık yetkilileri ise, herhangi bir sansür veya zorlamasının söz konusu olmadığını, belli grupların kültürel bir aktiviteyi siyasi bir şova dönüştürme gayreti içinde olduklarını belirtmişti. Festival yıldızı Yardımcı rolleri […]

En güzel çirkin kadın

Kısa bir süre önce Yunanistan ve Türkiye’deki konserleri iptal edilen ve pek çok çevrenin şimşeklerini üzerine çeken Amy Winehouse bugün evinde ölü bulundu. Dünyadan çok erken ayrılan bu sıradışı karakteri HaberVs muhabiri Merve Yüksel 2008’de kaleme aldığı portrede çok iyi anlatıyordu. Amy Winehouse anısına 2008’deki haberimizi aynen yayınlıyoruz. Muhteşem sesi, hayatın dibine vurduran aşk acılarını en gerçek haliyle anlatan şarkıları, eski bir modayı canlandırarak yaptığı “arı kovanı” kabarık saçları, rahat tavırları ve elbette ki samimiyetiyle insanları kısa zamanda büyülemeyi başardı. Sokaklara taşan kavgalarıyla ünlü evliliğini, aşk acısını, uyuşturucunun iniş çıkışlarını herkesin gözüne soktu. Yaşamıyla sanki bir ünlünün hayatını anlatan filmini bize izleten, birçok kişinin hayallerini süsleyen seksiliğiyle “en güzel çirkin kadın” Amy Winehouse, herkesin gözü önünde cereyan eden problemli yaşamıyla da çoktan benimsendi. Hem de uyuşturucu bağımlısı olduğunu gizlememesine rağmen. Hafife alınacak cinsten bir bağımlılık da değildi bu. Öyle ki, birkaç kez tedavi görüp sarsıcı krizlere neden olan uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle hayranları, kendisiyle ilgili her haberi ölümüyle ilgili olacağı korkusuyla okuyor hâlâ. Varolmanın dayanılmaz ağırlığını sığdırdığı 25 yıllık hayatı adeta “kendisiyle mücadele” dolu. Buna rağmen başarılı bir kariyere de sahip. Öyle ki, 2008 Grammy ödüllerinden 5’ini birden aldı. Los Angeles’de yapılan ödül törenine, kokain kullandığı gerekçesiyle ABD vize vermediği için gidemese de, her daim “overdose” Amy Winehouse’u, “yüksek doz”da almanın kimseye bir zararı olmadığı Grammy ödülleriyle de tescillenmiş oldu. Armut dibine düştü Amy Jade Winehouse, taksi şoförü bir baba ve eczacı bir annenin çocuğu olarak İngiltere Southgate’de 1983 yılında doğdu. Amcalarının çoğu ve anne tarafının neredeyse tamamı profesyonel caz müzisyeniydi. Hal böyle olunca da çocukluğu Ella Fitzgerald, Dinah Washington gibi popüler caz vokalistlerini dinleyerek geçti. “Armut dibine düşer” deyimini doğrulamak istercesine henüz 10 yaşındayken, “Sweet ‘n’ Sour” adlı iki kişilik bir rap grubu kurdu. 1980’lerin sonunda ortaya çıkan 3 siyah Hıristiyan kadından oluşan “Salt ‘n’ Pepa” grubunun küçük, beyaz ve […]

Bölünen Almanya

 Çağdaş Alman fotoğraf sanatından örneklerin sunulduğu “Temsil Eden, Temsil Edilen” sergisi Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde izleyicileriyle buluşmaya devam ediyor. Sergide, Almanya’da son yıllarda gelişen; hiçbir ekole, bölgeye ya da egemen üsluba dahil edilemeyen ayrışık bir sanat çevresinden gelen 10 fotoğraf sanatçısının seçilmiş eserleri yer alıyor. Ülkenin bölünmüş olduğu yıllarda büyüyen kuşağın son temsilcileri olan sanatçılar bu bölünmüşlük duygusunun kendilerinde yarattığı değişimleri objektiflerinden sanatseverlere aktarıyor. Küratörlüğünü Thomas Weski’nin üstlendiği, Goethe Institut İstanbul’un Türkiye’de Alman Kültür Esintileri Programı çerçevesinde gerçekleşen sergi 3 yıldır Dünya’nın çeşitli ülkelerini dolaştıktan sonra son olarak İstanbul’a konuk oldu. 29 Kasım’a kadar devam edecek olan “Temsil Eden, Temsil Edilen” sergisi pazartesileri dışında her gün 11.00 – 18.30 arasında ücretsiz olarak izlenebilir. Mili Reasürans Sanat Galerisi: Teşvikiye Cad. No: 43 – 57 Teşvikiye Sergide yer alan sanatçılarLaurenz Berges, Albrecht Fuchs, Karin Gieger, Claus Goedicke, Uschi Huber, Matthias Koch, Wiebke Loeber, Nicola Meitzner, Peter Piller ve Heidi Specker. Haber:Mert Çimen Kamera:Emre Sayacan

Niyetsiz Şah-Mat

Doğaçlama Tiyatro Türkiye’de de hızla gelişiyor. Ülkemizde de önceden televizyonla birlikte büyük kitlelere ulaşma fırsatı bulan doğaçlama tiyatro alanına, Duru Tiyatro da Şah-Mat isimli oyunla katıldı. Niyetsiz tiyatro olarak da bilinen tiyatronun bu türünde, oyuncular daha önceden yazılmış herhangi bir metine bağlı kalmaksızın, o an geliştirdikleri repliklerle oyunu sürdürüyorlar. Bu durumda elbette, oyuncunun doğaçlamaya yatkınlığı ve pratik zekası büyük önem taşıyor. Şah-Mat oyununun belli bir düzlemi yani konu başlıkları var. Bir takım Şah adını alırken diğer takım ise Mat adını alıyor. Ve bu iki takım daha önceden belirlenmiş konu başlıkları altında yeteneklerini sergiliyor. İki takımdan hangisinin daha başarılı olduğuna da seyirci karar veriyor. Seyirciler aynı zamanda Oyuncuların gösterecekleri anlık kabiliyetlerin dışında oyunun gidişatını belirleyen en önemli unsur. Sahnede sergilenecek olan oyunun kimi zaman konusunu belirleyen izleyiciler kimi zaman da sahnede kullanılacak objelerin ne olacağına, oyuncuların oyuna başlarken hangi pozisyonda duracağına, hatta oyuncuların hangi dilde konuşacaklarına bile karar verebiliyorlar. Elbette oyunun düzlemi çerçevesinde! Bu etkileşimin koltuklarında iki saat boyunca sabit duran izleyiciler için sahnedeki gösteriyi daha cazip kıldığı bir gerçek. Seyirciler; kendilerinden gelecek farklı fikirlerin ve senaryoların, sahnedekilerin performansını arttıracağının farkında. Elbette seyirciler de bu “komedi”’nin bir parçası oldukları için daha iyi vakit geçiriyorlar. On bir kişilik genç ve profesyonel bir oyuncu kadrosuna sahip olan Şah-Mat’ın sanat yönetmenliğini Türkiye’de doğaçlama tiyatro konusunda söz sahibi iki önemli ismi Sevda Çevik ve Kadir Çevik üstleniyor. Klasik tiyatroda bir sonraki oyuna hazırlanmak için gerçekleştirilen “Prova” yönteminden farklı olarak bu oyunda oyuncular bir araya gelerek bol bol alıştırma yapıyorlar. Hocalarıyla birlike önceki oyunların kayıtlarını izleyerek, yanlışlarını gören oyuncular böylece kendilerini daha da geliştirme fırsatı buluyorlar. Şah-Mat 18 Ekimden beri her Perşembe, Cumartesi ve Pazar günü Moda’daki Duru Tiyatroda izleyiciyle buluşuyor.Efecan Kağanoğuzbeyoğlu Mehmet Filoğlu

Yoldan geçenler için sanat: Sokak tiyatrosu

Herhangi bir gün arkadaşınızla buluşmaya ya da alışverişe giderken ya da hava almaya çıkmışken onlara rastlayabilirsiniz. Sahneleri kaldırım, dekorları herhangi bir apartmanın kapısı, kostümleri günlük kıyafetleri, figüranları yoldan geçen birisi ya da köşedeki simitçi. Sokak tiyatrolarından bahsediyoruz. “Siz tiyatroya gelemezseniz, biz tiyatroyu size getiririz” diyerek hazırladıkları oyunları ülkenin dört bir yanındaki meydanlarda oynuyorlar. “Bir derdimiz var ki anlatmaya geldik buraya” diyerek; siyasi görüşleri, ırkı, dini, milliyeti, hayata bakış açıları farklı olsa da herkesin derdinin ortak olduğunu çok da uzun olmayan oyunlarla halka anlatıyorlar. Eğer bir gün sizin de karşınıza çıkarlarsa, tavsiyemiz kafanızı çevirip yürümeden önce bir kulak verin anlattıklarına. Belki sizin de derdinizdir anlattıkları.Devrimci Gençlik Köprüsü Sokak tiyatroları Türkiye’de 1960’larda yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle oluşan görece özgür ortamda filizlendi. “Devrim için hareket” tiyatroları o dönemde sokaklarda politik oyunlar oynadı. Aradan geçen zaman ve yaşanılan darbeler tiyatrocuları sokaktan soğuttu. Ardından 1960’lı yıllarda İstanbul Boğazı’na köprü yapılsın mı yapılmasın mı tartışmaları yaşanırken bir grup tiyatrocu Hakkâri’de, üzerinde köprü olmadığı için Zap suyunun öte yanındaki köyünden karşı köydeki okuluna gidemeyen bir kızın hikâyesini sokakta sergiledi. Bu olay Hakkâri’ye köprü yapılması için büyük bir kamuoyu oluşturdu. Boğaz’a köprü yapılmasına, bu tür yatırımlardan herkesin yararlanabilmesi fikrinden hareketle karşı çıkan bir grup üniversite öğrencisi “Boğaz’a değil Zap’a köprü” kampanyasını başlatır. Dönemin siyasi gençlik liderlerinin önderlik ettiği kampanyaya Milliyet Gazetesi de katılır ve bir yardım kampanyası açılır. Gelen desteklerle yola çıkan öğrenciler köylülerle el ele vererek 22 gün gibi kısa bir sürede köprüyü tamamlar. Adı da “Devrimci Gençlik Köprüsü” olur.Devrim tiyatrolarından Yenikapı’ya Sokaklarda, toplumcu sanat anlayışıyla sorunları dile getiren, daha adil bir ülke düzeni için oyunlar sergileyen kısaca dert anlatanlardan biri de İzmir merkezli Yenikapı Tiyatrosu. En büyüğü 30’lu yaşlarını süren çeşitli alanlarda eğitim almış 13 kişilik bir ekipten oluşan Yenikapı Tiyatrosu, 14 – 30 Kasım 2008 tarihleri arasında düzenlenecek 13. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nin açılış oyununu […]

Trombonla alaturka: Hasan Gözetlik

Müzik dünyası 18 yaşındaki bir tromboncuyu konuşuyor. 13 yaşındayken Sezen Aksu’ya eşlik ederek dikkat çeken Hasan Gözetlik, özellikle klasik ve caz müzik orkestralarında dinlemeye alıştığımız enstrümanını popüler müziklere uyarladı. Bu sayede İbrahim Tatlıses’ten Candan Erçetin’e bir çok müzisyenle çalışma fırsatı buldu. Bergamalı, müzisyen bir ailenin çocuğu. Kemanla çok erken yaşlarda tanıştı. Öğrenimi sürdürdüğü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nı kazanınca hocaları “Keman ufak bir alet, sen iri yarı bir adamsın, o parmaklarla çalamazsın” diyerek Gözetlik’i trombona yönlendirdi. İlk röportajını SantralHaber’e veren Hasan Gözetlik, perküsyoncu Engin Gürkey’le İstanbul’da Hayal Kahvesi ve Babylon’da konserler veriyor.Kamera:Erim Hüner

‘Hasan ne yapacak?’

Hasan Saltık, arşivinin yayını için TRT'nin Kalan Müzik'le yaptığı anlaşmayı "Bir devlet kurumunun kendini korumak için yaptığı en iyi anlaşma” diye yorumlamıştı. HaberVs'nin görüştüğü Saltık'a göre TRT de bu sürpriz anlaşmanın sonuçlarını merak ediyor ve “Hasan ne yapacak" diye bekliyor.

Bosna’da Savaş Sonrası Televizyon

İstanbul Bilgi Üniversitesi Televizyon Haberciliği ve Programcılığı Bölümü Öğretim Görevlisi Haluk Üçel’in “Bosna’da Savaş Sonrası Televizyon” belgeselinin uzun versiyonu ilk kez 3 Kasım 2008’de üniversitenin Kuştepe yerleşkesinde gösterildi.

Toplumun televizyonla imtihanı

İstanbul Bilgi Üniversitesi Televizyon Haberciliği ve Programcılığı Bölümü Öğretim Görevlisi Haluk Üçel’in “Bosna’da Savaş Sonrası Televizyon” belgeselinin uzun versiyonu ilk kez 3 Kasım 2008’de üniversitenin Kuştepe yerleşkesinde gösterildi. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti 1980’de Devlet Başkanı Josip Broz Tito’nun ölümünün ardından 1991 yılı itabariyle dağılmaya başladı. Slovenya, Hırvatistan ve Makedonya’nın ardından 1992’de ülkede düzenlediği referandum sonucu Bosna-Hersek de bağımsızlığını ilan etti. Referandumu da boykot eden Bosnalı Sırplar bunun üzerine Bosna’da Sırp Cumhuriyeti kurduklarını ilan ettiler. Böylece 3 yıl sürecek bir iç savaş başlamış oldu. 1995’te Dayton Anlaşması’yla sona eren iç savaşın ardından Bosna televizyonlarının ellerinde sadece yıkık binaları ve imha edilmiş vericileri kalmıştı. O günden bugüne Amerikan ve Avrupa Birliği fonlarından gelen yatırımlarla irili ufaklı bazıları kendi ayakları üzerinde durabilen televizyonlarını yarattılar. Haluk Üçel’le Bosna örneğinde, toplumla birlikte yeni bir televizyonun nasıl inşa edildiğini ve medyanın toplum üzerine etkisini konuştuk.Şavaş öncesinde Saraybosna’da televizyon nasıl bir yapıya sahipti?Sosyalist rejim içerisinde televizyon da basın da kapitalist dünyadan çok ayrı bir yapı içerisinde. Tek parti rejimi, Sovyet deneyiminden çok ayrı yaşanmış olsa da, onun haberlere hakim olması, “mind engineering” dediğimiz, tek tip hayat oluşturma projesi izleyiciyi doğal yaklaşımdan uzaklaştırıyor, yapay bir atmosfer yaratıyor. Hayatı algılama, siyasete katılma sadece tek bir parti tek bir görüşle mümkün. Bunun için televizyon da basın da bu partinin siyaseti doğrultusunda bir araç. Sosyalizm sonrasında özelleşen televizyonların milliyetçilik akımı ve dönemin baskın siyasi ideolojileri üzerindeki etkisi neydi?Bosna’nın Yugoslavya gibi çok yönlü bir etnik yapısı var. Zaten Dayton Anlaşması’yla da bu etnik yapıların temsiliyetiyle bir Bosna-Hersek oluştu. Tabii bu yapının üzerindeki tek parti baskısı kalkınca bu sefer kendi baskılarını yaratıyorlar. Sadece kendi etnik yapısıyla, kimliğiyle ilgili olan her şeye bakan ama diğerlerini “öteki” olarak gören bir yapı. Bunlar birbirlerini besleyen elementler. Zaten kendi milliyetçiliği de ötekinin milliyetçiliği üzerine kuruluyor.Savaşın ardından apolitik herhangi bir ideolojiden bağımsız özel televizyonculuğun yayılışının sebebi nedir?Savaşın geride bırakılmasının, […]

Kim Cascone santralistanbul Enerji Müzesi’nde

David Lynch’in ses danışmanı elektronik müzik bestecisi Kim Cascone, 4-8 Kasım tarihleri arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nün konuğu oldu ve ‘Basit Genetik Algoritmaları Kullanarak İçerik Yaratma’ başlıklı bir atölye çalışması yaptı. 7 katılımcının yer aldığı bu atölye çalışmasının sonunda ortaya çıkan eser 8 Kasım Cumartesi akşamı saat 19:00’da santralistanbul Enerji Müzesi’nde yapılacak konserde seslendirilecek. Katılımcılar atölye çalışması süresince, kendi platformlarında ürettikleri elektronik sesleri ortak bir havuza gönderdi. Bu sesler basit genetik algoritmalarlarla işlenerek bir kompozisyon bütünlüğü içinde yer buldu. Eser seslendirilirken katılımcılar canlı ses işleme teknikleri kullanarak eseri şekillendirmeye devam edecekler. Kim Cascone’a göre, ortaya çıkan müziğin en güçlü ve etkileyici unsuru kompozisyonun tüm katılımcılar tarafından birlikte oluşturuluyor olması. – Kim Cascone Kim Cascone Berklee College of Music’te elektronik müzik besteciliği alanındaki eğitimini tamamladıktan sonra David Lynch’in İkiz Tepeler ve Vahşi Duygular filmlerinde yardımcı müzik süpervizörü olarak çalıştı. 1986’da Silent Records, 2000’de Anechoic adlı iki müzik şirketi kurdu. Kim Cascone’ın bu şirketlerden yayımladığı albümleri onun ambient müzik alanının önde gelen temsilcilerinden biri olarak tanınması sağladı. “Hatanın Estetiği” adlı makalesi elektronik müzik alanındaki temel eserlerden biri olarak kabul ediliyor..

İstanbul’da insan kılığında robotlar

Chris Corner eğer bir grubun elinden tuttuysa ya o gruba güveniyordur ya da o gruptan birisi sevgilisidir ya da ikisi birden! Trip-hop tarihinin Massive Attack, Portishead ve Tricky gibi öncüleriyle beraber anılan Sneaker Pimps’in beyni Chris Corner aynı zamanda solo projesi IAMX ile de kendinden sözettiriyor. Elbette haberin konusu Corner değil, müzik kariyeri bu kadar başarılı olan birisinin önemsediği bir grubun neden önemsenilmesi gerektiği… Dee Plume (vokal, gitar) ve Sue Denim’den (vokal, bas) oluşan Robots In Disguise ikilisi, 2000’lerin başında popüler olan electro clash akımını günümüze kadar devam ettirebilen ender gruplardan. Electro-clash size bir şey ifade etmiyorsa en önemli temsilcileri Felix da Housecat, Freezepop, Miss Kittin, The Hacker, Tiga, Peaches, Le Tigre, Chicks on Speed, Fischerspooner ve Ladytron’u gösterip fikir sahibi olmanızı sağlıyabiliriz. Robots In Disguise’ın duruş olarak Chicks on Speed’i örnek alıyor. Çılgın ve renkli kıyafetler, bol bağrışmalı vokaller, snyth’ler grubun karakteristiği olarak özetlenebilir. Plume ve Denim Liverpool Üniversitesi’nde okurken tanışıp grubu kurdular, Mix Up Words And Sounds isimli demolarını yayınladılar. Sonrasında ise grupla aynı adı taşıyan ilk stüdyo albümleri 2001’de yayınlandı. Bu albümde daha electro ve synth pop elementlere yer verilirken, 2004’te yayınlanan ikinci albüm Get RID!’de daha punk bir hava esiyordu. Bu iki albümden öne çıkan parçalar Boys, Turn It Upve The DJ’s Got a Gun. Grubun albümleriyle beraber (bir tanesi Transformers çizgi romanından ilham alan) çılgın klipleri de müzik basınının dikkatini çekti. Bu arada başta belirttiğim gibi Sue Denim’in sevgili olan Chris Corner bu albümlerin yapımcılığını üstlendi, ayrıca bazı parçalar için de remix çalışması yaptı. Grup son olarak, yapımcılığını yine Corner’ın üstlendiği We’re In The Music Business albümünü yayınladı. Albümden The Sex Has Made Me Stupid ve The Tears isimli parçalar öne çıkıyor. Ve bu akşam Robots in Disguise Taksim Studio Live’da canlı performans sergileyecek, ikiliye canlı performanslarında başka müzisyenler de eşlik edecek. Performans öncesi de […]

Ceylan’dan psikolojik aksiyon filmi!

Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü alan Üç Maymun, 2009 Şubatında gerçekleştirilecek 81’inci Akademi Ödülleri”nde en iyi yabancı film dalında Türkiye’yi temsil etmeye hazırlanıyor… Üç Maymun filminin başrol oyuncuları Hatice Aslan, Yavuz Bingöl, Ahmet Rıfat Şungar ve Ercan Kesal başarılı performanslarıyla dikkat çekiyorlar. Yönetmenin daha önceki filmlerinden aşina olunan kendine has “Ceylan üslubu” Üç Maymun’da da kendini gösteriyor. Hacer karakteri, (Hatice Aslan) bir kadının kocasını aldattığı zaman başına gelecekleri düşünmeden savrulup gidişini anlatıyor. Hayatta karşılaşılabilecek öykülerin, karşılaşıldığında verilecek tepkilerin yalın ve etkileyici bir dille anlatılıyor olması seyirciye olan samimi yaklaşımı güçlendiriyor. Bir kadının yaşadığı zaaflar neticesinde, aile içerisindeki bütün bireyler ortada var olan durumu hiç konuşmadan sadece sürükleniyorlar. Bilmiyorum, görmüyorum ve konuşmuyorum… Aile bu şekilde bir çıkmaza doğru sürükleniyor. Filmde detaylara özellikle yer verildiği gözlemleniyor. Örneğin, yine Ceylan’ın filmlerinde görülebilecek insan ya da manzaradaki çekimlerde olan sahnelerin uzun sürmesi dikkat çekiyor. Yani, hiç konuşmadan sadece uzaklara bakan birisinin görüntüsü sessizlik içinde gösteriliyor. Bu sahnelerde iki tür seyirci beliriyor: Birinci grup bu durumdan sıkılanlar, ikinciler ise bu uzun ve sessiz sahnelerde başka anlamlar arayanlar. Belki de Ceylan bu sahnelerle seyirciye düşünme payı veriyor, hatta filmin yaşanılan gerçek hayatla olan samimiyetini hatırlatıyor. Damlayan bir terin yakın planda çekilirkenki görüntüsü filmi seyirciye yakınlaştırıyor. Ayrıca, filmde, çalan telefon sesinden başka bir müziğin kullanılmıyor oluşu da filme içtenlik ve masumiyet katıyor. Nuri Bilge Ceylan, 1995 yapımı ‘Koza’ adlı ilk kısa filmiyle Cannes’da yarışmaya seçildi. 2003 yılında “Uzak” isimli filmi Jüri Büyük Ödülü ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini aldı. 2006’da ise “İklimler” isimli filmiyle Cannes Film Festivali Büyük Yarışma bölümüne katılıp “Fibresci Ödülü”nü kazandı. Başarılı yönetmen bu yıl “Üç Maymun”la ‘En İyi Yönetmen Ödülü’ alarak Altın Palmiye’ye layık görülürken, 45.’inci Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Üç Maymun, beklentilerin aksine sadece en iyi özel efekt ödülü alabildi…

Pamuk gibi aşk: Masumiyet Müzesi

İnsanoğlu aşkı anlamaya, tarif etmeye çalışmış. Bu konuda pek başarılı olamadığı gibi “aşk acısı”na da bir çare bulamamış. Böylesine soyut ve göreceli bir kavramı kelimelere dökmek, bu duyguyla yaşamak ya da unutmak bir hayli zor olsa gerek. Aşk unutulur mu, acısı geçer mi, yoksa mutlu sonla mı biter bilinmez. Ama o, anneanne ve annelerimizin anlattığı gibi masum değil artık. Tabii zaman içerisinde aşk da insanlar gibi değişime uğruyor. Belki de aşk hep aynı kalıyor da bize yansıma şekli farklılaşıyor. Çocukluğumuzda anlatılan o masum aşklar, şimdi birden canavara dönüşüyor. Peki, masallarda okuduğumuz, filmlerde izlediğimiz o romantik aşklara ne oldu? “Biz hiç gerçek aşkı yaşayamayacak mıyız? Yoksa gerçek aşklar masallarda mı kaldı?” derken Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nde gerçek aşkın yine kitap ve filmlerde kaldığına şahit olduk. Tarihin ünlü aşıkları Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Masumiyet Müzesi’nde karşımıza Kemal ile Füsun olarak çıkıyor. Kitap okuyuculara “böyle de aşık olunur mu kardeşim?” dedirtecek kadar saplantılı bir ilişkiyi anlatıyor. Ama bu saplantı, 21. yüzyılın o “canavar” aşkları gibi değil, tam aksine adı gibi, masum. Masumiyet Müzesi, 1975 baharında başlayan, zengin Basmacı ailesinin otuzlu yaşlardaki küçük oğlu Kemal ile uzaktan akraba, yoksul Keskin ailesinin on sekiz yaşındaki kızları Füsun arasında geçen aşk hikâyesinin, 2008’e kadar etkisini yitirmeden gelişini anlatıyor. Aşıkların yasak ilişkisi, Kemal’in başka bir kadınla nişanlanmasıyla bitiyor gibi gözükse de daha da şiddetleniyor. Kemal, Füsun uğruna nişanlısından ayrılıyor, tüm engeller kalktı, kavuşacaklar derken bu sefer de ayrılık acısı Kemal’i sarsıyor. Yaklaşık bir sene Füsun’u arayan Kemal, en sonunda aşkına kavuşuyor ama bu sefer de başka bir engelle, Füsun’un kocasıyla karşılaşıyor. Bir türlü güzeline (Füsun’a) ulaşamayan Kemal, Füsun’un eli değen hemen her şeyi toplarken buluyor kendini. Füsun’un küpesi, sigara izmariti, bikinisi, onun su içtiği bardaklar ve daha birçok eşya, Kemal’in Nişantaşı’nda bulunan Merhamet Apartmanı’ndaki dairesinde birikmeye başlıyor. “Aşk kaçmaktan çok kovalamayı sever” […]

Yayıncının Frankfurt defteri

Frankfurt Kitap Fuarı’na Kültür ve Turizm Bakanlığı destiğiyle giden ve Türkiye standında yer bulan 102 yayınevi, kitaplarını ve yazarlarını görücüye çıkardı. Basına yansıyan haberler, Türk yayınevlerinin yabancı yayınevleriyle yaptığı görüşmelerin olumlu geçtiği yönündeydi. Ancak ülke tanıtımı dışında, fuara katılımın öncelikli amacının ne kadar gerçekleştiği yani hangi eserlerin yurt dışında yayınlanma imkanı bulabileceği konusunda bilgi sahibi olamadık. Bunun üzerine yayınevlerini arayarak, Frankfurt Kitap Fuarı’nda kurdukları bağlantıları ve fuar hakkındaki izlenimlerini sorduk. Aldığımız cevaplar şöyleydi: Aras YayıncılıkYayınevi editörlerinden Rober Koptaş, fuarın kendileri adına olumlu geçtiğini söyledi. Koptaş Alman, Yunan ve İspanyol yayıncıların Mıgırdiç Margosyan’ın Gavur Mahallesi, Söyle Margos Nerelisen?, Biletimiz İstanbul’a Kesildi, Tesbih Taneleri, Takuhi Tovmasyan’ın Sofranız Şen Olsun, Agop Arslanyan’ın Adım Agop Memleketim Tokat, Jaklin Çelik’in Kum Saatinde Kumkapı ve Yılanın Yoluna kitaplarıyla ilgilendiklerini söyledi. Koptaş Yunanistan’dan birkaç yazarın eserlerinin Türkiye’de yayımlanması için görüşmelerinin devam ettiğini söyledi. İletişim YayınlarıFuarı en verimli kullanan yayınevilerinden biri de İletişim. Editörler Bahar Siber, birçok yayıncının kitaplarıyla ilgilendiğini belirtti. Kurgu türünde, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar, Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, Hasan Ali Toptaş’ın Uykuların Doğuşu ve Gölgesizler, Emrah Serbest’in Son Harfiyat ve Her Temas Bir İz Bırakır, Şebnem İşigüzel’in Hanene Ay Doğacak adlı eserleriyle Almanya, İtalya, Brezilya’dan çeşitli yayınevlerinin ilgilendiğini söyledi. Kurgu dışı eserlerden Rıfat Bali’nin Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileriyle ilgili yazıları, Tanıl Bora ve Kemal Can’ın Türkiye’de aşırı milliyetçilik üzerine çalışmaları, Ahmet Yaşar Ocak’ın Türkler, Türkiye ve İslam, Baskın Oran’ın M.K. Adlı Çocuğun Tehcir Anıları’yla İngiltere’den yayınevlerinin ilgilendiğini belirtti. Siber, organizasyonda bazı sorunlar yaşansa da büyük fuarlarda bu tür aksaklıkların doğal karşılanması gerektiğini ve genel olarak başarı elde edildiğini dile getirdi. Literatür YayıncılıkGenel Yayın Yönetmeni Kenan Kocatürk, Fakir Baykurt’un kitaplarıyla ilgili görüşmeler olduğunu ancak henüz sonuçlanmadığını söyledi. Ayrıca Prof Dr Nur Akın’ın Balkanlar’da Osmanlı Dönemi Konutları kitabıyla Portekizli ve Yunan yayıncıların ilgilendiğini belirtti. Metis YayıncılıkFuarı “Filiz vermesi umuduyla çok sayıda tohum ektikleri bir yer” olarak […]

Nereye gitti o 6 milyon avro?

Meltem Ürüt Frankfurt Kitap Fuarı’nda Türkiye konuk ülkeliğini tamamladı. Peki Frankfurt’ta ne umduk ne bulduk. Bu sorunun yanıtını fuara katılan yazarlar Pınar Kür, Oya Baydar ve Ayfer Tunç’a sorduk.Fuara katılanlar, yayıncılar en çok Türkiye’nin ulusal standından memnun değildi. Sergilerde fotoğrafı yer almayan yazarlar, Türk bayrağının kullanılmaması, yayıncıların çeviri için yeterli anlaşmalar yapamaması gibi bir çok tartışmalı konu gündeme geldi. İlgi çekici stantlar mı sadelik mi? Stantlar, çok küçük, albenisiz ve tek tip oldukları için eleştirildi. Yazar Oya Baydar, Türkiye’ye ayrılan 500 metrekareyi iyi kullanamadığı görüşünde. Ama bu eleştiriyi süs püs eksikliğinden değil de stantların yayıncıların ilgisini çekecek biçimde hazırlanmamasına yapıyor: “İtalyan stantları ve benzerleri sadelik içinde nasıl görünür ve çekici olunabilirin iyi bir örneğiydi. Tabii ki rüküş bir gösterişten, panayır havasından kaçınmak gerekiyordu, ama oraya gelen onbinlerce yabancı yayıncının, okurun, kitapla ilgili insanın ilgisini çekebilecek, onları bizim stantların bulunduğu yere yönlendirecek ve asıl orada tutabilecek bir tasarım asla değildi.” “Nereye gitti o 6 milyon euro bilemiyorum” Yazar Pınar Kür de stantların çekici olmadığı görüşünde: “Türkiye için 6 milyon avro harcandı deniyor. Nereye gitti o 6 milyon avro bilemiyorum. Stantlar çok kötüydü. Onur konuğu olmayan ülkelerin yayınevlerinin yaptığı stantları gördüğünüzde sizi çekiyor. Oturacak yer var, bütün kitaplar görülebiliyor, o dili konuşan insan var. Türkiye ise çok zayıftı.” Ayfer Tunç ise çoğunluğun aksine Türkiye’nin stantlarını ve sunumunu beğenmiş: “Ben başkalarının aksine stantların sadeliğinden çok hoşlandım. Belki stant malzemeleri biraz daha kaliteli seçilebilirdi. Onun ötesinde kontrolsüz bir süs püs olmaması benim hoşuma gitti.” “Orası bir millliyetçilik arenası değil” Türkiye’ye ayrılan kısımda, logodan başka Türk kültürünü simgeleyen çok fazla figür yoktu. Türk bayrağının kullanılmayışı kimileri tarafından eleştirildi. Hatta bir grup fuarda bazı stantlara gelip küçük bayraklar dağıtarak bu durumu protesto etti. Ancak yazarlar Türk bayrağının kullanılmasının fuarın amacıyla ilgisinin olmadığını düşünüyor. Ayfer Tunç bayrak fetişizminden uzak kalmamız iyiydi diyor: “Bence bayrak yerine logonun kullanılması, […]

“Frankfurt’ta hamam mı kursaydık?”

Meltem Ürüt “Acısıyla tatlısıyla bir Frankfurt Kitap Fuarı’nı daha geride bıraktık” klişesi, geçtiğimiz hafta sona eren bu organizasyonun kendi adımıza en iyi özeti olsa gerek. 60. yılını dolduran fuarı, onur konuğu olmamız nedeniyle doğal olarak, daha çok önemsedik. Hatta bir “milli mesele” olarak algılandık, imkânlarımızı seferber ettik. Öyle ki Kültür ve Turizm Bakanlığı, kendi bütçesini de aşarak 6 milyon avro harcama yaptı. Fuar sonrasındaki genel hava, Türkiye’nin yıllardır beklediği bu şansı başarıyla değerlendirdiği yönünde. Gelgelelim her “milli mesele” gibi, bu fuarı da biraz kendimize benzettik. Ulusal yürütme komitesinin seçimlerine, hatta bizzat Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın aranarak müdahale edildiğini duyduk. Konuşmacı olarak davet edilen yazarların bırakın fuara, Almanya’ya bile gelemediğinin ancak konuşma saati geldiğinde fark edildiğini öğrendik. Stantların ve sunumların sıradanlığını, hatta “bir Türk bayrağı bile asılamadığını” tartıştık. Gerçekten, kaş yapalım derken göz mü çıkarmıştık? İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları Yönetmeni Fahri Aral, Türkiye’yi bu fuara hazırlayan ulusal komitenin danışmanları arasında yer alıyordu. Aral, aynı zamanda yaklaşık 500 yıldır yayınlanan Yunan, Ermeni, Arap ve Latin harfleriyle yazılmış Türkçe kitapları içeren bir serginin de Bilgi Üniversitesi adına düzenleyicisiydi. Deneyimli yayıncı, fuarın ve stantların gösterişsizliğine yönelik eleştirilere katılmıyor ve bu tartışmaları kitabın metalaştırılmasına bağlıyor. Fahri Aral, fuarın direktörü Juergen Boos’un da sonuçtan çok etkilendiğini dile getiriyor. Boos, kendisine “Biz kaç yıldır böyle bir şey görmedik. Türkiye kendini çok iyi tanıttı, çok iyi tanıdık” demiş. Aral başka ülkeleri örnek gösterip, onların stantlarda kültürlerini daha iyi tanıttıklarını savunanlara ise şu soruyu yöneltiyor: “Ne yapsaydık biz de hamam mı kursaydık?” Frankfurt Kitap Fuarı Türkiye adına nasıl geçti? Bu fırsat değerlendirilebildi mi?Aksamalar oldu ama olumlu bir tepkiyle döndük. Sonuçta hazırlıklara biraz geç başlandı, bakanlık bütçeyi geç onayladı ama yaratılan etki oldukça büyük oldu. Fuarın direktörü Juergen Boos “Biz kaç yıldır böyle bir şey görmedik. Türkiye kendini çok iyi tanıttı, çok iyi tanıdık” dedi. Bizimkilerse bir turizm etkinliği olarak […]

Acemi Prenses terfi etti

Melis Ozan Cnbc-e dizilerini yakından takip edenlerin de hatırlayacağı gibi 12 Kasım 1982 New York doğumlu Anne Hathaway henüz 17 yaşındayken komedi-drama dizisi Get Real ile 1999’da hayatımıza girdi. İlk oyunculuk deneyimi açısından vasat sayılabilecek bir performans sergilediği dizide, canlandırdığı Megan Green karakteriyle yine de seyircinin sempatisini kazanmayı başardı. İri gözleri ve dolgun dudaklarının kattığı güzellik sıkça kullandığı yağmurda ıslanmış yavru kedi bakışlarıyla bütünleşince Megan Green’in yaşadığı aile, arkadaş ve cinsellik üzerine sorunları bir bakıma daha izlenebilir kıldı. New York Gallatin Üniversitesi’nde sahne oyunculuğu eğitimi almasına karşın eleştirmenlerce 17 yaşındaki bu ilk deneyimi çok fazla gelecek vaat etmediği düşünülse de Hathaway aktris annesi Kate McCauley’in izinden gitmekten vazgeçmedi. 2001 yılında Garry Marshall’ın yönettiği Disney yapımı The Princess Dairies’de (Acemi Prenses) başrolde yer alması, Hathaway’in ismini duyurdu, yıldızını parlatan bu filmle yapımcılarının dikkatini çekti. Klasik “çirkin ördek yavrusu”nun prensese dönüşme hikâyesinde yer almak hayran kitlesine büyük katkı sağlasa da oyunculuk açısından fazla çaba gerektirmeyen bir karakteri canlandırması Hathaway’i eğlenceli ama boş filmlerin sıradan aktrisi kategorisine soktu. 2004’te oynadığı iki film, soprano özelliğini gösterip iki şarkı seslendirdiği Disney yapımı Ella Enchanted The PrincessDairies 2: Royal Engagement, kafalardaki bu karışık imajını pekiştirdi. Umutlar azalıyor On beş yaşına kadar, büyüdüğünde rahibe olmayı hayal eden romantik komedilerin masum kızı, 2005’te Havocve Brokeback Mountain filmlerinde sergilediği cesur sahnelerle büyüdüğünü ispatladı. Artık yetişkinlere yönelik filmlerde oyunculuğunu kanıtlamaya çalışan aktris “sanatın talep ettiği ölçüde” soyunmaktan çekinmeyeceğini de göstermiş oldu. “Oldukça sağlam değerlere” sahip olduğunu her röportajında dile getiren Hathaway, özellikle Brokeback Mountain’da eşcinsel kocasıyla arabada seviştiği sahneyle hafızalara kazındı. Sonunda işe yarar film seçmeyi öğrenmeye başladı ve film endüstrisinde Gwyneth Paltrow’u anımsatan bir şekilde vasattan “fena değil”e doğru ilerleyen yıldızlar arasına girdi. Derken 2006’da ticari kaygılarla yapılmış bir Hollywood filmi The Devil Wears Prada’da (Şeytan Marka Giyer) yer aldı. Lauren Weisberger’ın ne bir temeli, ne doğru dürüst sonucu […]

New Yorklu müzik “idarecileri” turnede

Melis Ozan “The Management” yani MGMT, Brooklyn New York’lu Andrew Van Wyngarden ve Ben Goldwasser’ın Connecticut’taki Wesleyan Üniversitesi’nin yöntembilim kokan kampusunda mistik paganizm etrafında yollarının kesişmesiyle oluşur. Ders aralarında sohbet ederken ilgi alanlarının benzerliklerini fark eden Andrew ve Ben dünya görüşleri ve akımların dışında müzikte de aynı grupları sevdiklerini keşfederler. “Grup kurmak gibi bir niyetimiz yoktu” diyen Ben’e göre tek amaçları birbirlerine beğendikleri müzik türlerini göstermektir. Daha da ileri giden Andrew, bilgisayarları ve turn table’ları eşliğinde kaydettikleri müziğin, her türün en kötü örneğini yaratmaya çalışmalarıyla oluştuğunu ve anlamadıkları bir şekilde beğenildiğini itiraf ediyor. “İnsanların bizi sevmeye başlaması şans eseri oldu” diye de ekliyor. 2008 Ocak’ta, Columbia Records’dan ilk albümleri Oracular Spectacular’ı piyasaya süren ve isimleri The Management and Homocity’den Homocity’yi çıkarmak zorunda kalan grup, İngiltere müzik listelerinde on ikinci sıraya kadar yükseldi.Bu albümden çıkan single’ları Time to Pretend, Electric Feel, Kidsve Time To Pretend parçasına ek olarak sınırlı sayıda çıkarılan single’ları Metanoiaile Amerika, Avustralya, Kanada, Japonya ve İngiltere’de çeşitli festivallerde sahne alıyor. 4th Dimension Transition parçasında gelecekle ilgili kehanetlerde bulunmayı ihmal etmeyen MGMT torunlarımıza miras bırakacağımız MP3’lerin şimdiki çizik plaklar gibi değerleneceğini iddia ediyor. Kalıplara sığmayan bir tür Kulağa hippi ritimleri fısıldayan Ween ve nostaljik bir tarzı olan Arcade Fire ile kıyaslanmaktan hoşlanmadıklarını belirten grup üyeleri Panda Bear ve Beach House’a olan hayranlıklarını da saklamıyor. Albümlerinde indie-rock, psychedelic pop ve elektronik müzik tarzlarını harmanlayan MGMT’ın, müzik tarzlarına ilişkin sorulara verdiği yanıt ise albümlerinin kendilerine özgü olduğu şeklinde. 1960’larda LSD kullanımıyla birlikte anılmaya başlanan ve uyuşturucu etkisi altında görülen sanrı özellikleri barındıran psychodelic müzik, albümün tamamında en yoğun hissedilen tür denilebilir. Halüsinasyon nedeniyle ortaya çıkan birbirinden kopuk imajlar, parlak renkler, sürrealist sözcükler ikilinin hem müziğine hem şarkı sözlerine yansıyor. Elektronik ritimleri Brezilyalı grup Cansei de Ser Sexy kadar keskin olmayan, popüler müziğin eğlenceli özelliklerini kullansa da punk ezgileri de yok sayılamayacak […]

“Göstermeyeceksek niye koruyalım”

İşvecan Nur Özen Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT), geçtiğimiz günlerde, arşivinde bulunan tüm görüntülü ve ses kayıtlarını yayınlamak üzere Kalan Müzik’le bir anlaşma imzaladı. Bu gelişme sadece müzik severleri değil, sözlü kültürümüzün en önemli belgelerinin raflarda çürüdüğünü bilen insanları heyecanlandırdı. Kalan Müzik’in sahibi Hasan Saltık bu anlaşmayı “Bir devlet kurumunun (TRT), kendini korumak için tarihi boyunca yaptığı en iyi anlaşma” olarak niteliyordu. Haklıydı da. Çünkü TRT arşivinde bulunan on binlerce bant, her geçen gün, oksitlenme nedeniyle kullanılamaz hale geliyordu. Oysa Saltık’ın verdiği röportajlara göre TRT arşivinde, fotoğrafı dahi bulunmayan Anadolu âşık ve ozanlarının ve Klasik Türk Müziği üstatlarının görüntüleri bulunuyor. Arşiv nedir? Neden vardır? Belgelik, ya da daha yaygın ismiyle arşiv sözlüklerde şöyle tanımlanıyor: “Belgelerin ya da belge değeri taşıyan şeylerin saklandığı, korunduğu ve yararlanmaya sunulduğu yer.” Öyle görünüyor ki, bu tanım içerisinde üzerinde en çok durulması gereken, arşivin “yararlanmaya sunulmak” üzere var olan bir şey olduğu. Yukarıdaki TRT örneği de bunu gösteriyor. Arşiv, hayatımıza bir katkısı sunamadığı takdirde “oksitlenir” ve yok olur. Geçtiğimiz aylarda İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin düzenlediği “Görsel-İşitsel Arşivcilik Konferansı”na katılan, Hollanda Film Müzesi (Nederlands Filmmuseum) uzmanlarından Elif Rongen Kaynakçı’nın sözleri, bir arşivin var olma nedenini son derece iyi özetliyor. “Arşivciler olarak bizim görevimiz zaman kapsülleri oluşturmak değil. Yani bundan 100 sene sonra insanlar bir kutuyu açacaklar ve birden orada eski filmleri mi bulacaklar? Amaç sadece görüntüleri tarihsel birer veri olarak saklamak olmamalı. Çünkü bu bir şekilde sağlanabilir. Ancak onları yeniden seyredilebilir kılmak, bu materyalin kültürel değerini anlatmak için çok önemli. İzleyicinin merakını da körüklemeliyiz” Müzede, her gün dört film Kaynakçı’ya göre Türkiye’deki arşivlerin sorunları dünyadaki benzerlerinden çok farklı değil. Arşivler çoğu kez, toplum tarafından bilinmeyen, herhangi bir beklenti duyulmayan kurumlar. Çünkü insanlar aramadıkları, ihtiyacını duymadıkları birşeyi bulmakla ilgilenmiyor. Ancak yine de, Türkiye’deki arşivler kendilerini hatırlatmak, kendi girişimleriyle ön plana çıkmak için gözle görülür bir çaba […]