Kosova’da Türkler, Türkiye’de Ermeniler, Kürtler vs…

Ferda Balancar İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü ve Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü işbirliğiyle 28 Mayıs Çarşamba günü Santralistanbul’da düzenlenen toplantının açılış konuşmasını İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Osmanlı tarihi uzmanı Suraiya Faroqhi yaptı. Faroqhi, konuşmasında Kosovalı Arnavutların İstanbul’daki varlığının 15. Yüzyıla kadar gittiğini, ayrıca Osmanlı bürokrasisi içinde önemli görevler üstlenen pek çok Kosovalının bulunduğuna dikkat çekti. Toplantıda Kosova’da yaşananların tarihsel arka planını dünyanın önde gelen Balkan uzmanlarından biri olarak tanınan Nathalie Clayer anlattı. Clayer konuşmasında Birinci Meşruiyet döneminde 1877’de Kosova’nın vilayet olarak idari bir yapıya kavuşmasının günümüze kadar uzanan bağımsızlık sürecinin tarihsel başlangıcı olduğunu belirtti. Osmanlı’nın çöküş döneminde özellikle Kosovalı Arnavutların çok aktif olduğunu vurgulayan Clayer, İttihat Terakki içindeki İsa Bolatin gibi Arnavut siyasetçilerin bu dönemde oynadığı tarihsel role değindi. Clayer, Kosova’nın 1389 Kosova Savaşı’ndan bu yana Balkan tarihindeki önemli dönüm noktalarında çok önemli olaylara sahne olduğunu anımsatarak 17 Şubat 2008’deki bağımsızlık ilanının da Balkanlar için yine çok önemli bir dönüm noktası olabileceğine dikkat çekti. Ya demokrasi ya bölünme Balkanları yakından izleyen Bilgi Üniversitesi öğretim üyelerinden, uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Şule Kut ise uluslararası ilişkiler ve kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde Kosova’nın bağımsızlığının ifade ettiği anlam üstüne konuştu. Kut’a göre Yugoslava’nın dağılmasının ardından Sırbistan demokratik bir ülke olabilseydi, Kosova’nın bağımsızlık talebi uluslararası toplum tarafından kabul edilemezdi. Özellikle Miloşeviç döneminde Sırbistan’ın baskıcı ve anti demokratik politikalarının Kosova’nın bağımsızlığının uluslararası meşruiyetine zemin hazırladığını vurgulayan Kut, bu yönüyle Kosova olayının tüm dünya için çok önemli bir örnek oluşturduğunu öne sürdü. Boğaziçi Üniversitesi’nde doktora yapmakta olan Arnavutluk kökenli Falma Fshazi, Arnavut milliyetçiliği ve “Büyük Arnavutluk” arayışları konusunda bir sunum yaptı. Kosova’nın bağımsızlığının arkasındaki “ABD desteği” nedeniyle Arnavutluk’ta alay konusu olduğunu belirten Fshazi, özellikle Bush yönetimine yönelik ülke kamuoyundaki tepkiye dikkat çekti. Arnavut milliyetçilerinin “Büyük Arnavutluk” hayalinin tarihsel temelinin zayıf olduğunu ifade eden Fshazi, bu tür iddialara diğer Balkan milliyetçiliklerinde de sık rastlandığına […]

“Düşünce sığ olunca, tehdit, şantaj silah haline geliyor”

Ferda Balancar Yorum Farkı programı bundan 3,5 yıl önce NTV’de yayınlanmaya başladığında oldukça olumlu tepkiler almıştı. Türkiye’de ilk kez birbirinden farklı düşünen iki insan hafta içi dört gün “prime time”da bir araya gelerek gündemi yorumluyor, tartışıyorlardı. Üç yılın ardından Mehmet Barlas, Sabah grubuna geçince programdan ayrılmak zorunda kaldı. Barlas’ın koltuğuna oturan Cengiz Çandar’la Emre Kongar arasındaki gerilim günden güne artarak 13 Mayıs’ta zirveye ulaştı. Sesler yükseldi, yüz ifadeleri alışılmadık şekilde sertleşti. O akşamki program Emre Kongar’ın “Yarın programımız maalesef olmayacak ama bu sebepten değil… Başka bir program olduğu için…” sözleriyle son buldu. Kongar doğru söylüyordu. 14 Mayıs Çarşamba akşamı Cannes Film Festivali açılış töreni canlı yayınlanacağı için Yorum Farkı’na bir gün ara verilecekti. Ancak NTV yönetimi son programda yaşanan gerilimi gerekçe göstererek programı yayından kaldırdı.Yaklaşık üç ay süren programda yaşadıklarını Cengiz Çandar Medyakronik’e anlattı. Öncelikle programın başlangıç dönemini konuşalım. Size teklif nasıl geldi? Siz nasıl karar verdiniz?NTV yetkilileri bana teklif edince ‘Neden ben?’ diye sordum. İki üç aday arasından ittifakla beni seçmişler. Hatta dediklerine göre Doğuş Holding yönetiminden de bu yönde fikir gelmiş. Ben gladyatör dövüşü gibi programları sevmiyorum. Ayrıca daha önce programı pek seyretmediğimi de söyledim. Emre Kongar’la daha önceden şahsen tanışıyor muydunuz?Emre Kongar’la bir samimiyetim yoktu ama görünce merhabalaşırdık. Öyle bir hukukumuz vardı. NTV yetkililerine Emre Kongar’la tamamıyla aynı şekilde düşüneceğimiz konuların da olabileceğini söyledim. Onlar da zaten kendilerinin gladyatör dövüşü gibi programları sevmediklerini, farklı düşünen insanların medeni biçimde tartışabileceklerini ekrandan göstermek istediklerini belirttiler. Hemen kabul ettiniz mi?İlk teklifi aldığımda ‘düşüneyim’ dedim. Eşime sormak istemiştim. Onun ‘saçmalama’ diyeceğini umuyordum ama tam tersine olumlu baktı. Bu programın kendimi kamuoyunda olduğum gibi anlatmak için iyi bir fırsat olduğunu düşündük. Hakkımda kamuoyunda pek çok yanlış fikir var. Bana ait olmayan pek çok görüş sanki benim görüşümmüş gibi lanse ediliyor ve ben bundan rahatsızım. İşte bu yüzden bu programın kendimi kamuoyuna tanıtmakta […]

Hürriyet kafayı buldu!

Ferda Balancar Hürriyet’in dünkü “Bir kadeh rakı artık yasak!” manşetine konu olan haberin kaynağı Yazgan Şarapçılık’ın patronu Nurtekin Yazgan’ın gazetenin Ekonomi Servis Şefi Vahap Munyar’a gönderdiği bir mektuptu. Yazgan, mektubunda bugün yürürlüğe girecek alkollü içki satışını düzenleyen 5752 sayılı yasanın bir maddesine dikkat çekiyor ve bundan böyle içkili yerlerde ancak ve ancak şişeyle satış yapılabileceğini, kadehle içki satışının kanunun bu maddesine göre yasaklanacağını belirtiyordu. Hürriyet yazıişleri ise bu mektuba dayanarak “Bir kadeh rakı artık yasak” başlığıyla bu haberi manşete taşıyordu. Önce Hürriyet’in haberine konu olan yasa maddesine bir göz atalım: “Yetkili olmadıkları halde, açık olarak içki satışı veya sunumu yapanlar ile satışa sunulan tütün mamulleri, etil alkol, metanol ve alkollü içkileri arz ambalajlarını bozmak veya bunları bölmek suretiyle satanlara 1000 YTL’den 10 bin YTL’ye kadar idari para cezası…” Bugünkü Sabah’ta Emre Aköz’ün de yazdığı gibi burada içki satma ruhsatı olmayanlar kastediliyor. Yani yasanın amacı tezgâh altından içki satan büfe tipi girişimleri engellemek. Vahap Munyar ve Hürriyet yazıişleri maddenin kötü yazıldığını, bir ifade bulanıklığı olduğunu belirtiyor. Buna pek katılmasak da söz konusu haberle ilgili aklımıza başka bir soru daha geliyor. Nurtekin Yazgan’ın mektubunda belirttiği ifadeyle ilgili olarak neden haber yapılırken neden Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu (TAPDK) Başkanı Kazım Çalışkan’dan ya da kurulun bir başka yetkilisinden görüş alınmadı? Ayrıca yine Emre Aköz’ün bugünkü yazısında dikkat çektiği gibi Kazım Çalışkan’ın konuyla ilgili Anadolu Ajansı’na verdiği demeç saat 11. 45’te ajans tarafından servise konmuş. Oysa Hürriyet’in haberi akşam saat 17:45 itibariyle “Bir kadeh rakı artık yasak… 10 bin YTL ceza” ibaresiyle duruyordu ve en çok okunan haberler kategorisinde birinciydi. Yani aradan en az altı saat geçmesine rağmen Hürriyet haberinde bir düzeltme yapma ihtiyacı duymuyordu. Gelelim haberin bugünkü devamına. Vahap Munyar’ın birinci sayfadan “Kadeh rakı var kafalar karışmasın” başlığıyla anons edilen haberi TAPDK Başkanı Kazım Çalışkan’ın konuyla ilgili demecine dayanıyordu. Çalışkan söz konusu […]

“Darbe girişimleri” için Meclis Komisyonu kuruluyor

Ferda Balancar İstanbul’dan bağımsız milletvekili olarak seçilen Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı Ufuk Uras bugünkü Taraf’ta yayımlanan Neşe Düzel ile yaptığı söyleşide kamuoyunda tartışılan darbe girişimleriyle ilgili olarak Meclis Araştırma Komisyonu kurulması için girişimde bulunacağını açıkladı. Meclis Araştırma Komisyonu’nun kurulabilmesi için 20 milletvekilinin imzası gerekiyor. Uras, kendisinin 20 milletvekilinden imza toplayabileceğini belirtti. Hrant Dink Cinayetini Araştırma Komisyonu’nda Dink cinayeti ile Ergenekon soruşturması arasındaki bağlantıları ortaya çıkartmaya çalıştıklarını ifade eden Uras, darbe girişimlerinin de bu tablonun parçası olduğunu vurguladı. Ufuk Uras, sadece darbe girişimlerini açıklığa kavuşturmak için değil bu girişimlerde bulunanların yargılanması için de harekete geçeceğini belirterek şunları söyledi: “Nasıl Yunanistan’da darbecilere ağır bir bedel ödetildiyse, bizde de darbe teşebbüsünde bulunanlara bir bedel ödetmek gerekiyor. Kenan Evren de dâhil olmak üzere bu ülkede darbe girişiminde bulunan herkes yargılanmalı.” Geçen yıl Nokta dergisinde yayımlanan Özden Örnek’e ait olduğu ileri sürülen Günlükler ile ilgili olarak yargılanmakta olan derginin yayın yönetmeni Alper Görmüş 11 Nisan’da yapılan son duruşmada beraat etmişti. Hâkimin verdiği beraat kararı “iftira ve hakaret” suçlamasıyla ilgiliydi. Ancak bu son duruşmadan kısa süre önce basında Günlükler’in Özden Örnek ait olduğunun Emniyet’te yapılan teknik analiz sonucu kesinleştiğine dair haberler çıkmıştı. Ufuk Uras, 12 Eylül’ü yapanların yargılanmasını yasaklayan Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılmasının yolunun da 2003 – 2004’teki bu iki darbe girişiminin üzerine gitmekle mümkün olabileceğini açıkladı.

Baykal’ı kurultay değil, yerel seçimler bitirecek

Ferda Balancar Kurultay süreci CHP’lileri olduğu kadar “CHP dışı sol”u da yakından ilgilendiriyor. Prof. Erol Katırcıoğlu, solda yeni oluşum arayışlarını yakından izleyenlerin tanıdığı bir isim. 22 Temmuz seçimleri öncesinde ortaya çıkan 10 Aralık Hareketi’nin içinde yer alan Katırcıoğlu ile CHP kurultayındaki durumu ve bundan sonra CHP’de ve genel olarak Türkiye solunda yaşanabilecek olası gelişmeleri konuştuk. Katırcıoğlu’na göre sadece CHP değil, soldaki mevcut diğer partiler de toplumsal değişime ve yeni toplumsal taleplere uyum sağlamaktan uzak bir konumdalar. Öncelikle CHP solun, sosyal demokrasini neresinde sorusuyla başlayalım?CHP devleti kuran bir parti olmaktan geldiği için sosyal demokrat bir parti haline gelmesi zor olan bir parti. Ben hiçbir zaman CHP’li olmadım ama bu ülkede yaşayan ve sol değerlere sahip bir insan olarak CHP’yi sol veya sosyal demokrat bir parti olarak göremiyorum açıkçası. Bu açıdan baktığımda Erdal İnönü’nün SHP’sini (Sosyal Demokrat Halkçı Parti) CHP’ye göre daha solda, sosyal demokrat bir parti olarak görüyorum. İkisi arasındaki fark ne?SHP’yi ya da Erdal İnönü’yü daha iyi tanıdığım için söylemiyorum bunu. Sadece insan malzemesi ve o insan malzemesinin o parti içindeki bakış açılarının farklılığından kaynaklandığını düşünüyorum. CHP daha elitist ve daha devletçi bir parti. Partinin yönetim kademelerine baktığınız zaman bunu çok açık görebiliyorsunuz. 12 Eylül’den sonra CHP’nin kapalı olduğu dönemde kurulan SODEP (Sosyal Demokrasi Partisi) ve sonrasında SHP’nin kuruluş sürecinde ortaya çıkan siyasi oluşum, bir kere ‘biz devletin sahibiyiz’ düşüncesini bir kenara atabilen bir parti olmayı başarmıştı. O bakımdan da daha sahici bir sosyal demokrat partiydi. Daha sahici bir sosyal demokrat partiden tam olarak neyi kastediyorsunuz?Yani daha siyaset yapma heyecanı olan, çok farklı kimliklere sahip olan insanları aynı sosyal demokrat perspektifte bir araya getiren bir parti olduğunu düşünüyorum. Bugün CHP kurultayını düşündüğümde sol ve sosyal demokrasiyi konuşurken CHP’yi konuşmak abes bir şey olarak geliyor. Ama sol veya sosyal demokrasi deyince yine de akıllara önce CHP geliyor…Evet, maalesef öyle… Bu tabii […]

İtalya’da Gladio’yu çökerten savcı bu cumartesi Bilgi’de

Ferda Balancar Genç Siviller tarafından düzenlenen “Hukuk, Devlet, Derin Devlet” başlıklı sempozyum 26 Nisan Cumartesi günü İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenecek. Sempozyuma İtalyan “derin devlet”i Gladio’yu çökerten savcı Felice Casson da katılıyor. Casson, sempozyumda “Nasıl Yaptık, Nasıl Yapılır?” başlıklı bir konuşma yapacak. Felice Casson, Türkiye’de ve dünyada “Gladio operasyonu” olarak bilinen soruşturma kapsamında İtalya’da soğuk savaş döneminde kurulan kontrgerilla hareketi Gladio yapılanmasını ortaya çıkaran savcı olarak tanınıyor. Gladio, olası bir Sovyet işgaline ya da komünistlerin iktidara gelmesine karşı ordudan bağımsız fakat paralel olarak mafyayla bağlantılı sivil ve askeri kişiler tarafından oluşturulmuş bir derin devlet yapılanması olarak biliniyor. 21 yıl süren takip Casson tarafından 1993’te açılan Gladio Davası’nın kökleri çok daha eskilere dayanıyor. 1972’de Trieste şehri yakınlarında kimliği belirsiz bir ihbar üzerine şüpheli bir aracı kontrol etmek üzere üç polis görevlendirildi. Araca yaklaşan polislerden birinin aracın kaputunu açması sonucu bubi tuzağı ile hazırlandığı tespit edilen bomba patladı ve üç polis yaşamının yitirdi. Olaydan iki gün sonra yine kimliği belirsiz bir telefonla olayın Kızıl Tugaylar örgütü tarafından gerçekleştirildiği ihbar edildi ve bu ihbar üstüne örgütün 200 üyesi gözaltına alındı. 1984’te Casson, faşist bir silahlı örgüt olan Yeni Dünya’nın üyelerinden Vincenzo Vinciguerra’ya ulaştı. Vinciguerra Trieste’de yaşanan olay da dâhil olmak üzere 1960 – 80 arasındaki pek çok bombalı saldırı ile bağlantısını itiraf etti ve ömür boyu hapse mahkûm oldu. Vinciguerra ifadesinde İtalyan polis teşkilatı, İçişleri Bakanlığı ve tüm sivil askeri gizli servislerin olaylardan haberdar olduğunu ancak siyasi nedenlerden ötürü olayların üstünü örttüklerini belirtti. Dönemin İtalya Başbakanı Andreotti önceleri Gladio’nun 1972’de yaşanan Trieste olayının ardından tasfiye edildiğini savundu ve Gladio’nun varlığını şiddetle reddetti. Gladio’yla gurur duyan cumhurbaşkanı1988’de Kuzey İtalya’da yere gömülü olarak 127 adet silah ve patlayıcı depoları ortaya çıkarıldı. Bu depoların İtalya Haber Alma Örgütü SİSMİ’nin denetiminde olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine Casson, 1972’deki bombalı saldırıyı 1989’da tekrar gündeme getirdi ve konuyla ilgili araştırmalarını derinleştirdi. […]

Küba Büyükelçisi’nden ulusalcılık dersi

Ferda Balancar Hadi Uluengin’in “Fidel’e destan cehalet bostan” başlıklı köşe yazısı sadece Kübalıları değil, Küba’daki rejimi olumlayan, onu “sosyalizmin son kalesi olarak gören herkesi kızdıracak nitelikteydi. Küba Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal’ın Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’e gönderdiği cevabi mektuptaki ifadeler ise aslında sadece Küba tarihi ve Fidel Castro ya da Che Guevara’nın şahsıyla ilgili olmanın çok ötesinde anlamlar içeriyor. Hadi Uluengin’in yazısını ve Abascal’ın bu yazıyla ilgili olarak gönderdiği cevabi mektubu ilginize sunuyoruz. Fidel’e destan cehalet bostan Hadi Uluengin1 Nisan 2008 Ne zaman ki megaloman Küba diktatörü Fidel Kasto’ya sahte destan, yalancı efsane ve cahil methiye düzülür, işte o zaman da benim cinlerim başım toplanır. Nevrim dönüverir. En önce, burada biline ki Antil ülkesini kırk yılı aşkın bir süredir adım adım izliyorum. Küba merakım henüz “cinnet yıllarım”a yelken açarken başladı. Binbir zorlukla Havana’dan İstanbul’a getirttiğim “Granma” ve “Tricontinental” dergilerini okur oldum. Eh yaşım toy ve ahmaklığım diz boyu, Jean Paul Sartre’lerden Regis Debray’lere, “entelokrat” denilen ve züppelik üreten o “sol” aydınların “Kastromani”sine kapılmıştım. Dolayısıyla, Karaip adasının çağdaş tarihini bir papağan gibi ve ezbere anlatabilirim. * * * ARTI, aynı “cinnet yıllarım”ı noktaladıktan sonra da ilgim nihayete ermedi. Küba’yı bu defa da, Gümüşsuyu’ndan aşağı 6. Filo askeri kovalarken attığım “Ernesto’ya bin selám” sloganının romantizmine niçin kapıldığımı; dolayısıyla, nasıl bir naiflikten ötürü totalitarizm batağına saplandığımı kendi kendime açıklayabilmek için sorguladım. Castro’nın kızıl diktatoryasını bir “vicdani hesaplaşma” unsuru olarak inceledim. Ve, işkembe-i kübradan atmadığı vurgulamak için şunu da ekleyeyim ki, gittim de! * * * GİTTİM ki, ayıp tercümesini size bırakıyorum, gümrükten çıkıldığı an “kamon senyor, tüventi dolar, gud cob” diye üşüşen küçük kızcağızlardan kendimi kurtardığımda, “sosyalist cennet” ne kelime, “sosyalist kerhane”ye geldiğim kafama tamamen dank etti. Sonra, turistik yerler hariç tek ampul yanmayan semtlerden geçerek otele vardığımda, ertesi sabah, korumalara rüşvet vererek çöp artığı karıştıran sonsuz yoksul insanları seyrettim. Yalanım varsa […]

Hani AB Batı Trakya’yı görmezdi!

Ferda Balancar AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) 27 Mart’ta verdiği kararla Yunanistan’da resmen sadece “Müslüman” olarak tanınan Batı Trakya azınlığının, “Türk sıfatını” da kullanabileceğini bildirdi. Bir başka deyişle AİHM başvuruda bulunan Türklerin şikâyetini haklı buldu ve bundan böyle “Türk” sıfatını içeren derneklerin serbest olmaları gerektiğine karar verdi. Dava sürecinde Yunanistan verdiği savunmasında “Türk” sıfatı kullanılırken asıl maksadın bir kimliği belirtmek değil, ülke içinde “etnik bir grubun / azınlığın varlığını kabul ettirmek” olduğunu iddia etmişti. Mahkemenin bu iddiaya yanıtı da şöyle oldu: “Asıl niyet bu olsa bile, Türk ismini taşıyan dernekler şiddete başvurmadıkları sürece, bu eylemleri demokratik toplum için bir tehlike oluşturmaz.” Bir başka deyişle Mahkeme diyor ki; bir dernek şiddete başvurmadıkça yasaklanamaz! AİHM bu kararı yedi üyenin oybirliğiyle aldı. Yedi üye ise Hırvatistan, Azerbaycan, Lüksemburg, Norveç, İsviçre, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’dan geliyordu. Yani Yunan ve Rum hâkimler de karara katılmışlar. Batı Trakya Türkleri ile ilgili bir başka gelişme ise yine AB ile ilişkili. Türk azınlık ilk kez kendi okul kitabını hazırladı. Yüzde 80’i AB fonlarıyla desteklenen bir eğitim programı kapsamında Türk azınlık kendi kitabını hazırladı. Başında Yunanistan’ın ünlü eğitim uzmanlarından Prof. Anna Frangudaki’nin bulunduğu “Müslüman Çocukların Eğitimi” programı kapsamında Batı Trakyalı dört Türk ile iki İstanbullu Rum’un birlikte hazırladığı kitap şu anda resmi onay bekliyor. Kitap, onaylandığı takdirde Batı Trakya’daki azınlık okullarında yardımcı kitap, azınlık çocuklarının da gittiği devlet okullarında (ortaokullarda) ise doğrudan okutulabilecek. Konuyla ilgili olarak bugün Zaman gazetesinde Herkül Millas’ın yazdığı “AB ve Batı Trakya Türkleri” başlıklı yazıyı dikkatlerinize sunuyoruz. AB ve Batı Trakya Türkleri 08/04/2008 Batı Trakya azınlığının artık ‘Türk’ kelimesini kullanabilmesi konusunda önü açılmıştır. Kendi okul kitaplarının hazırlanmasında söz sahibi olma kapasitesinde olduğunu da göstermiştir. Yunan devletinin nasıl bir tutum izleyeceğini de yakında göreceğiz. Ama her durumda AB’nin olumlu rolü de görülmüştür. Avrupa Birliği kimilerine yarıyor, kimilerine yaramıyor. Kimlere yaramadığını anlamak kolay: AB’ye karşı olanların, bu […]

AKP savunma vermezse…

Ferda Balancar Medyakronik Gündem sayfalarında okuyabileceğiniz Mustafa Dağıstanlı’nın Demokratik Misak’a İhtiyacımız Var yazısında 27 Mayıs darbecilerinin kudretli isimlerinden Orhan Erkanlı’nın yayımlanmış anılarında geçen bir ifadeye dikkat çekiliyor: “Mahkemeyi reddetselerdi ne yapacağımızı bilmiyorduk.” Erkanlı, Yassıada yargılamaları başlarken Celal Bayar ve Adnan Menderes’in mahkemeyi reddetmesine engel olmak için DP’nin her iki lideriyle ilgili kişisel suçlamalar icat ettiklerini itiraf ediyor. Yaklaşık 50 yıl sonra bir başka tarihi bir davada benzer bir durumla karşı karşıyayız. AKP’nin kapatma davası için Anayasa Mahkemesi’ne savunma vermeyi reddetmesi durumunda ne olacağı sorusunun henüz bir yanıtı yok. Ama AKP’ye savunma vermeyi reddetmeyi tavsiye edenler de yok değil. Dün akşam Kanal 24’te yayımlanan Açık Görüş programında Etyen Mahçupyan, AKP’nin kapatma davasıyla ilgili kesinlikle savunma vermemesi gerektiğini vurguladı. Mahçupyan’ın bu ifadelerine MHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Bal tepki gösterdi. Bal’a göre bu, “ülkede kargaşalık çıkmasına yarayacak anarşist ve marjinal bir görüş.” Mahçupyan ise Bal’a “Evet marjinal ama marjinal olduğu kadar da doğru bir düşünce. Doğru olduğu için de bu kadar rahatsız oluyorsunuz bu görüşten, çünkü siz de AKP’nin böyle bir tavır benimsemesi halinde neler olabileceğini biliyorsunuz ve bundan korkuyorsunuz” diye cevap verdi. Programın akışı içinde “MHP’nin korktuğu aslında neydi?” “AKP savunma vermeyip de ne yapmalı?” gibi sorular net cevaplar bulamadı. Bu soruların yanıtlarını bugün kendisiyle konuştuğumuz Etyen Mahçupyan, öncelikle Türkiye’deki mevcut yüksek yargı sisteminin ve bu kapatma davasının hukuki meşruiyetinin sorgulanması gerektiğini vurguluyor. Mahçupyan, Medyakronik’e yaptığı açıklamada yargı sisteminin hukuki meşruiyetinin iki kaynağı olduğunu belirtti. Ona göre evrensel normlar ve toplumsal talepler hukuki meşruiyetin iki kaynağı ve Anayasa Mahekemesi’ndeki bu kapatma davası ne evrensel normlar ne de toplumsal talepler açısından meşruiyet taşımıyor. Eğer AKP hukuken gayrimeşru olan bu davada savunma verirse davanın meşru olduğunu kabul etmiş olacak. Mahçupyan’a göre AKP’nin önünüde bir başka yol daha var: Anayasa Mahekmesi’ne savunma vermeyi reddedip mevcut yargı sistemini evrensel normlar ve toplumsal talepler açısından meşru […]

Ergenekon’a Rus desteği

Ferda Balancar adlı internet sitesinde Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak dile getirdi. Dugin’e göre “Türkiye’nin yönünü Rusya’ya çevirmesinin ordu içindeki inisiyatifi Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan emekli general Veli Küçük’e aittir.” Bu soruşturma kapsamında gözaltına alınanları ise genel olarak “Rusya’yla yakınlaşma lobisi” olarak tanımlayan Dugin, İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek’le dayanışma sergilenmesi gerektiğini özellikle vurguluyor. Aleksandr Dugin, geçen yıl İşçi Partisi’ne yakınlığıyla bilinen Kaynak Yayınları tarafından yayımlanan “Moskova – Ankara Ekseni: Avrasya Hareketi’nin Temel Görüşleri” başlıklı kitabında Türkiye’nin ABD ve AB’yle bağlarını koparıp Rusya’yla sıkı bir ittifaka girmesi gerektiğini yoksa Türkiye’nin Batı tarafından parçalanma tehlikesiyle yüz yüze olduğunu belirtiyor. Dugin’in görüşleri Türkiye’de sadece Doğu Perinçek tarafından savunulmuyor. Veli Küçük’ten Milli Güvenlik Kurulu eski genel sekreterlerinden Tuncer Kılınç’a, emekli orgeneral Hurşit Tolon’dan medyada köşe yazarı olan Erol Manisalı ve Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınıp serbest bırakılan Emin Gürses’e kadar bazı akademisyenlerin de Avrasyacılık tezlerini savundukları biliniyor. Konuyu bugünkü Taraf gazetesindeki köşesinde ayrıntılı bir şekilde gündeme getiren Rusya muhabiri Hakan Aksay’ın yazısını sunuyoruz: Ergenekon’un Rusya’daki yansısı:Avrasyacılar, Kremlin’i Türkiye’ye karşı kışkırtıyor Türkiye’de bile “Ergenekon”la ilgili geniş kesimler arasında çok sayıda soru işareti bulunurken, Rusya’daki bir siyasi hareketin konuyla ilgili sergilediği net tutum doğrusu dikkat çekici. Son yıllarda önce “Avrasya Hareketi” olarak siyasi zeminde kendine yer açmaya çalışıp başaramayınca marjinalleşen, sonradan iktidara yakın bazı ilişkilerinin de yardımıyla medyada “fikir egzersizleri yapan” siyaset bilimci Aleksandr Dugin, Türkiye’deki son gözaltı ve soruşturmaları kınadı. Bununla da kalmadı ve Putin – Medvedev yönetimine seslenen yazılarla, “Türkiye’deki antiamerikan ve Rus yanlısı lobiye yönelik saldırılara karşı Moskova’nın gereken cevabın vermesi” çağrısında bulundu. Çeşitli iç ve dış konularda sık sık provokatif mesajlar veren Dugin’in son açıklamaları, Ergenekon’un dünyadaki en ilginç yankılarından biri olması dolayısıyla ele alınmaya değer. “Bu tutuklamalar Rusya’ya meydan okumaktır” Ergenekon kapsamındaki gözaltı ve soruşturmalarla ilgili olarak, Dugin’in yönetimindeki internet sitelerinden biri olan www.evrazia.org birkaç gün önce bu başlığı kullandı. Önceki […]

Oktay Ekşi’ye göre bazıları ‘sözde’ bazıları ‘özde’ savcı

Ferda Balancar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’ya AKP’ye dava açılmasından ve/veya partinin kapatılmasından yana olan, bunu direk veya dolaylı şekilde ifade eden yayın organlarından ve köşe yazarlarından destek yağıyor. Bu kesimde herkes kendi üslubunca şu düşünceyi dile getiriyor: “Yargı süreci başlamıştır. İddianameyle veya başsavcıyla ilgili eleştiriler yargıya müdahale anlamına gelir. Bu doğru ve yasal değildir.” Bu görüşü dile getirenlerden biri olarak Oktay Ekşi’nin söyledikleri ve yazdıkları “çifte standart” konusunda iletişim fakültelerinde ders konusu olabilecek bir örnek niteliği taşıyor. Zira Oktay Ekşi sadece bir köşe yazarı değil. Basın Konseyi Başkanı ve Hürriyet’in başyazarı unvanı taşıyor. Basın Konseyi Başkanı sıfatıyla basın ahlak ilkelerine uymayan meslektaşlarını uyarmak onun sorumluluklarının başında geliyor. Ama gelin görün ki Oktay Ekşi, Başsavcı ve iddianamesiyle ilgili öyle bir tutum sergiliyor ki aklımıza daha önceki benzer davalarda takındığı tutumlar geliyor. Bugün kapatılma davasını sorgulayanlar yargıya müdahale etmekle suçlanırken meselenin bir haklar ve özgürlükler meselesi olduğu hasıraltı ediliyor. Ve akla Ekşi’nin bir zamanlar yaptığı müdahaleler geliyor. Önce, Oktay Ekşi’nin bugünkü Hürriyet’te yayımlanan yazısından bir alıntıyla söze başlayalım: “Medeni diyeceğiniz herhangi bir ülkede kamu hukukunu korumak için -isterseniz savcı deyin, isterseniz mülki amirden yahut karakoldaki polis memurundan söz edin- görevini yapan insana birilerinin, “Bu adam canımızı sıkan şeyler yapıyor. Gidelim haddini bildirelim” demesi mümkün mü? Demeye kalksa başına ne gelir hiç düşünebiliyor musunuz? Biz söyleyelim. Devletin hukuk ve adalet sistemi öyle bir işler ve öyle bir ders verir ki, bir daha o tür bir edepsizliği aklından bile geçiremez. Bize gelince… Yetkili Cumhuriyet Başsavcısı adeta “sanık” sandalyesine oturtuldu. Ne kadar edepsiz, terbiyesiz mahluk varsa karşısına geçip veryansın etti. Sanki kamu adına o değil de ötekiler davacı imiş gibi. Bu rezaleti sanıyoruz ki Türkiye’den başka hiçbir ülkede göremezsiniz.” Bu satırların yazarı, 18 Mart Salı akşamı CNN Türk’te yayınlanan, Ahmet Hakan’ın yönettiği “Tarafsız Bölge” adlı tartışma programında Başsavcıya yönelik eleştirilerle ilgili olarak şunları söylüyordu: […]

2007 Türkiye’de Protestanlar için karanlık bir yıl oldu

Ferda Balancar Raporu Medyakronik’e ulaştıran Türkiye Protestan Kiliseler Birliği Basın Sözcüsü İsa Karataş, başta hükümet olmak üzere ilgili kamu kuruluşlarını Protestanlara yönelik kamuoyunda her geçen gün daha da şiddetlenen linç kampanyalarına karşı aktif tutum almaya çağırıyor. Karataş, Medyakronik’e yaptığı açıklamada, önlem alınmadığı takdirde 2008’in Türkiye’de Protestanlar için 2007’den daha da kötü bir yıl olabileceğine dikkat çekiyor. İsa Karataş, medyayı da genelde Hıristiyanlara özelde Protestanlara yönelik linç kampanyaları konusunda daha duyarlı ve bilinçli tutum almaya davet ediyor. Karataş’a göre 18 Nisan 2007’de Malatya’da gerçekleştirilen ve üç Protestan’ın vahşice katledildiği saldırıdan sonra medyada son derece sınırlı ve yetersiz de olsa bir tutum değişikliği gözleniyor ancak bu yeterli değil. Karataş özellikle misyonerliği bir suç ve Türkiye’yi bölme faaliyeti gibi gösteren yayınların Türkiye’de Hıristiyanlara yönelik şiddet eylemlerini tetikleyen en önemli unsurların başında geldiğinin altını çiziyor. Aşağıda söz konusu raporun tamamını sunuyoruz. TÜRKİYE’DEKİ PROTESTAN CEMAATİ’NİN2007 YILI İÇERİSİNDE MARUZ KALDIĞI HAK İHLALLERİ GİRİŞ: Türkiye’de inanç özgürlüğü anayasal koruma altında olmakla beraber özellikle son 10 yıldır Müslüman olmayan gruplara karşı içinde fiziksel saldırıların da bulunduğu büyük bir karalama, aşağılama ve toplumu bu gruplara karşı kışkırtma kampanyaları devam etmektedir. “Misyonerlik” adı altında bir suç türetilmiş, suç veya kabahat olmamakla birlikte bazı kişi ve gruplarca suçmuş gibi haber ve yorum yapılarak kamuoyunun yanlış bilgilendirilmesine yol açılmıştır. İnançlarını yayma çalışmaları, öğretilmiş önyargılar ve komplo teorileri ile birleştirilerek bu grupların ulusal bütünlüğe tehdit oluşturduğu, yabancı ülkeler ve onların istihbarat servisleri ile ilişkide olduğu, insanları para, iş, vize ve kadın vererek/vaat ederek inançlarını değiştirmeye çalışıldığı ileri sürülmektedir. Maalesef reyting peşinde olan medyanın bir kısmı da bu kampanyaya aktif ve pasif olarak katılmaktadır. Bu ve benzeri bilerek yanlış bilgilendirme ve de karalama, Müslüman olmayan cemaatleri özellikle radikal çevrelerin hedefi haline getirmiştir. Müslüman olmayan grupların inançlarını paylaşma ve yayma çalışmaları ulusal güvenlik sorunu gibi ele alınarak devletin en üst makamlarınca tartışılmıştır. Son yıllarda birçok […]

Sivas’ı hiç böyle bilmezdik!

Ferda Balancar Birzamanlar Yayıncılık tarafından yayımlanan “Sivas 1877” adlı kitap, Türkiye’de son zamanlarda sayıları hızla artan yerel tarih çalışmalarının en nitelikli ve en kapsamlı olanlarından biri olarak kitabevi raflarındaki yerini aldı. Osman Köker tarafından kurulan Birzamanlar Yayıncılık, ilk kez “Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu’ndan Kartpostallarla 100 Yıl Önce Türkiye’de Ermeniler” başlıklı kitapla adını duyurmuştu. Birzamanlar Yayıncılık’ın geçen günlerde yayımlanan Sivas 1877 başlıklı kitabı da geniş tartışmaları kışkırtmaya aday görünüyor. “Sivas 1877”nin ana metnini Rahip Boğos Natanyan’ın 1877 yılında kaleme aldığı bir rapor oluşturuyor. Natanyan, 1863’te ilan edilen, Ermeni toplumunun kendi iç işleyişini ve devletle ilişkilerini düzenleyen anayasal bir metin niteliğindeki Ermeni Nizamnamesi’nin uygulanıp uygulanmadığını yerinde araştırmak için 1877’de İstanbul Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan tarafından Sivas’a gönderilir. Yaptığı incelemeler sonunda o dönemde vilayet merkezi olan Sivas şehri ve bu vilayete bağlı Tokat, Amasya ve Merzifon’u kapsayan bir rapor hazırlar. Raporda, bölgedeki Ermeni manastır ve kiliseleri, okulları, mezarlıkları, eğitim ve yardımlaşma dernekleri, halkın yaşam tarzı, gelenekleri, kadınların alışkanlıkları, bölgenin ekonomik durumu, madenleri, kaplıcaları, zanaat ve ticaret hayatı, meşhur insanları, köprüleri, çeşmeleri hakkında ayrıntılı bilgi yer alıyor. Natanyan’ın 1877 yılında Ermenice olarak yayımlanan raporu, Arsen Yarman tarafından Türkçe olarak yayına hazırlandı. Kitabın bu yeni baskısında Natanyan’dan hemen sonra bölgede benzer bir araştırmada bulunan bir başka Ermeni rahip Karekin Sırvantsdyants’ın 1879 tarihli “Toros Ahpar” adlı seyahatnamesinin Sivas’la ilgili bölümü de yer alıyor. Kitabın giriş bölümünde Arsen Yarman’ın Natanyan’ın Sivas’la ilgili raporu ve Sırvantsdyants’ın “Toros Ahpar” seyahatnamesinin Osmanlı devleti ve Ermeni toplumu için nasıl bir tarihsel konjonktürde hazırlandığına dair geniş kapsamlı bir yazısı yer alıyor. Yarman’ın giriş yazısı Anadolu’nun demografik yapısında büyük altüst oluşların başlangıcı olan 1877 – 78 Osmanlı – Rus Savaşı, halk arasında bilinen adıyla “93 Harbi”nin hemen öncesinde Osmanlı devleti ve Anadolu’nun siyasal ve sosyal tablosunu ortaya koyuyor. Kitabın sonuna eklenen makaleler de “Sivas 1877”yi bir yerel tarih çalışması olmaktan çıkartıp dönemin Osmanlı […]

Sivas’ı hiç böyle bilmezdik!

Ferda Balancar Birzamanlar Yayıncılık tarafından yayımlanan “Sivas 1877” adlı kitap, Türkiye’de son zamanlarda sayıları hızla artan yerel tarih çalışmalarının en nitelikli ve en kapsamlı olanlarından biri olarak kitabevi raflarındaki yerini aldı. Osman Köker tarafından kurulan Birzamanlar Yayıncılık, ilk kez “Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu’ndan Kartpostallarla 100 Yıl Önce Türkiye’de Ermeniler” başlıklı kitapla adını duyurmuştu. Birzamanlar Yayıncılık’ın geçen günlerde yayımlanan Sivas 1877 başlıklı kitabı da geniş tartışmaları kışkırtmaya aday görünüyor. “Sivas 1877”nin ana metnini Rahip Boğos Natanyan’ın 1877 yılında kaleme aldığı bir rapor oluşturuyor. Natanyan, 1863’te ilan edilen, Ermeni toplumunun kendi iç işleyişini ve devletle ilişkilerini düzenleyen anayasal bir metin niteliğindeki Ermeni Nizamnamesi’nin uygulanıp uygulanmadığını yerinde araştırmak için 1877’de İstanbul Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan tarafından Sivas’a gönderilir. Yaptığı incelemeler sonunda o dönemde vilayet merkezi olan Sivas şehri ve bu vilayete bağlı Tokat, Amasya ve Merzifon’u kapsayan bir rapor hazırlar. Raporda, bölgedeki Ermeni manastır ve kiliseleri, okulları, mezarlıkları, eğitim ve yardımlaşma dernekleri, halkın yaşam tarzı, gelenekleri, kadınların alışkanlıkları, bölgenin ekonomik durumu, madenleri, kaplıcaları, zanaat ve ticaret hayatı, meşhur insanları, köprüleri, çeşmeleri hakkında ayrıntılı bilgi yer alıyor. Natanyan’ın 1877 yılında Ermenice olarak yayımlanan raporu, Arsen Yarman tarafından Türkçe olarak yayına hazırlandı. Kitabın bu yeni baskısında Natanyan’dan hemen sonra bölgede benzer bir araştırmada bulunan bir başka Ermeni rahip Karekin Sırvantsdyants’ın 1879 tarihli “Toros Ahpar” adlı seyahatnamesinin Sivas’la ilgili bölümü de yer alıyor. Kitabın giriş bölümünde Arsen Yarman’ın Natanyan’ın Sivas’la ilgili raporu ve Sırvantsdyants’ın “Toros Ahpar” seyahatnamesinin Osmanlı devleti ve Ermeni toplumu için nasıl bir tarihsel konjonktürde hazırlandığına dair geniş kapsamlı bir yazısı yer alıyor. Yarman’ın giriş yazısı Anadolu’nun demografik yapısında büyük altüst oluşların başlangıcı olan 1877 – 78 Osmanlı – Rus Savaşı, halk arasında bilinen adıyla “93 Harbi”nin hemen öncesinde Osmanlı devleti ve Anadolu’nun siyasal ve sosyal tablosunu ortaya koyuyor. Kitabın sonuna eklenen makaleler de “Sivas 1877”yi bir yerel tarih çalışması olmaktan çıkartıp dönemin Osmanlı […]

Tolstoy Müslüman olmadı!

Ferda Balancar Her şey Karakutu Yayınları tarafından Tolstoy imzasıyla yayımlanan “Hz. Muhammed” adlı kitapla başladı. Kısa zamanda “bestsellers” listelerinin tepesine tırmanan kitabın iddiaları yenir yutulur cinsten değildi. Dünyanın en ünlü yazarlarından biri olan Lev Nikolayeviç Tolstoy, ölmeden kısa bir süre önce İslam dinini araştırmış ve Müslüman olmuştu. Gel gör ki önce Çarlık Rusya’sı ardından Sovyet KGB’si bu gerçeği ustalıkla örtbas etmeyi başarmıştı. Kitabın bu iddiası Türkiye medyasında geniş yer buldu. Bu kitabın Rusça orijinali 1910’da Tolstoy’un kendi yayınevinde basılmış. Kitabın orijinali “Muahammed’in Hadisleri” başlığını taşıyor. Ana başlığın altında daha küçük harflerle bir alt başlık var: “Kur’an’a Girmemiş Olanlar.” Alt başlığın da altında “Derleyen: L. N. Tolstoy” ibaresi yer alıyor. Tolstoy bizzat kendi yayınevinde yayımladığı kitaba imzasını “derleyen” olarak atıyor. Türkçede Tolstoy’un Hz. Muhammed adlı eseri gibi sunulan kitap aslında Tolstoy tarafından derlenmiş bir “hadis seçkisi.” Bu küçük aldatmacayı satışı artırmak gibi masum bir gerekçeyle yapılmış küçük bir kurnazlık olarak değerlendirebilirsiniz ama yayınevinin kurnazlığı maalesef bununla sınırlı değil. Kapaktaki Tolstoy adının hemen altına, küçük harflerle şu ibareyi yerleştirmişler: “Ünlü Rus Yazar’ın İslam Peygamberi ile İlgili Kayıp Risalesi.” Bu ifadenin doğru olmayan iki özelliği var. Birincisi, bu eser Tolstoy’un bir risalesi değil bir derlemesi, ikincisi ise eser kayıp değil. Üstelik yayınevi kayıp demekle yetinmemiş, kitabın kapağına kocaman harflerle “gizlenen kitap” diye bir ibare de eklemiş. Eh artık satış için tüm koşullar gerçeklemiş oluyor tabii. Yayınevinin savunması Yayınevi kitabın kapağında yapılan bu “operasyon”u şöyle savunuyor: “Bizce bu isim (Hz. Muhammed’in Kur’an-ı Kerim’e Girmeyen Hadisleri) yanlıştı. Çünkü Kur’an, Allah kelâmıdır. Hadis ise Hz. Muhammed’in sözleridir. Doğrudur, Hz. Muhammed, seçilmiş bir kuldur ama yine de kuldur. Bu konuda biz de, Tolstoy’un risalesinin isminin ‘Hz. Muhammed’ olarak sunulmasının daha doğru olduğunu düşündük.”Bu iddiaya karşı insan sormadan edemiyor: Madem bu isim dini inançlarınıza uymuyor, bunun yerine “Hz. Muhammed’in Hadisleri” de diyebilirdiniz. Bunun yerine kitabın adını Hazreti Muhammed […]