Türkiye yol ayrımında

Küresel ekonomik krizi değerlendiren Prof. Dr. Askar Akayev Türkiye’nin 50 yıllık geleceğinin teknolojik altyapısındaki yenilenmeye bağlı olduğunu söylüyor.

Küresel ekonomik krizi değerlendiren Prof. Dr. Askar Akayev Türkiye’nin 50 yıllık geleceğinin teknolojik altyapısındaki yenilenmeye bağlı olduğunu söylüyor.

Tüm çevre-bağımlı ülkeler gibi, küresel krizin dalgalarının sert darbelerini , finanstan çok, reel sektörün, sanayinin yumuşak karnından yiyen Türkiye kapitalizmi, her ay biraz daha dibe iniyor.Her ay açıklanan sanayi üretim endeksleri, dibe inişin en önemli göstergesi sayılır.. Önceki yılın aynı ayına göre 2008 Kasım ayındaki yüzde 13.3’lük düşüşten sonra sanayi üretimi Aralık’ta yüzde 11.9 geriledi. Özellikle imalat sanayindeki üretim düşüşü yüzde 13.2 ile oldukça yüksek düzeyde gerçekleşti. Ev elektroniğinde Aralık düşüşü yüzde 57’yi, otomotivde yüzde 52’yi bulmuş durumda. Bu kadar gerilemede hem iç talebin gerilemesi, hane halkının güvensizlikle harcamalarını kısması, hem de başta AB olmak üzere, dış pazarlarda ihracata talebin azalması en önemli etken. Sanayi üretimindeki gerileme göstergesinin yanında, işgücü-işsizlik verileri, ihracatta gerileme, iç talepte daralma, batık kredi oranlarında artış, kapanan firma sayısı, karşılıksız çek miktarları, protestolu senet miktarları faturanın hızla kabardığını açıkça ortaya koyuyor. AKP iktidarının, bütün karanlıkta ıslık çalma ve Ergenekon, Davos, Gazze vb. temalarla gündem değiştirme çabalarına, oyalamalarına rağmen gerçeklik değişmiyor, krizdeki fatura iyice kabarıyor. IMF kapısında… Göstergeler, IMF’nin ayaklarını yere değdirmiş durumda. 5 Şubat 2009’da açıklanan IMF raporu, 2008 için Türkiye ekonomisindeki büyümenin yüzde 1 olacağını, 2009 için ise yüzde 1,5 küçüleceğini öngörüyor. Bu tahmine göre, Türkiye, “yükselen ekonomiler” içinde G. Kore’nin yüzde 4’lük küçülmesinin ardından ekonomisi en çok küçülecek ülke olarak ortaya çıkıyor. Her olumsuz ekonomik göstergenin açıklanması ile paçası tutuşanların, “IMF anlaşması neden gecikiyor!!!” diye feryat etmesi, bu kez de yaşanacak. Sırtında 190 milyar dolara yakın dış borç yükü taşıyan büyük sermaye, yine örgütü TÜSİAD ve kontrolündeki medya aracılığıyla IMF anlaşmasını, yerel seçim konjonktürü sonrasına sarkıtmaya çalışan AKP’ye veryansın edecek. Hem, bu IMF anlaşmasını canhıraş biçimde, bir sihirli değnek hikmeti atfederek bekleyenler, hem de eninde sonunda bu anlaşmaya boyun eğecek AKP iktidarı, sonuçta, dünyada, kendini bu duruma düşürmüş ender ülkelerden biri olarak büyük bir başarısızlığın ve ayıbın ağırlığını da boyunlarında taşıyorlar. Çünkü, Türkiye kategorisindeki […]

Kısa adı TÜİK olan Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2008’in üçüncü çeyreğine ilişkin büyüme ve Eylül ayı işsizlik verileri, krizin etkilerinin dalga dalga gelmeye başladığını ve ciddi bir yoksullaşma ve işsizlik konjonktürüne girildiğini ortaya koydu. TÜİK’e göre, 2008 üçüncü çeyrek büyümesi yüzde 0,5 olarak gerçekleşti. TÜİK, ikinci çeyrek için önceden yüzde 1,9 olarak açıklanan veriyi bu kez yükselterek düzeltmiş ve yüzde 2,3’e çıkarmış. Böyle olunca 9 ayın büyüme oranı da yüzde 3 gibi duruyor. Ancak, üçüncü çeyrekte hasat dönemi olması nedeniyle tarımın pozitif etkisi ile olduğundan daha düşük görünen ekonomik daralmanın, son çeyrekte ağırlaşması ve 2006 ya kadar yüzde 7’lerde büyüyen ekonominin 2007’deki yüzde 4,5 tan sonra 2008’i yüzde 2 dolayında kapatacağı söylenebilir. 2008 Üçüncü çeyreğin büyüme verileri sektörel olarak ele alındığında tarımın tek pozitif büyüyen ve yüzde 2,2 ile sezonu kapatan sektör olduğu görülüyor. Buna karşılık imalat sanayiinde yüzde 1,1 daralmanın yaşandığı üçüncü sektörde inşaatın iyice bunalıma girdiği ve yüzde 4,3 küçüldüğü anlaşılıyor. İmalat sanayii ile birlikte ticaretin de üçüncü çeyrekte daraldığı ve sezonu yüzde 1,8 daralma ile kapadığı anlaşılıyor. İmalattaki daralmanın son çeyrekte ticarette de görüleceği söylenebilir. Dünya Bankası’nın son tahminlerine göre, dünya ekonomisi 2009’da yüzde 0,9 büyüyecek ve Türkiye’nin 2008 büyüme hızı yüzde 3, 2009 büyümesi ise yüzde. 1,7 olacak.. 2008’in 9 ayında yüzde 3 büyüyen Türkiye’nin iyice daralma yaşanan son çeyrek sonuçlarıyla büyümesini yüzde 2’de ancak tutabilmesi, DB’nin tahminlerini fazla iyimser yapıyor. DB’nin 2009 için öngörülen yüzde 1,7 büyüme tahmini de yine çok pembe bir senaryoya dayanıyor. Ekonomide başlayan daralma işsizliğin tırmanmasıyla paralel seyrediyor. Mayıs ayından bu yana işsiz sayısı 385 bin kişi artmış durumda. TÜİK’in Eylül işgücü anketi sonuçlarına göre, Türkiye genelinde işsiz sayısı geçen Eylül’e göre 295 bin kişi arttı ve 2 milyon 548 bin kişiye yükseldi. Böylece işsizlik oranı da 1 puanlık artış ile yüzde 10.3’e çıktı. Kentsel yerlerde işsizlik oranı 0.5 puanlık artışla yüzde […]

Anayasa Mahkemesi’nin “kapatmama” kararının ardından Türkiye’nin gündeminin nasıl şekilleneceği tartışılırken, AKP’nin “yeni dönemde” nasıl bir ekonomik rota izleyeceği de konuşulmaya başlandı. Başta ABD eski Büyükelçisi Mark Parris’in tüyosundan olmak üzere içeriden bilgi alanlar hemen borsada fırtınalar kopardılar. Bu, bazı aklıevvellerce ekonomide canlanma ve Türkiye’nin ekonomik geleceğine önemli bir sıçrama sinyali olarak takdim edildi. Hiç alakası yok. Borsa denilen dev yeşil çuhaya bir “kapatılma-kapatılmama” iddiası üzerine atılmış bu büyük zar, sonuç olarak bir seans işidir. Kalıcı olarak bir yükseliş, dövizde bir gevşeme, faizlerde gerileme, giderek yatırımlarda canlanma, tüketimde artış ve sonuçta büyüme gibi şeylere işaret etmez. Ezber bozuldu Kapatmama ve hakemlerden sıkı bir sarı kart görme, aslında AKP’nin ezberini bozmuş durumda. AKP, daha çok şu ezber üstüne çalışıyordu. Nasılsa kapatılacaklardı ve yeni bir parti ile seçim meydanlarına çıkarken iki temayı ballandırarak işleyeceklerdi. 1- Ekonomide iyi şeyler yapıyorduk, kapatarak bozdular, önemli bir fatura çıktı. Bu fatura kapatanlar ve arkasındakilerin, sizlere-bizlere çektirdikleridir. 2- Ergenekon denilen çetelerle uğraşıyor, onları deşifre ediyorduk, kapatarak bu operasyonu engellediler. Şimdi, bu oyun planı işlemez durumdadır. Ergenekon’un seyri de bu karardan sonra değişecektir. Seçim meydanlarında sahneye konulmak üzere hazırlanan oyun, bir süre ertelenmek durumundadır. Ama esas mesele ekonomidedir. Ekonomide, siyasi gerilim, istikrarsızlığı artıran etkenlerden sadece biriydi. Dış çalkantı ve ekonominin içsel kırlganlıklar ise diğer iki etkendi. Davanın sonuçlanması ile bu üç etkenden sadece siyasi istikrarsızlık etkeni elimine oldu, diğer önemli iki etken ekonomideki yerini ve önemini koruyor. Şimdi, bu dış ve iç ekonomik istikrarsızlığın baskısı altında, AKP’den ekonomiye odaklanması ve sorunlara çözüm üretmesi beklenmektedir. Büyük sermayenin beklentileri, IMF ve AB çıpalarını güçlendirmekle başlamaktadır, ardından yükselen enflasyon, düşen büyüme, derinleşen cari açık, yükselen faizler vb. sorunlara çözüm üretmesidir. Gündem ağır Hemen belirtelim ki, AKP, “şartlı salıverilse de”, kendini bir an yoğun bir sorunlar yumağı ile karşı karşıya bulmuştur. Siyaseten AKP iç kazanı kaynayacak, sarı kartın baskısı ile “merkez”e geldikçe, milli […]

Mustafa Sönmez 2001 krizi sonrası Kemal Derviş yönetiminde , IMF desteği ve disipliniyle maliyeti topluma ödetilmiş bir istikrarlı ekonomiyi devralan AKP iktidarının, dünyadaki likidite bolluğunun avantajıyla da seçmene sunduğu istikrar tablosu, 2008’de son hızla kararıyor. 2007 seçimlerinde oylarını yüzde 47’ye çıkarmada ekonomiden rüzgar alan AKP’de şimdi rüzgar ve şemsiye tersine dönmüş durumda. Tüm beklenti anketleri, güven endeksleri AKP’ye güvenin hızla azaldığını, AKP’nin hızla kan kaybettiğini, bunun da olası bir seçimde oy azalmasına mutlak olarak yansıyacağına işaret ediyor. AKP’nin ekonomi cephesinden büyük gedikler vermesinde iç dinamikler kadar dış ekonomik çalkantı ve kapatma davasının yol açtığı belirsizliğin rolü var. 2007’nin ikinci yarısında yavaşlayan büyüme, hızlanan fiyat artışları ve seçim harcamaları nedeniyle, büyüme, enflasyon ve bütçe hedeflerinde büyük sapmalar yaşayan AKP ekonomik programı, 2008’e bir dizi olumsuzluk ve düşüşle girdi. Türkiye ekonomisinin büyümesini dış kaynak girişine dayandırmış olan AKP iktidarı, dünyada likidite darlığının yaşanmaya başlaması ile birlikte, kaynak girişini sürdürmek, içerideki sıcak paranın dışa çıkışını önlemek için çareyi, hızla faizleri yükseltmekte buldu. Yükseltilen faizlerle kaynak girişini, dolayısıyla döviz kurunu belirli bir bantta tutabilen yönetimin bu politikası, ekonomiye ve topluma çok ağır bir yüksek faiz maliyeti yüklüyor. ABD ve AB’den, gelen faizleri yükseltmeme sinyaline, T.C. Merkez Bankası’nın daha uzun süre faizleri indirmeyeceği, hatta gerek görürse yükselteceği sinyali, yüksek faizli yaşamın ekonomik hayata uzun süre damgasını vuracağını gösteriyor. Yüksek faiz, fiyat istikrarının gerekçesi gibi gösterilse de, özünde ekonominin rüzgarı olan dış kaynak girişinin daim kılınması için olmazsa olmaz koşul. Bu dış kaynak girişi, döviz kurunu da istenen düşük seviyede tutarak, dış borç yükü olanları, ithalat siparişi bulunanları olası kabuslardan kurtarıyor, ama şimdilik… Bu yüksek faiz freninin hem iç borç yükü üstünden bütçeye, dolayısıyla topluma, hem de yüksek faiz ateşiyle yanacaklara getireceği maliyetler hızlı bir memnuniyetsizliğe yol açmış durumda. Yüksek faizin içten içe ciddi bir maliyet ödettiği açık. Bir anlamda yüksek faiz, fiili yaşanan krizin maskelenmesine […]
Mustafa Sönmez ABD finans piyasalarında başgösteren çalkantının içine ABD’deki reel ekonomiyi, giderek başta AB ve Asya olmak üzere diğer coğrafyaları alması zaman aldıkça, değişik kriz teorileri de üretiliyor. Bunlardan birini Kemal Derviş, TÜSİAD’ın Anayasa Konvansiyonu toplantısında dile getirdi. Derviş’e göre, Asya, ABD’deki ve olduğu kadar AB’yi kapsayacak krizden ayrışmış durumda. Bu “ayrışma” iddiası, haliyle, yüksek büyüme hızlarına sahip bu ekonomilerde işlerin yolunda gideceğini dolayısıyla, krizin tüm dünyayı sarmayarak lokal, zamanla da geçici olacağını öne sürerek yüreklere su serpiyor. Derviş, bu kehanetinden öteye de giderek Türkiye için de müjdeler verdi ve kriz alevinin henüz Türkiye’ye ulaşmadığını ve neredeyse hafif yaralarla geçiştirilebileceğini öne sürdü. Derviş kalibresindeki bir isimden insan, daha soğukkanlı ve bilimsel açıklamalar bekliyor. Ama belli ki, konu Anayasa konvansiyonu olunca, ekonomi tahlili de amaca oryante edilmiş. Küresel köyde ayrışma Bir kere , küreselleşme edebiyatının arşa vardırıldığı, her koşulda dile pelesenk edildiği daha belleklerde iken , bugün nasıl oluyor da bu küresel köyde bazı mahalleler “ayrışabiliyor?” Herkes de biliyor ki, Asya’daki Çin, Hindistan ve diğer Asya ekonomileri, ABD, AB’deki dinamiklerden bağımsız büyümüyorlar. Hatta, Asya’daki bu ülkelere taşınan sanayi üretimi, hizmet üretimi, ABD, AB kökenli küresel firmaların üretimi. Çin’in, Hindistan’ın, G.Kore’nin ihracatı bu ülke sanayicilerinin ihracatı mıdır sanıyorsunuz? Hayır, küresel sermayenin Çin, Hindistan, G.Kore mahreçli ihracatıdır, üretimidir. Tıpkı bizde Fiat, Renault, Türkcell, Telekom gibi kuruluşların mal ve hizmet üretim ve ihraçlarının ağırlıkla yabancı sermaye mahreçli olması gibi. Dolayısıyla, Asya’da icra edilen ve Batı’ya ihracatı yapılan ürün ve hizmet, hiçbir şekilde Batı’dan ayrışmış değil, bu bir. İkincisi, Asya’daki küresel sermaye, ABD’de, AB’de can çekişen mali sermaye ile bütünleşik, holding çatısı altındaki sermayedarlardır. Batı’da krize giren finansın reel sektördeki ayağını tökezletmemesi düşünülemez. Bugün,. Koç’un Yapı Kredi’si tökezlese, bundan Arçelik etkilenmeden kalabilir mi? Durum aynıdır. Krize farklı savunma… Özetle, bu ayrışma teorisi , karanlıkta ıslık çalma, bize bişey olmaz öyküsüne bir Derviş katkısı olmaktan öteye […]

Güventürk Görgülü Ekonomiden sorumlu eski devlet bakanı ve son IMF programının mimarlarından Kemal Derviş, dünya ekonomisi için asıl büyük tehlikenin finansal kriz değil, emtia fiyatlarındaki artış ve küresel ısınma olduğunu söyledi. Bugün İstanbul’ Levent’teki Sabancı Center’da gerçekleştirilen TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu toplantısında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) başkanı sıfatıyla konuşan Kemal Derviş, dünya ekonomisine uzun dönemli olarak bakıldığında finansal krizlerin etkisinin hep sınırlı kaldığını bu kez de çeşitli karamsar senaryolara rağmen bu etkinin sınırlı kalmasını beklediğiini söyledi. Derviş’e göre dünyadaki büyüme motorunun batıdan doğuya geçmesi, batıdaki finansal krizin etkilerini sınırlayacak en önemli etken durumunda. Ancak yine Derviş’e göre önümüzdeki yıllarda dünya ekonomisini tehdit eden en önemli faktörler emtia fiyatlarındaki hızlı artış, doğal kaynaklardaki azalma ve küresel ısınma tehlikesi. Eğer dünyadaki merkez bankaları emtia fiyatlarındaki hızlı artışı gözönüne almadan anti-enflasyonist sıkı para politikalarını sürdürürlerse bu kez küresel bir durgunluğun gerçekten ortaya çıkma tehlikesi bulunuyor. Petrol başta olmak üzere emtia fiyatlarındaki artışın uzun süre devam edeceğini belirten Kemal Derviş, çok düşük enflasyon hedefleyen merkez bankalarını bu hedeflerini gerçekleştirebilmek için alacakları önlemler konusunda dikkatli olmaları gerektiğini söyledi. Anti-enflasyonist önlemlerin durgunluğa yol açmaması için “makul ölçülerde” enflasyona izin verilmesi gerektiğini anlatan Derviş, aradaki dengenin çok önemli olduğuna dikkat çekti. Büyüme trendinin sürdürülebilmesi için makul düzeydeki enflasyona izin vermesi gereken merkez bankalarının, bunu “kalıcı bir enflasyon beklentisine dönüştürmemesi gerektiğinin” de altını çizen Derviş, bu süreçte merkez bankalarına büyük iş düştüğünü söyledi. Türkiye’nin de özellikle 2002-2006 döneminde büyüme konusunda çok büyük bir başarı yakaladığına dikkat çeken Kemal Derviş, bu başarıya rağmen mevcut koşullarda bu büyüme eğiliminin sürdürülebilir olmadığı görüşünde. Düşük bir iç tasarruf oranı, yüksek cari işlemler açığı ve düşük bir yatırım oranıyla, her yıl yüzde 7-8 büyümenin mümkün olmadığını dile getiren Derviş, 2020 yılına doğru işsizliğin sorun olmaktan çıkması ve refah düzeyinin artması için uzun vadede yıllık yüzde 7-8’lik büyümenin şart olduğunu vurguladı. Kemal Derviş, […]
Güventürk Görgülü üretici fiyatları endeksinin tüketici fiyatları endeksinden daha hızlı artması durumu halen devam ediyor. Uzmanlar petrol fiyatının 130 doların üzerine çıkması başta olmak üzere hammadde fiyatlarındaki artışların maliyet üzerinde enflasyonist baskı yarattığını ve bu durumun bir süre sonra kaçınılmaz olarak tüketici enflasyonuna da yansıyacağını belirtiyorlar. ÜFE ve TÜFE arasındaki makasın ÜFE lehine açılması aynı zamanda kar marjlarındaki düşüşe ve piyasadaki durgunluk nedeniyle artan maliyetlerin son tüketiciye yansıtılamadığına da işaret ediyor.

Ünlü Avustralyalı iktisatçı Phillips, 1949’da savaş uçaklarının parçalarıyla, suyla çalışan bir makine icat eder. Amaç milli geliri hesaplamak ve gelirin oluşumunu açıklamaktır. Bu aletten yaklaşık 15 tane daha üretilir ve aynı dönemde bir örneği de 10 bin Sterlin karşılığında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne getirtilir. Moniac (Monetary National Income Analogue Computer) adı verilen milli gelir makinesinin dünyada en iyi korunmuş olanı Türkiye’de. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Serdar Ongan makinenin böyle sağlam kalmasının sebebini kıymetinin anlaşılamamasına ve bir kenara bırakılmasına bağlıyor. Serdar Ongan milli gelir makinesinin nasıl çalıştığını HaberVs’ye anlattı.

Güventürk Görgülü “Atma recep din kardeşiyiz” sözünün Ekşi Sözlük’e göre hikayesi Ekşi sözlük halk arasında çok kullanılan bu sözü “çok yalan söyleyen kimselere söylenen bir deyim” olarak tanımlıyor.Hikaye şöyle devam ediyor:Osmanlı devrinde Arnavut Recep isminde birisi eşkıyalık yapmaktadır. Bir gün Osmanlı askerleri bunu ve adamlarını sıkıştırır. Silahlar patlar. Arnavut Recep ve avanesi çok kötü bir duruma düşünce kahramanımız, askerlere : “Durun, vurmayın, atmayın! Din kardeşiyiz hepimiz! Acıyın!” şeklinde yalvarır. Askerler de “Tamam! Fakat bir daha görmeyelim!” diyerek bunları bırakırlar. Bir kaç gün sonra bir kahvede (ya da benzeri bir yerde) Recep Efendi nutuk çekmektedir: “Geçen gün askerleri mahvettim! Vurdum, kırdım. analarını ağlattım! Herifler canlarını zor kurtardılar elimden!” Bu sırada oradan geçen ve olaya da şahit olmuş olan bir vatandaş şöyle der: “Atma Recep, din kardeşiyiz!”

Mustafa Sönmez Özellikle Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusunda yer alan illerde halkın “iş ve aş” beklentilerine, bugüne kadar cevap veremeyen AKP iktidarı, bölge için yeni bir paket oluşturduğu iddiasında. Türkiye’nin 21 ilini kapsayan Doğu ve Güneydoğu illerinde yaşayan yüzde 16’lık yaklaşık 11,2 milyon nüfusun işsizlik ve yoksulluk sorunlarına, özellikle bölgenin birçok ilinde süren “düşük yoğunluklu savaş” diye tarif edilen çatışmalar ve bölgeye dönük “savunma-güvenlik” harcamaları”nın öncelik taşıması çözüm üretmedi. AKP iktidarı döneminde de Türkiye bütçesinden bu 21 ile aktarılmış görünen kaynaklar, sivil nüfusun iş ve aş beklentilerinden çok, bölgede “savunma-güvenlik” harcamalarında, bölgenin pek yararlanamadığı enerji yatırımlarında kullanıldı. Özelleştirmelerle, kamu kuruluşlarını kapatmalarla, tarım ve hayvancılığa verilen desteklerin azaltılmasıyla bölgenin, milli gelire katkısı hızla azalmıştı. Bölgede gerileyen tarım ve hayvancılık, bölgeye hızla egemen olan şiddet ikliminin etkisiyle yoğun bir göçü de başlatmıştı. Bu durum, bölgenin insan gücü ve servet-sermaye kanamasını artırırken, göç alan büyük metropollerde de ciddi uyum sorunları yaşanmasına yol açtı. Nihayet, son 2007 nüfus sayımlarından anlaşılmaktadır ki, özellikle Güneydoğu insanı, artan yoksulluk ve güvenlik sorunlarına rağmen Bölge dışına göç etmekten vazgeçmiş, göçenlerin bir kısmı geri dönmüş, Bölgenin kent merkezlerine sığınmıştır. Bu geriye göçme ya da göçten vazgeçme kararında, göçülen batı metropollerinde tutunamamak etkeni kadar, lince varan hoşgörüsüzlüğe muhatap kalmak gibi davranışlar etkili olmuştur.Bölgede hızla artan işsizliğe, özellikle genç işsizliğine çözüm üretilemeyişi, kimliğin inkarı, dışlanma, devlete güvensizlik duygularını da beslemeye devam etmektedir. bölgeyi uzun süre oyalayan GAP yatırımlarının, Güneydoğu’nun kendi ihtiyaçlarından çok, Türkiye’nin gelişmiş bölgelerinin kullandığı enerji yatırımlarına odaklı olduğu ve mevzi gelişme fırsatları dışında bölgede radikal değişikliklere yol açmadığı, enerji ayağı tamamlanırken tarım ayağına dönük yatırımların sürüncemede kaldığı anlaşılmıştır. Bölgenin güneyi GAP ile oyalanırken kuzeydoğu illeri için hiçbir şey yapılmamış, bu bölgeden göçler daha da hızlanmıştır. Bölge, nüfusunun yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Yoksulluğun bir göstergesi olan yeşil kartla tedavi olan nüfus Türkiye genelinde, 2008’de 9,4 milyon olarak belirlenirken, bunların […]

Güventürk Görgülü) IMF, büyümedeki yavaşlamanın halâ güçlü görünümünü koruyan işgücü piyasasına bağlı güçlü iç talep sayesinde kısmen dengelenebileceğine işaret etmekle birlikte küresel daralmanın beklenenden hızlı olması ve Avro’nun yukarı doğru baskı altında kalması nedeniyle kredi daralmasının sorun yaratabileceği ihtimalini de gündemde tutuyor. Raporla ilgili görüşlerini açıklayan IMF Avrupa Dairesi Müdürü Michael Deppler, ABD büyümesi azaldığında Avrupa’nın bunu izlediğini belirterek “Avrupa ABD’deki yavaşlamaya ve global finansal çalkantıya karşı kısmen direnç gösterebilmiş ise de tarihsel gelişim bunların giderek artan biçimde acısını ortaya çıkaracağınıbelirlemektedir.” diyor. Kırılganlığa dikkat Rapor, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa ekonomileriyle ilgili olarak, “Azalan bir hızda da olsa, kalkınmış ekonomilerle yakınlaşmaya yönelik eğilim, özellikle verimlilik kazanımları olarak güçlü temellere dayanmaktadır ve bu nedenle de devam edecektir.” tespitini yaptıktan sonra kırılganlıklara da dikkat çekiyor. “Hızlı büyüme, zorlu bir yerli yerine oturmanın risklerini arttırarak büyük cari açıkları ve yüksek düzeylerdeki dış borçluluğu içerecek şekilde artan dış dengesizlikler eşliğinde sürdürülmüştür.” ifadesini kullanan rapor, gelişmekte olan ekonomilerin kalkınmış ekonomilere yumuşak da olsa bir yakınlaşma yoluna girmesi için makro ekonomik politikalar ve yapısal reformların gözden geçirilmesi gerekliliğine işaret ediyor. Öte yandan kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor’s da yayımladığı raporda, global kredi sıkışıklığının artması halinde gelişmekte olan piyasalar arasında Doğu Avrupa ülkelerinin kırılgan konumda olacaklarını açıkladı. Standard and Poor’s’un raporunda yayımladığı kırılganlık endeksine göre Türkiye, en kırılgan beşinci ülke konumunda. Listenin birinci sırasında ise İzlanda bulunuyor. S&P yayımladığı, “Global Kredi Krizi’nin Avrupa’daki Gelişmekte Olan Piyasaları Diğerlerinden Daha Olumsuz Etkileme İhtimalinin Nedenleri” başlıklı raporunda, her ülkenin kırılganlığının, dış dengesizlikleri finanse etmek ve ödemeler dengesi krizlerini savuşturmak için dış sermaye girişine olan ihtiyaçlarıyla doğrudan bağlantılı hale gelebileceği belirtiliyor. Standard and Poor’s kredi analisti Moritz Kraemer, “Doğu Avrupa’nın tehlikeye daha maruz bir konumda olduğuna inanıyoruz; buna karşılık Asya ve Latin Amerika, ticaret fazlaları ve büyük döviz rezervleriyle, global ekonominin daha keskin bir şekilde gerilemesi halinde başlarına […]
Kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor’s’un (S&P) Türkiye’nin kredi notu görünümünü negatife çevirme kararının ardından, bir başka kredi derecelendirme şirketi Moody’s Türkiye’nin görünümünü “durağan”da tuttu… Moody’s tarafından yayınlanan raporda Türkiye`nin kredibilitesine olumlu yönde atkı eden faktörler olarak gösterilen unsurlar söyle sıralandı: – Avrupa ile derinleşen bağlar ve dinamik ekonomi– Politik ve ekonomik istikrardaki artış– Stratejik jeopolitik durum Kredibilite üzerinde olumsuz etki yapan unsurlar olarak ise şu noktalara dikkat çekildi:Yüksek oranda dış finansman zorunluluğu,Tarihi politik kargaşa kaynağı laik – antilaik tartışmalarının sürmesi Öte yandan notların görünümünün durağan olarak korunmasına karşılık ülkede yapısal reformların hız kesmesi ve yaşanan son sıyası gerginlikler nedeniyle riskler oluştuğu belirtildi. İngiliz finans gazetesi Financial Times da (FT) S6P’nin kararını değerlendirirken, “Türkiye’deki siyasi istikrarsızlık, küresel kredideki daralma ile birleşince ülkenin kredibilitesi darbe yedi” yorumunu yapmıştı. FT haberinde, bu kararın Türkiye’nin notunun bu yıl yükseltilmesi olasılığını ortadan kaldırdığını belirtti. Türkiye’nin uzun dönemli döviz cinsinden kredi notunun halen BB- olduğuna dikkat çeken gazete, bunun da hükümetlere ucuzca borçlanma olanağını sağlayan nottan üç basamak aşağı olduğuna dikkat çekti.

Güventürk Görgülü Türkiye İstatistik Kurumu tarafından bugün açıklanan enflasyon verileri, Türkiye ekonomisinin yavaş yavaş maliyet enflasyonu ve durgunluk sinyalleri vermeye başladığını gösteriyor. Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) mart ayında yüzde 0,96 oranında artarken Üretici fiyatları endeksi (ÜFE) aylık yüzde 3,17 arttı. Böylece yıllık hedeflerin tutturulması için TÜFE’de aylık yüzde 0,91 olan üst sınır aşılmiş oldu. ÜFE deki artış da bir yandan yurtdışı emtia fiyatları artışı, bir yandan da YTL’nin değer kaybından ekonominin etkilendiğini gösterdi. Üretici fiyatlarındaki aylık değişimin tarım sektöründe yüzde 0,82 düzeyinde kalmasına karşılık sanayi sektöründe yüzde 3,75’e ulaşması, önümüzdeki aylarda sanayi kesiminin maliyet enflasyonu ile karşı karşıya kalacağını gösteriyor. Tüketici fiyatlarındaki artışın üretici fiyatlarına göre düşük kalması ise sanayideki maliyet artışlarının son tüketiciye yansıtılamadığının işaretini veriyor. Büyük ölçüde iç talepteki düşüş nedeniyle Şubat ayından itibaren ortaya çıkan bu eğilimin devam etmesi, (bkz. tablo) sanayi sektörünün bir süredir yaptığı durgunluk uyarılarının boşuna olmadığını kanıtlıyor. Bu durumda başta iç piyasaya dönük üretim yapanlardan başlamak üzere sanayi kesiminde daralma beklemek yanlış olmayacaktır. TÜFE’de aylık değişim yüzde 0,96 2008 yılı Mart ayında 2003=100 Temel Yıllı Tüketici Fiyatları Endeksi’nde bir önceki aya göre yüzde 0,96, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 3,09, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 9,15 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 8,40 artış gerçekleşti. Ana harcama grupları itibariyle bir ay önceye göre en yüksek artış yüzde 2,19 ile çeşitli mal ve hizmetler grubunda yaşandı. Mart ayında endekste yer alan gruplardan giyim ve ayakkabı grubunda yüzde 1,80, eğlence ve kültür grubunda yüzde 1,30, lokanta ve otellerde yüzde 1,21, ulaştırmada yüzde 1,18, ev eşyasında yüzde 1,12, gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 1,04, haberleşmede yüzde 0,43, eğitimde yüzde 0,39, konutta yüzde 0,37, alkollü içecekler ve tütünde yüzde 0,21 ve sağlıkta yüzde 0,08 artış gerçekleşti. Bir önceki yılın aynı ayına göre TÜFE’de en yüksek artış yüzde 14,71 ile konut grubunda oldu. […]

Bilkent Üniversitesi tarafından düzenlenen “Ekonomik Yönetişimdeki Mevcut Konular” başlıklı toplantıda konuşan Merkez Bankası Başkanı Yılmaz, “Bugün finansal piyasalarda akut bir kriz yaşanmaktadır. Özellikle küreselleşmenin ortaya çıkmasından bu yana en akut kriz olarak adlandırılabilir…” dedi. Yılmaz, konuşmasında, Çin atasözü olarak bilinen “ilginç zamanlarda yaşa” sözüne atıf yaptı. Burada “ilginç” kelimesi ile tehlikeli ve çalkantılı zamanların kastedildiğini ifade eden Yılmaz, bu yüzden de aslında cümlenin bir atasözünden çok, beddua niteliği taşıdığını kaydetti. Daha sonra bu atasözünün aslında Çinlilere ait olmadığını, bilgece bir anlam yüklenmek istendiği için Çinlilere ithaf edildiğinin anlaşıldığını ifade eden Yılmaz, “Ancak kaynağı ne olursa olsun böyle bir lanetle karşı karşıya olduğumuzu şu anda söylememiz gerekiyor” dedi. Yılmaz, 2007’nin ortalarından bu yana global anlamda finansal bir çalkantı yaşandığını ve bu çalkantının büyüklüğünün 2006 yılında yaşanandan çok daha fazla olduğunu belirtti. Finansal kuruluşların yaşadığı zararlar ve tüketici güvenindeki düşüş sonucunda Amerikan ekonomisinde durgunluk görülme olasılığının arttığını ifade eden Yılmaz, risk algılamalarındaki bozulmaların, kalkınmakta olan ülkelerin risk primlerini de artırdığını ifade ederek, bu ülkelere Türkiye’nin de dahil olduğuna dikkat çekti. Şimdiye kadar Türkiye’nin risk primlerinde gerçekleşen artışların diğer kalkınmakta olan ülkelerdeki artışlarla uyumlu olduğunu kaydeden Yılmaz, “Her ne kadar son dönemlerde birtakım siyasi istikrarsızlıklar Türk finansal piyasalarını büyük bir sıkıntıya soksa da… Ben Türkiye’nin risk priminin, önümüzdeki yıllarda makroekonomik koşullarda gelişme olmazsa ve kurumsal reformlar yapılmazsa daha da yüksek olmasını bekliyorum” dedi. Yılmaz, son 20 yılın küreselleşme, regülasyon ve özelleştirme çağı olarak tanımlanabileceğini ifade ederek, “yönetişim” kavramının önemli bir konu haline gelmesinin tesadüf olmadığını söyledi. 1990’ların sonunda Güneydoğu Asya’da yaşanan ekonomik krizin, iyi yönetişim uygulamaları olmadığı takdirde, ekonomik kalkınma açısından başarılı olan ülkelerde bile sorun yaşanabildiğini gösterdiğini ifade eden Yılmaz, devletlerin ekonomi üzerindeki kontrolü azaldıkça yönetiş

Güventürk Görgülü 2007 yılının dördüncü çeyreğine ait büyüme rakamları açıklandı. TÜİK tarafından açıklanan rakamlar beklendiği gibi geride bıraktığımız yılın son çeyreğinde ekonominin yavaşlamaya başladığını gösteriyor. TÜİK verilerine göre 2007 yılı dördüncü üç aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre cari fiyatlarla gayri safi yurtiçi hasıla yüzde 9.9’luk artışla 221 230 Milyon YTL oldu. Aynı dönemler itibariyle sabit fiyatlarla gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) artışı ise yüzde 3.4 düzeyinde kaldı ve 25 872 Milyon YTL düzeyinde gerçekleşti. . 2007 yılının tamamına bakıldığında ise sabit fiyatlarla GSYİH artışının önceki yıllara göre oldukça yavaşlayarak yüzde 4.5 düzeyinde gerilediği görülüyor. TÜİK’in hesaplamalarına göre 2007 yılında kişi başına gayri safi yurtiçi hasıla cari fiyatlarla 12 bin132 YTL ve 9 bin 333 dolar olarak hesaplanıyor. Medyakronik’in daha önce gerçekleştirdiği hesaplamalara göre ise 1998 yılı sabit fiyatlarıyla kişi başına GSYİH 1.431 YTL ve 5 bin 512 dolar düzeyinde bulunuyor. Bu verilere göre 2006’dan 2007’ye kişi başına milli gelir artışı yüzde 3.1, 1998-2007 arasındaki 10 yıllık dönemde milli gelir artışı ise yüzde 27 düzeyinde. Başbakan’ın yanıltıcı açıklamaları Bu arada Başbakan Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta sonundan beri çeşitli toplantılarda dile getirdiği; “AKP döneminde kişi başına gelirin 2 bin 500 dolardan 9 bin 500 dolara yükseldiği” yönündeki açıklamaları da bizzat TÜİK tarafından yalanlanmış oluyor. Zira Erdoğan’ın veri olarak aldığı 2002-2007 döneminde kişi başına GSYİH 1998 sabit fiyatlarıyla 4 bin 217 dolardan 5 bin 512 dolara yükselmiş durumda. Bir başka deyişle 2002-2007 arasında kişi başına GSYİH Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi dört katına çıkmış değil, yalnızca yüzde 30 artmış durumda. Erdoğan’ın açıklamalarındaki yanılgı ise 2002 verilerinin, eski milli gelir serisi sabit fiyatlarının eski nüfus tahminine bölünmesiyle ortaya çıkan 2 bin 960 dolarlık kişi başı gelirin 2007 rakamlarıyla karşılaştırılmasıyla ortaya çıkıyor. Başbakan, açıklamalarında geçmişe dönük olarak eski seri, sabit fiyat ve eski nüfus tahminlerini kullanırken, 2007 rakamlarında yeni milli gelir serisi, cari […]

Mustafa Sönmez 2007’nin yüzde 4,5 olarak açıklanan büyüme oranı, birçok zaafı içinde barındıran ve zaaflarıyla beraber sürdürülebilirliği tartışılan bu büyüme patikasının da sonuna gelindiğini göstermektedir. 2007 büyüme trendleri bunu doğrulamaktadır. (Resim:1) İmalat sanayiinde tekleme başlamıştır, tarım gerilemektedir, inşaat da tempo kaybetmiştir. Sanayi sektöründe 2002-2006 döneminde katma değer artışı yıllık ortalama yüzde 8.1 olmuş ve bu dönemde sektörün büyümeye yaptığı katkı yaklaşık 2.5 puan olarak gerçekleşmişti. Sektörlerde Durum.. 2007 yılının ilk çeyreğinde de, özellikle Ocak ayındaki yüksek üretim artışının etkisiyle, sanayi sektörü katma değeri yüzde 10,2 büyümüştü. Ancak, ilk çeyrek sonrasında sanayi sektörü üretiminin yavaşlamaya başladığı görüldü. İkinci çeyrekte yüzde 4 artan sanayi sektörü üretimi, üçüncü çeyrekte yüzde 4,3 olarak belirlendi, son çeyrekteki büyümesi ise yüzde 3,6’ya gerilemiş görünüyor. (Resim 2) 2006 yılının ikinci yarısından itibaren yurtiçi talebin zayıflamasına rağmen, sanayi sektöründe üretim artışlarında bir yavaşlama gözlenmemesinin en önemli nedeni, söz konusu dönemde ihracatın artmasıydı. Ancak, 2007 yılının ilk çeyreğini takiben ihracat miktar artışının yavaşlamaya başlamasıyla, sanayi sektöründe de üretim hız kesti. 2006’da sanayi kesimi yüzde 5.8 büyürken, milli gelir, inşaat kesiminin katkısıyla yüzde 6 büyümüştü. 2007’de sanayi kesimi büyümesi yılın tamamında yüzde 5.4’e düştü.Tarım, 2006’da yüzde 1.3 büyüme gösterirken 2007’nin tamımnda yüzde 7,3 küçüldü. Kuraklığın yanısıra tarım girdilerindeki fiyat artışları ile başedemeyen tarımdaki çözülme, küçülmede önemli bir etken oldu. Bunun 2008’de de sürmesi bekleniyor. (Resim 3) 2006’nın ana motoru olmayı üstlenmiş olan inşaat da 2007’de yavaşladı. İnşaat 2006’da yüzde 18,5 büyümüştü, 2007’nin büyümesi yüzde 5’e düştü. İnşaattaki tempo düşüşününü 2008’de de sürmesi çok muhtemel. Özellikle dünya krizinin getireceği daralmanın öncelikle bu sektörü vurması bekleniyor. Dış Kaynak Girişi Yetmiyor Türkiye, son yıllardaki büyümesini ağırlıkla dış kaynak girişi ile gerçekleştirdi. İlk yıllarda sıcak para lokomotif güçtü. Dış kaynak girişinde son yıllarda sıcak paranın ağırlığı azaldı, doğrudan yabancı sermaye girişleri önem kazandı. Türk bankalarının yabancılar tarafından satın alınması, sigorta şirketlerinin yine yabancılarca alınması, […]

Güventürk Görgülü Küreselleşme ve Türkiye’nin küresel ekonomiye entegrasyonu geçtiğimiz hafta 32’ncisi düzenlenen İktisatçılar Haftası’nda tartışıldı. Prof. Dr. Güven Sak, tebliğ sunumuna geçmeden önce ABD’de yaşanan bankacılık krizine değinerek, ABD’nin durumunun şu anda, 2001 krizi sırasındaki Türkiye’ye benzediğini, piyasanın her gün “hangi banka batacak” diye tartıştığını söyledi:“Olay onlar açısından çok ciddi ama bizim açımızdan biraz eğlenceli. 2001’de yabancılar bizim banka bilançolarına bakıp ‘bu kadar risk taşınır mı?” diye kızarlardı. Şimdi onlar aynı durumda. Bundan sonrasını biz yaşadığımız için biliyoruz ama onlar tabii tam bilmiyor. Şimdi kamu kaynakları devreye girecek ve kriz aşılmaya çalışılacak.” İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti tarafından düzenlenen üç günlük konferans dizisinin ikinci gününde Prof. Dr Güven Sak, “Türkiye’nin Küresel Ekonomiye Entegrasyonu” konulu tebliğinde, Türkiye’nin küresel ekonomiye entegre olurken bu süreci herhangi bir şekilde yönetmediğini, buna ilişkin politikalar tasarlamadığını, bu nedenle de küreselleşmeden yeterince faydalanamadığını anlattı. Sak’a göre bu başıboşluk nedeniyle hızlı büyüyen sektörlerin hepsi ithalatı daha yoğun sektörler ve cari açık bu nedenle kontrol altına alınamıyor. Türkiye’nin küreselleşmenin getirilerinden yararlanamamasının ve mutsuzluğunun temelinde “sürekli değişim” koşullarına ayak uyduramamanın yattığını anlatan Prof. Güven Sak, 2001’de düzeltme yapan mali sektörün aksine reel sektörün gerekli düzeltmeyi halen yapamadığını ve aynı 2001’deki mali sektör gibi sürekli risk biriktirmeye devam ettiğini söylüyor:“Reel sektörün küreselleşmeye ayak uydurabilmesi için kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bunun için de sanayi politikası gerekli. Eğer böyle bir politika olmazsa küreselleşmeye ayak uyduramayız. Büyüme ve verimlilik artışı için kamu idaresinin değişik noktalarının birlikte çalışması ve çok ciddi bir işbirliği gerekiyor. Ama bu açıdan çok da iyi bir noktada olduğumuz söylenemez.” Tebliği değerlendiren konuşmacılardan Prof. Dr. Fatih Özatay da reel sektörün açık pozisyonlarının giderek fazlalaştığını ve bilançoların zayıf olması durumunda bu riskin dönüp dolaşıp bankalara yansıma tehlikesinin bulunduğuna dikkat çekti. Benzer bir vurgu da oturum başkanlığını yapan Garanti Bankası Genel Müdür Yardımcısı Adnan Memiş’ten geldi. 2001’de mali kesimin yaşadığı riskler ve daha sonraki düzeltme […]

Güventürk Görgülü Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından uzunca bir süredir hazırlıkları sürdürülen 1998 bazlı yeni milli gelir serisinin 8 Mart’ta açıklanmasıyla birlikte, birkaç gün için de olsa ortalıkta iyimserlikle karışık bir böbürlenme havası esti. Şimdiye kadar hesaplanandan adam başı 2 bin dolar daha zengin olduğumuz ortaya çıkınca, ekonomiden sorumlu bakanlar topluca “Güçlüyüz, krizden etkilenmeyeceğiz” açıklamasını yaptılar, ama küresel kriz dalgası İMKB’yi vurunca, piyasalara aşılanmaya çalışılan iyimserlik havası da bir anda uçup gitti. Gerçekten de Türkiye ekonomisinin geçmişe göre daha güçlü, daha dayanıklı veya daha büyük olup olmadığını anlamak için yeni milli gelir serisinin özellikleri kadar zaman içindeki değişimini de iyi incelemek gerekiyor. Birçok iktisatçıya göre, bazı eksiklikleri olsa da yapılan güncelleme çalışmasının ekonomik gerçekleri anlamak açısından çok büyük faydaları var. Her şeyden önce yeni işyeri sayımı, yeni konut sayımı gibi bazı yeni verilerin eklenmesiyle ekonomik büyüklüklere daha gerçekçi bakılması mümkün olacak. Ayrıca, Avrupa Birliği standartlarıyla uyum sağlamak amacıyla daha önceden hesaba katılmayan bazı kalemler de hesaba katılarak diğer ülke ekonomileriyle sağlıklı bir karşılaştırma zemini elde edilmiş oldu. Hesaba yeni katılan kalemlerin hesaplama yöntemleriyle ilgili bazı kuşku ve kaygılar olsa da, ekonomiyle ilgilenen herkes gibi, ülkede bu tür ciddi verileri üretebilen tek kurum olan TÜİK’in ortaya koyduğu rakamları doğru kabul etmek durumundayız. TÜİK’in geçen günlerde adrese dayalı nüfus sayımı sonuçlarını açıklaması ve nüfusumuzun da tahminlerden az çıkması, kişi başına milli gelirimizi bir miktar arttırmıştı. Hükümet cephesinden, kişi başına gelirimizin son 6 yılda 8 bin dolara yükseldiği yönünde açıklamalarla birlikte “10 bin dolar hedefine ulaşmamıza az kaldı” ifadelerini artık sık sık duyuyoruz. Ama milli gelirde bir gece içinde kaydedilen bu artışın “aslında bir gecede” olmadığını, eğer gerçekten bir artış varsa bunun bir zaman serisi içinde gözlemlenmesi gerektiğini de unutmamak gerekiyor. Bu açıdan 1998’e kadar geri götürülen yeni milli gelir serisine baktığımızda, aslında eskiden de çok fakir olmadığımızı görüyoruz. Bu rakamları bir de […]

Uluslararası finans piyasalarında başlayan olumsuz beklenti dalgasının yakında reel sektörü etkilemesinden ve işsizlik dalgası yaratmasından kaygı duyuluyor. Geçtiğimiz hafta “Kurumsal Risk Yönetimi ve 2008 Öngörüleri” başlıklı bir rapor yayımlayan Türk Sanayici ve İşadamları Derneği TÜSİAD, uluslararası finans piyasalarındaki dalgalanmanın reel sektörü tehdit edecek boyutlara ulaştığını, bundan etkilenecek ülkelerin başında da Türkiye gibi gelişmekte olan piyasaların geldiğine dikkat çekti. Hazırladığı raporda 2004-2007 arasında istihdamın sürekli arttığını ifade eden TÜSİAD, 2007’nin son çeyreğinde ise bu eğilimin tersine döndüğüne vurgu yaptı. Raporda Türkiye ekonomisindeki mevcut eğilim “istihdamın artmasına olanak sağlayacak bir yapıdan uzak” olarak niteleniyor. Raporda hükümete de ekonomi yönetiminde yeni bir vizyon ortaya koyması ve reform hamlesi başlatması çağrısı yapılıyor. Önceki hafta da İstanbul Sanayi Odası (ISO) üyelerinin 2007’nin ikinci yarısı için yanıtladığı “Ekonomik Durum Tespit Anketi”nin sonuçları yayımlanmıştı. Anket, geçtiğimiz 6 aylık dönemde sanayiciler açısından bazı göstergelerin negatife döndüğünü ortaya koymuş, İSO başkanı Tanıl Küçük hükümete, “Türbanla uğraşmayı bırakı, ekonomiye dönün” çağrısı yapmıştı. İstihdamdaki düşüş ve yükselen işsizlik tehlikesiyle ilgili bir uyarı da geçtiğimiz hafta iktisatçı Mustafa Sönmez’den geldi. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayımlanan verilerin uluslararası standartlara uygun olmadığına dikkat çeken Sönmez, mevcut işsizliğin açıklanan rakamların daha üzerinde olduğunu ve Türkiye’yi “hiper işsizlik” tehlikesinin beklediğini öne sürdü. Sönmez’in değerlendirdiği işsizlik verilerine göre Türkiye’de işsizlik oranı resmi verilerdeki gibi yüzde 12 değil, yüzde 20’ye ulaşıyor ve 2008’de yaşanacak krizin etkileriyle Türkiye’deki işsizlik düzeyi “hiper” düzeylere gelebilir. Mustafa sönmez’in araştırmasından bazı satırbaşları şöyle: – Yüzde 10’luk resmi işsizlik bile Türkiye’yi yüzde 8 dolayındaki AB işsizliğinin ve yüzde 6,6’lık OECD işsizliğinin üstünde gösteriyor. – TÜİK’in hanehalkı işgücü anketlerinde, 49 milyon civarındaki 15 yaş üstü nüfusun ancak 23 milyonu işgücü sayılıyor. Bu da her 100 kişiden 48-49’unun çalışmak istemesi demek. Oysa işgücüne katılma oranı OECD’de ve AB’nin 15 üyesinde yüzde 65’in üzerinde. – Türkiye’de açıklanan işsiz sayısı 2 milyon 350 bin ve resmi işsizlik […]