Etiket çin

20 yaşındaki gezginin İpek Yolu macerası

20 yaşındaki bir genç Kaliforniya'dan Çin'e tek yön uçak bileti alarak tek başına İpek Yolu turu yapmaya karar veriyor. Deneyimlerini HaberVesaire'ye anlatan genç gezgin Aidan Grundy-Reiner, seyahatinin insanlığa karşı olan inancını artırdığını söylüyor.

‘Çok kutuplu bir dünyaya doğru gidiyoruz’

İstanbul’daki olaylı IMF-Dünya Bankası toplantılarının ardından küresel krizin geldiği noktayı ve dünya ekonomisindeki gelişmeleri Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Tonak, HaberVs için değerlendirdi. – Geçtiğimiz günlerde IMF-Dünya Bankası toplantılarında da dile getirildiği gibi küresel ekonomik krizden yavaş yavaş çıkılmaya başlandığı yönünde “İhtiyatlı” bir görüş yaygınlaşmaya başladı. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? Ahmet Tonak: Krizin bitip bitmediğine karar vermek için önce nedenine bakmak gerekiyor. Küresel kriz Amerika’daki subprime mortgage piyasasındaki bazı sıkıntılarla bir anda tartışılmaya başlandı. Krizin nedeni olarak da bu piyasadaki bir takım düzensizlikler veya kimi şirketlerin, özellikle finansal şirketlerin aç gözlülüğü gösterildi. Ancak yavaş yavaş krizin daha yapısal nedenleri olduğu konusunda bir tartışma da başladı. Oysa benim gibi üniversitelerde okutulan egemen iktisat anlayışı dışında klasik marksist ekolden gelen birçok iktisatçı yıllardır böyle derin bir krizin geleceğini değişik şekillerde dile getiriyorlardı. Örneğin 2005 yılının aralık ayında Cumhuriyet Gazetesi’nde bir sayfa bu konuyu yazmış, özellikle konut borçlandırma piyasasında Amerika’da bu tip kırılganlıkların biriktiğini, asli neden olmasalar da bunların bir krizi tetikleyebileceğini dile getirmiştim. Bu durum Amerika’da dediğim gibi ana iktisat akımı dışındaki bazı iktisatçılar tarafından gözlemleniyordu bende o tartışmaları Türkiye’ye taşımaya çalışmıştım. Fakat kimse bunlara kulak asmadı. Ondan sonra 2008 yazında bu kriz patlak verince bir anda mesele gündeme oturdu. Az önce söylediğim gibi ana akım iktisadın dışından gelenler yani bizim gibi Marksçı bir yaklaşımla meseleyi ele alanlar için kapitalizmin dönemsel krizleri bilinmeyen bir şey değil. Kapitalizmin 3–5 yılda bir yaşanan iç çevrim dediğimiz kısa dönem bunalımlarının yanısıra aslında daha ciddi, daha derin 20-30 yılda bir gözlemlenen krizleri de yaşadığı, kapitalizmin yapısal nedenlerle bunları doğurduğu, yıllardır söylenir bilinir. Bu kriz de bence böyle derin, 20–30 yılda bir yaşanan krizlerden biridir. – Yaygın kabullerden biri de finans sektöründe ortaya çıktığı ve reel sektörü etkilediği yönünde… Evet, “Finans sektöründe bir takım şeyler oldu, ondan sonra finans sektöründe yaşanan bu kriz hali […]

Sanal dünyanın gerçek çöpü: e-atıklar

Dünyanın tüm gelişmiş ülkeleri bize her gün yeni bir teknoloji harikası ürün sunarken, sunulan her ürünün belli bir ömrü olduğu da biliniyor. Alınan bir bilgisayar ya da cep telefonu, zamanla eskidiği, bozulduğu ya da daha yenisi çıktığı için atılıyor. Alınan bir cep telefonun iki hafta sonra yeni modeli, kullanılan bilgisayara uyum sağlayamayan yeni yazılımlar çıkabiliyor. Hal böyle olunca son on yılda 500 milyon bilgisayarın çöpe atılması normal karşılanıyor. Peki atılan bir elektronik çöp nereye gidiyor, hangi süreçlerden geçiyor? Bu soruya gelişmiş geri dönüşüm tesislerinde, doğaya ve insana zararı olmayacak şekilde ayrıştırılıyor diye cevap vermeyi çok isterdik ama maalesef durum çok daha içler acısı. E-atıkları buzdolabı, klima, telsiz ve cep telefonları, her tür bilgisayar ve bilgisayar aksesuarı, televizyon, müzik seti ve ses sistemleri gibi aklınıza gelebilecek her tür elektonik alet oluşturuyor. En çok e-atık oluşturan alet ise bilgisayarlar. Özellikle bilgisayarın en çok satıldığı ülke olan Amerika’nın attığı bilgisayarların yüzde ellisinin çalışır durumda olduğu halde, yeni teknoloji kurbanı olması, e-atık miktarını gereksiz şekilde arttırıyor. ABD, Avustralya, Japonya, İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde atılan elektronikler toplanarak gemilerle başta Çin olmak üzere, Hindistan ve Pakistan’a geri dönüşüm amacıyla gönderiliyor. Az gelişmiş ülkelere gönderilmesinin nedeni ise basit: E-atık geri dönüşümü için Amerika’da 30 dolar, Avrupa’da 20 Euro harcanması gerekirken, Çin’de 2 dolar, Hindistan’da 2 euro harcanıyor. Bu fiyat farkında ucuz iş gücünün yanı sıra, geri dönüşüm işlemi için hiçbir tesise ya da önleme gerek duyulmaması da etkili. 18 ayda bir yenilenen teknoloji Çin ve Hindistan’daki e-çöplüklere geçmeden önce bu çöplerin nedenini anlamak için üç farklı kategorideki kullanıcılara bir göz atmak gerekiyor. Birincisi bireysel kullanıcılar ve küçük işletmeler. Bu kategorideki elektronik eşya kullanıcıları genelde aletleri bozulduğu için değil, daha yenisi çıktığı için atıyor. Teknolojinin bugün yaklaşlık 18 ayda bir yenilenen bir sektör olduğu kabul edildiğinde bireysel kullanıcıların yaklaşık iki yılda bir sahip oldukları aletleri yeniledikleri gözlemleniyor. İkincisi […]

Pekin 2008 vesilesiyle insan hakları

Güventürk Görgülü Olimpiyat oyunlarının Türkiye’de gerçekleştirilmesi konusunda 2004 ve 2008 oyunları için yaptığımız ataklar sonuçsuz çıkınca 2008 olimpiyatlarına ev sahipliği yapmak da Pekin’e veya Çinlilerin ısrarına uyarsak Beijing’e nasip oldu. Oldu olmasına ama Çinli yöneticiler bu olimpiyat işine kalkıştıklarına pişman mıdırlar değil midirler onu ilerleyen zamanlarda göreceğiz. Zira Pekin olimpiyat işini İstanbul’un elinden alır almaz –tabii İstanbul’un da bir şansı var mıydı o da tartışılır- kızılca kıyamet koptu. Vay efendim Pekin yönetimi şu kadar adamı baskı altında tutuyormuş, şu kadar gazeteciyi hapse atmış, Tibet’i işgal etmiş, Doğu Türkistan’da insan haklarını ihlal ediyormuş, yılda şu kadar insanı idam ediyormuş, muş muş… Bu kadarla kalsa iyi. İşin bir de kölecilik, çocuk işçiliği boyutu var. Amerikalı ve Avrupalı bazı firmaların Çinli işçileri neredeyse köle emeği koşullarında çalıştırdıkları, çocuk emeğinin yaygın olarak kullanımına izin verildiği, Çin’deki hızlı büyümenin sürdürülebilmesi için insanlara ağır çalışma koşullarının dayatıldığı gibi bir sürü iddia gündeme getirildi. Tabii bu iddiaların gündeme getirilmesindeki tek neden 2008 olimpiyat oyunlarına Pekin’in ev sahipliği yapması değil. Olimpiyatlar olmasa da bu iddialar zaten vardı. Ama elbette ki Pekin 2008 süreci Çin yönetimine yönelik bu iddiaların daha çok tartışılmasına, daha çok duyulmasına neden oldu. İşte bu açıdan bakıldığında Çin yönetiminin beklediği gibi olimpiyat oyunlarının dünya kamuoyunda Çin’in saygınlığını artırıp artırmadığını bir ay kadar sonra göreceğiz. Çünkü Pekin 2008’e kadar olan süreçte Çin’in bu işten tam istediği sonucu alabildiğini söylemek biraz zor. Olimpiyat meşalesinin dünyayı dolaşırken protestoculardan korunması sırasında yaşananlar bile sıkıntının boyutlarını gösteriyor. Batılı ülkelerin ekonomik çıkarlar mevzubahis olduğunda insan haklarını, hukuku, sansürü, idamı, baskıyı “teferruat” saydıklarını zaten biliyoruz. Ama Pekin 2008’in faydalarından biri de galiba batı kamuoyunun kendilerindeki bu durumu biraz fark etmesi oldu. Öyle ya, baskıyı yapan Çin yönetimi de olsa, boykot çağrılarına kulak tıkayanlar da kendi hükümetleri sonuçta. Hani her işte bir hayır vardır derler ya; bu 2008 olimpiyatları da biraz öyle oldu […]

Çin ve Hindistan’a dair gıda krizi efsaneleri

Nıvart Taşçı 2000’de, “açlık çağının” ilk yılında başlayan gıda fiyatlarındaki artış, birkaç yıl içinde korkunç seviyelere ulaştı. 2008’in ilk üç ayında Asya ülkeleri ikiye katlanan pirinç fiyatlarıyla sarsıldı. Buğday fiyatları geçen yıla kıyasla yüzde 130 arttı. Aslında, artış, yemeklik yağdan sebze ve meyveye, süt ürünlerinden ete, tüm temel besin maddelerinin fiyatlarında yaşandı. Önce kuraklık suçlandı, sonra Çin ve Hindistan sorumlu tutuldu, üretim azaldı dendi… Oysa istatistikler, gelişmiş ülkelerin hükümet temsilcilerinin ağızlarından düşürmediği bu sözlerin gerçeği yansıtmadığını gösteriyor. 1961’den bu yana dünya hububat üretiminin üç kat, buna karşılık nüfusun iki kat artmış olması, nüfus ve tüketim arasında kurulan kaba bağlantılara engel olmadı. Nitekim geçen yıl hububatta bir önceki yılın yüzde 4 üzerine çıkan küresel üretimin yarısından fazlası hayvan yemi ve biyoyakıt üretimine gitti. İşte Hindistan ve Çin’in artan nüfusunu suçlamaların hedefi, yani gıda krizinin nedeni haline getiren nokta tam da burası. ABD Başkanı George W. Bush’un bir ekonomi toplantısında sarf ettiği sözler, kronikleşmiş “üretim nüfusu kaldırmıyor” inancını çok iyi özetliyor. Bush’a göre Hindistan ve Çin’deki nüfus artışı ile yükselen yaşam standartları, orta sınıfın daha fazla et tüketmesine, bu da daha fazla hububatın hayvan yemi olarak kullanılmasına neden oluyordu. Şöyle diyordu ABD Başkanı: “Hindistan’da orta sınıfın nüfusu 350 milyon. Bu, ABD nüfusunu dahi aşıyor. Ve gerçek şu ki, zenginleşmeye başladıkça, daha fazla ve daha iyi beslenmek istersiniz. Talep artınca fiyatlar da yükselmiş oldu.” Çinli tükettiğinden fazlasını üretiyor İstatistikler 1990’dan bu yana yüzde 16’lık nüfus artışı yaşayan Çin’de domuz, tavuk ve sığır eti tüketiminin yüzde 142 arttığını gösteriyor. Diğer yandan Tennesse Üniversitesi’ne bağlı Tarım Politikaları Analiz Merkezi tarafından yayınlanan bir çalışma, son 7 yıldır net et ihracatçısı olan Çin’deki bu artışa üretimdeki artışın da eşlik ettiğini gösteriyor. Hayvan yemi olarak mısırın kullanıldığı Çin’de mısır ekimine ayrılan alan 1990-2007 arasında 21.4 milyon hektardan 28 milyon hektara çıkarıldı. Aynı dönemde hektar başına 4.5 ton olan […]

Avrupa Birliği Çin mallarına karşı uyarıyor

Dilek Gündüzdgunduz@medyakronik.comÇin mallarının kalite tartışmalarına Avrupa Birliği Komisyonu da dahil oldu. Komisyon Çin’de üretilen ürünlerin insan sağlığı ve güvenliği için uygun olmadığına karar verdi. Bu kararla birlikte AB de “Çin malı istilası”na karşı net bir tutum aldı. AB Komisyonu tarafından yayınlanan 17 Nisan 2008 tarihli rapora göre Avrupa piyasalarından geri çekilen Çin malı ürünlerin sayısında yüzde 50’lik bir artış gözlemleniyor. AB Komisyonu Tüketici Haklarının Korunmasından Sorumlu Üyesi Meglena Kuneva, bu durumun Avrupa’nın zararlı mallarla dolu olmasından çok, acil alarm sisteminin her zamankinden daha iyi çalıştığının bir göstergesi olduğunu söylüyor. Kuneva, Pekin üzerindeki baskının sonuçlarının da alınmaya başlandığına dikkat çekiyor ve “Sanırım Çin hükümeti ürün güvenliğinin ve “made in China” markasının prestijini korumanın önemini kavramaya başladı” diyor. En tehlikeli ürünler: Oyuncaklar Avrupalı tüketiciler için en çok tehlike teşkil eden ürünlerin başında oyuncaklar yer alıyor. Yüzde 80’i bulan bir oranla Çin yapımı oyuncaklar piyasayı ele geçirmiş durumda. 2007 yılında toplam bin 605 ürünün riskli olduğunu tespit eden komisyon, önceki yıla göre yüzde 53’lük bir artışla karşı karşıya olduklarını söylüyor. Risk teşkil eden ürünler arasında oyuncakların yanı sıra motorlu taşıtlar ve elektrikli aletler de var. Hem Avrupa Birliği hem de Amerika, Avrupa Komisyonu’na boykot uygulaması konusunda ısrarcı davranıyor. Bu olası boykot uygulamasının amacı, Pekin’e gözdağı vermek. 2004’te yürürlüğe giren sisteme göre Avrupa Birliği üye ülkelerinden herhangi birinde tespit edilen tehlikeli ürün, bütün Avrupa’ya bildiriliyor. Kuneva, Haziran’da Pekin’i ziyaret edecek. Kasım ayında da ürün güvenliği konusunda yapılacak zirveye Çin ve Amerika birlikte ev sahipliği yapacak.

Olimpiyat Ateşi’ni sıkı koruduk!

Gökhan Tan 2008 Pekin Olimpiyatları için, oyunların 2004 yılındaki ev sahibi Atina’dan yola çıkan Olimpiyat Ateşi bugün İstanbul’daydı. İstanbul, 130 günde beş kıtayı dolaşarak 137 bin kilometre kat edecek ateşin, Kazakistan’ın Almatı kentinden sonra ikinci ev sahibiydi. Olimpiyat oyunlarının simgesi olan ateşin yandığı meşaleler, yaklaşık 20 kilometrelik parkurda, toplam 80 kişi tarafından, 350 ile 400 metre aralıklarla değiştirilerek taşındı. Sultanahmet Meydanı’nda saat 14:00’te başlaması öngörülen koşu, Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu’nun yarım saat gecikmesi nedeniyle saat 14:35’te başladı. Meşaleyi taşıyan ilk koşucu, Balkan şampiyonu buz patencimiz Tuğba Karademir’di. Ayasofya Müzesi’nin önünden başlayan turun 7,6 kilometrelik ilk etabı, Sirkeci ve Karaköy üzerinden sahil yolunda koşularak Ortaköy’de tamamlandı. Ortaköy’den Beylerbeyi’ne deniz yolculuğunu da kapsayan ikinci etap yaklaşık 11 kilometreydi. Ateşin Anadolu’dan Avrupa yakasına Boğaz Köprüsü üzerinden taşındığı üçüncü etap ise 10 kilometreydi. Haberin yazıldığı saatte ateş, son meşaleyi taşıyan olimpiyat şampiyonu halterci Taner Sağır’ın elinde, son durağı Taksim’e varmak üzereydi. Koşunun başlandığı Sultanahmet, olaylara da sahne oldu. Bir grup, Uygur Türkleri’nin yaşadığı Çin’in Sincan bölgesindeki insan hakları ihlallerini protesto etti. Aynı gerekçeye sahip protestoyu Tibet bölgesi için yapmak isteyen bir Çinli, koşunun başladığı noktada, polis tarafından “paketlendi”. Koşucular Galata Köprüsü’ndeyken Çin’i protesto eden bir başka vatandaş daha gözaltına altına alındı. Güvenlik önlemleri Koşu boyunca, emniyet kuvvetlerinin aldığı sert güvenlik önlemleri dikkat çekiciydi. Meşale taşıyan her koşucu, Çin’den gelen ve sekiz kişiden oluşan güvenlik ekibinin arasında koşmaktaydı. Ancak bu ekip de, onlarca polisten oluşan çevik kuvvetle korunuyordu. Parkur boyunca, Çinli koruma elemanları ve çevik kuvvetin oluşturduğu güruha yaklaşan vatandaşlar, sertçe itildi. Basın için ayrılan otobüse binmeyen ve meşale taşıyıcılarını görüntülemek isteyen basın mensupları da, bu kötü muameleden nasibini aldı. Pekin’de gerçekleşecek 29. Olimpiyat Oyunları, 8 Ağustos’ta başlayıp, 24 Ağustos’ta sona erecek. Oyunları sembolü ateş, İstanbul’un ardından Rusya’nın Saint Petersburg kentine götürülecek.

“Özgür Tibet” için Budist isyanı sürüyor

Nur Niyaz Bildik10 Mart’ta Lhasa’daki üç manastır keşişi, 1989’daki son büyük isyanı anma gerekçesiyle bir gösteri yaptı. Sloganlar eşliğinde Çin işgalini kınayan din adamları polis tarafından göz yaşartıcı bombalarla durduruldu. Sonraki üç gün boyunca keşişler gösterileri sürdürmeye devam etti. Gösterilere gençlerin desteği de eklenince (bazı kaynaklara göre Çinlilerin dükkânlarının yakılmasına kadar varmıştı olaylar) Tibet dışından gelen Çin güçleri şiddeti arttırdı. İki protestocu Çin askerleri tarafından öldürülünce, Lhasa’daki gerginlik iyice tırmandı ve tüm dünyanın gözleri Tibet’e çevrildi. Aslında burada durup biraz geriye gitmek ve işgalin gerekçelerini incelemek gerekiyor. 1950’lere kadar Budizm’in sosyal hayatta büyük ağırlığı olan Tibet, Mao’nun liderliğindeki Çin tarafından dini aristokrasinin egemen olduğu ve toplumu sömürdüğü bir ülke olmakla suçlanıyordu. Çin Kızılordu’su 1950’de Tibet’i işgal edip askeri bir yönetim kurdu. Bir yıl sonra Çin, Tibet’in içişlerinde bağımsız, özerk bir yönetime sahip olduğunu ilan etti. Bu açıklamayla birlikte sıkıyönetim de ilan edildi. 1989’a kadar oldukça pek çok kanlı isyana sahne olan Tibet’te en son 1989’da büyük bir isyan hareketi yaşanmış ve yine Çin tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Tibet’te o tarihten bugünlere kitlesel bir isyan hareketi olmadı. Çin’e göre suçlu Dalai LamaÇin Hükümeti yaşanan son gelişmelerden 1959’daki ayaklanmayı başlatan Tibet’in ruhani lideri Dalai Lama’yı sorumlu tutuyor. Tibetliler Dalai Lama’nın Buda’nın başka bir vücutta yeniden doğmuş hali olduğuna inanıyor. Bu nedenle Tibet’te halk üstünde en çok etkisi olan kişilerin başında o geliyor. Çin yetkililerine göre ise olimpiyat oyunları arifesinde “emperyalizmin kuklası” Dalai Lama Çin’i uluslararası alanda güç durumda bırakmak için halkı kışkırtıyor. Dalai Lama, kültürel soykırım yaptıkları için eleştirdiği Çinlileri barışa ve diyaloga davet ederken, Çin Başbakanı Ven Cibao Tibet’in tutum değiştirmemesi halinde diyalog kurmanın da mümkün olmayacağını söylüyor. Dalai Lama ise şiddet olayları devam ederse inzivaya çekileceğini ve bir daha siyasete karışmayacağını ilan etti. Tibet’te yeniden doğduğuna inanılan dini liderler aynı zamanda çok önemli siyasi aktörler olarak görülüyor. Tibet umutsuz […]

Beni Çin ressamlarına emanet ediniz

Mine SavaşPek çok ülke, ucuz ve sayıları yüz milyonları bulan işgücü sayesinde pazarlarını istila eden ucuz Çin mallarından şikayetçi. Oyuncaktan bisiklete, tekstile kadar yayılan birçok sektörde bunu görmek mümkün. Ama bu küresel istilayı en iyi açıklayan şeylerden biri, ucuz Çin resimleri. Sadece Türkiye’ye yılda yaklaşık bir buçuk milyon Çin resmi giriyor. Bu resim akını 1999’da başladı ve etkisini çabucak gösterdi. Bu zaman zarfında, örneğin, sadece Beyoğlu Asmalımescit’te beş galeri kapandı. Asıl etkilenenler ise, devlet dairelerine, turistik otellere, okullara, hastanelere ve restoranlara resim yapan küçük atölyeler. İstanbul’da, resim piyasasının en önemli mekânlarından Asmalımescit’te atölyesi bulunan Ressam Muzaffer Akyol, Çin’deki üretkenliğin ucuzlukla süslendiğini ve çok cazip bir çekim alanı oluştuğunu söylüyor. Çin resimleri Türkiye’de 10 ila 80 dolar arasında satılıyor; yani Türk resimlerinin onda biri fiyatına. Akyol, “Ressam boya, tuval, fırça alacak, çerçeve yaptıracak. Bunların hepsinin bir ederi var ve bu ederi ancak bir kazanımla ödeyebilir. Resim satın alan olmazsa, bu malzemeleri nasıl alacak, atölye kirasını nasıl ödeyecek?” diye durumu açıklıyor. Yüreği sanat sevdasıyla yoğrulmuş bir sanatçının, resmiyle zengin olmayı asla düşünmeyeceğini söyleyen Akyol’a göre, “Ressamlar zengin olmak isteselerdi, patates – soğan satarak daha çok para kazanırlardı”. Seri üretimEkspresyonist, sürrealist, natüralist ve daha birçok ekole ait her tür resmi yapan Çinli ressamlar her ülkenin nabzına göre hareket ediyor. Türkiye’ye senede ortalama 500 bin adet Çin resmi getiren ve yüzde yüz kârla satışa sunan Cevat Sarıkartal’ın verdiği bilgiye göre, en çok Atatürk, İstanbul ve manzara resimlerine talep var. Çin resimleri fabrikalara, dükkânlara, devlet dairelerine, turistik otellere, okullara, hastanelere ve restoranlara satılıyor. Dünyada en çok alıcı bulan resim ise, Van Gogh’un “Ayçiçeği Tarlası”… Portreler de en çok rağbet görenlerden: Shakira, David Beckham, George W. Bush, Mao, Bill Clinton, Elvis, Yaser Arafat… Muzaffer Akyol, üretilen resimlerin hiçbir sanatsal değeri bulunmadığına işaret ediyor. “Resimler özgünlükten uzak ve fabrikasyon. Benzetme var ama sanatın olması gereken olmaları yok.” […]