Kategori Yorum Analiz Görüş

Asap bozucu bir yazı, asap bozucu bir düzen

Dün akşam, iki kat üzerimde oturan komşum, evinde ölü bulundu. 71 yaşındaydı ve yalnız yaşıyordu. Ölümünün ardından günler geçmesine rağmen kimse, kapı komşuları bile öldüğünü fark etmedi. Apartmana dışarıdan hizmet veren kapıcı, üç gündür kapısına çöp bırakmadığını fark edip durumdan şüphelendi. Camdan içeri baktığında, hareketsiz şekilde oturduğunu gördü. Bakkalı çağırdı. İçeri birlikte baktıklarında öldüğünü anladılar. Sonra kapıcı beni aradı. Ben de 155 Emniyet Acil Yardım Servisi’ni.*** Hakkında, ismi dışında çok az şey biliyordum. Sekiz yıldır oturduğum bahçe katına hiç inmemişti. Merdiven inip çıkmakta zorlanıyordu. Ben de onun kullandığı, apartmanın üst girişini çok az kullanıyordum. Ama çok okuyan biri olduğunu biliyordum. Mahallede bir bankta ya da apartmana çok yakın taksi durağının bir sandalyesinde otururken karşılaşıyordum onunla. Bu kısa karşılaşmalarda daha çok, gittiği son filmi, okuduğu son kitabı anlatıyordu. Ve her seferinde hiç inmediği bahçenin ne durumda olduğunu soruyordu.*** Bundan sonra anlatacaklarım, sanırım, benzer bir durumda Türkiye’nin her yerinde yaşanabilecek şeyler. En azından “olay mahali”nin İstanbul Nişantaşı olduğunu belirtmem, neden böyle düşündüğüm konusunda fikir verebilir. *** Apartmana polislerle hemen hemen aynı anda ulaştım. Emniyet görevlileri bu kısa süre zarfında “olay mahali”nde gerekli önlemleri almıştı. Sokak araç trafiğine kapatılmış, apartmanın cephesindeki kaldırım sarı şeritlerle kapatılmıştı. Ancak sokağın trafiğe kapanmasının nedeni daha çok, gelen üç ekip arabasının yolun ortasında durması gibiydi. (Zaten bunun dışında park yeri bulabilmeleri çok zordu. Polisler de, durumun ciddiyetini dikkâte alıp böyle bir zahmete girmediler.) Az sonra mahallenin çilingiri geldi. Kilitli ve anahtarı hâlâ üzerinde olan kapıyı açabilmek için yarım saat kadar uğraştı. Yaklaşık 10 polis bu sırada apartmanın girişindeydi. Bu süreyi, bana sırayla aynı soruları sorarak değerlendirdiler.“Ölen kişi nereli? Mesleği ne? Kaç gündür görmedin? Akrabası var mı? Hiç mi akrabası yok? Çocuğu da mı yok? Ev kendinin mi?” En az dört polis birbirinden bağımsız, sordu. Emniyet ekibinin amirliğini yapan komiser, apartman yöneticisi ve tanık olarak benim de içeri girmemi […]

Pros and Cons of reshaping the broadcasting scene

Aslı TUNÇ For the last four years the government has been working on a bill for regulating radio and television broadcasting services in Turkey. This bill has been promised to finish by the end of 2009 as a part of the country’s bid to harmonize with the EU legislation. However, like the other promises Turkey pledged to the EU, that bill seemed to sit on the shelves of the government for a while. Finally, a few days ago, the draft bill on Radio and Television Broadcasting Services has been announced at a joint press conference by the Deputy Prime Minister Bülent Arınç and Davut Dursun, the president of Radio and Television Supreme Council (RTÜK).In the midst of all the judiciary mess the country is in lately, this draft bill did not attract the attention it deserved. However, I believe if this draft passes through the Parliament (there is no doubt it will), the whole media scene will change drastically. Besides all other regulations, the most controversial amendment is about the increase in foreign investment share. This law permits the foreign investors to own up to 50 % share of a Turkish media company. In the current law, 25 % is the limit for the foreign investors. If Turkey moves forward to the full membership in the EU, limitations on foreign share holding in media companies has to be scrapped two years before joining the EU. Although, there are no restrictions on foreign capital for ownership of radio stations and TV channels, shares of foreign capital in many EU countries are extremely low. For instance, this share is 5 % in Germany, 8 % in Italy, 10 % in Spain, 11 % in the Netherlands, 17 % in Denmark and 19 % in Austria and Greece. Their established economic structure seems […]

Bright Lights. Big City

Cristina RotaruIt’s every once in a while, when you feel like mornings don’t blind you with their softness anymore, and afternoons become just an excuse for a long night, that you hear the road calling you. It’s usually a high-pitched tone that not all ears can hear, and this time, just this once, mine brought me to Istanbul.“But why Istanbul?” I hate this question. I’ve had to answer it so many times and I still don’t know what to say. Because it’s exotic? Maybe. Because I’m selfish? Most definitely. Because, at some extent, I needed some sort of gratification that I actually am special, just like everybody else? For sure. But for now let’s just stick to “Because I wanted to look left towards the West through Eastern eyes for a change.” And, after three weeks in the big city, I’m further away than ever of finding a plausible answer to this question. Sure, it’s great fun pretending that you’re not a tourist any more, that you’ve learned some shortcuts to your new home and where to buy cheap Döner, and maybe even not to photograph every single thing any more, but I have a slight feeeling in my gut that the more time we’ll be spending here, the more we’ll start to realize how far we actually are from knowing and understandng this place, this place and its legacy.They say 15 million people. I say no. Well all right, demographically speaking, it might be so, but let’s face it, shall we: which one of us, university students, actually get to experience real contact with these people? Yes, it’s cool telling your friends back home how “freaking AWESOME AND HUGE!!!” this place is, isn’t it? But, my friends, we live in a bubble. A bubble that takes us from Taksim […]

Domuz gribi geçti ama müzmin gripliler hâlâ aramızda

Zaman hızla ilerliyor, teknoloji gelişiyor, hayatımız kolaylaşıyor derken hastalıkların da şekli ne alakaysa değişiyor. Çağımızın hastalığı kanser bir yana dursun, hemen her sene çıkan garip isimli hastalıklar, çoğu insanı kırıp döküyor ve bizleri ebedi yolculuğumuza uğurluyor. Atalarımız, “Silahla şaka olmaz” demişler, aynı şekilde hastalıkla da şaka olmaz tabii. Ama hemen her sene çıkan çeşitli hayvan gripleri, insana “Aacaba sırada hangi hayvanın gribi var?” dedirtiyor. Kimilerimiz de bu “hayvan” griplere “mevsimsel grip” deyip geçiyor. Gribin şahsına biraz hakaret etmiş oluyoruz, ama senede birkaç defa grip olanlar için bu virüslere takılan lâkaplar aslında az bile. Gripten korunmak için televizyonlarda kimi zaman bilgilendirici reklamlar yayınlanıyor. Bu reklamların ana mesajı, “Hapşıracağınız ya da öksüreceğiniz zaman mutlaka peçete kullanın, çevrenizdeki insanların yüzüne sümkürmeyin, hatta kendi elinize dahi bunu yapmayın” oluyor. Gerçekten bir bilinçlenme oluyor mu bilinmez, ama toplu taşıma araçlarında hapşırmaktan korkan, hapşırığını yutmaya çalışan bir nesil yetişmiyor değil. Aslında gripten korunmanın yolları yerine, gribe nasıl yakalandığımızı bilmek belki daha etkili olabilir. Mesela, bünyeniz çok zayıf olabilir, sağlıklı beslenmiyor olabilirsiniz, uykunuz düzen yüzü görmemiş olabilir… İşte, eğer bunlara harfi harfine uyuyorsanız, ver elini grip dünyası. Etrafta kol gezen grip virüsleri tabii ki önemli şahsiyetler. Ama onlar kimin daha verimli hasta olacağını bilecek kadar akıllılar. “Ben kendime çok dikkat ederim, bol bol beslenir, iyi uyurum. Turp gibiyimdir, ama yine de grip oluyorum” diyenler, üzülmeyin. Sizler kötü kalpli griplerle karşılaşanlardan değilsiniz. Annelerimizin “Terli terli su içme, hasta olursun” dediği cinsten bir rahatsızlık. Bunun adı; Soğuk algınlığı. Grip virüslerinin yarattığı benzer hastalık sinyallerine sahip olabilirsiniz, ama korkmayın, yılmayın, kendinize dikkat ettiğiniz taktirde bu naif hastalık sizden korkup uzaklaşacaktır. Gripten bu kadar bahsetmişken, aşısından bahsetmemek hiç olmaz. “Aşı olana, grip bedava!” gibi bir mantık içerisindeyseniz, haklı olabilirsiniz. Kesin bir yargıya varmak çok güç, zira İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Abdullah Derin, çok sayıda grip virüsünün olduğunu, virüslerin kendilerini sürekli yenilediğini […]

Sevgililer günü hediyesi

Bir 14 Şubat daha geldi çattı. Reklamlardan mağaza vitrinlerine kadar her yer kırmızı kalp ve eşyalarla doldu. Kimi “Anlat aşkını” diyor, kimi de elini sallayıp “Hayatım bir şey eksik değil mi?” diyor. Sanki vatandaşın her şeyi var da eksik olan tek şey pırlantasıymış gibi. “Bize hergün sevgililer günü, önemli olan sevgiyi göstermek” deseler de sevgiliye sunulacak imkanı kısıtlı olanlar bunun ezikliğini yaşıyor. Bazıları ise yapılan psikolojik baskıya dayanamayıp ödeyebileceğini sanıyor ve taksitle alıyor. Ancak ödeme günü geldiğinde bu yapay indirimler, zorlanan bütçeyi daha da zorluyor. Bunlara bir de mum ışığında ve keman eşliğinde yenen yemek eklenince kredi kartları daha da şişiyor. Normalde beş lira olan kırmızı gül bile bugün on liraya satılıyor. Tek gülün “ilk bakışta aşk” anlamına geldiği söyleniyor, hal böyle olunca da kimileri, sevgililerine ilk bakıştaki aşkını anlatmak isterken fırsatçıların kurbanı oluyor. Çeşitli dillerde “Seni seviyorum” yazan kalpli eşyalar ile üzerine istenen resmin basıldığı bardak ve kıyafetler de satışa sunuluyor. Normal zamanda çok az kişinin bu tarz hediyeler alıp sevgiliyi mutlu etmek aklına gelirken, iş sevgililer gününe gelince birçok kişi bu hediyeliklere adeta saldırıyor. Reklamlarda gördükleri mücevherlere özenenler “önemli olan hatırlamaktır” deyip sevgilisinin ona aldığı bir gülle de mutlu olabiliyor. Ancak bir liralık yevmiye zammı alan işçiler için beş liralık zamla on biraya satılan tek bir gül dahi lüks haline geliyor. Sonuçta 14 Şubat sevgiyi ve sevgiliyi hatırlatmaktan çok, çoğu insana borcu ve krizi hatırlatıyor. Bütçeye uygun bir hediye almak, yemeğe gidilemiyorsa evde yemek hazırlamak veya sevgiyi anlatacak bir mektup yazmak da alternatifler arasında yer alabilir. Tabii, krizin vurduğu, hediye alma heveslerinin kursaklarda kaldığı ve kredi kartı borçlarının giderek arttığı bir memlekette bunları yapacak istek kaldıysa… Eğer siz de borçlarınıza borç katmak ve bu tüketim oyununun bir oyuncusu olmak istemiyorsanız, ne almak istiyorsanız içinizden geldiğinde ve kazık yemeden alın. “Seni seviyorum” demek için ne bir güne ne de […]

İklim bir banka olsaydı…

Kopenhag Zirvesi’nin, iklim değişikliğine (ya da daha popüler ismiyle küresel ısınmaya) karşı dünya ülkelerini tedbir almaya zorlayan Kyoto Protokolü’nün devamını ortaya koyacağı umuluyordu. 14-18 Aralık 2009’da gerçekleşen zirvenin sonucu, bırakın gezegenin tükenmekte olduğunu haykıran bilim insanlarını, zirvenin adıyla anılan antlaşmayı imzalayan ve küresel ısınmanın müsebbibi olan ülkeleri bile tatmin etmedi. Aslında ortada anlaşma falan yoktu.Newsweekdergisinden alıntıladığımız habere göre (aşağıda) ortak metin, liderlerin zirveden ayrılmasının ardından zirvenin yapıldığı Bella Center’a dönen İngiltere Dışışleri Bakanı Ed Miliband’ın itelemesiyle imzalandı. Ama metnin altında imzası olan ülkelerin anlaşmayı sadece “dikkate alacağı” notu bulunuyordu. Kopenhag Anlaşmasıölü doğdu. Dört günlük zirvenin ardından akılda kalan, küresel ekonomide zirveye oynayan ülkelerin kaçak güreşlerinden başka, Venezuela Cumhurbaşkanı Hugo Chávez’in yaptığı konuşma oldu. Chávez’in 16 Aralık 2009’da Bella Center’da yaptığı konuşmanın tam metnini yayınlıyoruz. Sayın Başkan, baylar, bayanlar, ekselansları, dostlar, bu öğle sonrası, konuşmamın çoğu zaman olduğundan daha uzun sürmeyeceğini taahhüt ederim. Öncelikle, Brezilya, Çin, Hindistan ve Bolivya delegasyonlarınca ifade edilen bir önceki konunun bir parçası olarak, benim de ifade etmekten memnuniyet duyacağım bir yorumda bulunmama izin verin. Biz söz istemek için oradaydık fakat bu mümkün olmadı. Bolivya temsilcisi ifade etti, selamım elbette, Yoldaş Başkan Evo Morales’e. O kim mi? Bolivya Cumhuriyeti Devlet Başkanı. Öteki şeylerin yanı sıra, temsilci şunları da söyledi, işte şuracığa not ettim, sunulan metnin demokratik olmadığını, herkesi içine dahil etmediğini söyledi. Güç bela varıp, tam yerimize oturmuştuk ki, bir önceki oturum başkanının sesini duyduk, bir belgenin vaki olduğunu söyledi bakan, oysa bundan kimsenin haberi yok. Görmek istedim fakat henüz elime geçmedi, öyle zannederim ki, bu çok gizli belgeyi kimseler bilmiyor. Şimdi, Bolivyalı yoldaşın dediği gibi, bu kesinlikle demokratik değil, katılımcı değil. Şimdi, baylar ve bayanlar, dünyanın gerçeği de bu değil mi zaten? Demokratik bir dünyada mı yaşıyoruz? Küresel sistem herkesi içine dahil ediyor mu? Bugünkü küresel sistemden demokratik olmasını, herkesi kapsamasını bekleyebilir miyiz? Bu gezegende emperyalist […]

A Taraf-style of reporting: Journalists on the military list

Aslı Tunç While the city is wrapped in pure whiteness of snow, the dark and evil details of a military takeover plan, Sledgehammer are pouring on us through the daily, Taraf. By now, Taraf has become notorious with its anti-military stance and with leaking the documents on coup d’état plans and misdemeanors of the Turkish Armed Forces (TSK). The newspaper should be given credit for its significant breakthroughs in some of its investigative reporting. For instance, it revealed that four soldiers died when a hand grenade exploded in the hands of one of the privates. The grenade was given to the private by a lieutenant with its pin pulled out and ready to explode at any time, just to punish the soldier for sleeping during his night watch. After Taraf published the excerpts from the hearings of the military court, that lieutenant got arrested. Also Taraf revealed that there have been serious misdoings of security forces causing fatal consequences in the Kurdish-dominated southeastern provinces during the fight against the PKK. We could have never known those horrifying details because the Turkish Armed Forces have always been an untouchable institution in Turkish history. TSK has been presented the man on the street with symbols, marches, intimidating rituals and uniforms. We have been raised by respecting and trusting our military. We had never thought otherwise. In that sense, we definitely owe to Taraf for showing us that no institution is exempt from criticism and the military should stay within its barracks and should not get involved in politics. On the other hand, there are some valuable advices I keep telling myself for years. Those are the lessons I learned during my four-decade of existence: First, nothing is clear cut and simply defined in this country. This does not mean believing in conspiracy […]

Having a transnational marriage in Turkey

Annika Sehn Globalization, relationships with western countries and the increasing migration are big issues in the political arena in Turkey nowadays. A term which comes along with it is the marriage migration. On the one hand the world grows closer, which means more people who work or travel abroad, get in contact with the inhabitants of the countries where they work and live and naturally some fall in love with the locals. On the other hand the gap between the poor and the rich widens, especially the difference between poor and rich countries, which is the breeding ground for arranged marriages to get a working permission or to legalize slave trade. But apart from these rather serious problems, a bi-national marriage can be the only solution for couples to stay together, where borders and visa registrations would otherwise make it impossible. Sarah Horton, who recently married her Turkish boyfriend, gives this rather complicated question a face. “Of course I’m also scared, it could change my whole life, it could also ruin it,” she admits referring to her recent marriage, “but, I guess, it lies in the nature of intercontinental romance.” Sarah got to know her boyfriend, who became her husband lately, during an exchange program, which she did at the end of high school. Since then, they’ve been a couple, even though most of the time they had to cope with the long distance between them; namely the distance between the United States and Turkey. When Sarah came back to study in Istanbul another year in autumn 2009 they decided to marry. “We’ve been together for three years now, and I don’t feel it’s over yet. I hate to say that it was for the green card. But since I know that I don’t have the possibility to stay in […]

Minare tepesinden kültür başkenti

“Bu akşam olmaz, yarın sabah gelin” diyor bekçi. “Ama gösteri bu akşam” diye cevap veriyoruz. “Olsun siz yine de yarın gelin. Yarın çekersiniz ne gösterisiyse. Hem hava daha güzel olur” diyor. Ne yapıp ettiysek, caminin bekçisine o akşam İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti açılışının gerçekleşeceğini anlatamıyoruz. “Kardeşim ne işiniz var bu havada minarenin tepesinde”. “Öyle deme bekçi ağabey, İstanbul 2010 enerjisi bu akşam Haliç’ten tüm dünyaya yayılacak!” Minareye çıkmak için iznimiz var oysaki. Haliç, İstanbul 2010 açılışının merkezi ve en renkli olması beklenen mekanı. Galata Kulesi, Pierre Loti tepesi derken fotoğraf çekimi tüm Haliç’e hakim olduğunu bildiğimiz bu camiyi seçmiştik. Ama bu önemli akşamda, kulübesindeki küçük televizyondan Habertürk’teki Basın Kulübü’nü seyretmeyi tercih eden 55 yaşındaki bekçiyi inandırmak mümkün değil. Belli ki İstanbul 2010 enerjisinden nasibini almamış. “Bak bekçi ağabey. İstanbul 2010 AKB o kadar önemli bir etkinlik ki, bu işi alnımızın akıyla yaparsak Avrupa Birliği’ne girmemiz bile kolaylaşacak. Hem biliyor musun İstanbul, AB üyesi olmayan bir ülkenin bu ünvana layık görülen son şehri. Bize inanmıyorsan devlet büyüklerine inan: Bu akşam için senin, benim ödediğim vergilerden 8,5 milyon TL harcadılar. İki yılda toplam 500 milyon TL harcanmış olacak. Bizim yararımıza olmasa harcarlar mı bu kadar parayı? Gözünü seveyim, aç şu minareyi.” Bekçi ikna olmasa da halimize acıyıp yumuşuyor. Fakat bir sorun daha var: Uzun süredir kullanılmayan minarenin anahtarı da yok ortalıkta. Bekçi, “Ben size avluda güzel bir yer göstereyim, orada yapın çekimininizi” diyor. Başka çaremiz yok. Kutlamanın başlamasına dakikalar kaldı. Tripotlarımızı kurup, bekçinin gösterdiği yerde bekliyoruz. İkinci bekçi Bu kışın en soğuk İstanbul’una yağmur yağıyor. Tarkan Taksim’den “kuzu kuzu” seslenmeye başlıyor ama Haliç’te biz, kuzu kuzu ıslanmaktan başka bir şey yapamıyoruz. O sırada “Eyüp sahili muhabiri”miz Güventürk Görgülü arıyor. Güventürk, “enerji paylaşım” gecesine hanımı, 8 yaşındaki kızı ve kızının okul arkadaşıyla katılıyor: “Burası çok kalabalık ama halk huzursuzlanmaya başladı” diyor Güventürk.“Korkutma […]

En küçük adam

Şu an saat 01:33. Açıkçası bu saatte yazı yazacak bir havada olmasam da, televizyonda gördüklerim karşısında sınırları zorlamadan birkaç şey söylemek istiyorum. Sınırları zorlamadan diyorum çünkü izlediğim şey neticesinde sakince bir şeyler yazıp çizmek gerçekten çok zor. Beyazıt Öztürk, çoğu yetişkin tarafından ‘’oğlumuz gibi görüyoruz’’ denilerek sevilen bir insan. Okan Bayülgen’in “kötü çocuk” olduğu dünyanın “iyi çocuğu”. Eğer iyi insan olmak, programına çıkardığı ve doğuştan hasta olan bir insan ile dalga geçip onun üzerinden reyting almak ise, ben kendi adıma iyi insan olmak sıfatını şu andan itibaren reddediyorum. Dünyanın en kısa boylu insanı Ping Ping ile en uzun insanı Mardinli Sultan’ı programına çıkarıp onlar üzerinden reyting alma çabası, beni hem bir iletişim öğrencisi olarak, hem de insan olarak utandırıyor. Televizyon karşısında yerin dibine giriyorum. Sadece Beyazıt Öztürk için değil, o insanların haline gülen seyirciler adına da utanıyorum. Merak ettiğim en önemli şey, eğer Beyazıt Öztürk bir gün baba olur ve kendi çocuğu böyle doğarsa bu günleri hatırlayıp hatırlamayacağı. O para hırsı bürümüş gözlerin altından atılan sahte gülücükler, seyircilerin çirkin kahkaları ve bu korkunç ortamda iki hasta adam. Bugün orada dünyanın en kısa adamı vardı. Evet gerçekten çok küçüktü ama emin olduğum tek şey ne kadar küçük olursa olsun, Beyazıt Öztürk’ün küçüldüğü kadar küçülmesinin imkânsız olduğu. O insanlar programa çıkmak için para almış olabilirler ya da daha önce espriler planlanmış olabilir. Ne olursa olsun o insanlar hastalar ve Beyazıt Öztürk hastalık üzerinden reyting kazanmaya çalışıyor. İşte bu yüzden hiçbir şey bu şovda görevli insanları ve oradaki izleyiciler haklı çıkarmak için bir neden olmamalı ve olamaz.

Kopenhag intiharı

* 18 Aralık gecesi imzalanan Kopenhag Anlaşması, iklim değişikliği ve küresel ısınmanın önüne geçmek açısından bilim çevrelerinde büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. Ümit edilen, tüm ülkelerin 2050 yılına kadar emisyonlarını 1990’a göre yüzde 50 azaltmayı kabul etmesiydi. Ama sadece gelişmiş ülkelerin 1990’a göre emisyonlarını yüzde 80 indirmesinde anlaşıldı. Brezilya, Çin ve Hindistan gibi hızla büyüyen ama hâlâ gelişmekte sayılan ekonomiler de, bunun dışında kaldı. Çin’in ayak diremesi ve ABD Senatosu’nun gereken emisyon indirimine karşı çıkması yüzünden, Kopenhag’da beklenen bağlayıcı kararlar alınamadı ve dünyanın en büyük krizi olan iklim değişikliğini durduracak politik irade, bir kez daha gösterilemedi. Gerekli emisyon indirimlerini garantiye alacak olan sözleşmeler yine başka bir zamana atıldı. Bu da hızla büyüyen iklim değişikliği krizinin giderek kontrolden çıkması demektir. Ayrıca iklim değişikliği ile mücadele için gelişmekte olan ülkelere verilecek yardım konusunda kesin söz verilmemesi ve bu yardımın kaynaklarının tam olarak belirlenmemesi, Kopenhag’daki diğer bir hayal kırıklığı oldu. Çin: “Gelişiyorum, salarım” Ekonomisi hızla büyüyen ve enerji kaynaklarının önemli kısmı, küresel ısınmayı hızla arttıran kömür santralleri olan Çin, şu anda dünyada en çok sera gazı salan ülke durumunda ve dünya karbon dioksit (CO2) salınımının yüzde 21,5’i Çin kaynaklı. Buna rağmen Çin, Kopenhag’da emisyon kontrollerinin bağımsız uluslararası kurumlar tarafından kontrol edilmesine karşı çıktı. Bu da, Çin’in istediği gibi büyümeye devam ederek, bu büyümenin çevresel faturasını da tüm dünyaya kesmesi anlamına geliyor. Çin’de üretilen malların ucuz olmasının en önemli sebeplerinden biri, bu ülkedeki çevreyle ilgili kanunların ve uygulamasının birçok ülkeye göre çok daha zayıf olması. Çin’deki fabrikaların birçoğu, çevre temizliği için gereken yatırımı yapmıyor. Neden olduğu sera gazı emisyonu yüzünden, küresel ısınma ve iklim değişikliğine bugün itibarıyla en büyük katkıyı sağlayan Çin ise topu, geçmişte bu konuda önlem almayan ABD ve Avrupa Birliği (AB) ülkelerine atıyor. Bu ülkelerin hızla gelişerek dünya atmosferine büyük miktarda sera gazı saldıklarını, şimdi ise gelişmekte olan ülkelerin onunu […]

“You Europeans are different”

Johanna Holm Never have I felt as European as I have during my stay in Turkey. I came to Istanbul in September 2009 and I have faced attitudes and comments that have surprised me and which I did not always expect to hear. Some of them made me laugh, some made me almost speechless and the rest made me to give a speech about how I see the issue. I am from Finland and I am used to consider myself as Finnish. I have noticed that there is a difference in the conception of nationality and nationalistic ethos between Finland and Turkey. In Finland the issue of nationality is not extremely strong. Furthermore, for me personally the idea of nationality is that it does not give you a label that marks you thoroughly. It can be a part of you, but it is also possible to step outside its boundaries. For some people nationality seems to be the primary subject that defines you not only from inside but from outside, too. People have asked me many times: are all the people blond in Finland? I have brown hair. Do I really need to answer this question? I know, I also come under the category that people describe as “European.” However, if defining oneself as a part of something, in this case as European, requires things such as identification, sharing the values and norms, and some kind of common history. I do not feel particularly European. More likely it makes me ask: what is being European, what do I really share with numerous individuals inside the geographical borders of Europe? In what way am I part of it, with or without my own will? What always strikes me is the notion that Turkish people I have talked to, see Europe as […]

Serap ve Ceylan

başlıklı yazısında, üç gün geçmesine rağmen haberi görmemekte direnen gazetecilere sesleniyordu. Medya, Altan’ın ancak bu üçüncü yazıyı kaleme aldığı gün habere yavaş yavaş yer vermeye başlamıştı. Ama bu “ilgi” bile olayın daha ziyade adli tıbbı ilgilendiren yönü ve “kaza”nın oluş şeklini anlama çabasıyla sınırlı kalıyordu. Kimse Türk askerinin mühimmatından olabileceğine ihtimal vermek istemiyordu, zaten neticede suç “cismin” üstüne tahtayla vuran Ceylan’ındı! Ceylan Önkol’un nasıl öldüğü (öldürüldüğü?) hâlâ tam olarak anlaşılabilmiş değil. Olayı “terörle mücadele” ya da “terör örgütünün eylemi” kapsamında değerlendirmeyi bile başaran savcılık, bir sorumlu bulamadı. Serap Eser ve Ceylan Önkol. Kaybettiğimiz bu iki can, medyada diğerinden daha az yer almayı hak etmiyordu. Serap İstanbul’da öldü. Buna Abdullah Öcalan’ın hücre koşullarını protesto eden göstericilerin attığı molotof kokteyli neden oldu. Ceylan Diyarbakır’da öldü. Ateş edilme iddiası yanlış ise, buna yerde bulduğu “askeri mühimmat” neden oldu. Aralarında ne fark vardı?

Medyaya eğitim şart

“Nijeryalı Festus Okey polis kurşunuyla can verdi”, “Hrant Dink’i son yolculuğuna uğurladık”,”Rahip Andrea öldürüldü”, “Türbanlı kadın işinden oldu”,”Engelli kadını otobüsten attılar”, “DTP konvoyu taşlandı”,”Travesti öldürüldü” başlıklarıyla duyurulan haberler sıradan bir gazete okurunun bile aşina olduğu konular. Bu haberlerin öznesi olan birbirinden farklı kimliklerdeki bu insanların hepsinin ortak özelliği ise “nefret suçu” kapsamında değerlendirilebilecek olayların kurban ya da mağduru olmaları. Benzer nice haberler gazetelerde yer almaya devam etse de, türkiye’de hâlâ nefret suçuna ilişkin kapsamlı bir yasal düzenleme yok. Oysa ki bu haberler sadece bireylere karşı işlenen suçu anlatmanın ötesinde, kimilerinin kendilerine benzemeyenlere ya da doğruluğu tartışmalı genel geçer kurallara aykırı yaşayanlara duyduğu öfkeyi de temsil ediyor. Farklı etnisite, kültür, cinsiyet ya da dinden insanları aynı çatı altında barındırmaya çalışan Türkiye’de, birbirine benzemeyen birçok sesin çıkması da oldukça normal. Fakat sadece başlıkları verilen ve yaşananların küçücük bir bölümünü yansıtan yukarıdaki örnekler bir tartışma ortamından öte bir savaş alanını anımsatıyor. Peki çözüm ne? Konuya kafa yoranların dile getirdiği ortak payda ise sağlıklı bir tartışma ortamı oluşturup halkın bilinçlendirilmesi ve en önemlisi caydırıcı cezai hükümler içeren yasal düzenlemelerin yapılması.Kapsamlı bir yasa yok Uluslararası metinlere göre kişilerin ırk, renk, etnik köken, din, fiziksel veya zihinsel engel, cinsiyet ya da yaşından ötürü kendisine ya da mülküne yönelik saldırıların mağduru olması cezai bir yaptırım gerektiren eylem olmasınn yanısıra nefret suçu olarak da tanımlanıyor. Nefret suçları sadece bir bireyi değil, o bireyin temsil ettiği özelliği de hedef aldığından önüne geçilmesi için ayrı bir yasa oluşturulması bakımından da önem taşıyan bir konu. İlk önce 80’li yıllarda, bu konuda hayli kötü ve kabarık bir sicili olan ABD’de “Nefret Yasaları” ya da diğer adıyla “Önyargı Yasaları” diye kabul edilen nefret suçlarına ilişkin yasal düzenlemeler zamanla birçok Avrupa ülkesinde de hayata geçti. Azınlıklara yönelik kimi zaman devlet eliyle gerçekleştirilen katliam ya da saldırıların yanısıra son yıllarda artış gösteren bir biçimde transeksüel […]

Spreading hate through media

Aslı TUNÇ American rock band, Plain White T’s song, “hate is a strong word” could have easily been the soundtrack of the hate speech panel held a few days ago. Although the lyrics are about a nasty break-up, a good song can help to ease the sinking feeling caused by talking, listening to and writing so much about hate. The panel which was about hate speech on the mainstream media and on the Internet covered all aspects of discriminatory, racist, homophobic and xenophobic discourses with a lot of examples and the panelists had a chance to have a good discussion with the listeners after an exhausting 3-hour long paper presentations. If you had a bit of experience with mostly boring and pretentious atmosphere of academic conferences, you would understand what a treat it was for us as participants to have such a vibrant Q&A session. Let me give you a few highlights about the themes we have discussed.Our society has been suffering from a deep polarization for the last three decades. However, the level of intolerance has dramatically increased after drastic demographic shifts caused by the forcible relocation of Kurdish villagers en masse, social and cultural tensions among ethnic groups, being divided in political and ideological camps. We came to such a point where we have no tolerance to people other than nationalist heterosexual male Turks with Sunni Islamic belief.Undoubtedly media play a significant role in cultivating hate in the Turkish society presenting as news and entertainment. Rising nationalism, prejudices and anti-Semitism lay the groundwork for the spread of hate messages through media. In the mainstream print media, the newspapers, Yeniçağ, Vakit and Yenişafak use a great deal of discriminatory language in their news coverage. It is very common that the mainstream dailies publish news items that protect the suspect […]

When Journalists Get Too Cozy with the Drug Industry

Aslı TUNÇ In the midst of the swine flu epidemic caused by H1N1 influenza virus, Novartis, a Swiss-based pharmaceutical company, invited a coterie of Turkish journalists to South Africa. The journalists from the dailies, Hürriyet, Radikal and Zaman enjoyed the “hospitality” of the drug company for three days in November. As ordinary readers we learned afterwards that Novartis had briefed them about the company’s “medical breakthroughs” in vaccination of malaria and tried to promote its products, activities and services in Africa. During the journalists’ trip to South Africa, not a single reporter or columnist asked a question on the company’s vaccination policies on swine flu or even mentioned the major pandemic hitting the world and Turkey. The Turkish journalists only indicated in their newspapers that they learned a lot about Novartis’s successes around the world and they got very impressed by the company’s activities. When asked on several TV channels, they declined to answer the question about who paid the expenses of the trip. This gave me a strong impression that this had been an all-expenses-paid trip. Also it made me wonder how many of the journalists in this country would have the courage and integrity to say no to those trips in the future.It is not surprising that pharmaceutical companies work really hard to get their message out to the public and physicians through advertisements. However, there are also well-known ethical guidelines on journalistic integrity and independence when it comes to expenses-paid trips unless they are the only way to cover a significant event. For instance, in BBC editorial guidelines, it indicates that journalists should avoid conflicts of interest, real or perceived, remain free of associations and activities that may compromise integrity or damage credibility and refuse gifts, favors, fees, free travel and special treatment, and shun secondary employment, […]

The political controversy over the 11th International Istanbul Biennial

Fabienne Rozier “How do you reconcile Brecht and the biggest capitalist industrial group in Turkey? » This was the political question that immediately made Istanbul’s 11th Biennial controversial.“What Keeps Mankind Alive?”, the title of the Biennial this year, sounds like a call for reflection and, above all, critical thinking to the visitor. This is not a coincidence; the title of a Bertolt Brecht song has been chosen as the guiding principle. In the same way as it was used by European leftist movements in the 1970’s, the Marxist playwright’s work seems to be an ultimate reference for the curators, the Croatian collective WHW (“Who How For Whom”), a non-profit organization for visual culture dealing with relevant social issues. Quotations from Brecht, prominently displayed in the exhibit, certainly have a resonance in these contemporary times of economical crisis which have provoked a renewal of criticism against neoliberal hegemony and capitalism.“We have to stop pretending that art is a free space, independent of networks of capital and power” explains the conceptual framework of the 11th International Istanbul Biennial. Although there is no doubt that it is politically instructive for the audience, ”The opening ceremony was followed by protest of the small group of activists. Their revolt was directed against contradictory fact that Biennial of contemporary arts, which is lead by idea of political and social engagement of art, is realized with the money coming from private capital. Girls from WHW in an informal talk supported the activists, but they stressed that the exhibition has to be opened » according to the website labculture.org, which provides an up-to-the-minute information about the cultural sector in 50 countries. Indeed, the opening ceremony was depicted by the activists of Resistanbul as an “absurd cacophony of “radical” statements” where “sponsors, bodyguards, and ministers with fake smiles and […]

“Lost in consumption”

Karen Schewina Since I arrived in Turkey, I have this nightmare: I open the fridge, which has turned into some strange kind of biotope for obnoxious organisms. The smell is breathtaking, and I can hardly identify the things I have put in after the last visit in the nearby supermarket, as everything is covered with a thick layer of mould. I remember that entering a Turkish supermarket for the first time, passing the shelves, I felt lost. Not only because I didn’t know what to buy, but also because I was amazed with the big amounts of food, I was suddenly supposed to take home. I spent lots of time walking up and down, looking at the people instead, what they were choosing, in which tone they were talking to the cashier, how many plastic bags they were using to carry their new purchases. In my earlier stays abroad, I had already gained the experience that visiting a supermarket in a foreign country can be the first step to get to know a foreign culture: apart from the fact that it´s the perfect place to learn and practice vocabulary, you learn a lot about the new environment, you are finding yourself in. I have to admit that I have never seen a 15-egg carton or a 10-liter flagon of fabric conditioner before, not speaking of a 1-liter shampoo bottle, which gives me trouble every time I want to hold it in one wet hand – the next time I will just fill it in the nice and handy 330 ml shampoo bottle I brought from Germany.I concluded that nobody living on his or her own can afford to buy these big amounts of merchandise, so I assume that living in your own apartment in a dormitory or renting a single […]

Ahmet Altan ve haberciliğin dip noktası

başlıklı yazıydı. Çakır, bir gün önce Taraf muhabiriyle arasında geçen konuşmalardan ve Altan’ın yazısından alıntılarla aslında “Taraf tarzı gazeteciliği” sorguluyordu. Ruşen Çakır’ın yazısı ve Altan’in bir gün önce yazdıkları alt alta konulunca Çakır’ın sözünü ettiği gazetecilikle Taraf’ın ve Altan’ın tarzı arasındaki çelişki iyice belirginleşiyordu. Biri muhabirlikten gelmiş deneyimli bir gazeteci, diğeri ise belâgatine güvenen bir yayın yönetmeni olan iki kişinin bir gün arayla yazdıklarını arka arkaya ve ayrı ayrı okumak biraz sıkıcı gelebilir. Ancak bu iki yazı paralel bir kurguyla harmanlanınca; ortaya nederedeyse 24 dizisini andıran gerilim dozu yüksek bir macera çıkıyor. Koyu olan bölümler Ruşen Çakır’ın 24 Ekim’de NTVMSNBC’nı yayınlanan yazısı, italik olanlar ise Altan’ın 23 Ekim’de Taraf’taki yazısı. Her iki yazının da kendi iç kurgusu değiştirilmemiş, herhangi bir yeri kısaltılmamıştır… ***Cumartesi günü saat 11.30’da bu yazıyı yazmaya oturduğumda internette Taraf Gazetesi’nin Cuma günkü hali, masamın üzerindeyse aynı gazetenin bugünkü nüshası. Taraf, Cuma günü “Bu telefonları açıklayın” diye meydan okumuştu NTV’ye ve sayfalar dolusu NTV telefonlarından, düşen helikopterde hayatını kaybedenlerin cep telefonlarına yapılmış aramaların kayıtlarını yayınlamıştı. (Ruşen Çakır) Bizim “sarsıcı” haberler uzmanı Mehmet Baransu elinde haberle geldi.Çok kuşkulu bir kazada ölen Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinde bulunan dört kişi NTV tarafından, helikopter düşmeden önce yüzlerce defa aranmıştı.Telefon dökümleri elimizdeydi.Bu açıklanması gereken tuhaf bir durumdu.Bir televizyon kanalı, “düşecek” bir helikopteri, o helikopter düşmeden ve düştüğü hakkında bir bilgi edinilmeden önce neden bu kadar çok arıyordu?Baransu’nun konuştuğu iki uzman, uzaktan telefon çağrısıyla helikopterin, yüksekliği gösteren cihazlarının bozulabileceğini iddia ediyordu.(Ahmet Altan) Taraf bir sıkıyönetim savcısı gibi hem NTV’yi suçluyor, hem de suçluluğunu kanıtlamak yerine NTV’nin suçsuz olduğunu kanıtlamasını istiyordu. Çünkü Taraf’a göre ellerine tutuşturulan her “resmi belge” doğru, suçlananların savunma çabalarıysa nafileydi. Yine de NTV, aslında Taraf’ın yapması gerekeni yaptı ve iki saatlik farkın GMT’den kaynaklandığını belgesiyle gösterdi. Ve Cumartesi günü Taraf, TİB Başkanı’ndan da doğrulatarak, NTV’yi şu ya da bu şekilde Muhsin Yazıcıoğlu […]

Too many terminals, too short lines

Annika Sehn“Transportation of the Future is on its track with us.” That’s what Istanbul Ulaşım proclaims on the internet. Sounds very promising, at first glance. But can they keep their promise? With “Transportation of the future” they certainly don’t refer to the so far non-existent modern technique of the present situation in Istanbul’s public transportation system. More likely they mean the upcoming projects, which are under construction and planned at present, such as, for example, the Marmaray project, where a tunnel connecting the European and Asian side is being built or the extension from Shishane to Yenikapi, to provide better connections for the citizens of Istanbul. Over 13 Million people are living in Istanbul and they’re getting more populous every day. Surprisingly there are only two metro lines, four tram lines and one funicular, totalling hardly 50 km. Coming from Germany, I was very curious about how this works out. In Berlin there are nearly 330 km of metro and tram railway for only the quarter of the number of people living in Istanbul – and still you often have to squeeze in, during the rush hour. According to my experience in Berlin, I imagined the metro of Istanbul as highly overcrowded and overloaded. All the more surprising was my first encounter with the M2: going from Taksim to Shishane on a Sunday afternoon can make you feel pretty lonely, while walking through the deserted corridors, going escalator after escalator deeper underground. But in Taksim, some more people join in and it gets a little more crowded, while everybody is waiting for the next train going to 4. Levent. Everybody means, also the passenger continuing in the same direction from Shishane, which is another surprising fact. Going directly is – nobody knows why – impossible, which means another 10 minutes […]