Kategori Yorum Analiz Görüş

Bir şey söylemem lazım

Tuğçe Erçalık* Dün okulda görüp görebileceğim en kötü günü yaşadım… Ben ve benim gibi İletişim Fakültesi’nde öğrenim gören bütün arkadaşlarım, öğretim görevlileri, kısacası herkes olayı şaşkınlıkla izliyordu. Sabah Ahmet Şık’ın evini basıp didik didik arayan polis, şimdi de okula, hocamızın odası ve birlikte çalıştığımız HaberVesaire’ye gelmişti. Bizler öğrencileri olarak şaşkın, çalışma arkadaşları da en az bizler kadar şaşkın ve üzgün, odanın aranması için refakat etmekten başka bir şey yapamıyorlardı. Fakültemize mensup birkaç akademisyenin eşliğinde polis arama yaparak, Ahmet Şık hocamızın birtakım eşyalarına el koydu. Bir üniversite’nin kampüsüne giriliyor, bir akademisyenin, bir eğitmenin, gazetecinin odası aranıyordu. Ahmet Şık, öğrencilerine bu mesleği öğretmek için elinden geleni yapan, farklı görüşlere de açık olacak kadar hoşgörülü ve dolayısıyla ileri görüşlü bir gazetecidir. Ne ithamla suçlanıyor bilmiyoruz. Tek bildiğimiz Ergenekon denen, ne olduğu da henüz anlayamadığımız, enteresan bir olayın içerisine çekilerek buradan, öğrencilerinden, ailesinden, sevenlerinden koparıldığı… Hem de henüz basılmamış bir kitap ile suçlandığını düşünürsek, gazetecilik mesleğinin git gide iç karartıcı ve vahim bir hale nasıl gelebileceğini anlayabiliriz. Bizler Ahmet Şık ve onun gibi kendini bu mesleğe adamış hocaların yetiştirdiği öğrenciler, yarının gazeteci adayları olarak geleceğe umutla bakmak yerine, endişeyle bakıyor, akıbetimizden korkuyoruz. Basın özgürlüğü diye bir şey varsa neden bunlar oluyo? hayır yoksa neden dünyanın en demokratik, en laik ülkesiymişiz gibi gösterilmeye çalışılıyor? Yarın işe başladığımız zaman, kişiliğinden ve düşündüklerini söylemekten taviz vermeyen gazeteciler gibi olup, bizler de mi suçlanacağız? Yoksa diğerleri gibi (ne renk oldukları belli olmayan) “power” denilen şeyin bir uydusu olup, “power” kim ise ona göre mi davranacağız? Ahmet Şık bu ülkede tutuklanan ilk gazeteci değildi ve biz biliyoruz ki son da olmayacak. Ama yine de artık birilerinin buna bir “dur” demesi, gerçekten demokratik bir ülkede bunların asla olamayacağını herkesin beynine kazıması lazım. Bütün bunlar zihnimizi kurcalarken aklıma seneler önce okuduğum Alman İlahiyatçı Martin Niemöller’in söyledikleri geliyor, şu an hislerime öyle […]

Teşekkürler Ergenekon, gözümü açtın!

Meneviş Tozak* Öğrenimimi İngiltere’de sürdürüyorum. Her gün Türkiye’den gelen kötü ya da bir haberle uyanmaya alıştım. Dün sabah da uyandığımda ilk işim, el alışkanlıgı ile Twitter’a bakmak oldu, yeni bir Ergenekon dalgasından bahsediliyordu, artık o kadar alışmışım ki garipsemedim bile. Ama haber bu sefer çok yakındandı. Gözaltına alınan gazetecilerden biri, Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü’nden hocam Ahmet Şık’tı. Haberlerin devamını okuyunca şaşkınlığım daha da arttı, neredeyse üniversitede ki son yılımın her gününü geçirdiğim ofisimiz de Ahmet Şık’ın eviyle eş zamanlı aranıyordu. Çok geçmeden gözaltına alındığı haberi düştü internete, o anın videosu ile birlikte. İlk defa tanıdığım biri tutuklanıyordu. Videoyu izlerken, eminim izleyen pek çok diğer öğrencisi için de geçerlidir, yüzümdeki gülümsemeyi farkettim. HaberVs‘yi ’tan takip edebilirsiniz Ergenekon nadir? Açıkçası derinlemesine bilmiyorum. Çok kişinin buna net bir cevabı olduğuna da inanmıyorum. Beni ilgilendiren Ahmet hocam ve aslında onunla birlikte hâlâ gözaltında ve tutuklu olan diğer gazeteciler. Beni ilgilendiren, bana gazeteciliği elinden geldiğince öğreten hocalarımdan birinin neden tutuklandığı. Beni ilgilendiren beni bazen zorla da olsa bir haberden diğerine yollayan hocamın da diğer gazeteciler gibi nedensizce günlerce ve aylarca hapiste kalıp kalmayacağı? İşin kötüsü de bunlara kimsenin bir cevap verememesi. Terör örgütüne üyeymiş, halkı kin ve düşmanlığa teşvik ediyormuş… Habervs’de geçen bir yılımız boyunca beni ve arkadaşlarımı da haber yazmaya, üretken olmaya, beraber çalışmaya teşvik ederken aslında beynimizi dolduruyormuş. Teşekkürler Ergenekon, gözümü açtın! Ben de ilerde haberci olmak istiyorum, bunu duyan herkes garipsiyor, “Başka iş mi yok” en sık karşılaştığım cümlelerden birisi mesela. Evet kimse kusura bakmasın, belki de gerçekten başka iş yok, çünkü…Bütün bu yaşanlardan sonra bir açıklama cümlesine ve “çünkü”ye ihtiyacım var mı? *King’s College London, Europe and the World IP Yüksek Lisans programı, Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü 2010 mezunu.

Oradaydık

“Neden buradasınız” dediler, “Bugün ifade özgürlüğü, yarın cumhuriyet için” dedik. Bugün, saat 12’de Taksim Meydanı’ndaydık. O saatte derste olmamız gerekiyordu ama sırf orada olmak için izin almıştık. Dilediğimiz gibi düşüncelerimizi anlatabilmek, bunu yaptıkları için hapis yolu gösterilmiş binlerce gazetecinin yalnız olmadığını Türk ulusunun haktan hukuktan anlayan azınlığınca göstermek için oradaydık. Ülke gerçeklerini bir takım kurumlardan elde ettikleri çıkarlara göre çarpıtmadan aktaran yazarlar için oradaydık. Yandaş medya üyesi olmadan, yaptıkları çarpıcı araştırmaların sonuçlarını korkusuzca ortaya koyabilen gazeteciler için oradaydık. Yazın hayatının önemli isimleriyle yan yana sloganlar attık “AKP elini medyadan çek” diye bağırdık yüzlerce kişiyle beraber. Biliyoruz, sesimizi duyuyorlar; ancak değişen bir şey var ki, artık duymazlıktan gelemeyecekler. Bu millet görüyor, duyuyor, yaşıyor ve isyan ediyor. Sesimizin daha yüksek çıkacağı yarınlar, toplumu doğru yönlendirmek için çabalayan ve susturulmayan dürüst gazeteciler için, Ahmet için, Nedim için. Biz oradaydık. HaberVs, Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü Liseliler Eğitim Programı katılımcısı, Lise öğrencisi

Gazetecilerin eyleminin düşündürdüğü

Bir gazeteci adayı olarak geleceğim açısından iyi olanı öğrencisi olduğum Ahmet Hocam mı, yoksa onu içeri alanlar mı biliyor? Ergenekon terör örgütüne üye oldukları gerekçesiyle çoğunluğunu gazetecilerin oluşturduğu 11 kişinin dün sabah gözaltına alınmasının ardından medya mensupları Taksim İstiklal Caddesi’nde az önce sona eren bir eylem gerçekleştirdi. 1 Mart’ta yayın hayatına başlayan Aydınlık Gazetesi hazırlık gelmişti. Üzerinde Mevlana’nın “Diken içindeler ama gül gibiler. Hapisteler ama şarap gibiler. Balçık içindeler, ama gönül gibiler. Gece içindeler ama sabah gibiler” dizeleriyle birlikte parmaklıklar ardında yer alan Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’ın fotoğrafları basılmış el ilanları dağıttılar. Bu gazetenin okurları, ellerinde hem Türk bayrakları hem de üzerlerinde Atatürk resimleri bulunan bayraklarla, “Faşizm’e karşı omuz omuza” “Yurtsever basın susturulamaz” ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganlarını attılar. Aydnlık gazetesi ve okurları “ulusalcı” olarak anılır çoğu insan tarafından. Ardından da Ergenekon davası sürecinde içeri alınan Doğu Perinçek, Tuncay Özkan, Musatfa Balbay gibi isimler bağırılarak yoklama yapıldı. Ancak bu isimler arasında Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın olmaması dikkat çekiciydi. Bu sefer hem eylemci hem de eylemin haberini yapmak üzere bir araya gelen gazeteciler eylem öncesi son hazırlıklarını yapmaya başladı. Yürüyüşe başlamadan önce İngilizce ve Türkçe hazırlanan “Gazetecilere Özgürlük. Hemen Şimdi Adalet” yazılı pankartların kullanılması dikkat çekiciydi. Kalabalığın en önünde yer alan CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen, Cumhuriyet Gazetesi yazarları Hikmet Çetinkaya, Ali Sirmen, Hürriyet Gazetesi Yazarları Oktay Ekşi, Zeynep Göğüş, Ferai Tınç, Tufan Türenç yürüyüşe kol kola başladı. Bu sırada görüntü almak isteyen foto muhabirleri ve kameramanlar arasında yaşanan yer kapma çalışmaları eylemin kısa süreli gecikmesine neden oldu.Galatasaray Meydanı’nda sonlanacak yürüyüşün hemen başında Fransız Konsolosluğu’nun yanında yer alan CHP Beyoğlu İlçe Başkanlığı’nın penceresinden aşağı çiçekler atıldı. Bu hareket eyleme renk kattı ve alkış aldı. Ellerinde Radikal, BirGün, Posta gazeteleriyle birlikte üzerinde “Gazetecilere Özgürlük”, “Türkiye Basın Özgürlüğü’nde 138.”, “Bugün Ahmet, Nedim yarın kim?”, “AKP elini medyadan çek” yazan dövizler taşıyarak […]

“Ergenekoncu” yetişmek

’tan takip edebilirsiniz Gazeteci olmak bu kadar kötü bir şey ise, üniversiteler bu eğitimi veren bölümleri kaldırsın. Çünkü “Ergenekoncu” yetiştiriyorlar! Ancak gazetecilik kötü bir şey değilse ve üniversiteler bizlere bu şansı sağlamakta haklıysa, birileri bizi Ergenekonculaştırıyor. Son yıllarını, Ergenekon soruşturmasının yürütülmesindeki çarpıklıkları ortaya koymak için harcayan hocam Ahmet Şık da artık “Ergenekoncu” olduğuna göre, ülkemdeki her gazetecinin potansiyel “Ergenekoncu” olduğunu söyleyebilirim. *İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri 4. sınıf öğrencisi

Ahmet Şık’ı tanırım. İyi Çocuktur.

Halil Nalçaoğlu* Dün sabah çalışma arkadaşım Ahmet Şık göz altına alındı. Belki de içine düşürüldüğü davanın açılmasına katkı yapmış olan bir kişinin bu davanın “şüphelisi” olması üzerine düşünmeliyiz. Konu, elbette, davanın içeriği değil. Konu ilkeler, hukuk, adalet… Adaleti sağlama görevini verdiğimiz kolluk kuvvetlerinin, savcılığın, mahkemelerin üstlendikleri bu ağır yükün layıkıyla altından kalkabildikleri konusunda şüphe uyandıran eylemleri bizi düşündürmeli. Derin derin düşünmeliyiz. Ahmet, gazetecilik öğreten bir kişidir. Bu zorlu işi üstlenmesinin bir tek nedeni var: Gazeteci olması. Bilgi Üniversitesi olarak gurur duyduğumuz bir kararla gazetecileri eğitmen yapmıştık. Şimdi kendisinden özür dilemeliyiz. Zaten büyük risk alarak icra ettiği asıl mesleğinin üzerine bir de öğretmenlik riskini eklediğimiz için. Ancak o bu risklere aldırmadan her iki şapkasını da dosdoğru taşıdı. Ahmet Şık’ı tanırım. İyi Çocuktur. *Prof. Dr., İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı, bilgimedya.org

Body Worlds; bir anatomi sergisi (mi?)

Haziran ayından bu yana İstanbul’daki sanat etkinlikleri arasında en çok konuşulanlardan biri olan “Body Worlds-Yaşam Döngüsü” 17 Aralık’ta sona eriyor. İlk kez sergilendiği 1995 yılından beri 60 ülkede 30 milyon ziyaretçiye ulaşan Body Worlds, İstanbul Üniversitesi’nin bilimsel ve tıbbi danışmanlığıyla Türkiyeli meraklılarının hizmetine sunuldu. Bu sansasyonel sergide, Alman anatomi profesörü Gunther Von Hagens tarafından icat edilen “plastikleştirme” yöntemi ile bir çeşit korumaya alınan ve orijinal renk ve görüntülerini kaybetmeyen, kokusuz 200 civarı gerçek insan vücudunun parçaları, kaslar, damarlar ya da poz verdirilmiş kadavralar izleyiciye sunuluyor. Ziyaretçilerini, insan bedenin iç işleyişi hakkında bilgilendirmeyi ve sağlıksız ile iyi sağlığın ve iyi yaşam tarzı seçimlerinin etkilerini göstermeyi amaçlayan Body Worlds hakkında, serginin yaratıcısı Dr. Gunther Von Hagens, “kim olduğumuzun, nasıl düşündüğümüzün öyküsünü” anlattığını söylüyor. Body Worlds anatomik sergilerinin yaratıcı tasarımcısı Dr. Angelina Whalley ise insan vücudunun karmaşık ama muhteşem olan tasarımını, eğitici olduğu kadar unutulmaz bir şekilde sergilediklerini söyleyerek “Sergilerimizin bu kadar başarılı olmasının ardında yatan, ziyaretçilerin plastinatları gördükten sonra iç dünyalarına doğru yaşadıkları seyahat. Şunu söyleyebilirim ki, kendilerine bakış açıları değişiyor, özellikle de sağlıklı ve hastalıklı iç organları gördükten sonra. Bedeninizin sağlıklı olması sizin elinizde. Ona ne kadar erken yaşta bakmaya başlardanız, o kadar faydasını göreceksiniz” diyor. Pekâlâ, serginin gördüğü muazzam ilgiyi anatomi bilimine duyulan karşı konulmaz merakla açıklamak mümkün oluyor mu? Serginin kendini çekici kılan ile etik bakımdan eleştirilere yol açan iki yönü burada birleşmekte… Serginin düzenlendiği yer başta olmak üzere, sergi “malzemesinin” edinildiği yer, insan bedeninin kullanılması, ölü bedenlere verdirilen pozlar ya da neden poz verdirildiği sorusu, bu sergilemenin insanın onuru ve bedenin özerkliğini yok sayması bakımından rahatsız edici yönlerinden bazıları. Body Worlds kapsamında, hayvanların da kullanıldığının hatta hediyelik eşya olarak hayvan parçalarının satıldığını hatırlatmakta da yarar var. Bununla ilgili etik sorunu da diğerlerinin yanına ekleyebiliriz. Ve tüm bunları iletişim alanından yararlanarak özetlemek gerekirse bir anatomi sergisinden çok ve taşıdığı […]

Exchange students beleaguered by visa problems

Julia Hagmair Even with the broken English the message was clear, “leaving the country without paying means no authorization to return to Turkey for the next five years, paying 400 TL fine for not having a Turkish residence permit means no permission for a return within the next three months or do NOT leave the country at all.” Sounds like a bad movie scene but that happened to two Danish and two Portuguese students in Istanbul. Two Rules Scary, to hear such a message. After paying the plane ticket and checking in at the airport you don’t expect that. You get just a few seconds to decide what to do! To pay the fine or not. Not being able to visit the first nephew, celebrating with family and friends, visiting your girlfriend or just making a trip during school vacation. Most Students follow two simple rules! The first one is very economic – try to get the best for spending a little amount of money. The second one fits probably the whole population of the world as well – not struggling with bureaucracy forms. Bureaucratic procedure Bureaucracy is a hard nut to crack. The line between acting in a legal or illegal way is thin. It is hard to distinguish what is information and what is just a rumor. Fact is that every international student has to apply for a student visa. I don’t know how many times they told me in my home country that I have to make sure, that it is a student visa. So I went to the Turkish embassy with all the 15 papers I needed to show them that I’m going to be an Erasmus student at the Istanbul Bilgi University. I knew that I have to pay a little amount of money for […]

Are foreign correspondents telling us the truth?

Aslı TUNÇ “This is not what is actually happening in Greece right now” she said surely. That sentence was enough to ruin all my efforts to impress my Greek friend. I was trying to show off that I was following all the news coverage about the Greek local and regional elections during the weekend. But with a few to-the point analysis, she basically nullified everything I had read about the election results in the Western media. However, the news items I managed to find about the Greek local elections were all in English-language mainstream newspapers and websites of major news outlets. They quickly jumped on the bandwagon praising the Prime Minister George Papandreou’s leading skills in his bruised and battered country in the midst of a severe financial crisis. By interpreting the election results as the victory of the ruling PASOK party, the coverage claimed that he had survived this big test successfully. According to my Greek friend, it wasn’t that simple. The coverage of the American and British media was lacking the depth, the factual details by having an obvious bias in favor of IMF-backed government.The important point of course is not the Greek politics but how shallow, simplistic and even distorted mainstream Western media can portray an unfamiliar land. Oftentimes I feel the same way when I read about Turkish social and political issues and debates from a foreign perspective. Most of the time a feeling of frustration fills my heart.If we think about the reasons of this situation, the first thing comes to mind is the severe cutbacks in international news coverage in print and broadcast journalism. Coverage of international news from most of the countries declined significantly in recent years in response to corporate demands for larger profits and an increasingly fragmented audience. Those cutbacks led […]

Bir Harvard dramı

Her gün farkında olmadan giriyoruz Google’a; arıyoruz, tarıyoruz, isimler çıkıyor karşımıza. Sonra Facebook’a düşüyor yolumuz. İstemeden. Bu sırada bir sekme de Twitter için açıyoruz, an be an yazmak için ne yaptığımızı çünkü o sırada yiyor içiyor oluyoruz, gülüyoruz, ağlıyoruz. O kadar sosyaliz yani, bunları yaşarken cep telefonu ya da bilgisayardan alamıyoruz kendimizi. Modumuza uygun müzik açıyoruz Fizy’den mesela ya da YouTube’da videousunu izliyoruz her ne kadar yasak da olsa. Sonra kendi blogumuzda derdimizi anlatıyoruz, ben burdayım, ben de varım demek için, paylaşmak için. Bütün bunların toplamına sosyal medya deniyor şimdilerde hatta okullarda dersleri bile veriliyor. Eskiden kulağa pek de manalı gelmezdi bu sosyal medya. Medya zaten sosyal olmaz mı? Bu yeni bir icat mı? Aynı eski zamanlarda, Facebook da saçmaydı. Klasik kız tavlama sitesiydi hatta. Bu klasik görünümlü akıllı site; benzer sitelerin eksiklerini, yanlışlarını kavrayıp, kullanıcı odaklı çözümlerle altı yıl içinde beş yüz milyona yakın kullanıcıyla dünya çapında en çok tıklanan yedinci site haline geldi. Aslında çok basit, yakın arkadaşın, uzak arkadaşın, şimdiki sevgilin, eski sevgilin, ilkokul öğretmenin, ortaokul sıra arkadaşın ve daha pek çok insan burnunun dibinde. Olay da bu zaten, herkesin hayatına erişebilir olmak, belki de fiziksel olarak yan yanayken bu kadar içli dışlı olamadığın insanların şu an yatak odalalarının neye benzediğini görebiliyor olmak, en son hangi partide sarhoş olduklarını ya da en son hangi ülkeyi gezdiklerini bilmek. Facebook böyle bir şey aslında. İnsanların en karşı koyamadıkları duyguları üzerine oynuyor; meraklarıyla. O ne yapmış, bu ne giymiş, yeni sevgili kimmiş?.. Seviyoruz da itiraf edelim. Ama yine de olmuyor on yıldır görmediğin arkadaşın ekleyince bir merhaba bile demiyorsun, demezsin çünkü desen tuhaf, iki yüzlülük. Samimiyetsiz de geliyor zaten, gelmez mi? Ben çok yaşıyorum tek başıma oturup sıkılırken bütün gün, bazen 500 arkadaşımın bir tanesi bile aramıyor. Bazen kapatıyorum tüm online hesaplarımı sonra bakıyorum ki arkadaşımın şifresini alıp girmişim, yine […]

Avrupa! İster duuy, ister duyma sesimizi!

adreslerinden alınabilir) Belki hatırlayacaksınız 2007-2008 yıllarında Ankara Ticaret Odası da (ATO) vize konusundaki haksızlıklara dikkat çekmiş ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için AB’de serbest dolaşımın çoktan kazanılmış bir hak olduğunu dile getirmişti. ATO açıklamasında bir vize için 40 belge istendiği, ayrıca parmak izi, biyometrik fotoğraf ve iris taraması dahil olmak üzere pek çok kişisel verinin talep edildiği, bunların üstüne de hatırı sayılır miktarda ücret alındığı ifade edilerek Türkiye’nin vize ve kotalar nedeniyle yılda 5 milyar dolarlık zarara uğradığı belirtiliyordu. Türkiye’nin AB ile ilişkisi neredeyse 50 yıla dayanıyor. Türkiye bu ilişkide gümrük birliği dahil yükümlülüklerinin pek çoğunu yerine getirdiği halde, sahip olduğu haklardan yeterince yararlanamıyor, yararlandırılmıyor. İşçisiyle, girişimcisiyle, sanatçısıyla öğrencisiyle bedelini fazla fazla ödediğimiz gümrük birliğinin ayrılmaz bir parçası olan dolaşım hakkının, hemen ve her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı için tanınmasını istemek, bunun için en radikal önlemleri almak, Türkiye’deki ve 27 Avrupa ülkesindeki her hükümetin görevidir diye düşünüyorum. Doğrusunu isterseniz ben çok seyahat meraklısı biri sayılmam. Bir yere bıraksanız otuz sene sonra dönüp aynı yarda bulacağınız insanlardan biriyim. Yani kendim için bir şey istemiyorum, ama eğer birileri “küreselleşme” diyorsa, “serbest rekabet” diyorsa, “insan hakları”, “özgürlükler”, “hukuk” diyorsa, bunun gereklerini de derhal yapmak zorunda. Aksi halde Almanya da, başka Avrupa ülkeleri de Ali Nesin Hoca’nın ve daha bir çok kişinin yokluğuna katlanmak zorunda kalır, benden söylemesi…

Stuck in Purgatory: Identifying Unclaimed Bodies on TV

Aslı TUNÇ It was a usual working day in my office at the university until our lovely Student Affairs director Ms. Sunal stepped in. “You’ve got to see this” she said in a troubled voice. She has always been extremely helpful to update me about recent Turkish TV programs which I was normally unaware of. She immediately clicked on a video link on my computer. We began to watch a TV show on Flash TV from the previous night. After fifteen minutes of staying fixated on the screen, I could hardly release my breath and utter a single word: “unbelievable!” It really was. Mrs. Sunal left my office after I promised her to write about it.This program is called Aradakiler which means “stuck in purgatory”. The host of this reality show is Yalçın Çakır, a Turkish equivalent of Jerry Springer in the US. Mr. Çakır has a reputation to be an outrageous TV host who pushes the limits of the reality programming. He loves to entertain the public by shocking them at the same time. Not surprisingly, his target audience lives at the outskirts of the city with low education and income level. In fact those masses turned him into a public hero in quest for justice for years. He tried various reality show formats on Flash TV where he pretended to be the voice of the people who had lost their hopes on the justice system. However, everything was for higher and higher ratings in the gutter of television industry.Aradakiler was one of the most recent TV attempts of Yalçın Çakır where his aim was finding the relatives of unidentified and unclaimed dead bodies. On Flash TV’s official website, the program is defined as a big help to decrease the numbers of unclaimed bodies in the overcrowded city morgues […]

Medya üst kurulu?

Geride bıraktığımız haftanın en bomba konularından biri, hiç kuşkusuz Habertürk Televizyonu Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut’un Başbakan Erdoğan’ın kahvaltılı toplantısında ortaya attığı “Medya Üst Kurulu” fikri oldu. Başbakan tarafından bile ciddiye alınmayan önerisini ciddiye alıp üzerinde tartışmaya elbette gerek yok. Ancak Türkiye’de medya ve özellikle de internet üzerindeki denetim konusu sürekli gündeme geldiği için, bu konunun anlaşılmasına elden geldiğince katkıda bulunmanın da bir görev olduğunu düşünüyorum. Pek çok kişi gibi Yiğit Bulut da RTÜK’ün, daha doğrusu RTÜK gibi bağımsız kurumların -RTÜK’ün ne kadar bağımsız olduğu elbette tartışılır ama burada kavramlardan söz ediyoruz- var oluş nedeni konusunda çok fazla bir fikir sahibi değil. Böyle bir üst kurulun internet için hatta medyanın geri kalanı için de oluşturulması fikri karşısında çoğu kişi “Neden olmasın?” diye tepki veriyorsa, bence burada temel hak ve özgürlüklerin algılanış biçimiyle ilgili ciddi bir sorun var demektir. Bulut’un 27 Eylül Pazartesi günü yazdığına göre RTÜK’ün var olma nedeni çok basitmiş: “RTÜK’ün var olma mantığı çok basit. Radyo televizyonlar kamu varlıkları üzerinden size ulaştığı için “düzenleme” yapılabilir. RTÜK’ün anayasal bir temeli var… Şimdi soralım; Türk Telekom ağları veya mobil şebekeler üzerinden Türkiye’de 50 milyon üstünde abonesi olan internet neden kuralsız?” Evet, RTÜK ve benzeri kurumların var olma nedenleri gerçekten de çok basit, ama Bulut’un söylediği ve aslında “neden” bile olmayan bir nedenle değil… Çağdaş hukuk sistemlerinde düşünce açıklama ve yayma özgürlüğü temel hak ve özgürlükler arasındadır. Ardından pek çok kısıtlama getirmesine rağmen 1982 anayasasında dahi (Madde 26) “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” maddesi yer alır. Madde 28, “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak, izin alma ve malî teminat yatırma şartına bağlanamaz.” der. RTÜK’ü düzenleyen 133’üncü maddenin girişinde ise “Radyo ve televizyon istasyonları kurmak ve işletmek kanunla düzenlenecek şartlar çerçevesinde serbesttir.” ifadesiyle her ne kadar yasal düzenlemelere […]

What’s Fatmagül’s fault: A mediated rape fantasy

Aslı TUNÇ I have been coming across her image on huge billboards along the sideways, on the public buses and on the facade of high rise buildings for the last few months. She was looking straight into our eyes with a seductive smile and slightly parted lips lying on her side with a package of potato chips in her hands. The slogan was “bir atımlık çıtır” in Turkish which can be read in a double meaning, one as “one shot of crunchy roll” or with an intended sexual innuendo as “a girl (‘chick’ actually) for one night stand”. The girl on the billboards was Beren Saat, the actress who got famous with the last season’s TV hype, Aşk-ı Memnu. Initially I thought she was just cashing in on her part in the serial with that 750 thousand dollar worth of chips commercial. But I was wrong. The entertainment industry obviously could not get enough of her. This television season’s big hit is “What’s Fatmagül’s Fault?” (Fatmagül’ün Suçu Ne?) airing on popular TV channel, Kanal D. Guess who the leading character is. After being presented as the one night stand chips girl for months, there she was in a role where she was being gang raped. In fact the powerful script about the class and gender issues and about how rich kids can get away with rape belongs to Vedat Türkali and adapted to screenplay in 1986. At the time, the movie version, played by Hülya Avşar and directed by Süreyya Duru had got good reviews. However, this time the script and the image of Beren Saat were in the hands of the greedy television producers where ratings meant everything to them. The ratings of the serial hit the ceiling especially with the gang rape scene at the end of first […]

Şırnak’ta, top peşinde koşmak

Ali Abaday* Referandummuş, askerler sivillere boyun eğmişmiş, evetçiler ile hayırcılar birbirine girecekmiş, yaz sıcakları daha da devam edecekmiş, ünlüler birbirleri hakkında konuşuyormuş… Boşver. Canım uzun süredir top oynamak istiyordu. Ama öyle halı sahada altışardan değil. Bildiğin mahalle arasında ya da eskiden mahallelerde olan boş alanlarda. Şimdilerde o boş alanları bulmak, çölde vaha bulmak gibi zor olduğundan asfalta bile razıydım. Ne var ki arabaların, şehrin yollarından fazla olduğu İstanbul’da her 10 saniyede bir kesilmeyecek maç yapmak da kolay değil. Bir de tabii artık büyümüş bir adamla maç yapmak isteyecek kaç çocuk var durumu… Yine de içimde acayip top oynama isteği vardı. Zaten susmuştum; yaşananlara, ülkede ve dünyada olanlara buğulu bir camın ardından bakar gibi bakıyordum. Yaz sıcağında ne yapacağını bilmez bir haldeyken, iki gün bir yere gideyim düşüncesindeyken, uzaktan gelen bir daveti kabul ettim. Bir süredir aklımda olan Şırnak’a, çocuk olmanın zor olduğu o topraklara gittim. Hava kararıp, güneş yerini aya bırakmak üzereyken girdiğim tozlu şehirde çok kısa sürede bir grup arkadaş buldum. Yaşları 8 ila 10 arasında değişen bir grup arkadaş. Kendi aralarında Kürtçe konuşsalar da benimle Türkçe konuşma nezaketini gösterdiler. Biraz sohbet ettik bakkalın önünde. İlginçtir, biz de küçükken bakkalın önünde muhabbet ederdik. Galiba herkesin bir bakkal önü muhabbet dönemi oluyor hayatta ya da oluyordu. Hava artık tam kararıyor derken de bir top geldi ayaklara ve ufaktan bir maç çevirdik. İçimdeki çocuk mutlu bir haldeyken ben yeni arkadaşlarımdan çalım yememeğe çalışıyordum. Kuru sıcakta biraz terleyerek bitirdik maçı. Güldük, fotoğraf çektirdik. Hayattan son bir kaç laf edip ayrıldık. O sırada birbirimizi bir daha belki hiç göremeyeceğimizi onlar değil ama ben düşünüyordum. Büyümenin kötü etkisi artık ayrılıkları bilmek ve onlardan hoşlanmamak. Top oynamak için saatlerce yol yapmış, top oynarken eskiden büyüklerin kapıldığı endişelere artık kendi kapılan biri olsam da anladım ki; bazen buğulu camları silmek için çocuk olmak ve sokakta top […]

Ölümlere neden engel olamadık?

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “one minute”ü, İsrail’in Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’a uyguladığı “alçak koltuk krizi”, iki ülkenin aslında birbirini sevmediğini ve hatta saygı da duymadığını gözler önüne seriyordu. “Daha da ileri gidemezler” diye düşünüyordum hep, fakat birkaç gün önce yaşanan olaylar, belki de ilişkilerin gelebileceği son nokta. İsrail, Mavi Marmara isimli insani yardım gemisine saldırıda bulunarak çok ciddi bir hata yaptı, ama yaptıkları bu hata pek de umurlarında değil. Zira İsrail kendisini haklı çıkartmak için ortaya birçok sebep sunuyor. Tabii ki bunlar, insan hakları açısından kabul edilebilir sebepler asla olamaz. 1 Haziran’da Mavi Marmara gemisinde ölen kişiler için gerçekten çok üzüldüm, ama maalesef o insanlar ölmeyi göze almışlardı ve saldırı tahmin ediliyordu. Peki, bu durumun önüne neden geçilemedi? 31 Mayıs’da çıkan hemen her gazete, Mavi Marmara ve diğer insani yardım gemilerinin Gazze’ye doğru yola çıktığı yazıyordu. Ama haberlerde daha da önemli bir ayrıntı vardı ki o da, İsrail’in yardım gemilerine karşı herhangi bir saldırıda bulunma ihtimalinin olmasıydı. Yani, gazeteciler ve insani yardım için yola çıkan insanlar, yaşanacak herhangi bir saldırının bilincindeydi. Buna rağmen o insanlar neden ölüme gönderildi? Mavi Marmara, neden diğer insani yardım gemileri gibi İsrail’in istediği limana yönelmedi? Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Latin Amerika gezisinden döndü ve “İnsani yardım gemilerine silahlarla saldırmak, masum insanları katletmek, sivillere terörist muamelesi yapmak, insanlık açısından alçakça bir pervasızlıktır.” dedi, Ne var ki saldırı, tüm yardım gemilerine değil, sadece Mavi Marmara gemisine gerçekleşti. Çünkü sadece o gemi, uyarılara rağmen rotasını değiştirmedi (Ya da şu anda elimizdeki veriler öyle olduğunu gösteriyor) . Saldırı sonucu ölen insanlar, kimileri tarafından “şehit” ilan edildiler. Peki, savaşa giden bir grup insan vardı da biz mi bilmiyorduk? Ya da biliyorduk da neden engel olmadık? Başbakan Erdoğan’ın dünkü yaptığı basın açıklamasının sonunda, “İsrail’le tüm ekonomik bağlarımızı koparacağız” demesini beklerdim. Zira İsrail Türkiye’ye savunma sanayi, kimya sanayi ve tıbbi cihaz ithalatı […]

Liderliğin normalleşmesi; Kılıçdaroğlu vakası

Yarın Cumhuriyet Halk Partisi‘nin 33’üncü Olağan Kurultayı başlayacak ve eğer bir aksilik olmazsa, bu kurultaydan Kemal Kılıçdaroğlu partinin yeni genel başkanı olarak çıkacak. Bu, yalnız CHP için değil, Türkiye için de önemli bir değişim. Deniz Baykal’a kurulan komplonun faili kim olursa olsun, sonuçta ülke için bir dizi değişimin fitili ateşlendi ve bu ateşleme mekanizmasının durdurulması veya geri döndürülmesi artık çok zor. Önemli olan bu değişimin Türkiye için olumlu sonuçlara yol açması… Kemal Kılıçdaroğlu kamuoyunun yabancı olduğu bir isim değil. Milletvekilliği görevi sırasındaki çıkışları, takipçiliği, ince eleyip sık dokuyan tavrı ve daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı sırasında CHP İl Başkanı Gürsel Tekin‘le birlikte sergilediği performans, CHP’nin gelecekteki lideri olacağı işaretlerini zaten veriyordu. Benzer şekilde Gürsel Tekin’i de kısa süre içinde partinin merkez yönetiminde göreceğimize ve kurulacak yeni ekibin önemli parçası olacağına kuşku yok. Kılıçdaroğlu hakkındaki tartışmaların çoğu, dönüp dolaşıp liderlik vasıfları taşıyıp taşımadığına, partiyi toparlayacak karizmaya sahip olup olmadığına geliyor. Sessiz sakin, bağırıp çağırmayı sevmeyen, masaları yumruklamayan, bir söz vermeden önce iki kez düşünen, boş konuşmayı sevmeyen, çevresinde çıkarcı bir kalabalık oluşturmak istemeyen birinin insanları harekete geçiremeyeceği, kitleleri arkasından sürükleyemeyeceği, daha da önemlisi ülke kaderine yön veremeyeceği söyleniyor. Ünlü İtalyan siyaset bilimci Giovanni Sartori, demokratik kurumlar için de liderin önemli olduğuna vurgu yaparak; “Herhangi bir siyasal ve sosyal örgütün kabul görme derecesi, liderlerinin değerli ve yönetmeye yeterli sayılma derecesi ile aynıdır” der. Evet demokrasi içinde de liderlik önemlidir, ancak burada “liderlik” veya “önderlik” kavramıyla “otorite” kavramını birbirinden ayırmak gerekir. Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger, “lider”i, “kişisel bakımdan sahip olduğu saygınlık, üstünlük ve çekicilik nedeniyle itaat edilen kişi” olarak tarif eder. “Otorite” ise bundan farklı olarak “kendisine itaat edilmesi gerektiği toplulukça resmen tanınmış, içselleştirilmiş kişiler”dir. Duverger bu anlamda her otoritenin aslında “kurumsal” olduğunu söyler. Yine Duverger’ye göre bunun tek istisnası, topluluğun varlığının otoritenin varlığına bağlı olması durumudur. Yani çete, klik […]

Impressions from Diyarbakır, a wounded city of the East

Aslı TUNÇ While the country was totally immersed into a collective voyeurism craze with Baykal’s bedroom footage, I set out to Diyarbakır with a coterie of prominent Turkish journalists and scholars. We were invited by International Press Institute’s Turkish branch to talk about media, empathy and peace with local journalists. The main idea was to discuss how the mainstream media distort the Kurdish issue, how we can maintain empathy towards the Kurdish population and most importantly how we can listen to the problems of local journalists. It would be my first time to visit the “East.” “You will now see the Turkish reality with your own eyes” said my closest friend, “it was time, don’t you think?” she added with a sarcastic smile. I was not sure how much I could experience in such a short visit and under such a protected setting. However that proved to be the wrong. The plane landed in Diyarbakır airport at night and I started walking to the nearest light in the dark along with other passengers. My first encounter was an intoxicating smell in the air. It was a warm and welcoming spring night. The bus took us through the medieval city walls up to the hills near the bridge with ten arches on Tigris River. In the surreal atmosphere of distant rhythm of drums, tambur and sad lyrics of Kurdish songs, we have been warmly greeted by the mayor of the city, Osman Baydemir and other Kurdish politicians. A one-day seminar gave us the opportunity to discuss the problems of alternative press’s and Kurdish journalists’ problems. For instance an editor complained how they could not keep a subscribers’ list for security reasons or how journalists could not even carry a note pad let alone a camera that exposes their profession. Life was […]

Yaz kızım, Türk Ceza Kanunu’nun…

Artık yeter, cidden yeter… Tamam, bizler hiçbir çılgının zincir vuramayacağı milletin çocuklarıyız ama sizler, ezelden beri hür değilsiniz, temiz değilsiniz. Siz sezonun sonlarına doğru işler kötüye gitmeye başlayınca federasyon ve hakemlere gider yapmak için barkovizyonlu basın toplantısı organizatörlüğüne soyunan yöneticiler, siz “Elimizde çok önemli kanıtlar var. Açıklarsak yer yerinden oynar”cılar, siz “Rikjkaard Adam değil”, “Şehir kırosu Fatih Terim”, “Yeniköy Kasabı Del Bosque”, “Bunak Aragones”, “Stajer Skibbe”, “Şenol Güneş’in karizması yok”çular… Ve siz, kibarlıktan söylenen “siz”i bile hak etmeyen sizler… En son icraatlarınız ise; Leo Franco’nun ve gıyabında Güney Amerikalı futbolcuların namusundan şüphe etmek, Bobo’yu penaltı atışını bilerek kaçırmakla itham etmek, Murat Şahin’i hedef gösterip adamla karşı karşıya gelince yine sizin deyiminizle “omurgasızlık” örneği sergileyip kıvırtmak oldu. Sizler ve sizin gibiler sayesinde ne yıldızlar çürüdü bu ülkede sudan sebepler yüzünden. Ne zevkli maçlar güme gitti hakkında tek satır güzelleme yapılamadan, aklınızdan geçen iğrenç komplo teorilerini aklınızda tutmayıp dillendirme cesaretini gösterdiğiniz için. Dil uzatmadığınız kimse kaldı mı haksız yere, üstüne kara çalmadığınız bir sezon geçti mi 50 senedir? Irkçılığın kralını siz yapmadınız mı? Danışıklı dövüş aslında sizin işiniz değil mi? Temiz futbol adına bir kere olsun elinizi suyun altına götürdünüz mü? Devre arasında soyunma odasında seks yaptığını itiraf eden George Best efsane olurken Ada’da, siz Arda’yı teknede kız arkadaşıyla öpüştü, sinema kapattı diye şımarık ilan ettiniz. Siz aslında ne Taçsız Kral Metin Oktay’ı, ne de koşmayan-mücadele etmeyen(!) Alex De Souza’yı hak ettiniz. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın ne demek olduğunu defalarca gösterdiniz bize. Elimizdeki, avucumuzdaki bir tutam futbol güzelliğini bile göremez olduk. Elalemin Barcelona’sına her maçında methiyeler düzerken Galatasaray – Bursaspor maçına ilişkin bir küçücük övgü cümlesi bile yazamaz olduk akıl tutulmalarınız, “Ya yatarsa”larınız yüzünden. Şimdi sizi mahkum ediyoruz yine size yıllarca katlanmak zorunda kalmış insanlar olarak… Türk Ceza Kanunu’nun bilmem kaçıncı maddesine göre futbol programlarından men cezasına, maç sonunda uzatılan […]