Etiket bilim

‘Tsunami 48 saat devam edebilir’

Deprem bilimcilere göre Japonya’da bu sabah gerçekleşen depremin neden olduğu tsunami’nin etkisi 48 saat daha devam edebilir. Haberin yayına girdiği saate kadar 500’e yakın insanın hayatına mal olan depremin Türkiye’yi etkilemesi ise beklenmiyor. Öğlen saatlerinde HaberVs muhabirine konu hakkında bilgi veren ODTÜ Kıyı ve Liman İnşaatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Cevdet Yalçıner’e göre tsunami(uzun periyotlu deniz dalgası) Büyük Okyanus kıyılarında 48 saat boyunca etkisini sürdürecek. Dev dalgaların okyanusu aşıp Amerika’ya vardıktan sonra Japonya’yı tekrar dönmesi bile mümkün. Dalgaların bu akşam Türkiye saatiyle 21.00 sularında Amerika’ya ulaşması bekleniyor. Ancak 100 metreden daha derin sularda seyreden gemilerin dalgalardan etkilenmeyeceğini, hatta bu sularda yüzmenin bile bir sakıncasının olmadığını söyleyen Yalçıner önlem alınsa bile mal kaybının tümüyle engellenemeyeceği görüşünde. Akdeniz kıyılarında bugüne kadar toplam 114 tsunami gerçekleştiği bilgisini veren bilim adamı, hiçbirinin Japonya’dakinin şiddetine ulaşmadığına da dikkat çekti.Sky Türk televizyonuna konuşan ODTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Koçyiğit Prof. Dr. Ali Koçyiğit ise 8,9 büyüklüğündeki depremin henüz faydaki enerjiyi henüz açığa çıkarmadığını ve ancak 500 kilometreden daha uzun bir kırılmanın yaşanmasıyla enerjinin aza indirgeneceğini söyledi. Japonya’da 7 büyüklüğünün üzerinde bir depremin 60 ile 70 yılda bir gerçekleştiğini dile getiren Koçyiğit, bu sabah gerçekleşen sarsıntının Türkiye’ye etkisi konusunda ise şunları söyledi: “Japonya’daki depreme bağlı olarak Türkiye’de bir sarsıntı meydana gelmez. Buradaki bir deprem ancak Türkiye’deki fayların kırılmasıyla gerçekleşebilir. İkisi arasında fiziksel bir ilişki kurulamaz. Deprem, 1999’da Marmara Bölgesi’nde gerçekleşen depremden 50 kat daha şiddetli. Ortaya çıkma nedeni göz önüne alındığında birbiriyle kıyaslanması mümkün olmayan depremlerdir. Son 10 yıldır herkes Kuzey Marmara Fayı’na odaklandı. Fakat Marmara’dan Güney Ege’ye kadar 400 ile 500 yıldır biriken bir enerji mevcut. Bu birikim, Pamukova, Gemlik ve Bandırma’nın büyük bir risk altında olduğunu gösteriyor.” Prof. Dr. Ali Koçyiğit konuşmasını, sürenin giderek azaldığına ve radikal operasyonlarla fay hatlarının geçmediği kırsal alanlarda sağlam yerleşimlerin yapılması gerektiğine dikkat çekerek tamamladı.

Koyunlar küçülürken…

* Canlı türlerindeki evrimsel ve ekolojik değişimler aynı zaman diliminde gözlenebilir. Ancak değişen çevre şartlarında yaşayan yaban hayat popülasyonlarında bu iki süreç karmaşık bir şekilde birbiriyle etkileşir ve ayrıştırması zorlaşır. Biyodemografi alanında çalışan ekolog ve evrimsel biyolog Dr. Arpat Özgül bilim dergisi Science’ın 2 Temmuz 2009 tarihli sayısında iklim değişikliğinin evrimsel ve ekolojik etkileri üzerine ilginç bir makale yayımladı. Bu araştırma, İskoçya açıklarında bir adada yaşayan ve evcil koyunun yabani bir soyu olan Soay koyunlarının boylarındaki azalmanın nedenlerini inceliyor. Kış aylarının daha ılıman geçmesi ve adadaki koyun sayısının artması sonucu Soay koyunlarının boyu son 24 yıl içinde küçüldü. Atlas’tan Tülay Zihli, Dr. Özgül’e çalışmasının ayrıntılarını sordu. Hırta Adası’nda, yabani koyunlar üzerindeki çalışmanız nasıl başladı?Londra Imperial College’daki ekibimizle yaban hayat ekolojisi ve biyodemografi alanlarında çalışıyoruz. Biyolojinin bir kolu olan biyodemografi alanında, nüfus araştırmalarında kullanılan analitik yöntemlerin benzerlerini yaban hayat popülasyonlarına uyguluyoruz. Amacımız değişen çevre şartlarında yaban hayat popülasyonlarının nasıl etkilendiğini incelemek. Bu tür araştırmalar için uzun süreli demografik veri toplanması gerekli ve bu çok kolay olmuyor. İşte İskoç adasındaki bu koyunlar, üzerinde uzun süreli veri toplanmış ender türlerden. Biyologlar yıllardır toplanan bu verileri incelediğinde, koyunların boy ortalamasında ilginç bir azalma fark ediyor. Ancak bu azalmanın sebepleri bugüne kadar tam olarak bilinmiyordu. Küresel iklim değişikliği nasıl böyle bir etki yaratıyor?Aslında bu araştırmaya başlarken amacımız küresel ısınmayı çalışmak değildi. Sadece boy ortalamasında görülen azalmanın nedenlerini merak ediyorduk. Geliştirdiğimiz matematiksel yöntemlerle ortalamadaki azalmayı evrimsel ve ekolojik bileşenlerine ayırmayı başardık. İşte bu ayrıştırma sonucunda boy ortalamasındaki düşüşün iki temel nedenini bulduk: Zamanla kuzuların boyu üzerindeki evrimsel baskı azalıyor ve kuzuların ortalama büyüme hızı yavaşlıyor. Bu etkilerin altında yatan çevresel nedenlere baktığımızda ise, iklim değişiminin önemli bir rol oynadığını gördük. Daha ılımlı geçen kış aylarında hayat koşulları eskiye göre daha elverişli olduğundan, ufak bireylerin hayatta kalma şansı artıyor. Bunun sonucunda adadaki koyun sayısı artıyor. Koyun sayısı […]

Koyunlar küçülürken marmotlar büyüyordu…

HaberVs Küresel ısınmayla büyüyen marmotlar iklim değişikliğinin yeni habercileri. Küresel ısınmayla beraber kısalan kışlar, marmotların kış uykularından daha erken uyanmalarına, bu da hem beden ağırlıklarında hem de sayılarında önemli bir artışa yol açıyor. Imperial College London’da araştırma yapan Türk bilimadamı Dr. Arpat Özgül ve çalışma arkadaşları, dünyanın önde gelen bilim dergilerinden Nature‘da iklim değişikliği üzerine yeni bir makale yayımladı. Nature’ın bu haftaki sayısında kapak konusu olarak okurlarına duyurduğu bu araştırmada Dr. Özgül, büyük bir yersincabı türü olan marmotların küresel ısınma sonucu meydana gelen iklim değişikliğinden nasıl etkilendiğini inceliyor. Özgül, bir başka önemli bilim dergisi Science’da Temmuz 2009’da yayınlanan “İklim değişikliği ve küçülen koyunların sırrı” isimli makalesiyle bilim dünyasında ilgi uyandırmış ve dünyanın önde gelen yayın organlarında haber olmuştu. Lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nde tamamlayan genç bilim adamı çalışmalarına ekim ayından itibaren Cambridge Üniversitesi’nde devam edecek. Isınmayla büyüyen hayvan Küresel ısınmanın sebep olduğu düşünülen iklim değişikliği neticesinde gittikçe kısalan kışlar, marmotların kış uykularından daha erken uyanmalarına neden oluyor. Kış uykusundan eskiye göre daha erken uyanan marmotlar daha erken yavruluyor ve bir sonraki kış uykusuna kadar daha uzun süre beslenme şansı yakalıyor. Ortalama beden ağırlıklarının artmasıyla, kış uykusuna daha besili giren bireylerin hayatta kalma ve ertesi sene üreme şansları da artmakta. Tüm bu süreç, son birkaç yılda marmotların sayısının hızla artmasına yol açmış. İngiltere ve Amerikan üniversitelerinden bilim insanlarının ortak yürüttüğü bu araştırma küresel iklim değişikliğinin sebep olduğu mevsimsel değişimlerin bir hayvan türünün hem fiziksel özelliklerini, hem de popülasyon büyüklüğünü nasıl etkilediğini açıkça gösteren ender çalışmalardan birisi. Colorado’daki Kayalık Dağlar’da yaşayan büyük bir yersincabı türü olan sarı-karınlı marmotlar yılın soğuk ve sert geçen yedi sekiz ayını yeraltına kazdıkları yuvalarda kış uykusunda geçiriyor ve bu esnada beden ağırlıklarının yüzde kırkını kaybediyorlar. Kış uykusu öncesinde depoladıkları yağ, zorlu kış aylarında sağ kalmalarını ve sonrasındaki üremelerini belirleyen en önemli faktör. Makalenin baş yazarı Dr. […]

Katarakt ameliyatı artık korkutmuyor

İstanbul Florance Nightingale Hastanesi’nde, İstanbul Bilim Üniversitesi bünyesinde uzmanlık yapan Doktor Rıfat Rasier katarakt ameliyatı sonucunda ortaya çıkabilecek enfeksiyon riskini sıfıra indiren bir yöntem geliştirdi. Bu yöntem ameliyat sırasında gözün saydam tabakasıyla renkli tabakası arasındaki çizgiden içeri girerken açılan kesiyi yapıştırmak için kullanılıyor. Kataraktın gözden alınması için gözün iç yapısına ulaşmak gerekiyor ve bu işlem sırasında en az 3 milimetre, en fazla 5 milimetrelik kesi oluşuyor. Bu kesiler, katarakt ameliyatı sonrasında gözün iç kısmına bakteri girişine ve sonrasında da göz kaybına neden olabiliyor. Henüz asistanlık döneminde bu durumun önüne geçebilmek için çalışmalara başlayan Doktor Rasier, geliştirdikleri prototiple yaptıkları denemelerde kesin sonuçlar aldıklarını ve ameliyatlara başlamaya hazır olduklarını dile getiriyor. Sanayi Bakanlığından destek Uluslararası tıp dergisi Cornea’da yayınlanan çalışmanın yayınevlerinin dikkatini çektiğini ve daha sonra kitap haline getirildiğini söyleyen Rasier, “Kitap birçok ülkede internet üzerinden satışta, uzmanlığımı bitirmeden bu seviyede bir çalışmaya imza atmak benim için çok iyi oldu” diyor. Denek hayvanlar, kullanılan ilaçlar, mikroskoplar, kesi aletleri gibi birçok harcaması olan bu araştırma Sanayi Bakanlığının da 100 bin liralık desteğini aldı. Bu desteğin, araştırmalarını çok daha ileriye götüreceğini belirten Rasier “Çok daha fazla desteğe ihtiyacımız var ama başlangıç için Sanayi Bakanlığı’nın verdiği bu destek bize çok iyi bir ivme kazandıracaktır” diyor. Katarakt ameliyatından sonra operasyon rutin olacak Katarakt ameliyatı olan herkese, operasyon sonrasında Rasier’in tekniği uygulanacak gibi görünüyor. Doktor Rıfat Rasier, geliştirdiği bu uygulamanın katarakt ameliyatından sonrasında rutin hale geleceğini dile getiriyor; “Kornea dediğimiz saydam tabaka yüzde 70-80 oranında su içerir. Bu oran ortalama her insanda aynı olduğu için tüm hastalarımız üzerinde yöntemimizi uygulayabileceğiz. Beklentimiz katarakt ameliyatından sonra bunun bir rutin hale gelmesi.” Lazer yapıştırma yöntemi ile doku, kornea dokusunda çok iyi tutulduğu için yakın gözlüğünün atılması da gündemde. Bunun üzerinde çalışmalar yaptıklarını belirten Doktor Rıfat Rasier, yakın gözlüğünü ortadan kaldırmak için Boğaziçi Üniversitesi laboratuvarlarında çalışmalara devam ettiklerini söylüyor.

Gençay Gürsoy: YÖK kaldırılmalı, çoğulculuğu teşvik eden bir yapı kurulmalı

Prof. Dr. Gençay Gürsoy YÖK’ünr kuruluşundan sonra 1402 sayılı sıkıyönetim yasasıyla 1983’te üniversitelerden uzaklaştırılan isimlerden biri. Açtığı davayla 1990 yılında tekrar görevine dönerek, emekli olduğu 2006 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde anabilim dalı başkanlığı dahil akademik ve idari görevini sürdürdü. 1980 öncesinde dernek, sendika ve partilerde yer alan Gürsoy, 1980 sonrasında askeri rejimi ve daha sonra da YÖK sistemini en çok eleştiren isimlerden biri oldu. Gençay Gürsoy’la kuruluşunun 28’inci yılında YÖK’ü ve Türkiye’nin üniversitelerini konuştuk. YÖK neden kuruldu? YÖK, 12 Eylül askeri darbesinin üniversiteyi adeta askeri yönetime uydurma operasyonuydu kısaca ve 12 Eylül rejimi ondan önceki döneme ait bütün siyası olayların öğrenci olaylarının, gençlik olaylarının sorumlusu olarak üniversiteleri görüyordu ve kendi ifadeleriyle; “üniversitelerin ıslah edilmesi lazımdı”. Dolayısıyla ilk yaptıkları şeylerden biri üniversiteleri hiyerarşik, monolitik, otoriter bir yapıya dönüştürmek oldu. Ondan önceki dönemde de üniversiteler yeteri kadar düşünce özgürlüğünün, özerkliğin yaygın uygulandığı alanlar değildi belki ama yine de özellikle 1933’ten sonra, üniversitenin ilk reform hareketinden sonra, batıdaki modellere uygun düşünce özgürlüğünün, fikir özgürlüğünün ve katılımın yaygınlaştığı bir yapıya doğru kendini adım adım değiştirmeye çalışan bir kurumken tepeden inme bir yasal değişiklikle üniversiteler adeta kışla disiplinine uydurulmaya çalışıldı. Bütün üniversitelerin tek bir model etrafında yapılanması konusunda bir strateji izlendi. Tabi bunlar gerçekleştirildi ilk yasayla. Özerklik kaldırılmış oldu. Merkezi bir yapıya kavuşturuldu bu dönem İhsan Doğramacı diye tanınan hala hayatta olan bir akademisyenin başkanlığında yapıldı askeri rejimle işbirliği halinde. Tabi o zamandan bu zamana çok değişiklikler geçirdi YÖK. Hangi aşamalardan geçti? Zamansal bir şeye ayırmak mümkün mü çok emin değilim ama bütün bu yıllar içinde askeri rejimin yavaş yavaş geri çekilmesiyle birlikte, normal “siyasi hayata dönüş” ile birlikte YÖK’ün de bu katı hiyerarşik yapısının ihtiyaçları karşılamadığını, topluma özellikle akademik dünyaya batı örneklerine uyma konusunda üniversitelerin hızla geriye gittiğini görerek adım adım bazı değişikliklere gidildi. Çok sayıda yönetmelik yasa değişikliği yapıldı. Ama bugün […]

Burhan Şenatalar: Artık YÖK’ü değil, dünyayla rekabet edebilir bir sistemi tartışmalıyız

YÖK’ün kurulmasından sonra YÖK sistemini en fazla eleştiren Prof. Dr. Burhan Şenatalar, 1980 sonrasında öğretim üyelerinin örgütlenmesinin ilk adımı olarak kabul edilen Öğretim Üyeleri Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in döneminde YÖK üyeliğine seçildi ve mücadelesini bu kez kurum içinde sürdürdü. Üniversitelerin özgürleşmesinden ve üniversite içi demokrasiden yana görüşleriyle tanınan Prof. Şenatalar, YÖK’ü hem uygulamalarıyla dışarıdan, hem de YÖK üyeliğiyle içeriden tanıyan bir isim. 28’inci kuruluş yıldanömünde YÖK’ü ve Türkiye üniversitelerinin geleceğini Prof. Dr. Burhan Şenatalar’la konuştuk… YÖK neden kuruldu? Amaçlanan neydi? Herhalde bunu yanıtlamak için iki şeye bakabiliriz. Birincisi ne zaman kuruldu, bir de ne kuruldu? Kasım 1981’de kuruldu. 12 Eylül 1980’den 14 ay sonra. 82 anayasasının kabulünden de bir sene kadar önce. Demek ki, 12 Eylül askeri yönetiminin en katı ve en güçlü olduğu dönemde kurulmuş. Dolayısıyla bu, askeri rejim mantığıyla kurulduğunu açıkça gösteriyor. İkincisi kurulan nasıl bir sistemdi? Kurulan sistem son derece merkeziyetçi bir sistemdi. Bunu daha önceki yüksek öğretim sistemiyle karşılaştırarak rahatlıkla anlayabiliriz. Bugün Türkiye’de 140 kadar üniversite var. Yüksek Öğretim Kurulu dediğimiz zaman üniversiteleri, fakülteleri bir de meslek yüksek okullarını anlıyoruz. Hâlbuki 1981 YÖK yasasından önceki sistemimizde 2547 sayılı kanun vardı. Bir kere üniversite sayısı çok daha azdı. Bir de üniversiteler yanında akademiler vardı. İktisadi ticari ilimler akademileri, mühendislik, mimarlık akademileri. Bugün bizim Yıldız Teknik Üniversitesi diye bildiğimiz kurum o zaman mimarlık, mühendislik akademisiydi, Marmara Üniversitesi diye bildiğimiz kurum o zaman iktisadi ticari ilimler akademisiydi. Aynı şekilde İzmir’de Ankara’da benzer akademiler vardı. Dolayısıyla önceki sistemimizde yüksek öğretim kurumları içinde üniversiteler ve akademiler vardı. İkinci önemli fark; üniversitelerde üniversite öğretim üyeleri rektörlerini kendileri seçiyordu dekanı da fakültenin öğretim üyeleri kendisi seçiyordu. Şimdi ondan önce 1973 yılında daha merkezi bir yapı getirilmek istenmişti. O zaman 1973 yılında bu gerçekleşemedi. Orada da bir yüksek öğretim kurulu oluşturulmak istenmişti. Peki bir yüksek öğretim kurulu oluşturmanın amacı […]

Mazide kalamayan YÖK

HaberVs 12 Eylül darbesinin hemen ardından 6 Kasım 1981’de çıkartılan bir yasayla kurulan Yükseköğretim Kurulu (YÖK) aradan geçen 28 yıla rağmen Türkiye’nin en fazla tartışılan kurumlarının başında geliyor. Üniversitelerin merkezi bir yapıya kavuşturularak kontrol altına alınması için oluşturulan YÖK, bu işlevinin halen devam ettiriyor. Devlet ve vakıf üniversitelerinin sayısı 140’a ulaşırken her iki alanda da hem akademik, hem idari, hem ekonomik sorunlar bir türlü çözüme kavuşturulamıyor. Üniversitelerde bilimsel araştırma ve öğrenci kalitesi uluslararası standartları yakalamaktan halen çok uzak görünüyor. YÖK’ün getirdiği antidemokratik uygulamalar bugün hâlâ aşılabilmiş değil. YÖK’ün varlığı bir yandan üniversitelerde demokrasi kültürünü yok ederken bir yandan da geleceği yönelik tartışmanın sağlıklı bir zeminde cereyan etmesini engelliyor. Bugün 28’inci yaşını bitiren YÖK’ün nereden gelip nereye gittiğini ve Türkiye’deki yükseköğretimin geleceğini sistemi yakından tanıyan iki isimle konuştuk. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Burhan Şenatalar ve Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy’la yaptığımız söyleşileri aşağıdaki linklerde bulabilirsiniz. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burhan Şenatalar: Artık YÖK’ü değil, uluslararası alanda rekabet edebilir bir yükseköğretim sistemini tartışmalıyız YÖK’ün kurulmasından sonra YÖK sistemini en fazla eleştiren Prof. Dr. Burhan Şenatalar, 1980 sonrasında öğretim üyelerinin örgütlenmesinin ilk adımı olarak kabul edilen Öğretim Üyeleri Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Daha sonra Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanlığı döneminde YÖK üyeliğine seçildi ve mücadelesini bu kez kurum içinde sürdürdü. Üniversitelerin özgürleşmesinden ve üniversite içi demokrasiden yana görüşleriyle tanınan Prof. Şenatalar, YÖK’ü hem uygulamalarıyla dışarıdan, hem de YÖK üyeliğiyle içeriden tanıyan bir isim. 28’inci kuruluş yıldanömünde YÖK’ü ve Türkiye üniversitelerinin geleceğini Prof. Dr. Burhan Şenatalar’la konuştuk…

Yarasalara da Sulukule modeli

DSİ, mağaraları Havran Barajı’nın altında kalacak yarasalar için AB'nin talebiyle yapay bir habitat inşa etti. Çevre ve Orman Bakanlığı da onay verdi. Ama projeyi hazırlayan uzmanlar bile buna karşı çıktı.

Darwin kapakta, sansür firarda

Ankara Başsavcılığı, Bilim ve Teknik dergisinin Darwin kapağını son anda değiştiren TÜBİTAK yönetimi için "takipsizlik" kararı verdi. Mart sayısında dergiden çıkarılan Darwin haziranda kapak oldu.

Bilim ve Teknik’te ‘salla başı al maaşı’

Türkiye’nin en eski ve en çok satan süreli yayınları arasında yer TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergisinde yaşanan Darwin ve Evrim Teorisi sansürünün arkasında, son bir yılda kurumun ve derginin yapısında yaşanan değişim yatıyor. Uzun yıllar derginin yayın yönetmenliğini üstlenen Raşit Gürdilek’in Nisan 2008’de görevden alınmasının ardından bu görevi üstlenen Dr. Çiğdem Atakuman’ın TÜBİTAK yönetiminin dergiye müdahale etmesine göz yumduğu ve dergi çalışanlarının dergiye katkıda bulunmasına engel olarak uzaklaşmasına neden olduğu iddia ediliyor. HaberVs’nin ulaştığı, TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergisinin yazıişleri eski çalışanları bu iddiaları doğruluyor. Bu isimler Raşit Gürdilek’in görevden alındığı Nisan 2008’den itibaren dergiyi hazırlayan ekibe iş yaptırılmadığını, içeride üretilen yazıların hiçbir neden gösterilmeden yayına konmadığını ve hemen tüm içeriğin dergi dışındaki isimler tarafından üretildiğini dile getiriyor. Bu durumu TÜBİTAK yönetimine ve Bilim ve Teknik dergisi Yayın Kurulu’nda da yer alan Prof. Dr. Ömer Cebeci’ye sözlü ve yazılı olarak ilettiklerini ifade eden eski çalışanlar, girişimlerine hiçbir zaman cevap alamadıklarını söylüyor. “İş yapma, seyret” Yayın Yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman derginin kadrolu yazarlarına, yazı yazmaları yerine dışarıdan gelen yazıları değerlendirme görevi verdi. Bu durum sadece yazarlar için değil, derginin hemen tüm çalışanları için geçerliydi. Örneğin derginin redaktörü (düzeltmen) kendi işini yapmak yerine, yayında kullanılmayacak yabancı dilde metinlerin çevirisiyle görevlendirildi ve redaksiyon işi dışarıya yaptırıldı. Her ay ortasında yapılan Yayın Kurulu ve yazıişleri çalışanlarının katıldığı toplantılar iptal edildi. Bu toplantılar bir sonraki sayısının içeriği, bilimselliği ve kapak konusunun belirlenmesi için yapılıyordu. Ancak son bir yıl içerisinde ya hiç yapılmadı, ya da göstermelik şekilde gerçekleşti, Çünkü içeriğe dair dergi çalışanlarının görüşü alınmıyordu. Maruz kaldıkları muamelenin bir “yıldırma ve temizleme” operasyonu olduğunu düşünen dergi çalışanları istifa ettiler. Gülgün Akbaba, Gökhan Tok, Elif Yılmaz, Zeynep Tozar ve Serpil Yıldız son bir yılda dergiden ayrılan isimler arasında. Krizin nedeni düzensizlik Mart 2009 sayısındaki Darwin kapağının sansüre uğraması bir sürpriz olarak değerlendirmekle birlikte son dönemde yaşanan başıbozukluğa […]

Evrim Teorisi ve Türkiye

Türkiye, modern biyolojinin temelini oluşturan Evrim Teorisi’ni kabul etmekte en çok direnç gösteren ülkelerden biri. Öyle ki, ABD’de bir grup bilim insanının 2005 yılında yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de yaşayanların sadece yüzde 27’si bu teoriye inanıyor. Bu oran, araştırmaya dahil edilen 34 ülke içinde en düşük olmasıyla dikkat çekiyor. İngiliz doğa bilimci Charles Darwin’in Bilim ve Teknik dergisinde kapak krizine yol açan ve bundan tam 150 yıl önce ortaya atılan Evrim Teorisi, canlı türlerinin nesilden nesile kalıtsal değişime uğrayarak ve doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini kabul ediyor. Buna göre insan goril ya da şempanze gibi türlerle benzerlik gösteriyor. Teori, semavi dinlerin temelinde yer alan “yaratılış” fikrine ters düştüğü gerekçesiyle özellikle dindar kesimlerden tepki görüyor. Bilim dünyası tarafından kabul gören ve bir başka teoriyle çürütülemeyen Evrim Teorisi’ne karşı son yıllarda, dini çevrelerde de büyük bir yumuşama gözlemleniyor. Örneğin Darwin ve çalışmalarının geleneksel muhaliflerinden İngiliz Kilisesi, geçtiğimiz yıl “Seni yanlış anladığımız, sana karşı gösterdiğimiz ilk tepkilerde hatalı olduğumuz ve bu nedenle başkalarının seni yanlış anlamasına sebep olduğumuz için özür dileriz” açıklamasıyla ölümünden 125 yıl sonra bilim adamından af diliyordu. Geçen hafta benzer bir tepki veren Papa 2. Paul “Evrim bir hipotezden çok daha fazlasıdır” diyordu. En az inanan ülke ABD Michigan Eyalet Üniversitesi’nden bir grup bilim adamı 2005’te, Evrim Teorisi hakkındaki bir saha çalışmasında 34 ülkede yaşayan erişkinlere “Bildiğimiz haliyle, insanoğlu daha önceki hayvan türlerinden gelişti” cümlesini onaylayıp onaylamadıkları sordu. Alınan cevaplar 1985-2005 yıllarındaki kamu oylamalarından elde edilen verilerle bir araya getirildi. Çalışmanın sonucunda Türkiye, evrimi yüzde 27’lik oranla en az kabul eden ülkeydi. Türkiye’yi ABD takip ederken, İzlanda, Danimarka, Fransa ve Japonya’da yaşayanların yüzde 80’i evrimin kesinlikle doğru olduğunu kabul ediyordu. “Öğrencinin seviyesini aşan” teori Diğer taraftan, Türk eğitim sistemi de Evrim Teorisi’ni neredeyse yok sayıyor. Teori, ilköğretimte sadece 8. sınıfta fen bilgisi kitabında yüzeysel olarak anlatılıyor. […]

Akıl okuma: Mucizenin eşiği mi orwellgil tehlike mi!

Duygu ErtürkABD-Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde bir grup bilim adamı, kişinin zihninden geçen hareketsiz görüntüleri her dört saniyede bir tarayan bir cihaz üzerinde çalışıyor. Bugünkü teknolojiyle cihazdan mükemmel sonuçlar elde edilemiyor. Deney 120 görüntü üzerinde yapıldığında başarı yüzde 90, 1000 görüntüde ise yüzde 80. Taranacak imaj sayısı değiştiğinde, başarı oranı da değişiklik gösterebiliyor. Cihazı geliştiren ekibin öncü ismi, Berkeley Üniversitesi öğretim üyesi Jack Gallant, cihazdaki sorunların giderileceğini ve 50 yıl içinde gelinen teknolojiyle eksiksiz bir makine yapılacağını iddia ediyor ve ekliyor: “Bu cihaz, o zaman insanın aklından geçen her sahneyi, her rüya karesini, anında görüntüleyebilecek. İşin kötü tarafı, cihazın kişinin isteği dışında, etik kurallara aykırı olarak kullanılabilme ihtimali. Suçlular- özellikle düşünce suçluları- istemleri dışında bu cihaza bağlanıp, düşünceleri okunabileceği için yargılanabilecekler.” Belçika Liege Üniversitesi’nden nörolog Dr. Steven Laureys cihazla ilgili olumlu düşünenlerden. Laureys: “Kesinlikle çok etkileyici bir sonuç. Bu bizi, şu an kullandığımız fMRI teknolojisinin de ötesine götürecek; komadaki bir insanın zihinsel sürecini kontrol edebileceğiz.” İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Ertaş da meslektaşı gibi, cihazla ilgili heyecanlı: “Beyin dalgalarının analizi, eğer “radyo” yayınına benzetilirse, beynin anatomik yapılarının enerji harcamasını görüntülemeye dayanan fonksiyonel MR görüntüleme (fMRI), televizyon yayınına benzetilebilir. Bu yöntemler yeni olmamakla birlikte, fMRI yöntemindeki görüntü çözünürlüğünün de zaman içinde çok yükseleceğini şimdiden söylemek kehanet sayılmaz. Gerçi Gallant’ın ekibinin yöntemi ile, bakılan bir resmin ne resmi olduğu değil de, daha önce görülen bir resim olup olmadığı başarılı bir şekilde tahmin edilebilmekle birlikte, kuşkusuz, ileride resmin ne olduğunu tahmin eden algoritmalar da daha yüksek çözünürlüklü ve daha gelişmiş yapay sinir ağı modelleriyle önümüze konacak. Ertaş’a göre bu yöntem şu an için beynimizden bize Mors alfabesi ile çekilen bir telgraf gibi düşünülebilir ama bunun interaktif televizyon yayınına dönüştürülebsilmesi çok da ütopik bir düşünce değil. Gerçekleştiğinde, potansiyel kullanım alanlarının saymakla bitmeyeceğini anlatan Ertaş şu tahminlerde bulunuyor: “Hayal gücünden en […]

Robotlara özgürlük

Özlem Özbaşoozbas@medyakronik.com Oy kullanan, bankada sıra bekleyen robotlar düşünün… Tüm bunlar bir bilimkurgu filminden fırlamış sahneler değil! Çok mu uzak geliyor? Öyleyse işin ciddiyetini şöyle anlatalım; Güney Kore ve İngiltere hükümetleri, 2006 yılından bu yana, robot haklarıyla ilgili kanun tasarıları üzerinde çalışıyor.Şimdilik imkânsız gibi gelse de, robotların yakın zamanda “süper zekâlı” olacakları öngörülüyor. Buradan yola çıkan hükümetler ve bilim insanları, robotlara tanınması gereken haklarla ilgili çalışmalar yürütüyor. Güney Kore’de “Robot Ahlak Sözleşmesi” adı verilecek kanunun amacı, robotların ve insanların birbirilerini suistimal etmelerini önlemek. İngiliz Hükümeti’ne bağlı Bilim ve Buluşlar Dairesi ise robotların asker, bakıcı ya da seks kölesi olarak kullanılmasını önlemek için harekete geçti. “Robot Hakları: Makinelerin Yükselişi ile İlgili Ütopik Hayal” başlıklı raporda, robotların devletin vatandaşlarına sağladığı tüm sosyal haklardan yararlanması, işsizlik ödeneği ve sağlık yardımları almasından söz ediliyor. Hayatımız bilimkurgu 15 Ocak’ta Londra’da düzenlenen bir konferansta konuşan Oxford Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyelerinden Dr. Nick Bostrom da, robotların insansı zekâya ulaştıklarında insanlarla eşit haklara sahip olmaları gerektiğinin altını çiziyor: “İnsanlarla aynı yeteneklere, aynı deneyimlere sahip olduklarında silikondan yapılmış olmaları, bazı haklara sahip olmalarına engel olmamalıdır. Robotlara tanınacak haklar arasında mülk alımı ve en önemlisi bir düğmelerine basılıp ‘öldürülmemeleri’ de olmalı.” Aklımızın hayalimizin alamayacağı ne kadar çok şeyin gerçekleştiğini bir düşünün. Konu teknoloji olunca hiçbir şey imkânsız değil. Şimdiden, yolda yanımızda yürüyen, ofiste birlikte çalıştığımız ve bizlerle aynı haklara sahip robotlara hazırlansak iyi olacak galiba! *James Randerson’un 16 Ocak 2008’de The Guardian’da çıkan haberinden yola çıkılarak derlendi.