Kategori Yorum Analiz Görüş

Ergenekon: Kirli tarihle yüzleşme ya da sivil darbe

başlığıyla verilen habere göre Adalet Bakanlığı, İsmailağa Cemaati’ni soruşturan ve 235 şüpheliyi kapsayan dosya üzerinde çalışan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner hakkında idari soruşturma başlatmıştı. Milliyet’in haberiyle, en azından konuyu merak edenler Yeni Şafak Gazetesi’nde eksiklikleri öğrenme imkanı da buluyordu. Habere göre Başsavcı Cihaner Erzincan’da, 16 ile yayılmasını planladığı İsmailağa Cemaati’ne yönelik bir operasyon başlatmıştı. Haberde Cihaner’in, baskın yapılarak aranması talimatı verdiği çok sayıda ev ve işyeri için farklı savcılıklardan arama kararları çıkarıldığı ancak bunlar uygulamaya konmadan diğer savcılıkların arama talimatlarının yerine getirildiği belirtilerek cemaat odaklı baskınların büyük bölümünü sonuçsuz kaldığı anlatıldı. Operasyonlara devam eden ve belirlenen şüphelilerle ilgili telefon dinleme kararı aldıran Cihaner, bu teknik takip sonunda cemaat lideri Mahmut Ustaosmanoğlu ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da aralarında bulunduğu 235 kişiyi kapsayan “şüpheliler” listesi hazırladı. Şüpheliler arasında eski Orman Bakanı Osman Pepe, eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Yenişafak Gazetesi sahibi Ahmet Albayrak, Cübbeli Ahme Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü de vardı. Milliyet’in haberine göre listedeki isimlere yönelik 16 ile yayılacak operasyonlara başlanacağı aşamada, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı devreye girerek, soruşturmanın kendi yetki alanında olduğunu belirtip dosyayı Erzincan’dan aldı. Erzurum Başsavcılığı, Erzincan Başsavcılığı’nın planladığından çok daha dar kapsamlı bir soruşturma yürüterek iddianame hazırladı ve şüpheli sayısı 13 kişiye düştü.Savcının telefonları dinleniyor Bu gelişmeler yaşanırken Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı da ihbarları gerekçe gösterip Cihaner hakkında soruşturma başlattı. Müfettişlerin talebiyle telefonları dinlemeye alınan Cihaner’in diğer savcılarla yaptığı özel nitelikli telefon görüşmelerinin bile soruşturma konusu yapıldığı da ortaya çıktı. Haberde yer verilen en önemli ayrıntı ise Cihaner’in imza attığı cemaat soruşturmasının da soruşturma konusu yapılmasıydı. Haberin yayımlanmasının ertesi günü Adalet Bakanlığı bir açıklama yaparak soruşturmayı doğruladı. “Bakanlığın bağımsız yargı tarafından yürütülen yargılama faaliyetine hiçbir şekilde müdahalede bulunması söz konusu olmadığı” vurgulanan açıklamada, “Erzincan Adliyesi’nde görev yapan hâkim ve cumhuriyet savcılarıyla ilgili olarak Bakanlığımıza intikal eden ihbar ve […]

How “Liberty” has been violated

In the suffocating political atmosphere of the early 19’/80s in Turkey, a music album, Ada (Island) was being played in all around leftist circles and the lyrics were known by heart by countless young people religiously. I still remember the mesmerizing effect of that powerful voice of the male singer on the masses. The lyrics were full of hope and promising happy days ahead. B ……………On passionless absenceOn naked solitudeOn the marches of deathI write your name On health that’s regainedOn danger that’s pastOn hope without memoriesI write your name By the power of the wordI regain my lifeI was born to know youAnd to name you LIBERTY The lyrics were taken from Paul Éluard famous poem, “Liberté.” Éluard’s verses reflected the times of war and destruction of 1942 and fitted Turkish bruised psyche perfectly. It was chanted by heart and by soul of millions in the marches and protests. Prisoners whispered the lyrics in their cells to encourage their comrades. This song meant so much to a generation of people with lost hopes and dreams. It was simply the symbol of resistance to oppression and fascism. The singer who made such an influence on the masses was Zülfü Livaneli. He sang this song along with others in “Ada” album in all his live concerts. Obviously the magic was still there. A few days ago, this beautiful song was heard on television—this time as jingle of a telephone company’s commercial. The British Telecommunication Giant, Vodafone was promoting its 3-G services. Livaneli was singing “Liberty” in its original version in a commercial to show the customers how liberated they will be if they use fast internet connection. That was not the kind of revolution masses were hoping for but it was definitely a technological one! How on earth could a left-wing […]

Bir gecede nasıl terörist oldum

Tutuklanıp bir deliğe tıkıldığında, yaşam kalitesi olarak elinizde ne varsa alınıyor, bu yaşınıza kadar sürdürdüğünüz aralıksız eğitim ve çalışma sürecinizin size sağladığı alışkın olduğunuz sayfa ve ayrıcalıklar yerini emir veren, çocukluğunuzda dahi duymamış olduğunuz “sen’’ hitaplarına bırakıyor ve alçakça suçlanıyorsunuz. Ama adliyedeki dosyanızda gizlilik kararı olduğu için “ne ile suçlandığınızı’’ dahi bilmiyorsunuz. Ancak suçlu kabul ediliyor ve suçunuz kesin hükmünde bir muamele görüyor, demir demir üstünüze kilitleniyor. Bir sabah evinizden alınıp “terörist’’ diye iftiraya uğramak suretiyle cezaevine kapatılmış olarak belirsiz bir geleceği eklemeye başlıyorsunuz. İşe benim durumum bu.Tek suçum tanıyor olmam “Terör’’ kelimesi, korku ve endişe ortamı yaratarak halkı o güne ve geleceğe ilişkin belirsizlik içine sürüklemek ve güven duygusunu kalıcı biçimde zedelemek amacı taşır, bu belirsizlik ve güven eksikliğinin oluşturulacağı kaos ortamından faydalanılarak hukuk dışı faaliyetler toplumda haklılık ve meşruiyet kazandırılarak yaygınlaştırılır. Benim “terör’’ tarifim böyle. Bugün bana ve aileme ve yakın çevreme ve beni tanıyan iş ve eş-dost-arkadaş çevreme yeni oldukça kalabalık bir topluluğu, bu cemiyetin bir parçası olan bizlere, benim mesnetsiz tutuklanmam ve akıl sınırlarının ötesinde bir zorlamayla terörist olarak damgalanmaya çalışılmamla yapılan işte tam olarak budur. Benim hayatım bana “terörist’’ denilerek terörize edilmektedir. Hiçbir polisiye delil/bilgi/bulgu olmaksızın bir dosyaya, bir örgüte dahil edilmeye çalışılmam ve hiçbir hukuki dayanağı olmaksızın hapse atılmış olmam, aklın sınırlarının ötesinde zorlama bir hâyâl gücünün ürünü bile olmaktan uzaktır. Bir terör örgütü ile ilişkili olduğumun iddia edilmesine dayanak olan şey ise sadece üniversiteden arkadaşım gazeteci-yazar Orhan Yılmazkaya’yı tanıyor olmam ve O’nu aile evimize “misafir’’ olarak kabul etmemdir. Orhan Yılmazkaya teröristmiş ve böyle bir örgüte üyeymiş, gözaltına alındığım sabah kolluk kuvvetlerinden öğrendim ve aynı kolluk kuvvetlerinin gözünde Orhan’ın benden saklamış olduğu “terörist yanını’’ bilmiyor olmam, beni “terörist’’ yapıyor. Şayet bir “terörist dedektörüm’’ olsaydı, anlayabilmek için uygun yerlere monte ederdim ama ne yazık ki böyle bir alete sahip değildim. Ayrıca terörle mücadele polislerinin de […]

Balcalı’da iki hücre

Taylan Tanay* Balcalı’da iki hücre. İki kardeş hücre yan yana. Biri hasta koğuşu, biri morg. Biri hayat, biri ölüm. Hayat ve ölüm arasında iki adım var sadece. Ve şimdi Balcalı’nın ölüme en yakın o hücresinde atıyor kalbimiz. Kalbimiz tutsak şimdi. Her gün bir sonraki hücreye götürmek için yokluyorlar onu. Sabırsızlar. Çok ve kalabalıklar. Her gün ütülü mavi, lacivert ve haki renkli elbiseleriyle demirden bir kapı önünde bekleşiyorlar. Kapının ardında koyu bir sessizlik karşılıyor onları. Akan zamanla büyüyor ve çoğalıyor sessizlik. Neredeyse işte o an geldi, yenildi hayat diye, zafer naralarıyla bozacaklar sessizliği. Duraksıyorlar… Sonra zafer kutlaması için erken olduğunu anımsıyorlar. Kapıdaki asma kilidi ağır ağır çözüyorlar. Hâlâ sadece kapının gıcırtısı bozuyor sessizliği. Gövdelerinin üzerinde taşıdıkları uzuvlarını uzatıyorlar köşedeki ranzaya, sonlanmış bir hayatın boylu boyunca uzandığını göreceklerinden emin. İki ateş topu karşılıyor onları, kulakları sağır eden bir çığlık gibi bozuyor sessizliği. Lakin işte burada hayat ve gözleriyle konuşuyor. Hem de çığlık çığlığa. Ürperiyor, korkuyor, kaçışıyorlar. Ancak asma kilidi kapıya takacak kadar takat topluyorlar. İncecik ve küçücük bir bedenin direngenliği şaşırtıyor onları. Ölümün hayata galebe çalacağından adları gibi eminler. Ama işte bitmiyor bekleyiş. Hâlâ çarpıyor kalbimiz ve hâlâ çarpışıyor hayat. Kaç gün oldu. Kaç gündüz kaç geceye döndü? Belki hatırlayanı yok, takvim yapraklarından gayrı. Ama Balcalı cephesinde hayat ile ölüm tam 320 gündür çarpışıyor. Önceki yıl başladı kavga. Eylül ayı idi. Elbistan hapishanesinin kör bir hücresindeydi Güler. Ceyhan köpürüyor, bahar son demlerini yaşıyordu. Herkes zorlu bir kışa hazırlanıyordu. Ölüm, kanser hücresine bürünmüş pusuda bekliyordu. Önce bir dişeti üzerine kuruldu, sessizce. Hayat onu fark etmekte gecikmedi. Tam yenilecekken ölüm, beyaz önlüklü birileri kapandılar üzerine. Hastane ve adliye koridorlarında besleyip kendi elleriyle büyüttüler. Ölüm önce Güler’in ağzını tüketti. Son bir hamleyle boynuna atıldı. Üç ameliyat, protez bir ağız ve hızla eriyen bir beden. Dahası 28 saatlik bir yolculuk ve Nur Birgen. Özetin özeti; hızla […]

Ayşe Arman covers herself to go undercover

Aslı TUNÇ A week ago there was an announcement in big letters on the front page of Hürriyet, the flagship newspaper of the Turkish media: “Ayşe is reporting from the ‘other side.’” In this highly polarized society, the readers of secular Hürriyet instantly knew that “the other side” was the neighborhood where the most religious conservatives and Islamists live. Needless to say, the blonde, tall, funky and very “modern looking” woman was Ayşe Arman, the columnist of Hürriyet and also a symbol of upper-middle class, urban and Western lifestyle in Turkey. The prevailing men’s club in Turkish media establishment including former and current editors like Ercan Arıklı, Hıncal Uluç and Ertuğrul Özkök insistently emphasized that they were the ones who “discovered” her first, and created a female star columnist out of her. Especially, the current editor-in-chief Özkök has once said that she was his very own “project.” I don’t know about that much, but she was a male-creation writing all the juicy details of her sexual affairs and about her countless numbers of lovers in her column for years. She was our national version of Samantha Jones character in the popular TV series, “Sex and the City.” Then she got married, had a child and settled down. Recently she posed half naked for her newspaper perhaps to convince her urban readers that a woman could still be sexy as a mother in her ’/40s. Apparently those pictures had not created a big excitement among male and female readers as anticipated. Last week she decided to do something controversial and benefit from the anxieties and fears of the rich, secular and urban population. By acting like an undercover journalist, she could learn how “the others” live and see whether there is any social pressure from the secularists’ side. Finally she wore […]

Stajın püf noktaları

Öncelikle şunu söylemeliyim; ben öyle insan kaynakları uzmanı falan değilim. Dolayısıyla benden sihirli iş bulma formülleri ya da yaşamınızı değiştirecek pırıltılı sözler beklemeyin. Ancak sizlerle üniversite son sınıfta iş arayan öğrencilerime yol gösterme çabamdaki sekiz yıllık deneyimlerimi paylaşabilirim. Eh, bence bunu da pek azımsamayın doğrusu. Dile kolay, her bahar bana başvuracakları kuruluşlarla ilgili sorular soran, fikirlerimi merak eden, referans mektubu isteyen ve kariyer tercihlerini danışan düzinelerce öğrencim olur. Ofisim bu genç insanların kaygılı heyecanlarıyla dolar taşar haftalarca. Eğitimciliğin asıl önemli kısmının öğrencilerle derslik dışında yaptığımız diyaloglardan geçtiğine inandığım için bu sürecin ayrı bir değeri vardır gözümde. Son yıllarda öğrencilerimin gerçek iş arama yerine önce “esaslı bir staj” peşinde koştuklarına tanık oluyorum. Hatta kurumsallaşmış bir şirkette staj yapmak için girmedikleri rekabet yok gibi. Bu nedenle de artık bırakın iş bulmayı iyi bir kurumda staj yapmak bile aslanın ağzında olmaya başladı. Doğrusu ben öğrencilerimi büyük ve saygın kuruluşlarda staj yapmaya yüreklendiriyorum. Onlara gelecek vadeden, çalışanlarını sınama sürecini ciddiye alan şirketlerde, kendilerine ilerde referans olabilecek bu fırsatı değerlendirmelerini söylüyorum. Ne de olsa staj bir anlamda rahat üniversite hayatından daha kurallı iş hayatına yumuşak bir geçiş olmalı. En azından bir süre için de olsa dengenizi kaybedip düştüğünüzde altınızda serili bulunan güvenlik ağı sizi kurtarabilmeli (en azından siz öyle hissedebilmelisiniz). Ancak tek çekincem staj döneminin tam zamanlı çalışan olamayan genç bir kitlenin bir süre oyalandığı ve çalışıyormuş gibi yaptığı bir bekleme odasına dönüşme tehlikesi. Bu nedenle de öğrencilerime staj dönemini üniversite yaşamları sırasında yapmalarını öneriyorum. Böylelikle üniversite hayatıyla profesyonel iş ortamı daha keskin bir şekilde kendini gösterebilecektir. Özellikle kurumsal bir şirkette en az üç farklı departmanda bir aydan az olmayacak şekilde staj yapmaları onların önlerini açacaktır. Tıpkı öğrencilerime söylediğim gibi bu satırları okuyan gençlere de staj için rekabete girerken bu süreçten beklentilerinizin net olması gerektiğini hatırlatabilirim. Örneğin, staj yaptığınız firmaya ne olursa olsun “kapağı atmak” […]

Lowest of the low in entertainment television

Aslı TUNÇ I thought I had seen pretty much everything on trash television. Being exposed to the American network channels for half a decade and then watching all kinds of imported reality show formats and domestically produced serials back home contributed to this idea. I was almost sure that entertainment television had already hit the bottom. A news item today proved me otherwise. A new private Turkish TV channel (Kanal T) proudly announced a new reality show where an imam, a Christian priest, a rabbi and a Buddhist monk will try to convert atheist contestants to four different religions. So the last bastions of human life, belief systems and religion were eventually to be exploited for the sake of ratings on entertainment television. Sexuality was long consumed, as violence and romance. Political institutions and family have always been easy targets for sitcoms, dramas, quiz and reality shows. But religion? The name of the program will be “Penitents Are Competing” (Tövbekarlar Yarışıyor). We learn from the announcement that the mastermind behind this “brilliant” idea is Seyhan Soylu a.k.a. Sisi, the transvestite. She is also listed as CEO of the channel. Sisi, as a former police officer has recently appeared on the agenda related to Ergenekon case and taken under custody briefly and released. A former MIT (National Intelligence Organization) agent Mehmet Eymür implied her being a JITEM (Gendarmerie Intelligence and Counter terrorism) member and somehow involved in February 28, so called “postmodern coup”. Sisi denied all allegations and is staying as an enigmatic figure since then. We also learn that she is currently busy in finding persuasive religious leaders for this TV show. Those figures will try to convince the atheists to leave their sinful lives and begin to believe in God as all “normal” people. And 10 atheist contestants are […]

Ah Bologna

Üniversitelerin gündeminden uzun süredir düşmeyen “Bologna süreci” geçtiğimiz günlerde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde de masaya yatırıldı ve “Bilim, Belirsizlik ve Bologna” isimli toplantıda enine boyuna tartışıldı. Sürecin ekonomik, sosyal ve kültürel yönleri ele alındı. Kitaplarda, web sitelerinde yazanların ötesinde, projenin çıkış düşüncesi anlatıldı ve Türkiye üniversitelerinin Bologna kriterlerine ne kadar ayak uydurabildiği konuşuldu. Öğrenci için savaş Bologna sürecinin hedefleri — karılaştırılabilir dereceler, kalite güvencesi, erişilebilirlik, yaşam boyu öğrenme, her gün büyüyen pazarın işgücü ihtiyacını karşılama, öğrenci, hoca ve akademik personel mobilitesinin artırılması, öğrenci merkezli eğitim — ve dönüşüm, değişim kriterlerinin ne kadar gerçekçi olduğu üzerine uzun süredir yaptığımız tartışmalar Laureate Üniversiteler Ağı Rektörü Juan Salcedo’nun yaptığı konuşma sonrasında farklı bir zemin kazandı. Salcedo konuşmasına “Başından beri sürecin içinde yer alan biri olarak size bir sır vereceğim”, diye başladı ve projenin çıkış noktasının ABD üniversiteleri olduğunu belirtti. Yabancı öğrenci çekmekte ve akademik başarıda ABD üniversitelerinin çok gerisinde olan Avrupa üniversitelerinin, “belli bir standardı yakalarsak ibre bize dönebilir” düşüncesiyle yola çıktıklarına değinen Salcedo sürecin iyi öğrencileri çekmek için verilen bir savaş olarak görebileceğini vurguladı. Projenin temelleri çoğumuzun varsaydığı gibi Bologna’da değil, 1998 yılında Sorbonne’da atılıyor. İlk aşamada yalnızca dört ülke dâhil oluyor. Üye ülke sayısı 1999 yılında 29’a, sonraki on yılda ise 46’ya çıkıyor. Hepsinin ortak amacı iyi öğrencileri ülkelerine çekebilmek; ABD üniversiteleri ile yarışabilir hale gelmek. Bu on yıl içinde komisyonun ön göremediği gelişmeler —11 Eylül saldırıları, ABD’nin Irak’a asker göndermesi ve yabancı öğrencilere uyguladığı vize kriterlerini yeniden mercek altına alması — olduğuna ve bunların sonucunda da Avrupa üniversitelerinin on yıl önceye oranla daha çok talep gördüğüne değinen Salcedo “Ancak Obama’nın seçilmesiyle birlikte ibre yeniden aleyhimize dönebilir; bu nedenle Bologna sürecini hızlandırmalıyız”, diye sürdürdü konuşmasını ve “Şimdi yağmur yağmaya başlasa içeride mi olmak istersiniz, dışarıda mı? İçeride olmak her zaman dışarıda olmaktan iyidir” diye bitirdi. İstemek yeterli mi? Türkiye de yukarıda değindiğim […]

Sizce adalet tecelli etti mi?

İzmir’de 25.11.2007 tarihinde arkadaşlarıyla bir eğlence programından dönerken, polisin selektör şeklindeki “dur” ihtarını duymadığından polis tarafından öldürülen 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Baran Tursun’un babasıyım. Oğlumuzu öldüren polise verilen 2 yıl 1 aylık ceza, adalete ve hakkaniyette dayalı bir ceza değildir. Her ne kadar yasal itiraz haklarımı kullansam bile, ağır bir adaletsizliğe uğradığımı biliyorum ve acısını derinden hissediyorum. İncinmeyeceğinizi tahmin ettiğim için, maruz kaldığım adaletsizliği bilginize “şikayet” niteliğinde sunuyor, bilgilenmenizi ve tetkik etmenizi rica ediyorum. Davalı devlet olduğunda, adaletin terazisi de devletten yana dönüyor. Baran Tursun’un yaşam hakkını ihlal eden polise verilen sembolik cezayı mahküm etmezsek, bundan sonra “yaşam hakkı ihlallerinde bulunacakların” elini tutmamız mümkün olmayacak. Yapılan dış muayene ve otopsi bulguları,” Baran Tursun’un başına isabet eden ateşli silah mermi çekirdeğinin ölümüne neden olduğunu” söylüyor. Sanık polisin, tanık polisin ve avukatlarının verdikleri ve tutanaklara geçen ifadelerde şu çelişkiler mevcut: 1- Sanık polis: “Öldürme veya yaralama kastım yoktu, elimdeki silah kurulu iken, yere düşme esnasında silah gayri iradi biçimde ateş almıştır, düşerken benim iradem dışında patlayan silah, Baran Tursun’a isabet etmiş olabilir” (Sanık Oral Emre Atar, Nöbetçi 2. Sulh Cez. Mah. 2007/506 nolu sorgu zaptı) 2- Sanık polis: “Şüpheli araç, yanımızdan geçtikten sonra, aracı durdurmak maksadıyla (14 metreden) arabanın arkasından lastiklerine doğru bir el ateş ettim, asfalt zemine çarpan mermi Baran Tursun’a isabet etmiş olabilir” (Sanık Oral Emre Atar, 1. nolu duruşma tutanağı) 3- Sanık polisin avukatı : “Müvekkilin, öldürme veya yaralama kastı yoktur, elindeki silah kurulu iken, silah gayri iradi biçimde ateş almıştır ve Baran Tursun’a isabet etmiştir” (Av. Muammer Yurdakul, 25.11.2007 ve 2007/27601 sayılı savcılık soruşturma dosyası) 4- Tanık polis : “Şüpheli araç yanımızdan geçtikten sonra arkadaşım Oral Emre Atar ayakta iken, aracın arkasından lastiklerine doğru bir el ateş etti” İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Uzmanı Doç.Dr. Nadir Arıcan’ın mahkemeye sunulan raporu: Mermi çekirdeği parçasının olası seyri ve morfolojik özellikleri birlikte […]

Gateway to government but not to democracy

Aslı TUNÇLast week Gordon Brown’s battered and bruised government made a bold move and appointed Sir Tim Berners-Lee, the inventor of the world wide web, to help the British government to make its data more easily available online. The prime minister apparently jumped on the bandwagon alongside with Obama administration to make the State more transparent and accountable to the citizens. In fact, this tiny news item did not get much coverage because of all the scandals that are shaking up Number 10, however I thought it was pretty important. Sir Berners-Lee originally devised the technologies behind the world wide web in the early ’/90s while working at the particle collider laboratory at CERN (Centre Européenne pour la Recheche Nucléaire) in Switzerland. He was trying to devise a method that would allow researchers to get easy access to documents for a future project they were working on. So the Internet, as we know today, is the outcome of those efforts. Obviously nobody could have been more qualified than Sir Berners-Lee for the position of opening up of access to government data on the web. The main objective will be the creation of a central data source from which all sorts of government data can be accessed. Also this project has recently been introduced by the Obama administration in the US.While the American and British governments are still working on answering a public demand for citizens’ digital engagement, believe it or not, the Turkish government already managed to launch an E-Government portal (http://www.turkiye.gov.tr/) on December 18, 2008. With the slogan “”Gateway to Government” or “Shortcut to Government”, the portal began to serve all Turkish citizens as well as the business community with a single point of access to E-Government services. After I surfed on the website, I found out that all […]

A newspaper giveaway at the most unlikely spot

Asli Tunc When I pulled over to the nearest gas station in my neighborhood, a pump attendant approached and asked me which newspaper I would like to have — Milliyet or Radikal? While I was mumbling something in astonishment, he had already dropped a copy of free Milliyet in the back seat of my car and returned to his pumping job. No wonder I was being pampered by Doğan Media Group newspapers, since the same media conglomerate had shares in this particular oil company (PO) along with an Austrian energy giant, OMV. I could not help myself but think how two well-known and respected editors-in-chief of those dailies, İsmet Berkan and Sedat Ergin would feel about that. Milliyet and Radikal are not trashy papers like many others in the country. There are considerably good and experienced reporters and columnists who have been worked in the past and are still working for those newspapers. But treating their newspapers like freebies in a gas station must be humiliating for those editors and self-respected journalists. Or have I just been too naive? Milliyet has a daily circulation of 195 thousand and Radikal is suffering for quite sometime with a modest circulation of 38 thousand. Nevertheless those two newspapers are targeted to an educated, urban, middle class, liberal minded elite obviously with an additional feature of being a car owner. “What a weird world,” I thought. Between 1988-1996, the Turkish newspapers were in a giveaway frenzy, running promotional campaigns, offering free stuff on a wide scale varying from cookwares to a small size aircraft and a BMW. I still vividly remember waiting in line for hours to get a crappy make-up set for my mother after collecting dozens of coupons or a China made luggage that we would never use. Everybody was buying newspapers […]

Türkan Saylan’ı kim öldürdü?

Onun evini aratan, derneğinin hesaplarına el koyduran, 70 bine yakın öğrencisinin burslarını ödenemez hale getirenler mi öldürdü? Van Üniversitesi Genel Sekreteri Enver Arpalı’nın onuruyla oynayıp, hapishanedeki koğuşun banyosuna kendini asarak intihar etmesine neden olanlar mı öldürdü? Meslektaşları kitleler halinde göz altına alınırlarken seslerini çıkarmayıp, içten içe hatta dıştan dışa sevinen kürsü bilgeleri mi öldürdü? Zamanında gerçek darbeciler iktidardayken seslerini çıkarmaya cesaret edemeyip, şimdi yalnızca O’na gücü yettiği için ’Darbeciler elbette yargılanmalıdır’ diyen sahte demokrasi kahramanları mı öldürdü? O’nu misyoner, PKK taraftarı ve de hatta darbeci ilan edenler mi? Numara yapıyor hasta değil diyenler mi? Yoksa bunları diyenlerden kendilerine demokrasi müttefikleri arayanlar mı? Yoksa, yargısız infazcılara taraf olan, onların masasından kalkmayan pavyon konsomatrisleri mi öldürdü? Zalimlerden mazlum yaratanlar mı? Cüzamlılar, behçet hastaları, okutulmayan kızlar gibi gerçek kenarda bırakılmışlar, susturulmuşlar dururken, kendilerine rant aracı haline getirdikleri bazı kimliklerden başkalarına empati duymayı yasaklayan, empati duymayı tekelleri altına aldıklarını sanan empati komiserleri mi? Hayır hiç birinin gücü yetmez Türkan Saylan’ı öldürmeye İtiraf ediyorum. Türkan Saylan’ı ben öldürdüm. Sessizliğin tadını çıkarttığım için. Çevremdeki bütün haksızlıklara içten içe kızıp, sesimi çıkartmaya cesaret edemediğim için. Hep onun kurduğu derneğe bağış yapmaya niyetlenip, sonra unuttuğum için. O’nun gibi, inandığım bir davaya hayatımı veremeyecek kadar saflığımı, çoşkumu yitirdiğim için. Herşeyden şüphe ettiğim için. Herşeye inancımı yitirdiğim için. Ruhumu yitirdiğim için. İtiraf ediyorum. Türkan Saylan’ı ben öldürdüm. Ben bir O. çocuğuyum. Hiç birimiz Türkan Saylan değiliz. İtiraf edip de ruhumu kurtardığımı zannetiğim için…

Bombaya dayanıklı naylon çöp kutusu

Sokaklarında çöp tenekesi bulunmayan bir şehrin sokaklarının temiz kalması pek mümkün olmuyormuş. Bu gerçeği çöp tenekesiz olarak geride bıraktığımız yaklaşık on beş yılda bir hayli net bir şekilde öğrendik. Sevgili belediye yetkililerimiz, terör gerekçesiyle, ola ki teröristler bomba koyar diye şehrimizdeki çöp tenekelerini kaldırdıklarında aklımıza takılmıştı: Bu teröristlerin koydukları bombalar Looney Toones çizgi filmlerindeki gibi şöyle siyah yuvarlak, ucundaki fitil yanan (ve genellikle bahtsız kedi Sylvester’ın ya da Coyote arkadaşımızın elinde patlayan) bombalardan mıydı da çöp tenekeleri kaldırılmıştı? Çünkü her ne kadar asker doğsak da görünce tanıyabilecek bir durumda değildik ve dolayısıyla çöp tenekesine bomba yerleştiren biri bunu pekâlâ bir naylon çöp torbası içinde kaldırımın kenarına da bırakabilirdi. Tıpkı çöp tenekesiz geçen uzun yıllarda her gün İstiklal Caddesi’nin orta yerinde biriken çöpler gibi. Şehirde yaşayanların yaşam kalitesini hatırı sayılır ölçüde düşüren bu uygulama değerli belediye yetkililerimizin dâhiyane çözümüyle nihayet sona erdi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bize layık gördüğü yeni çöp tenekeleri, estetik birer mucize olarak İstiklal Caddesi’ni süslemeye başladı. Gün bayram günüdür, gün şenlik günüdür. Yalnız bu çöp tenekeleri, bizim bildiğimiz çöp tenekelerine pek benzemiyor. Bir endüstriyel tasarım dehasının ürünü olarak, açıkta duran naylon çöp torbaları ve bu torbaları tutan eşsiz güzellikteki gövdeden ibaretler. Bildiğiniz gibi her Türk’ün asker doğması tam olarak yeterli bulunmadığından olacak her Türk erkeğinin gidip bir de bir ara asker olması gerekiyor. Ben de doğuştan gelen bu yeteneklerimi bir de sahada etüt ettiğimden biliyorum ki patlayıcı denen şey, patladığı takdirde bir naylon torbanın içinde olmasının etkisini azaltan bir durumu yok. Ama bunu bilmek için askere gitmiş olmanın gerektiği de söylenemez. Terör riski, denizden bile bombaların çıktığı ülkemizde, herhalde tamamen sona ermediğine göre bu torbalar balistik naylondan üretiliyor olmalı. Öyle ya, yıllarca terör riski var diye doğru dürüst çöp tenekesi koymak yerine insanın yaşam kalitesini ansızın sıfır ila on arasındaki bir ölçekte bir ve sıfırın arasına düşüren […]

A Mediterranean’s impressions of Helsinki

Aslı TUNÇ Leaving 22 degrees of lovely spring weather back home in Istanbul, I was on a plane with dozens of extremely silent Finnish passengers heading up North to Helsinki. As an experienced traveler, I had already read Finnish history, culture and about five must-see places in the city (such as Uspenski Cathedral, National Museum, the Opera House, Design District, etc.). Approaching the airport, the first sight was bulks of ice melting in the Gulf of Finland. It was a sign that I should better forget the meaning of “spring” in Mediterranean terms for a week. Although my aim was to give seminars at the University of Helsinki, I also had a chance to observe everyday life and culture in Finland and the media scene in the country. Many things I experienced are not written in any travel books or blogs. And I believe that is precisely the most refreshing part of traveling. When I stepped on the Finnish soil, I had a connection problem on my Blackberry. Although it was annoying not to be able to call anybody in Turkey, I did not mind that much, since I was in the “Nokia Land” where all the communication problems could be solved easily. Well, at least so I though. As soon as I arrived at the center, I entered the Central Railway Station, a landmark of the city with a unique clock tower and the two pairs of statues holding the spherical lamps on either side of the main entrance. I was hundred percent sure that I would find a public phone in this busiest location or an international calling card like in any other European city. When I asked the man at the kiosk, he said with a smile that they don’t use public phones anymore. They assume that […]

Muhafazakâr kuşatmaya liberal destek

Kerameti kendinden menkul Abant Toplantıları’nın 18.’si bu yıl Kürtlerin denetimindeki Kuzey Irak’ın Erbil kentinde yapıldı. “Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” başlığıyla 2 gün süren toplantılara yine bir çok gediklisi katıldı. Oturumlar boyunca “Karşılıklı Bağımlılık”, “Medyanın İlişkilerde Rolü” ve “Ortadoğu’daki Sorunların Çözüm Yolları” gibi başlıklar ele alındı. Toplantılar sonunda okunan “Abant Platformu Sonuç Değerlendirmesi”nde karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesi ve başlayan diyalog sürecinin devam ettirilmesi ve genişlemesinin gerekliliği; ilişkilerin gelişmesinin hem taraflara hem de bölgeye de barış ve istikrar getireceği vurgulandı. Fetullah Gülen grubuna bağlı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından yıllardır organize edilen toplantılara ve benzer etkinliklere bugüne dek cemaatin fikirleriyle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan çok sayıda isim katıldı ya da katılıyor. AylıkExspress dergisinin 2009 Ocak sayısında Abant Toplantıları ile ilgili gazeteci Ayşe Çavdar’ın ve derginin 2008 Kasım sayısında da, cemaatin ilk yayın organı olanSızıntı dergisinin 30. yılı nedeniyle feminist hareketin ileri gelenlerinden Handan Koç’un yazılarına sizler için yer verdik. Ayşe Çavdar “Türkiye’de liberalizm bir Faust öyküsü oldu.” Sosyal antropolog Aykan Erdemir’in Goethe’nin ünlü “ruh satma” eserini hatırlayıp hatırlatması boşuna değil. “Türkiye’de Farklı Olmak –Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” başlıklı araştırma küçük bir kıyamet kopardı. Araştırma, Türkiye’de AKP’nin iktidarında muhafazakârlığın hangi kanallarda derinleştiğine dikkat çekiyor, muhafazakârların düşüncelerini ve hayat tarzlarını paylaşmayanlara karşı baskıcı ve ayrımcı davrandıklarını ortaya koyuyordu. Bugüne kadar dindarların, örneğin başörtülü kesimlerin uğradığı ayrımcılıkları dile getiren araştırmalarıyla defalarca gündeme gelen Binnaz Toprak, hiç alışık olmadığı üzere muhafazakâr ve liberal kalemler tarafından topa tutuldu. Örneğin Şahin Alpay, HaberTürk’te Binnaz Toprak’ı bilimsel metodolojiden uzak bir araştırma yapmakla eleştirdi. Ayşe Buğra’nın verdiği metodoloji dersinin ardından üzerine bir ağırlık çökse de, iddiasını Zaman’daki yazısında tekrarlamayı tercih etti. Emre Aköz, Sabah’taki köşesinde Toprak’ı “bilim kisvesi altında gazetecilik” yapmakla eleştirdi. Hatta, Perihan Mağden, Ayşe Arman’la Binnaz Toprak’ı aynı kefeye koydu Radikal’de. Gökhan Özgün, Taraf’taki köşesinden Toprak’ı “cemaat düşmanı”, dahası “özel harpçi” olmakla suçladı. “Dolaylı iktidar sorumluğu” Muhafazakârların […]

Tecavüze şikâyet gerekir mi?

Hukuk sistemindeki hatalar sayesinde, tecavüzcüler için neredeyse cennet haline gelen Türkiye, kadınlar için de cehenneme dönüşmeye başladı. Gözü dönen tecavüzcüler artık çocuklara dahi tecavüz eder durumda. Türkiye’de kadın olmak zor, ama çocuk olmak da bir o kadar zor. Kadın şiddete maruz kalarak tecavüze uğruyor, çocuk ise çoğu zaman saf duygularıyla oynandıktan, kandırıldıktan sonra bu iğrenç olayla yüzleşiyor. Her iki durum da mağdurları için hayli travmatik, hayat boyu unutulmayacak izler bırakan bir hadise. Tabii, öldürülmezlerse… Mağdurun tecavüze uğradıktan sonra, tecavüzcüsü tarafından öldürülme ihtimali de yüksek, ama oldu da tecavüzcü insafa geldi ve öldürmedi; bu sefer de mağdur kişi, Türkiye’nin hukuk sisteminde zaten “ölmüş” kadar oluyor. Çünkü tecavüz eden kişinin ceza almadan beraat etmesi hiç de zor değil. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 102. Maddesi’ne göre yetişkinler için, cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılıyor. Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle işlenmesi durumunda, yedi yıldan oniki yıla kadar cezaya hükmolunuyor. TCK’nın 103. Maddesi’ne göre, çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılıyor. Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle işlenmesi durumunda ise sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunuyor. TCK’nın işlenen suç karşısında vermiş olduğu ceza, tartışmaya açık olabilir. Yani kimi hukukçular ceza süresinin yeterli ya da yetersiz olduğunu düşünebilir. Fakat tecavüz gibi ciddi bir suçun cezasız kalması düşünülemez, hatta tahammül edilemez bir durum. Oysa tecavüz vakalarıyla ilgili mahkeme kararlarına bakıldığında, suçluların değil yedi yıl, bir sene bile ceza almadan beraat ettiklerini görüyoruz. Tecavüze uğrayan kişinin şikâyet etmemesi karşısında mahkemenin verdiği beraat kararı, aslında tecavüz vakalarının yaygınlaşmasına sebep oluyor. Mağdurun şikâyette bulunamamasının ise birçok sebebi var. Ataerkil bir toplumda yaşamanın etkisiyle mağdur, toplumdan dışlanmamak adına, utandığı için ya da tehdit aldığı için şikâyetçi olamıyor. Tecavüzün […]