Etiket belgesel

Karadeniz, sel ve otoban…

sayfasını ziyaret edebilirler. Doğayı katleden proje Yaklaşık 4.2 milyar dolara mal olan 542 kilometrelik Karadeniz sahil yolunda, 27 kilometre uzunluğunda 263 adet köprü, 41 kilometre uzunluğunda 12 adet tek tüp tünel, 18.5 kilometre uzunluğunda 20 adet çift tüp tünel yer alıyor. Karadeniz sahil yolu, Samsun’dan Sarp’a kadar, 6 il, 63 ilçe, 17 bucak merkezi, 9 liman, 2 havaalanı ve bir çok yerleşim birimine uzanıyor. Öte yandan proje büyük bir sahil şeridinde GAP topraklarından daha büyük bir alanın kayalarla doldurulmasına neden oldu. Karadeniz yapısı itibariyle kapalı bir sisteme sahip olduğu için kıyıdan açığa doğru gidildikten çok kısa bir mesafe sonra denizdeki canlı varlığı oldukça azalıyor. Bu nedenle proje doğal ortamları kıyılarla sınırlı canlılar için büyük bir tehdit oluşturuyor. Bu korkunç düzeydeki tahribata karşılık yapılan yol ve yapılan masrafların boşa gitme ihtimali de var. Zira yolun azgın Karadeniz sularına dayanamayacağı, çelikten de yapılsa alttan çökeceği söyleniyor. Projeye karşı çıkanlar, yolu içerden geçirerek kıyı şeridine zarar vermeden tüneller açarak bir güney projesi oluşturmak gerektiğinden söz ediyorlar. İşte “Son Kumsal” belgeseli de Karadeniz halkına bu seçeneği hatırlatmak ve “sahiline sahip çık!” mesajı vermek için Aydın Kudu ve Rüya Arzu Köksal tarafından çekilmiş…

Mete Tunçay’a göre Mustafa

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Mustafabelgesel filmiyle ilgili soruşturmasını “takipsizlik” kararıyla sona erdirdi. Savcılığın görevlendirdiği bilirkişi, inceleme sonucunda filmde 28 hata tespit etti. Ancak savcılık, Kasım 2008’de yapılan üç farklı başvuruda iddia edilen “Atatürk’e hakaret ve aşağılama” unsurları bulunmadığına kanaat getirdi. Yönetmenliğini ve senaryosunu gazeteci Can Dündar’ın üstlendiği, 29 Ekim 2008’de gösterime giren belgesel, gerçekleri yansıtmadığı ve Atatürk’ü küçük düşürdüğü gerekçeleriyle sert eleştirilere maruz kalmıştı. Film, gösterime girmeden birkaç gün önce, ana sponsoru Turkcell’in çekilmesiyle gündeme gelmiş ama 1 milyon 100 bin kişiyi sinema salonlarına çekerek, yılın en çok izlenen yapımları arasında yer almıştı. Savcılığın, bilirkişiye hazırlattığı raporu İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mete Tunçay ile konuştuk. Tunçay, NTV Tarih dergisinin Mart 2009 sayısında kaleme aldığı kısa yazısında da Mustafaaleyhindeki değerlendirmeleri haksız bulduğunu ve Can Dündar’ın anlatımını başarılı bulduğunu dile getiriyordu. Tarihçi, bilirkişinin belgeselde işaret ettiği hataların çoğu için “Laf değil” ifadesini kullanıyor.“Ne Milli Mücadele tarihi, ne de Atatürk’ün biyografisi” Mete Tunçay’a göre, bilirkişinin hata olarak gördüğü 28 maddenin çoğu “hata” değil. Bilirkişi Erzurum ve Sivas kongrelerinden, Amasya Tamimi’nden, Yunanlılar dışında Anadolu’yu işgal eden diğer devletlerin ordularından bahsedilmediğini dile getiriyor. Tunçay bu tespite “Mustafa ne Milli Mücadele tarihi, ne de Atatürk’ün biyografisi. Belgesel, insan-üstü gösterilen Atatürk’ün –belki biraz magazine kaçarak– insani boyutlarını vurgulamayı amaçlıyor. Öte yandan Atatürk hakkında tüm gerçekleri gösterme gibi bir iddiası yok. Bunu yapsan herhalde o film altı saat sürer” sözleriyle karşılık veriyor. Raporda, “Erzurum’daki Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’in Atatürk’e ‘Emrinizdeyim’” demesinin yanlış bir aktarım olduğu, Karabekir’in bu göreve Atatürk’le görüştükten sonra atandığı iddia ediliyor. Tunçay bunun doğru olmadığı, Karabekir’in Mustafa Kemal’den çok daha önce bölgeye gittiği ve Atatürk’e sorulup sorulmamasının bu atamanın sonucunu değiştirmeyeceği görüşünde. “Şam’ın sürgün yeri olduğu doğru” Bilirkişi, “Atatürk’ün Şam’a sürgün amacıyla gönderildiği” bilgisinin de gerçeği yansıtmadığını, Şam’ın döneme göre çok canlı ve ileri bir kent olduğunu dile getiriyor. Tunçay’a göre ise […]

Yunan partizanların Kaptan Kemal’i Mihri Belli

Yunan İç Savaşı’na (1946-1949) gerilla olarak katılan, Demokratik Ordu saflarında çarpışan 94 yaşındaki Mihri Belli, Türk solunun önemli isimlerinden biri. Partizanlar ona, komutan anlamına gelen “Kaptan (Kapetan) lakabını ve Kemal ismini vermişti. Savaşta, Batı Trakyalı solculardan oluşan Osmanlı Tugayı’nın başında bulunan Belli’nin hikayesi Yunanlı yönetmen Fotos Lambrinos’un da dikkatini çekti. Lambrinos Kaptan Kemal, Bir Yoldaş (Captain Kemal: A Comrade) ismini verdiği belgeselinde Belli’nin Yunan partizanlarla omuz omuza mücadelesini konu aldı. Belli’nin II. Dünya Savaşı sonunda Yunanlı komünistlerle ABD ve İngiltere tarafından desteklenen hükümet güçleri arasında patlak veren iç savaşta komünistlerin safında verdiği mücadeleyi anlatan belgesel, 28’inci Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında izleyicilerle buluştu. Filmin son gösterimi 18 Nisan Cumartesi saat 21:30’da Pera Sineması’nda gerçekleştirilecek. Yunanistan’da da gösterime giren ve halkın takdirini toplayan belgeselin yönetmeni Lambrinos, filmin ortaya çıkış hikayesinden, çekim sırasında yaşananlara kadar tüm merak edilenleri HaberVs’ye anlattı. Röportaj: Ariana FerentinouÇeviri: Niyazi Dalyancı – Pınar KeleşKamera: Ertan Önsel – Gökhan TünayKurgu: Ertan ÖnselEditör: Güventürk Görgülü Mehri Belli 1916’da Silivri’de doğan Mihri Belli, İstanbul’da Robert Koleji’ni bitirdikten sonra Amerika’ya İktisat okumaya gitti. Orada gençlik ve işçi hareketlerine katılan Belli, 1940’da Türkiye’ye dönerek Türkiye Komünist Partisi (TKP) ile ilişkiye geçti. O zamanlar Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi altındaki Türkiye’de ise tek muhalefet parti TKP’ydi. 1943-1944’lü yıllarda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde asistanlığa başlayan Belli, orada İlerici Gençler Birliği’ni kurdu ve sonrasında tutuklandı. 1946’da yurt dışına çıkarak Yunanistan iç savaşında, Yunanlı komünistlerle beraber mücadele ederken iki kez yaralandı. Sonrasında Türkiye’ye pasaportsuz girmekten ve tabanca bulundurmaktan tekrar yargılandı. 1950 yılından sonra Türkiye’ye döndü, ancak bu sefer de TKP yöneticisi olmak suçundan tutuklandı. Bu cezası da bitince, ilk defa 1960’lı yıllarda “Aydınlık Sosyalist Dergi”, “Türk Solu” gibi yayın organlarında yazma imkanı elde ettikten sonra, yazılarından dolayı aylarca hapse mahkum edildi. Yine bu dönemde Milli Demokratik Devrim (MDD) tezini geliştirdi ve Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi liderlerle de […]

Türkiye’nin ilk belgesel fotoğraf okulu açılıyor

Galata’da Serdar-ı Ekrem sokakta bulunan Fotoğraf Atölyesi, Türkiye’de ilk defa gerçekleşecek olan Belgesel Fotoğrafçılık derslerine 1 Mart’ta başlayacak. Buna göre okula son başvuru tarihi 24 Şubat. Beş ay boyunca devam edecek olan atölye, çeşitli üniversitelerden gelen akademisyenler, fotoğrafçılar ve araştırmacıların katılımıyla gerçekleşecek. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Esra Arsan, Ethem Özgüven ve Ayça Çiftçi gibi akademisyenlerin de yer aldığı bu beş aylık seminer dizisinde öğrencilere teorik ve pratik bilgiler verilecek. Galata Fotoğrafhanesi altı yıldır fotoğraf atölyeleri yapıyor; fakat 1 Mart’tan sonraki amaçları Fotoğraf Vakfı ile birlikte var olan kısa dönem atölyelerini geniş döneme doğru yaymaya başlamak. Galata Fotoğrafhanesi’nin kurucularından Yücel Tunca bu okulun, fotoğrafın hayatında bir hobi olarak yer almasından ziyade, onu hayatının bir parçası olarak görenlere ve fotoğrafın o kişinin hayatında geniş düzeyde yer almasını isteyenlere hitap edeceğini söylüyor. “Galata Fotoğrafhanesi’nde eğitim alanlar gerçek anlamda bu işe gönül vermiş kişiler olacaklardır. Bu anlamda atölyemiz fotoğraf alanında profesyonelleşmek isteyenlere yardımcı olacaktır.” Fotoğrafa olan ilgi azalıyor Türkiye’nin ilk Belgesel Fotoğraf Okulu’nun kurucularından Yücel Tunca İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 10 yıla yakın bir süre gazetecilik yaptığını fakat daha sonra reklam fotoğrafçılığı yapmaya başladığını anlatıyor. Yücel Tunca Galata Fotoğrafhanesi dışında İstanbul kültür Üniversitesi’nde fotoğrafçılık dersi veriyor. Vietnam Savaşı’nın sonlarına doğru, yani 70’lerde televizyonun çok büyük bir etkisiyle fotoğrafa olan ilginin azaldığını vurgulayan Tunca, fotoğrafın artık yazılı medya tarafından bir iletişim aracı olarak görülmediğinden söz ediyor. “Fotoğrafçılığa olan merak giderek kayboluyor. Bu anlamda yazılı medya, fotoğrafı iletişim aracı olmaktan çok, maalesef bir süsleme aracı olarak görüyor. Hatta ve hatta renkli lekeler olarak görüyor…” Okulun temel hedefleri Yaklaşık iki yıl sonra iki yıllık bir akademiye dönüştürülmesi planlanan Galata Fotoğrafhanesi’nde temel hedef, üretilen fotoğrafların dünyaya satılabilmesi. Asıl dertlerinin ürettiklerinin Türkiye’de kalmaması olduğunu vurgulayan Yücel Tunca, “Türkiye’nin en büyük eksikliği dünyayla entegrasyonu” diye konuşuyor. “Türkiye’nin dünya ile işlevselliği neredeyse yok denecek kadar az. Dolayısıyla bu vizyonu açabilmek gerekiyor; […]

MEB onaylı “Türk-İslam sentezine giriş” kitapları

Tartışmalara neden olan Sarı Gelin isimli belgeselin ilköğretim okullarında izletilmesi zorunluluğu, Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) dağıtımın durdurulduğunu açıklamasıyla şimdilik rafa kalktı. Bakanlık açıklamasında belgeselin öğrencilere izlettirilmesi mecburiyeti olmadığı ve tarih öğretmenleri için yardımcı eğitim materyali olarak yararlanılması için gönderildiği de belirtildi. Sarı Gelin’in kopardığı fırtına şimdilik dinmiş görünse de müfredatta yer alan ve çokça ırkçı, ayrımcı ve farklı olana saygıdan uzak ifadelerin bulunduğu ilköğretim ve lise kitapları yerli yerinde duruyor. Konuyla ilgili 2002 yılından bu yana “Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi” adı altında bir çalışma yürüten Türk Tarih Vakfı’nın 2007-2008 arasındaki 18 aylık dönemi kapsayan ikinci çalışması da kitap olarak önümüzdeki günlerde yayımlanacak. “Ders Kitaplarında İnsan Hakları II: Tarama sonuçları” başlıklı çalışma, ders kitaplarında ayrımcılıktan ırkçılığa kadar insan haklarına aykırı bilgilerin yanlışlığını ve düzeltilmesi gerektiğini kitaplardan örneklerle anlatıyor. 13 yazarın makalelerinden oluşan kitabın yanısıra, proje kapsamında gerçekleştirilen konuyla ilgili anketler ve sempozyumlar da düzenleniyor.“Tarih kitapları yalan bir aksi yansıtan sihirli aynalar” Türk Tarih Vakfı’nın üstlendiği Ders Kitapları’nda İnsan Hakları Projesi kapsamında yapılan çalışmada ne yazık ki, Tarih kitaplarında kullanılan üslubun, takınılan tutumun yanlışlıklarını açıkça görebiliyoruz. Bu çalışmada yer alan Mutlu Öztürk’ün makalesinde de belirttiği gibi, insan haklarının öznesi insan olduğu halde, tarih kitaplarında “çocuk, genç, kadın, erkek” gibi özneler, yerini “Türk hükümdarı, Türk erkeği, Türk ordusu” gibi öznelere bırakıyor. Türk milletinden, Türk ordusundan övgüyle bahsederken, bizden farklı olanlara herhangi bir ilgi uyandırmayan kitaplar okuyoruz. Taraflı, milliyetçi, ayrılıkçı bir anlayışla hazırlanan kitapların, ileride objektif bir dünya görüşüne sahip bireyler yetiştiremeyeceği ortada. Öztürk’ün söylediği üzere; bu tür tarih kitapları aslında yalan bir aksi yansıtan “sihirli aynalar”. Sorun ancak; “Ayna, ayna söyle bana en güzel kim?” sorusuna, “Elbette sen” yanıtını almayı beklemediğimiz zaman çözülecek gibi gözüküyor. Kitapta öne çıkan makalelerden Tanıl Bora’nın “Ders kitaplarında Milliyetçilik: Siz Bu Ülke İçin Neler Yapmayı Düşünüyorsunuz?” ve Mutlu Öztürk’ün “Tarih Ders Kitapları ve İnsan Haklarına Dair: Bazı […]

Genelkurmay filmi Sarı Gelin tüm okullarda gösterimde

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından bütün ilköğretim okullarında ‘Sarı Gelin-Ermeni Sorununun İç Yüzü Belgeseli’nin izletildiği ortaya çıktıktan sonra Belgeselin MEB emriyle 25 Haziran 2008’den bu yana, aralarında Ermeni okullarının da yer aldığı tüm okullarda izletildiği ortaya çıkmıştı. MEB geçen ay gönderdiği yazıdaysa belgeselin izletilmesiyle ilgili sonuç raporlarının 27 Şubat’a mesai bitimine kadar gönderilmesini istedi. Yazıda, bu belgeselin Genelkurmay Başkanlığı’nca hazırlandığı belirtiliyordu. Yapımcı Genelkurmay, izleyiciler çocuk Genelkurmay desteğiyle hazırlanan ve 25 Haziran 2008 tarihinden itibaren Milli Eğitim Bakanlığı ve İl Kültür Müdürlükleri aracılığıyla, aralarında Ermeni okullarının da yer aldığı bütün ilköğretim okullarına dağıtılan “Sarı Gelin: Ermeni Sorunun İç yüzü” adlı belgesel yeniden bir krize neden oldu. Belgeselin, dağıtılan ilköğretim okullarında öğrencilere izlettirilmesi mecburi tutulmasından sonra bu kez de yine MEB tarafından okullara geçen ay gönderilen bir yazıdaysa belgeselin izletilmesiyle ilgili sonuç raporlarının 27 Şubat’a mesai bitimine kadar bakanlığın ilgili birimine gönderilmesi istendi. Yazıda, Genelkurmay Başkanlığı’nca hazırlandığı da belirtilen, Ermeni soykırımı iddialarına karşı Türk tezini savunan ‘Sarıgelin’ belgeselinde Ermeni çetelerin 1915 öncesinde Türk köylerini basarak insanları öldürdüğü, köyler yaktığı, işkence yaptığı iddiaları anlatılıyordu. Ermeni aydınlardan başbakana mektup Bir çok kesimden tepki alan uygulamayla ilgili çok sayıda Ermeni yurttaş Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a açık mektup yazarak, bu belgeselin zaten var olan Ermeni düşmanlığını artıracağı, çocuklarda ayrımcılık ve şiddet söylemlerini körükleyeceği ve nefret duyguları geliştireceği için okullarda izletilmesinin engellenmesi gerektiği belirtildi. Ayrıca Türk okulunda eğitim gören bir Ermeni’nin, bu belgesel sonucunda psikolojisinin olumsuz etkileneceği, Ermeni okullarında eğitim gören öğrencilerin ise suçluluk ve dışlanmışlık hissedeceği üzerinde durulan mektupta, bu tür belgesellerin çocuklara izlemek zorunda bırakılmasının, hem insan hem de çocuk haklarına aykırı olduğu vurgulanarak, “Bu durum, Ermeni çocukların kendilerini dışlanmış hissetmelerine sebep olacaktır. Belgesel en azından Ermeni okullarında izletilmesin” talebinde de bulunuldu. “Eğitime katkı amaçlı” bir proje! Belgesele farlı kesimlerden gösterilen tepkiler gün geçtikçe artarken, Milli Eitim Bakanlığı’nın olaya son derece olumlu yaklaşması ise dikkat […]

Ders kitapları Sarı Gelin’e rahmet okutuyor

Türkiye’de özellikle azınlıklara karşı milliyetçi söylemlere her gün yenisi ekleniyor. Özellikle son dönemde İsrail’in Gazze saldırısı boyunca ve ardından Erdoğan’ın Davos kriziyle antisemitizmin Türkiye’de sıklıkla konuşulmaya başlandığı bu günlerde azınlıklara karşı düşmanlığın körüklendiği yeni bir olay yaşandı. Ermeni soykırımı iddialarını reddederek Türk tezini savunan “Sarıgelin” adlı belgeselin Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından okullarda gösterilmesi ve ardından öğretmenler tarafından rapor hazırlanmasını öngören bir genelgesi gündem yarattı. Belgeselde Ermenilerin 1915 öncesinde Türk köylerini basması, Türklere işkence ve katliam yapması, Türk devlet ve halkına karşı yıkıcı ve bölücü davranışlarda bulundukları anlatılıyor. Ermeni soykırımı iddialarını tamamen reddeden belgesel Ermeni tehcirini de dönemin koşulları içerisinde Ermenilerin Ruslarla işbirliği yaparak ülkeyi bölmeye çalışmasına bağlıyor. “Farklı olanı görmezden gelme, görünmez kılma” MEB’in genelgesi bir çok kesimden eleştiriler almaya devam ederken Tarih, İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük ders kitaplarında Ermeniler başta olmak üzere farklı olana yönelik, “ayrımcı ve düşmanca” ifadeler içeren metinler yerli yerinde duruyor. Türk Tarih Vakfı, 2002 yılından beri sürdürdüğü “Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi” kapsamında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullarda okutulan ders kitaplarında insan haklarına aykırı olabilecek, ırkçılığı, ayrımcılığı konu alan ve bunlara özendiren bilgilerin kitaplardan kaldırılması konusunda çalışmalarını sürdürüyor. Geçen Ocak ayında sonuçları açıklanan projenin, “Bulgular ve Tavsiyeler” bölümünde ders kitaplarında geçen, “Farklı olanı görmezden gelme, görünmez kılma” cümlesi örnek alınarak, ülkemizde yaşayan gayrimüslim halklara yönelik ayrımcı ifadelerin ders kitaplarından temizlenmesi, farklı etnik ve dinsel toplulukların yokmuş ya da zararlıymış gibi gösterilmesine son verilmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Türk Tarih Vakfı tarafından önümüzdeki günlerde yayınlanacak “Ders Kitaplarında İnsan Hakları 2.Tarama Sonuçları” başlıklı kitapta da ders kitaplarında militarizmden, din dersinin insan hakları merceğinde incelenişine kadar okullarda okutulan kitapların insan haklarıyla çelişen ve değişmesi gereken konular ele alınıyor. Lise tarih kitaplarından ırkçılık fışkırıyor “Sarıgelin” belgeselinin tarih ve dünya meseleleri ile ilgili yeni yeni bilinçlenmeye, olayları yeni yeni sorgulamaya başlayan çocukların beyinlerine ırkçılık tohumları serpeceği kuşkusuz. Ancak büyük tepkilere […]

Leonardo’ya çırak aranıyor

Kısa bir süre önce yapımı tamamlanan Da Vinci Köprüsü belgeseli, kültür ve sanat çevrelerinde “Da Vinci köprüsü yapılsın mı yapılmasın mı yapılırsa kim yapsın?” tartışmasını yeniden alevlendireceğe benziyor.Yapımcılığı ve metin yazarlığı Cengiz Özdemir tarafından gerçekleştirilen, Adem Özkul tarafından yönetilen belgesel, Leonardo da Vinci’nin Haliç için tasarladığı köprünün öyküsünü anlatıyor. Köprüye ilişkin en önemli belgelerden biri, Topkapı Müzesi’nde bulunan bir mektup. Mektup, Leonardo da Vinci tarafından Sultan 2. Bayezid’e hitaben yazılmış: “Ben kulunuz, İstanbul’dan Galata’ya uzanan bir köprü yapmak istediğinizi, yapabilecek biri bulunamadığı için köprüyü yapamadığınızı duydum… Ben kulunuz, nasıl yapılacağını biliyorum… Öyle bir köprü yapacağım ki, yelkenleri fora olsa bile bir gemi altından geçebilecek… Allah sizi bu sözlere inandırsın ve bu kulunuzun her zaman hizmetinizde olduğunu bilin…” Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sanatçılarından ve bilimadamlarından biri olarak kabul edilen Da Vinci, Osmanlı Sultanı 2. Bayezid’e yazdığı mektupta, Haliç için tasarladığı köprüyü anlatıyor. 1502 yılında Topkapı Sarayı’na gelen bu mektup, yüzyıllarca arşivin bir köşesinde bekliyor ve Saray’a ulaştıktan tam 450 yıl sonra 1952 yılında Leonardo da Vinci tarafından yazıldığı ortaya çıkıyor. Zamanının en büyük projesi Bu tarihi gerçeği ortaya çıkaran, Alman Türkolog Franz Babinger. Babinger’in, 1952 yılında yazdığı makale, “Leonardo da Vinci’den Sultan 2. Beyazıd’a Dört Proje Teklifi” başlığını taşıyor. Bu çalışma, mektubun Fransa Enstitüsü’nde bulunan Leonardo da Vinci’ye ait el yazması ile ilişkisini açıklıyor. Paris’teki el yazması eserde, Haliç için Leonardo da Vinci tarafından tasarlanan köprünün iki ayrı çizimi var. Biri kuş bakışı olan bu iki çizimde, köprü Leonardo da Vinci’nin el yazısı ile ayrıntılı bir biçimde anlatılıyor: “Pera’dan Konstantinopolis’e uzanan köprü, 40 braccia genişliğinde, sudan 70 braccia yüksekliğinde, 600 braccia uzunluğunda, yani denizin 400, karanın 200 braccia üzerinde, böylece kendi mesnetlerine sahip.” Braccia, yerel bir ölçü birimi. 1 metre, 1,64 Floransa bracciası ediyor. Haliç’in yaklaşık genişliği 244 metre olduğuna göre, “400 braccia denizin üzerinde” ifadesi, tamı tamına doğru. Köprünün […]

Tüm yaşamımızı etkileyen 68’in fotoğrafları

İstanbul Silahtarağa’daki çağdaş sanat merkezi santralistanbul, Alman fotoğrafçılar Erika Sulzer-Kleinemeier ve Michael Ruetz’in 1968 hareketini anlatan sergilerine ev sahipliği yapıyor. 40 yıllık bir zaman diliminde Federal Almanya’nın öyküsünü belgeleyen Sulzer-Kleinemeier’in “68 Kuşağı: Almanya” başlığı altında sergilenen fotoğrafları, 1968 hareketini ve günümüze kadar gelen etkilerini anlatıyor. Fotoğrafçı, sergide yer alan 139 eserinde, tarihe etki eden olay, sanatçı ve siyasetçilerin yanı sıra, insanların gündelik yaşamlarına da odaklanıyor. Michael Ruetz’in 102 fotoğrafından oluşan “Huzursuz Bahar” sergisi ise bir fotoğraf günlüğü olarak tasarlanmış. İzleyenleri tarihî bir yolculuğa çıkaran sergi, dünyayı sarsan bir değişim döneminde yaşananları, gün be gün ortaya koyuyor. Ruetz, santralistanbul’da sergilenen fotoğraflarında, Batı ve Doğu Berlin’de, Portekiz’de, Şili’de, Yunanistan’da ve Afrika kıtasında dikta rejimi ile demokrasi arasındaki kırılma çizgilerini gösteriyor. Sergide Willy Brandt ve Joseph Beuys gibi, dönemin önemli siyasi ve kültürel kişiliklerine de yer veriliyor.“68 tüm hayatımızı etkiledi” Sergi açılışında görüştüğümüz Erika Sulzer-Kleinemeier, İstanbul’da olmaktan ve fotoğraflarının Türkiyelilerle buluşmasından çok memnun olduğunu belirtti. “68 hareketi aslında bir başlangıç değildi. Almanya’da daha önce de birçok hareket vardı. Özellikle de barış hareketleri oldukça önemliydi” diyen Kleinemeier, 68’in “sokaklara çıkan, danslı, şiirsel” bir hareket olduğunu söyledi. Önceleri Almanya’da her şeyin çok katı kurallara bağlı olduğunu ama genç kuşağın ailelerinin gittiği yoldan ayrılmak istediğini ve 68 hareketinin bunu sağladığını ifade eden Alman fotoğrafçı, “68, o dönemde yaşamış insanların tüm hayatlarını etkiledi. Heyecan vericiydi” dedi. “68 Kuşağı: Almanya” ve “Huzursuz Bahar” sergileri 15 Şubat 2009 tarihine kadar santralistanbul Ana Galeri’de gezilebilir. Erika Sulzer-Kleinemeier kimdir? 1935’de Rostock’da doğan fotoğrafçı, halen serbest fotoğrafçı olarak çalışıyor. 1960’ların sonlarından bu yana Der Spiegel, Die Zeit, Frankfurter Rundschau, Telegraph Magazine ve Washington Post gibi çeşitli gazete ve dergilerde foto muhabirliği yapıyor. Sulzer-Kleinemeier 1967-1972 yılları arasında yabancı işçiler, 1968’de Frankfurt’ta öğrenci hareketi, engelli çocuklar, eğitimde ilerici değişimler, 1980’lerde sendikalar ve grevleri, Pershing II füzelerinin Mutlangen ve Heilbronn’a konuşlandırılması, iki Almanya’nın birleşmesi, araba […]

Bosna’da Savaş Sonrası Televizyon

İstanbul Bilgi Üniversitesi Televizyon Haberciliği ve Programcılığı Bölümü Öğretim Görevlisi Haluk Üçel’in “Bosna’da Savaş Sonrası Televizyon” belgeselinin uzun versiyonu ilk kez 3 Kasım 2008’de üniversitenin Kuştepe yerleşkesinde gösterildi.

Toplumun televizyonla imtihanı

İstanbul Bilgi Üniversitesi Televizyon Haberciliği ve Programcılığı Bölümü Öğretim Görevlisi Haluk Üçel’in “Bosna’da Savaş Sonrası Televizyon” belgeselinin uzun versiyonu ilk kez 3 Kasım 2008’de üniversitenin Kuştepe yerleşkesinde gösterildi. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti 1980’de Devlet Başkanı Josip Broz Tito’nun ölümünün ardından 1991 yılı itabariyle dağılmaya başladı. Slovenya, Hırvatistan ve Makedonya’nın ardından 1992’de ülkede düzenlediği referandum sonucu Bosna-Hersek de bağımsızlığını ilan etti. Referandumu da boykot eden Bosnalı Sırplar bunun üzerine Bosna’da Sırp Cumhuriyeti kurduklarını ilan ettiler. Böylece 3 yıl sürecek bir iç savaş başlamış oldu. 1995’te Dayton Anlaşması’yla sona eren iç savaşın ardından Bosna televizyonlarının ellerinde sadece yıkık binaları ve imha edilmiş vericileri kalmıştı. O günden bugüne Amerikan ve Avrupa Birliği fonlarından gelen yatırımlarla irili ufaklı bazıları kendi ayakları üzerinde durabilen televizyonlarını yarattılar. Haluk Üçel’le Bosna örneğinde, toplumla birlikte yeni bir televizyonun nasıl inşa edildiğini ve medyanın toplum üzerine etkisini konuştuk.Şavaş öncesinde Saraybosna’da televizyon nasıl bir yapıya sahipti?Sosyalist rejim içerisinde televizyon da basın da kapitalist dünyadan çok ayrı bir yapı içerisinde. Tek parti rejimi, Sovyet deneyiminden çok ayrı yaşanmış olsa da, onun haberlere hakim olması, “mind engineering” dediğimiz, tek tip hayat oluşturma projesi izleyiciyi doğal yaklaşımdan uzaklaştırıyor, yapay bir atmosfer yaratıyor. Hayatı algılama, siyasete katılma sadece tek bir parti tek bir görüşle mümkün. Bunun için televizyon da basın da bu partinin siyaseti doğrultusunda bir araç. Sosyalizm sonrasında özelleşen televizyonların milliyetçilik akımı ve dönemin baskın siyasi ideolojileri üzerindeki etkisi neydi?Bosna’nın Yugoslavya gibi çok yönlü bir etnik yapısı var. Zaten Dayton Anlaşması’yla da bu etnik yapıların temsiliyetiyle bir Bosna-Hersek oluştu. Tabii bu yapının üzerindeki tek parti baskısı kalkınca bu sefer kendi baskılarını yaratıyorlar. Sadece kendi etnik yapısıyla, kimliğiyle ilgili olan her şeye bakan ama diğerlerini “öteki” olarak gören bir yapı. Bunlar birbirlerini besleyen elementler. Zaten kendi milliyetçiliği de ötekinin milliyetçiliği üzerine kuruluyor.Savaşın ardından apolitik herhangi bir ideolojiden bağımsız özel televizyonculuğun yayılışının sebebi nedir?Savaşın geride bırakılmasının, […]

Kapitalizmin devrimci simgesi

santralistanbul, Küba devriminin önemli aktörlerinden Ernesto Che Guevara’nın Alberto Diaz Korda tarafından çekilen portre fotoğrafının, devrimsel içeriğinden çıkıp hızla üretilen ve çoğaltılan bir tüketim aracı haline gelmesini anlatan, kapsamlı bir sergiye ev sahipliği yapıyor. “Korda’nın Objektifinden Che” sergisi, devrimsel içeriğinden çıkıp bir tüketim aracı haline gelen bu portreden, 30’un üzerinde ülkede üretilmiş fotoğraf afiş, film, ses, giysi ve eşyaları bir araya getiriyor. Sergi 2 sene önce İngiltere’nin başkenti Londra’daki Victoria ve Albert Müzesi’nin yanı sıra ABD, İtalya, İspanya, Hollanda ve Portekiz’in önde gelen müzelerinde de ziyaretçilerle buluşmuştu.En çok kopyalanan fotoğrafKüratörlüğünü Trisha Ziff’in üstlendiği ve Riverside Kaliforniya Üniversitesi’ne bağlı UCR/Kaliforniya Fotoğraf Müzesi tarafından düzenlenen sergi, Alberto Korda’nın 1960 yılına ait “Guerrillero Heroico” (Kahraman Gerilla) isimli Che Guevara portresinden yola çıkıyor. Fotoğraf Ernesto Che Guevera’yı devrimci mücadelenin evrensel bir sembolü haline getirirken, aynı zamanda bir tüketim ikonuna da dönüştürdü. Fotoğraf tarihinin en çok kopyalanmış imgesi olarak kabul edilen bu ikon fotoğraf, on yıllardır düzen karşıtı düşünce ve eylemlerin de simgesi olarak kullanılırken bugün aynı zamanda kahve fincanından tişörte, anahtarlıktan kartpostala milyonlarca objeyi süsledi. Alttan çekilmiş, heykel izlenimi veren bir imge olan Guerrillero Heroico, Che’nin Küba hükümetinde tarım ekonomisinden endüstri ekonomisine geçişten sorumlu olduğu sırada, 5 Mart 1960 günü yapılan bir toplu cenaze töreninde çekilmişti. Küratör Trisha Ziff, eski bir moda fotoğrafçısı olan Alberto Korda’nın çektiği bu portreyi, “Korda, sosyalist gerçekçilik döneminde yaygın görülen, efsaneleştirilmiş kahramanlığın görsel dilini kullanmakla birlikte Che’nin klasik, hatta ‘İsavari’ duruşunu vurguluyor. Che’nin gizemli bakışında ise hem kararlılık hem de arzu bir arada izleniyor,” şeklinde tanımlıyor.31 Aralık’ta bitiyor Çok çeşitli öğelerden oluşan bu koleksiyon, fotoğrafın devrim sırasında ortaya çıkışından, hızla üremiş olan günümüzün ticari görünümlerine uzanan çizgisini izliyor. Sergi, Korda’nın Che’sinin, çok çeşitli uyarlamalarla hem en ince yorumlara bile direnen, hem de her tür değişime açık bir simgeye dönüşmesini ortaya koyuyor. Serginin ana fikrine tam da uygun şekilde, sergilenen […]

İstanbul’daki komünistler için Son Kumsal

HaberVs Geçtiğimiz hafta İnebolu ve Abana’da gösterimi engellenen, Karadeniz Otoyolu’nun yapımı sırasında yaşanan doğa katliamının anlatıldığı Son Kumsal belgeselini Yapımcı Aydın Kudu ve Yönetmen Rüya Arzu Köksal’ın izniyle yayınlıyoruz. Toplam 56 dakika uzunluğundaki belgeseli yandaki video ikonlarına sırasıyla basarak izleyebilirsiniz. Geçtiğimiz hafta Medyakronik’in haberinde de yer aldığı gibi belgeselin Karadeniz sahilindeki gösterim programının İnebolu durağında, filmin gösterimi Belediye Başkanı İdris Güleç tarafından engellenmiş, ertesi gün de Abana Kaymakamlığı belgeselin Abana’daki gösterimine izin vermemişti. 22 Temmuz akşamı İnebolu’da yaşanan olayda belgeselin 7’nci dakikasında Başbakan Erdoğan’ın otoyol açılış görüntülerinin ardından Belediye Başkanı İdris Güleç, Aydın Kudu’yu yanına çağırarak “Başbakanı doğa düşmanı gösteriyorsun! Sen bu filmi al İstanbul’daki komünistlere izlet!” diyerek yapım ekibinin ilçeyi terk etmesini istemişti. İstanbul’daki gösterimler Diğer yandan Belgesel Sinemacılar Birliği (BSB) filmin lapımcılarına destek vermek amacıyla Son Kumsal adlı belgeseli 26 Temmuz-2 Ağustos arasında İstanbullu izleyiciyle buluşturuyor. BSB tarafından yapılan açıklamada 22 Temmuz’da İnebolu’da ve 23 Temmuz’da Abana’da yaşanan olaylar hatırlatılarak “Arkadaşlarımıza destek vermek ve filmi izlemek isteyenler için BSB Cep Sineması’nda gösterimler yapılacaktır.” deniliyor. BSB’nin gösterimleri 28 Temmuz-2 Ağustos arasında her gün saat 14:00’te BSB’nin Erol Dernek Sokak no: 10 Kat 5 Beyoğlu İstanbul adresindeki merkezinde gerçekleştirilecek. Bilgi almak isteyenler için telefon 0212-245 90 96 Ayrıca belgeselle ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler sayfasını ziyaret edebilirler.

“Sen bu filmi al, İstanbul’daki komünistlere izlet!”

Nazlı Hazal Tetik Yapımına 20 yıl önce başlanan Karadeniz Sahil Yolu 8 Nisan 2007’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından resmen açıldı. Yolun yapımı sırasında Karadeniz sahil şeridinde doğanın nasıl tahrip edildiğini anlatan Son Kumsalbelgeseli ise İnebolu’nun AKP’li Belediye Başkanı İdris Güleç’in hışmına uğradı. 22 Temmuz’da gerçekleşen bu olayın ardından Abana’ya geçen ekip, ertesi gün Abana’nın CHP’li belediye başkanı Şevket Yazgan’dan onay aldı ama belgesel bu kez de Abana Kaymakamlığı’nın izin vermemesi üzerine gösterilemedi. Belgeselin yapımcısı Aydın Kudu İnebolu’da yaşanan olayın AKP ile ilgisi olmadığını düşünüyor ve “Eminim o başkan da fırça yiyecektir” diyor. Buna karşılık İnebolu Belediye Başkanı İdris Güleç yaptığından dolayı pek de pişman gibi görünmüyor. Başkan, Belediye’nin web sayfasında yayınladığı cevap niteliğindeki mesajında “Sanat Nedir? Sanatçı Kimdir?” diye soruyor ve ardından cevabı yapıştırıyor: “Son günlerde ulusal medyada şahsımla ilgili çıkan haberler ve yargısız infazlar karşısında söylenecek çok söz var ama sadece tek bir cümle ile özetlemek istiyorum. Her eline kalemi alan yazar, her eline kamerayı alan sanatçı mı zannediyor…” “Ağzını burnunu kırarım senin” Belgesel gösterimi için kıyı şeridini gezen yapım ekibinin, 22 Temmuz akşamı İnebolu’da yaşadığı olayı yönetmen Aydın Kudu şöyle anlatıyor: “Filmi göstereceğimiz İnebolu’ya gösterimden beş saat önce geldik. Belediye Başkanı İdris Güleç de bizi çok iyi karşıladı, beraber oturduk bize kalacak yer gösterdi, filmin bir kopyasını da ona verdim 21:30 da görüşürüz deyip ayrıldık. Sonra gösterimi yapacağımız Duru Park’ta sistemlerimizi kurduk, güzel de bir ilgi vardı. Ben projeyi anlattım yöre halkına, amacımızı açıkladım. “Başkanın kendisi de gelmişti, 6-7 arkadaşıyla beraber bir masada oturuyorlardı. Gösterim başladı, yedinci dakikada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yolun açılışını gösteren TV kanallarından aldığımız montajsız görüntüleri vardı. Konuya lehte yaklaşan bir kişi olduğundan ve de başbakan olduğundan elbette bu görüntüleri kullandık. “Ama o görüntülerin hemen ardından Başkan İdris Güleç beni masasına çağırdı. Son derece sakin ama inanılmaz kızgın bir şekilde ve sadece masadakilerin […]

Kör olası çöpçüler kağıtları yürütmüşler

Mine Savaş Önemli notların alındığı ya da karalama yaptığımız, bazen boş yere çöpe attığımız kâğıtlar… Kâğıt bir insan hayatı için ne kadar önemli olabilir? Kimileri için vazgeçilmez olan kâğıdı “ekmek” olarak görenler var ve tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kâğıt uğruna bir savaş veriliyor. Türkiye’de bir yıl içerisinde ortalama kişi başı kâğıt tüketimi 42 kilogram. En fazla kâğıt tüketimi ise kişi başına yıllık 332 kilogramla Amerika Birleşik Devletleri (ABD). Peki, bu kâğıtların ne kadarı geri dönüşüme gidiyor? Türkiye’de atık kâğıdın geri kazanımı yüzde 42–43 civarında kalırken, AB ortalaması 56,3 düzeyinde bulunuyor. Avrupa Birliği ülkeleri arasındaki Almanya, yüzde 72 ile geri kazanımda en yüksek orana sahip ülkelerden biri. Türkiye’de kâğıt toplayıcılarının sessiz mücadelesi ise çoğu insanın dikkatini bile çekmiyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi, çöpten kâğıt toplayanlarla ilgili bir çalışma yaptı ve Alper Şen “Hakkâri’den Ankara’ya Kâğıtçılar” isimli bir belgesel çekti. Belgeselde, 1994’te Hakkâri’nin Ördekli köyünden Ankara’ya göç etmek zorunda bırakılan insanların hikâyesi anlatılıyor. İş bulma umuduyla köylerinden Ankara’ya gelen bu insanlar yapacak hiçbir iş bulamadıkları için çöpten kâğıt toplamaya başlıyor. Zorlu da olsa bu işe alışıyorlar, ama bu sefer de kendilerini “belediyelerarası savaş”ın ortasında buluyorlar. Kader onlar için yine değişmiyor… Ankara’nın Türközü ilçesindeki ardiyeleri yıkılıyor ve bir kez daha göç etmek zorunda bırakılıyorlar. Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Çankaya Belediyesi’nin farklı iki çöp firmasıyla anlaşması sonucunda, kendi halinde ekmek paralarını kazanan ve aslında doğal kaynak tasarrufu açısından önemli bir iş gerçekleştiren kâğıt toplayıcıları, şimdilerde “kaçak çöp toplayıcıları” olarak anılıyor. Çünkü çöp toplayan firmalara göre, Ankara’daki çöp kendilerine ait ve başka kimse kâğıt toplayamaz. Oysa seçimlerden önce Ankara Büyükşehir Belediyesi kâğıt toplayıcılarına iş sözü veriyor. Fakat seçimlerden tam bir hafta sonra göçmen çöp toplayıcılarının Türközü’ndeki ardiyeleri yıkılıyor, kâğıt toplamaları da yasaklanıyor. Günde ortalama 10 – 15 YTL kazanan ve yaşları 13 – 60 arasında değişen Hakkârili kâğıt […]

Santralistanbul: Bir yeniden doğuş hikâyesi

Kurgu: Ertan Önsel Evlerin mum ve yağ kandilleriyle, caddelerin fenerlerle aydınlatıldığı bir İstanbul’u 21. yüzyılda hayal etmek oldukça güç. Fakat 1914 öncesi, yani elektriksiz İstanbul’da, havanın kararmasıyla sosyal yaşam sona eriyordu. Dahası, dışarı fenersiz çıkanlar şüpheli görüldüğünden karakola götürülüyordu. Bireysel ulaşım at ve öküz arabalarıyla, toplu taşıma ise atlı tramvaylarla gerçekleşiyordu. Avrupa şehirlerinin 1889’da tanıştığı elektrik, İstanbul’a gecikmeli olarak, Sultan II. Abdülhamit tarafından 1914’te getirildi. Şehir içinde elektrikle çalışan tramvaylar sayesinde ulaşımda büyük kolaylıklar sağlandı, evlerde elektrikli ev aletleri kullanıldı, ampulle aydınlanıldı ve daha da önemlisi, günlük sosyal yaşam süresi uzadı. 69 sene Avrupa yakasında birçok ilçeyi aydınlatan Silahtarağa Elektrik Santrali’nde 1983’ten sonra üretime son verildi. Santral, 1991’de İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararı ile tescillendi, ama İstanbullular tarafından unutuldu. 2004’te İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin keşfettiği eski Silahtarağa Elektrik Santrali, şimdiki adıyla Santralistanbul, kültür – sanat ve eğitim alanında faaliyet gösteriyor. Fakat Santralistanbul’un ilk haliyle şimdiki hali arasında çok büyük farklar var. Yıkılmak üzere olan binalar güçlendirildi, ek binalar eklendi, kısaca arazi boydan boya yeniden yaratıldı. Silahtarağa Elektrik Santrali’nde bulunan eski kazan daireleri bugün, kütüphane, Çağdaş Sanat Müzesi ve Enerji Müzesi olarak kullanılıyor. Elektrik santrali zamanında kullanılan personel lokali, So Cafe, müdür lojmanı, Le Sanrale ve atölye binası da Otto isimli cafe ve restoranlara dönüştürüldü. Santralde çalışan işçiler için yapılmış lojman, restore edilerek rezidans haline getirildi. Tescilsiz konaklama üniteleri ise yıkılarak yerine eğitim binaları inşa edildi. Santralistanbul, isimli sergi, atölye ve eğitim çalışmalarıyla sanatseverlerin de ilgisini çeken bir kültür merkezi halini aldı.Çiçekler arasındaki harabe C. Akın Barlas İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin mimarlarından, Santralistanbul projesinin yöneticisi C. Akın Barlas, santralde geçen 3 yılını, yoğun ve uykusuz restorasyon çalışmalarını anlatıyor. “2004 Haziranının ilk günlerinde sahaya ilk geldiğimde, terkedilmiş ve birbirinin üzerine yaslanarak ayakta durmaya çalışan endüstriyel yapıların hüzünlü görüntüsünden çok etkilenmiştim… Haliç yönünden sahaya girişte, numarası 1 olan yapının (14.1) […]

Sanat için döv-me

Mine Savaş Ezgi Kuzudişlimsavas@medyakronik.com Dövme, benliğimizi, duygularımızı, yaşantımızı gözler önüne seren küçük bir sinyal. Özetle, insanların konuşmadan kendilerini özgürce ifade edebilecekleri farklı bir yöntem. Araştırmalara göre, dövmeler kişi analizlerinde etkili bir yöntem aracı.Peki, ya sanat? Dövmecilerin ve ressamların savundukları tek şey, çizimin bir defa yapılması ve bir başkasında kopyasının bulunmaması. Herkesin vücudunda olan, çiziminin defalarca tekrarlandığı dövmeler sanat eseri sayılmıyor. Fakat dövmeyi yaptıran kişi açısından, dövmenin sanat eseri olup olmadığının pek fazla önemi yok. Kendini başkalarına tanıtma, kanıtlama ya da aidiyet hissi, dövme yaptırmak için yeterli sebep. Dövme bir sanat, zanaat ya da moda. Aslında dövme yaptıranlara göre bir perspektif, malum zevk ve renk meselesi.