Etiket Filiz Küçük

Yalnızlığa ticari çözümler

Yalnızlık birçok insanın korkulu rüyası. Dünya kendiyle baş başa kalarak kendini dinlememek için elinde avucunda ne varsa dökmeye hazır insanlarla dolu. Buna karşılık yalnızlığı bilançolarının kâr hanesini şişirmek için iyi bir fırsat olarak görenler de var. Bunlar da her an yeni buluşlarıyla ortalıkla boy gösteriyorlar… Teknolojinin bizi yalnızlaştırdığına dair makaleler havada uçuşadursun, çivi çiviyi söker misali daha da teknoloji bağımlısı bireyler haline geliyoruz. Teknoloji mi yalnızlıktan yalnızlık mı teknolojiden çıkar sorusu kafamızı kurcalayamıyor, çünkü o sırada ya Hizamaruka’mıza sarılarak günün yorgunluğunu atıyoruz ya da alkış makinemizin coşkulu sesiyle kendimizden geçiyoruz. Daha az soru soran bireyler olarak daha “mutlu” yaşıyoruz. Biliyoruz ki bizim için sonsuz çözüm olanakları sunan ticari kafalar her daim hizmetimizde. Bir taraftan da yalnızlığın özgürlük olduğunu pompalayan bu kafalar çarkın dönüşünü garantilemek için ellerinden geleni yapıyorlar. İşte yalnızlığa karşı icatlar… Kedime sarılmak yerine bu yastıktan mı alsam acaba? Sevgilin mi var derdin var sorunu bizim için sorun olmaktan çıkartılıyor. “O kadar yalnızım ki yanımda bana dokunan, beni dinleyen bir erkek olsun yeter” diyorsanız ona da çözüm bulundu. Uyurken göğsüne yatabileceğiniz, içi elyafla doldurulmuş bir yastık adam hizmetinizde. Kameo tarafından üretilen ‘Erkek arkadaş kolu’ isimli Japon icadı bu yastığın satışının yapıldığı http://www.pillow-partners.com sitesinde, yalnız uyumaktan nefret edenler; boşanmış, sevgilisinden ayrılmış ve yalnızlığa alışamamışlar için ideal olduğu belirtiliyor. Bir erkekle uyumaktan daha avantajlı olduğu iddia edilen yastık için “Dönmez, çarpmaz, horlamaz, gece yarısı sizi uyandırmaz, şikayet etmez ve daima sadıktır” yazıyor.Aynı sitede yer alan bir kullanıcı yorumunda “Beni rahatlatıyor. Ona sarıldığımda kendimi sıcak ve güvende hissediyorum. Şekli bedenimle uyumlu. Tüm gece en ufak bir ses çıkarmadan bana sarılıyor ve daima sadık” deniliyor. www.zamazing.org sitesindeki okuyucu yorumu ise ilginç ve düşündürücü: “Kedime sarılmak yerine bu yastıktan mı alsam acaba?” Onayla beni! Çevresindekiler tarafından onaylanmadığını düşünenler için geliştirilen ‘alkış makinesi’ kendini yalnız hisseden şişkin egolar için çözüm niteliğinde. Bir toplantıda belirttiği fikri […]

Haliç Kültür Havzası projeleri

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi, Kültür Yönetimi ve Sanat Yönetimi son sınıf öğrencilerinin Haliç’e değişik açılardan yaklaşarak sosyal ve kültürel yönlerini ön plana çıkarmak amacıyla hazırladıkları projeler 29 Mayıs’ta santralistanbul’da tanıtıldı. Haliç Rehberi, Fener-Balat’tan, Liselilerin İstanbul Sokakları ve Liseliler 2010’a Katılıyor! projelerinin tanıtım etkinliğine yerel yöneticiler ve kültür-sanat yöneticilerinin yanı sıra, Haliç sakinleri, sanatçılar, Haliç esnafı, akademisyenler ve katılımcı lise öğrencileri yoğun ilgi gösterdi.Etkinlik kapsamında düzenlenen panelde, öğrencilerle birlikte çalışan ve projelere katkısı olan gazeteci Ersin Kalkan, Mavi Kalem Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği gönüllüsü Kathrin Hagemann, Liselilerin İstanbul Sokakları projesi katılımcısı Süha Zaimoğlu ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti danışma kurulu üyesi Gürhan Ertür proje süreçlerini anlattı. Panelin yanısıra, projelerin içerikleri doğrultusunda oluşturulan sergilerin de yer aldığı etkinlikte konuklar Haliç’e özgü yemekleri tattı. Liseliler 2010’a Katılıyor projesi kapsamında düzenlenen yarışmanın ödül töreninin de yapıldığı etkinlikte liseliler heyecanlı anlar yaşadı. 6 haftalık proje yazma süreci sonucunda oluşturulan 17 projenin katıldığı yarışmayı “Evladiyelik” projesiyle Deniz Bulutsuz, Nesligül Çaltıl, İdil Işıksoy, Işık Karlı ve Sibel Kaya kazandı. En başarılı proje seçilen bu projenin katılımcılarına ÖSS sonucunda, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi, Kültür Yönetimi ve Sanat Yönetimi bölümlerinden birine giriş hakkı kazandıkları takdirde burs verileceği açıklandı. En katılımcı, en sürdürülebilir ve en yaratıcı projelerin katılımcılarına ise Tiyatro Kedi’den oyun bileti verildi. Fener-Balat’tan Fener-Balat’tan projesi adına panelde konuşan Irmak Bayındır, bu projeyle Fener ve Balat semtlerinin kültürünü görünür hale getirmeyi hedeflediklerini belirtti. Proje, tarihi doku araştırması ve haritalama çalışmasının yanı sıra, Mavi Kalem Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği ve Balat-Fener Kültür ve Güzelleştirme Derneği ile kurulan ortaklıklar sonucunda çıkarılan yerel bir çocuk gazetesi ve fotoğraf sergisini içeriyor.3 ay boyunca her hafta sonu gerçekleştirilen atölyelerde fotoğrafçı Mehmet Kaçmaz, Habervesaire’den Ahmet Şık, Güventürk Görgülü ve Gökhan Tan çocuklara haber yazım ve fotoğraf teknikleri konularında yardımcı oldular. Bu derslerin sonucunda, Mavi […]

Şiddete karşı bitpazarı

Bilgi Açık Kapı tarafından düzenlenen ve geliri Mor Çatı ve Umut Sokak Çocukları Derneği’ne aktarılacak olan “Şiddete Karşı Bitpazarı” bu yıl ikinci kez tezgâh açtı. Santralistanbul’da tokadan oyuncağa, kitaptan giysiye yüzlerce ürün, kadına ve çocuğu karşı şiddeti önlemek için çalışan onlarca gönüllü gencin açtığı kermeste satışa çıkarıldı.İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ayten Zara Page ve 55 öğrencisinin özverileriyle düzenlenen kermes, şiddet ve travma konularında halkı bilinçlendirme çalışmalarının sadece bir parçası. Bilgi Açık Kapı, cinsel istismar, fiziksel, cinsel ve duygusal şiddet konularında toplumu bilgilendirme amacıyla bu konuda çalışan dernekler ve sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği yaparak, onlara hem bilgi-beceri bazında, hem de ekonomik olarak destek sağlamayı hedefliyor. Gelir Mor Çatı ve Sokak Çocukları Vakfı’na Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin kendi ekonomik kaynaklarını kendilerinin oluşturduğunu, ekonomik kaynak olmadığı için hayata geçirilemeyen birçok proje olduğunu vurgulayan Ayten Zara Page “Biz bir taraftan kendi bilinçlendirme çalışmamızı yapmak için ihtiyaç duyacağımız ekonomik desteği bulabilmek, hem de sivil toplum örgütlerine ihtiyaç duyduğu ekonomik desteği sağlayabilmek için yapabileceğimiz en iyi şeyin bit pazarı olduğuna karar verdik. Kullanmadığımız eşyaları getirerek bir bitpazarı oluşturduk. Geçen sene yaptığımız bitpazarının geliri olan bin 780 lirayı Van Kadınlar Derneği’ne bağışlamıştık. Bu yıl ise geliri Mor Çatı ve Umut Sokak Çocukları Derneği’ne aktaracağız. Kaynağın bir kısmı İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde çalışan Çocuk Çalışmaları Birimi’ne gidecek” dedi. Ekonomik ve sosyal anlamda çok hoş destekler aldıklarını vurgulayan Page, “Şiddete karşı bitpazarı” adıyla tepeden tırnağa, giydikleri çoraptan saçlarına taktıkları tokaya kadar her şeyleriyle şiddete karşı oldukları mesajını vermek istediklerini söyledi.Psikoloji bölümündeki çoğu öğrencinin bu proje için canla başla çalıştığını belirten Psikoloji Bölümü yüksek lisans öğrencisi Hejan Epözdemir, bölüm, hatta üniversite dışından pek çok kişinin bağış yapmak için başvurduğunu söyledi. Amacın sadece yardım için para toplamak olmadığını, verilmek istenen mesajın öneminin altının çizilmesi gerektiğini vurguladı. Kermesin asıl temasının şiddet ve travma olduğunu belirten […]

Ortodoks patriğini kim yetiştirecek?

Elçin Macar ve Mehmet Ali Gökaçtı tarafından yazılan Heybeliada Ruhban Okulu’nun geleceği üzerine tartışmalar ve öneriler kitabının tanıtım paneli dün (6 Mayıs 2009) Sabancı Üniversitesi’nde yapıldı. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) ve Alman Friedrich Ebert Derneği tarafından desteklenen kitabın ikinci baskısı nedeniyle düzenlenen panelde Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasının önündeki engeller tartışıldı. Panelin açılış konuşmasını yapan TESEV dış politika program direktörü Doçent Mensur Akgün, Ruhban Okulu meselesini dış politika sorunu değil, gasp edilmiş bir hak olarak gördüklerini belirtti. Türkiye’nin artık biraz daha demokratik, insan haklarına biraz daha saygılı bir ülke olduğunu belirten Akgün, “Türkiye sorunlarını içeride ve dışarıda çözmek için kararlı adımlar atıyor. Ermenistan ve yakın zamanda adını söylemekten bile çekindiğimiz Kürdistan ile ilişkiler gelişiyor. Darbeci generaller, devlet içindeki çeteler yargılanıyor. Türkiye medeniyetler arasında köprü rolü oynuyor. İsrail, Suriye, Kafkaslar gibi bölgesel sorunların çözümünde rol oynuyor. Ama tüm bunlara rağmen, sırtında yük olarak taşıdığı Ruhban Okulu sorunundan bir türlü kurtulamıyor. Üstelik de geçerli hiçbir hukuki nedeni yok. Okul siyasi nedenlerden dolayı kapatıldı. Sık sık dile getirilen Lozan Antlaşması’nın yanlış yorumundan başka bir şey değil bizim görebildiğimiz kadarıyla. Tevhid-i Tedrisad Kanunu’na aykırı olduğu da tartışmalı. Kanun 1924 yılında çıktı ama Ruhban Okulu 1971 yılında kapatıldı” dedi. Kabahat siyasi otoritede Paneli yöneten emekli Büyükelçi Sönmez Köksal, konunun Milli Güvenlik Kurulu’nda tartışılmasının meseleyi çözüme kavuşturabileceğini belirterek, kabahatin konuyu komiteye sunan ve ardından gereğini yapmayan siyasi otoritede olduğunu söyledi. Köksal, sorunun hukuki olarak tarikat tartışmalarına yer bırakmayacak şekilde, bir an önce çözülmesi gereken bir konu olduğunu da sözlerine ekledi. Meselenin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gidebileceğini vurgulayan Köksal, “Türkiye sorunun çözümünü dışarıdan gelen baskılarla değil içeriden üretmeli ve sorunlar zamanında çözülmelidir. Bartholomeos öldüğünde yerine geçecek patriğin Türk vatandaşı olması lazım. Türkiye’nin bu durumda 24 saatte bulunacak bir metropolitin Türk vatandaşlığına geçirileceği bir durumla karşı karşıya kalmaması gerekir. Bu sorunu hukuki bir çerçevede hızla […]

Bu da vatandaşın kriz paketi

sayfasından da imza vererek katılınabiliyor. 7. Pakette sıralanan talepler 1- Temel gıda maddelerinden ve ilaçtan KDV’nin kaldırılmasını ve bunlara 1 yıl boyunca zam yapılmamasını istiyoruz. Konutlarda elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet faturalarına uygulanan tüm vergiler, sabit ücretler ve fon kesintilerinin kaldırılmasını istiyoruz.2 -Kişilere ait kredi kartı borç faizlerinin silinmesini, kalan borçların 2 yıllık ödeme planıyla taksite bağlanmasını istiyoruz.3 – Asgari ücretin iki katına çıkartılmasını, vergiden muaf tutulmasını istiyoruz.4-İşten çıkarmaların yasaklanmasını, çalışma sürelerinin ücret kaybına yol açmaksızın kısaltılmasını istiyoruz.5 – Bütün işsizlere “işsizlik kartı” verilmesini, bu kart sahiplerine elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet faturalarında yüzde 50 indirim yapılmasını ve toplu ulaşımın ücretsiz olmasını istiyoruz.İşsizlik ödeneğinin arttırılmasını ve kapsamının genişletilmesini istiyoruz.6 – Yoksulluk sınırı altında yaşayan konut kiracılarına nakdi kira desteğinin sağlanmasını istiyoruz. Kentsel dönüşüm uygulamalarının durdurulmasını istiyoruz.7 – En düşük gelire sahip kesimlerden başlayarak “vatandaşlık geliri” uygulamasına bir an önce geçilmesini istiyoruz.

Kimse gelmesin, gelenler de gitsin

ABD Mülteci ve Göçmenler Komitesi (USCRI), tarafından hazırlanan Dünya Mülteci Araştırması 2008’e göre, sadece Batı ülkelerinden gelen iltica başvurularını kabul eden Türkiye yaklaşık 18 bin sığınmacıya ev sahipliği yapıyor. İçişleri Bakanlığı’nın son verilerine göreyse Türkiye’de mülteci satüsünde bulunan kişi sayısı ise 25. Bu mülteciler de zaten Kosova ve Bosna-Hersek’te yaşanan savaş sırasında ülkelerini terketmek zorunda kalan kişiler. Avrupa dışındaki ülkelerden gelen ve ülkesine döndüğünde can güvenliği riski bulunduğunu iddia eden sığınmacılar için Türkiye diğer ülkelere geçmeden önceki bekleme durağı. Yani sığınmacılar, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (BMMYK) yapılan iltica başvuruları olumlu ya da olumsuz sonuçlanana dek yasal olarak Türkiye’de kalabiliyorlar. Ancak Türkiye’nin göç politikası üzerinden mülteci ve sığınmacıların yaşadıkları koşullar düşünüldüğünde ne kadar “misafirperver” bir evsahibi olduğu tartışılabilir. Sonu belirsiz bekleyiş Çoğu başta Somali olmak üzere kimi Afrika ülkeleri ile Irak, İran, Filistin ve Afganistan’dan kaçarak bir Batı ülkesine iltica etmeye çalışan sığınmacılar Türkiye’deki yaşam şartlarının zorluğu ve 3.ülkeye geçişte yaşadıkları sorunların altında eziliyor. Bir yere aidiyet duygusu taşıyamadan, neyi ve ne kadar beklediklerini bilemeden sadece bekliyorlar. Bazen 20 kişilik tek göz odalarda, kimi zaman kacak çalıştıkları bir atöylenin içinde yaşıyorlar. Mülteci statüsü tanınıp bir 3.ülke tarafından kabul görme şansını yakalayabilenler kişi başı yıllık 600 TL ikamet harcını ödeyemediği için ülkeden çıkamıyor. Başvuruları reddolunanlar ise “kırtasiye yardımı yapacağız” denilerek emniyete çağırılıp sınır dışı ediliyor. Ülkesinde zulüm gördüğünü ispatlayamadığı için geri gönderilen ve idama mahkum edilenlerden tutun da, 2 kilo kömür için Sosyal Hizmetler’e yalvarmak zorunda kalan profesörlere kadar sonu gelmeyen insan hakkı ihlalleri söz konusu. Zaten zor olan hayatlarını daha da zorlaştıran prosedür batağında hayatları yiten bu insanlara sivil toplum kuruluşları destek olmaya çalışıyor. Devlet ise “ödenek yok” diyerek kendini savunuyor. Helsinki Yurttaşlar Derneği Mülteci Destek Programı Koordinatörü Özlem Dalkıran ile Türkiye’nin göç politikası ve mültecilik üzerine konuştuk. Mültecilere ve sığınmacılara tanınan yasal haklar nelerdir?Türkiye özelinden baktığımızda, 1951 Cenevre Sözleşmesi, […]

IBM: Sanal grev, örgütlenme, işsizlik…

adresindeki sitede İngilizce ve Türkçe metinlerle şöyle açıklıyorlar: Ücretler arasında adaletsizlik. 6 yıldan bu yana zam alamamak. Bazı sosyal hakların gaspedilmesi. Taşeronlaşma ve haksız işten çıkarmalar.

Kavramların kadıncası

Güncel sözlüklerdeki tanımına göre Thesaurus ‘belirli bir alandaki sözcükleri ya da kavramlar grubunu içeren bir tür ansiklopedi’. Thesaurus, belirli bir konu alanı için oluşturulan bilgi-belge yönetimi sistemleri içinde, söz konusu alandaki bilginin tanımlanmasını ve erişimini en etkin düzeyde gerçekleştirmek için kullanılan bir araç. Bilgiyi tanımlamak için kullanılan dil, kadın hareketi ve kadın çalışmaları alanındaki gelişmeleri izleyemiyor ve bu durum çoğu kez bilginin erişimine engel oluyor. Kadınlarla ilgili belgelerin, cinsiyetçi olmayan tanımlanması, kataloglanması ve kadınların kendileriyle ilgili bilgilendirme haklarının aracı olarak görülen kadın Thesaurusu, bilginin önünü tıkayan sistem bozukluklarını ve bilgi kaybını engellemeyi amaçlıyor. Avrupa’ya ihraç 500 Türkçe terim Kadınlarla ilgili her çalışmanın, kadına ait özel bir bakış açısı gerektirdiği fikriyle hazırlanan Türkiye Kadın Thesaurusu (kadın konulu kavramlar dizini), bilginin içeriğini tanımlama ve erişim süreçlerinde ortak bir dil oluşturma işlevi görecek. Tarih, hukuk, psikoloji, sağlık, kültür gibi 20 ana konuda, 40’dan fazla uzman ve akademisyen tarafından, 3,5 yıllık bir çalışmanın neticesinde ortaya çıkan Thesaurus, Türkiye’de örneği ve standardı bulunmadığı için Avrupa Kadın Thesaurus’undan yararlanılarak hazırlandı. 2 bin 87 terimden oluşan ve 29 Avrupa ülkesinde kullanılan Avrupa Kadın Thesaurus’una 500 yeni Türkçe terim eklendi. Böylece, uluslararası alanda, bütün Avrupa’da kullanılacak terimlerde standartlaşmayı ve kaynak erişiminde ortak kavramlar üzerinden arama yapılması sağlanacak. Türkiye’nin ilk Thesaurusu Thesaurus, terimleri standartlaştırdığı için bilgi kaybını önleyen bir indeksleme yöntemi. Ancak, Avrupa’da 1960’lardan beri gündemde olan Thesaurus geleneğinin Türkiye’de bir örneği yok. Türkiye Kadın Thesaurusu, kadın örgütlerinde, üniversitelerin kadın çalışmaları bölümlerinde, kadınla ilgili devlet kuruluşlarında, kadın merkezlerinde, yayın kuruluşlarında, özel ve yerel arşivlerde, kamu kütüphanelerinde, kadın hareketi, duruşu ve sorunları ile ilgili bilgi ya da belge arayanlara, bilgi tarama ve erişim aracı olarak hizmet verecek. Kadın Eserleri Kütüphanesi’ndeki tüm belgelerin Thesaurus’a göre içeriği tanımlanınca, online sistemde, kütüphane çatısı altında aranan bir konu ile ilgili her türlü malzemeye erişimi sağlayacak bir sistem bu aynı zamanda. Klasik yöntemlerden farklı Türkiye’deki […]

Tecavüz kriz merkezi

Türkiye’de her yıl yüzlerce kadın cinsel taciz ve tecavüze maruz kalıyor. “Şanslı” olanlar yaşadıkları travmayı sadece toplum baskısı ve suçlayıcı bakışlarla atlatırken; kimi mağdurlar töre ve namus adına öldürülüyor. Kadını cinsel taciz ve tecavüzden korumak, bu konuda toplumu bilinçlendirmek ve tecavüz mağduru kadınlara destek olmak zorunda olan hükümetler her zaman sınıfta kalıyor. Kadınlar, Türk Ceza Kanunu’yla koruma altına alınmış görünse de, Hüseyin Üzmez davası ve benzeri olaylar yasaların çoğu zaman kağıt üzerinde kaldığını gösteriyor. Hal böyle olunca sorunlarına çare bulmak için iş yine kadınlara düşüyor. Bu tür olaylara karşı toplumda farkındalık ve duyarlılık yaratmak, suç işleyenleri caydırmak ve tecavüze uğrayan kadınların mağduriyetinin ortadan kaldırılmasına yönelik hem yasal hem de toplumsal yardımlarda bulunmak amacıyla kadın örgütleri Cinsel Şiddete Karşı Kadın Platformu çatısı altında birleşti. Mor Çatı, Amargi, Lambdaistanbul, Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu ve çeşitli kadın örgütlerinden oluşan platformun kuruluş ve işleyişini, başlatıkları kampanyayı Esen Özdemir ile konuştuk. Kadın Platformu’nun kuruluş amacı nedir?Bu platform kurulmadan önce Taciz ve Tecavüze Son İnisiyatifi kurulmuştu. Bu insiyatif tecavüze uğrayan kadınların tecavüz sonrası yaşadıkları sorunlardan ve bu işin politikasını yapmak istemelerinden dolayı Amargi’ye gelmeleriyle ortaya çıktı. Kadınlar artık mağdur olmak istemediklerini, tecavüze uğrayan kadınlarla biraraya gelerek dayanışmak istediklerini belirtiler. Onların kendi örgütlenmeleri var aslında. Amargi onlara bir çeşit destek sağladı. Ama bu süreçte Cinsel Şiddete Karşı Kadın Platformu’nun temelleri atılmış oldu. Biz Amargi olarak işin sekreterya kısmını üstlendik. Avrupa’daki tecavüz kriz merkezlerini, devletin ve kadın örgütlerinin bu işin neresinde yer aldığını araştırdık. Sonrasında kadın hareketi olarak bir kampanya başlatmak istediğimizi belirterek kadın örgütlerine çağrıda bulunduk. Platformun başlattığı kampanya çerçevesinde neler yapılıyor?Kadın örgütlerinin içerisinden çalışma grubu oluşturduk. Medya, eylem, forum, talepler komisyonları ve sekretaryadan oluşuyor bu platform. Medya komisyonu kapsamında, toplumsal farkındalık ve duyarlılık sağlamak ve medya aracılığıyla bu konuyu toplumun gündemine sokmak adına düzenli olarak kadın köşeyazarları ile biraraya gelme planımız […]

Dünyayı gezmenin en ucuz yolları

sitesine üye olarak aynı yönde seyahat eden kişilerle aynı arabayı paylaşmak. Yalnızca benzin parasının paylaşımı sözkonusu olduğu için seyahat etmenin en kolay ve ekonomik yolu bu. 5 kıtada, 70’den fazla ülkede ve 850 binden fazla bölgede kullanılan bu yöntem yeni insanlarla tanışmak için de ideal. Ben alırım sırt çantamı, atlarım trene, her durakta iner doyasıya gezerim dünyayı diyorsanız bunun için iki seçeneğiniz var. İlki, Avrupa Demiryolları İşletmeleri tarafından uygulanan Interrail Pass (pas bilet). Tek biletle, istenilen yerde ve zamanda istenilen trene binme olanağı sağlayan bu uygulama, Avrupa’nın 30 ülkesinde 3 gün ila 1 ay arasında serbest dolaşım imkanı tanıyor. Bilet fiyatları, yaşa göre 3 kategoriye ayrılıyor. 26 yaş altı için bilet fiyatları gidilecek ülke sayısı ve güne göre 32 ila 194 avro arasında değişiyor. 26 yaş üstü ise, birinci ve ikinci mevki olarak, yine gidilecek ülke sayısı ve güne göre 115 ila bin 885 avro arasında değişiyor. İkinci yöntem ise, Interrail’in İskandinav versiyonu olan Scanrail. Norveç, İsveç, Danimarka ve Finlandiya’yı 26 yaş altındakilere 2 aylık geçiş bileti alarak 177 ila 276 avroya; 26 yaş üstündekilere ise, 235 ila 367 avroya gezme imkanı tanıyan Scanrail, İskandinav ülkelerini bir uçtan bir uca gezmek isteyenler için bulunmaz fırsat.

Kriz, evdeki şiddeti artırıyor

Ekonomik kriz, patronlar, küçük hissedarlar, CEO’lar, genel müdürler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar derken her gün daha fazla kişiyi etkisi altına alıyor. Ancak krizden nasıl etkilendiği hiç tartışılmayan bir kesim var ki, onlar çözümü yine kendi aralarında tartışarak bulmaya çalışıyorlar. Kadınlar, 8 Mart yaklaşırken seslerini duyurmak ve krizde yaşanan sorunları paylaşmak için Kadıköy Kazım Koyuncu Kültür Merkezi’nde ‘8 Mart: Ekmek ve Gül İçin’ etkinliği kapsamında düzenlenen ‘Kadınlar Krizi Konuşuyor’ forumunda fikirlerini paylaştılar.Krizde en çok ezilenler kadınlar Forumda konuşan çevirmen-yazar Hülya Civelek, kriz bahanesiyle en çok ezilenlerin kadınlar ve çocuklar olduğunu ve işverenlerin krizi silah olarak kullandığını belirtti. “Patronlar krizi bahane ederek daha fazla sömürüyor ve ezilmemize neden oluyorlar. Bunu çok rahatlıkla kullanabiliyor sizi çalıştıranlar. Eve geliyorsunuz evde eşinize yansıyor; siz çocuğunuza yansıtıyorsunuz, o okuyorsa okul ona yansıtıyor. Okullarda borçtan dolayı doğal gaz yanmıyor; velilerden para istiyorlar bu yüzden. Çocuğun muhatabı anne, okulun sıkıştırdığı muhatap aldığı anne, ama kadının cebinde para yok. O baskının yanında, çocuğun soğukta okuyor olmasının baskısı da kadının omuzlarına biniyor. Psikolojik olarak çok yıpratıcı bir durum bu. Çocuğun sürekli ihtiyaçları var ve ilk temas ettiği kişi anne oluyor. Kadınlar artık çocuklarını okula götürürken, hocalarla, müdürle yüz yüze gelmemek için okula girmeden çocukları dış kapıdan bırakıyorlar” dedi.Kriz mağdurları Kadınların, krizin etkisini yaşayan toplumsal kesimin ana omurgasını oluşturduğunu belirten Kazım Koyuncu Kültür Merkezi genel sekreteri Özge Ozan, bu dönemlerde en çok işten çıkarılanların kadınlar olduğunu ekledi. “Otomotiv ve tekstil sektörünün kalbi Bursa, kriz yüzünden ekonomik olarak çökmüş durumda. Her gün 10 binlerce kişi işsiz kalıyor. Tekstil, kadınların en yoğun çalıştığı sektörlerden biri. Kadınların işsizlik oranında çok büyük artış var. Kadınlar öncelikle işten çıkarılanlar oluyorlar. Çünkü erkek eve ekmek götürür; kadını hemen gözden çıkarıyorlar” dedi.Kadınların çalışabilmesi için gerekli olan temel koşulların kriz bahanesiyle ortadan kaldırıldığını ifade eden Ozan, ücretlerin aşağıya çekildiğini; yemek ücretleri, emzirme ücreti gibi hakların kesildiğini ve maaşların geç […]

Kadınlar vardır…

Kadınların siyasette ne kadar temsil edildiği, pozitif ayrımcılık, kota tartışmaları kadın örgütleri ve siyasi çevrelerde sürüp giderken yerel seçimler kapıya dayandı ve adaylar bir bir açıklanmaya başladı. Bağımsız kadın örgütleri ve feministlerin bir araya gelerek oluşturdukları Seçimler İçin Feminist Kollektif Platformu da kendi adayını açıkladı: Ülfet Taylı. Beyoğlu Belediyesi başkan adayı Taylı, Mor Çatı gönüllüsü olarak yıllardır kadın hareketinin içinde olan bir feminist aktivist. Özellikle kadınlar için Beyoğlu’nun sorunlarını irdeleyen ve bunlara feminist bir perspektiften çözüm yolları arayan Taylı’nın seçim vaatleri de alışılmışın dışında. O, ne bir ev bir araba anahtarı, ne de mazotu 1 TL yapmayı vaat ediyor. Daha gerçekçi, daha insani, daha kadınca vaatlerle oy toplama hedefinde. Kadınların, emekçilerin, engellilerin, eşcinsellerin, etnik ve dinsel kimliği yüzünden dışlananların, sosyal, siyasi ve iş yaşamına entegre olmalarını sağlayacak önerilerle geliyor karşımıza.Türkiye’de kadınların siyasi yaşama katılımı neden az? Siyasette aktif rol oynamalarını engelleyen unsurlar nedir?Cumhuriyetin kuruluş yıllarında parlamentoda o yıllar için oldukça iyi sayılabilecek bir oranda temsil edildiklerini görüyoruz kadınların. Feminist tarihçiler Osmanlı kadınlarının bu konuda ciddi mücadeleler verdiklerini de ortaya koydular. Ama bu dönemde egemenlerin onlar için çizdiği sınır, ülkenin “çağdaş medeniyetler” seviyesinde olduğunu ortaya koymaları, ülkenin vitrini olmaları. Kendileri için siyaset yapamıyorlar, nitekim bir kadınlar partisi kurmalarına izin verilmiyor. Günümüzde parlamentoda yakalayabildiğimiz oran yüzde 10, yerel politikada ise başkanlık düzeyinde nerdeyse binde 6. Hala siyaset erkeklerin alanı. Kadınları katmaya dönük mekanizmalar yok denecek kadar az. DTP kota uyguladı ve bunun olumlu sonuçları kısa sürede alındı. Parlamentoya girme ihtimali yüksek olan diğer partiler uygulamıyor kotayı. Ayrıca siyaset yapma tarzı da kadınların siyasetten uzak durmalarına yol açıyor. Çocuk bakmaları gereken saatlerde toplantılar yapılıyor, çocuklarını alıp bu toplantılara gitmeleri mümkün değil. Siyasi yaşam erkek egemen. Kadınların kendilerine alan açmaları hiç kolay değil. Bir kere kadınların deneyimleri değersiz sayılıyor. Söyledikleri, yaptıkları değersizleştiriliyor. Ne yazık ki, hala asıl yerleri ev, asıl görevleri de ev işi, […]

Siyasette kadının adı yine yok

Siyasi partiler 29 Mart yerel seçimlerinde yarışacak adaylarının listesini il ve ilçe seçim kurullarına teslim etti. Siyasi partilerin kadın adaylara yönelik kota ve benzeri vaatlerine karşın listelerde yer alan kadın aday sayısı yine yok denecek kadar az. Kadınların 10 ilde ve 54 ilçede erkek rakipleriyle yarışacakları bu seçimlerde de belediye başkanlıkları için 2 bin 941 koltuk sayısına karşılık AKP, CHP, MHP, DTP, DP’nin toplam kadın aday sayısı 171 oldu. Bütün bu adayların seçildiği durumda dahi ortaya çıkan yüzde 6’lık temsil olasılığı ise siyasette kadının adı yine yok dedirtiyor. Kadın Girişimciler Derneği’nin (KAGİDER) düzenlediği, “Siyasette kadın: Ne kadar katılıyor ve ne kadar temsil ediliyoruz?” sorularına cevap aradığı toplantıda da siyasette kadın temsiliyetini Türkiye’de yaklaşan yerel seçimler ve Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri ışığında değerlendirildi. Kadın varsa yolsuzluk yok Avrupa Parlementosu’ndan Liberal Parti’nin Danimarka temsilcisi Karin Riss Jorgensen ve Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA-DER) Başkanı Hülya Gülbahar’ın da katıldığı toplantının açılış konuşmasını yapan KAGİDER Başkanı Gülseren Onanç dünya nüfusunun yüzde ellisini kadınların oluşturmasına rağmen, politik liderler arasındaki temsilin hem Türkiye’de hem dünyada, bu oranın çok altında olduğunu söyledi. Yapılan araştırmalarda kadın temsilinin yüksek olduğu yönetimlerde yolsuzluk oranlarının azaldığın belirten Onanç, “Hem de Birleşmiş Milletler gelişmişlik endeksinin de vurguladığı gibi, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayabilmiş ülkeler, vatandaşlarına daha yüksek bir yaşam standardı sağlayabiliyorlar. Özellikle yerel seçim sürecinde, iktidar partisi AKP elindeki kaynakları daha çok seçim kazanma yönünde kullandı. Bu gücün kadınların biraz daha siyasete katılması yönünde kullanılmasının demokrasi adına önemli bir adım olacaktı” dedi. Kadın aday oranı yüzde 6 KA-DER Başkanı Hülya Gülbahar 29 Mart seçimlerinde CHP’nin 46, DTP’nin 37, AKP’nin 18, MHP’nin 34, DP’nin ise 36 kadın belediye başkan adayı gösterdiğini; bu beş partinin adaylarının toplamının 171 ettiğini belirtti. Bu yıl için belediye başkanlıklarında 2 bin 941 koltuk olduğunu ve bu 2 bin 941’in içinde sadece 171 kadın aday gösterildiğini vurguladı. Her seçim döneminde […]

Meclis’te tek başına

Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), uzun süredir yaşanan iç çatlak sonucu olağanüstü kongreye gitme kararı aldı. Bir önceki kongrede aday olmayacağını açıklamasına karşın son anda genel başkanlık koltuğuna oturan Ufuk Uras’ın bağımsız milletvekilliği adaylık süreci; ÖDP’nin kurucularından Oğuzhan Müftüoğlu’nun da içinde olduğu Devrimci Dayanışma’nın çoğunluğu elinde bulundurduğu Parti Meclisi’nin katılmama kararı aldığı “çatı partisi”nin toplantılarına Uras’ın katılması, Ergenekon süreci üzerinden yaşanan tartışmalar parti içindeki çekişmeleri de derinleştirmişti. İstanbul milletvekili, Genel Başkan Ufuk Uras’ın, adaylık sürecinde iyice ayyuka çıkan parti içi çekişmelerin, 2 Şubat Pazartesi günü yapılacak kongreyle ne kadar halledilebileceğini zaman gösterecek. Uras, meclise girdiği günden beri verdiği soru önergeleriyle tartışma yarattı. Seçmenlerinin bir kısmı onun mecliste yeterince aktif olmadığından şikayet ederek hayal kırıklıklarını dile getirirken, diğer bir kısmı onun meclisteki varlığıyla vekillerin ezberlerinin şaştığını iddia ediyor. ÖDP içinde, kongreyi ateşleyen gelişmeler henüz yaşanmamışken yaptığımız söyleşide Uras, TBMM’de bağımsız ve hatta tek başına olmak ve ÖDP’nin kabuk değiştirme girişimi hakkındaki sorularımızı yanıtladı. Meclise bağımsız aday olarak girmiş ve tek başına mücadele etmek durumunda kalan bir milletvekili olmanın zorlukları neler?Tek tabanca olmak kolay değil. Ama diğer yandan, grubunuz olmadığı, başınızda bir lider olmadığı için aslında avantajları da var. Bizim en büyük problemimiz meclis iç tüzüğünün gruplara endekslenmesi. Yani milletvekili esaslı değil, grup esaslı bir iç tüzük var. Belki iç tüzüğün demokratikleşmesiyle birlikte daha çok avantaja sahip olacağız. Bir diğer yandan, toplumsal muhalefet örgütlerinin sesi soluğu olalım diyoruz. Yasa değişikliği trafiğinin hızına yetişecek bilgi akışını sağlayamıyoruz henüz. Bu bizim de belki hatamız. Ama genel olarak toplumsal muhalefet örgütleri, politik deklarasyonlar üzerinden hareket ediyorlar. Hâlbuki bizim çok detaylandırılmış teknik bilgilere ihtiyacımız var. AKP hükümeti bir yasa taslağı getirdiğinde her bir maddeyle ilgili değişiklik önergeleri verebilecek durumda olmamız lazım. Halen onu sağlamaya çalışıyoruz. Seçmenlerinizin büyük bir kısmı sizi “tek başına dünyayı kurtaracak milletvekili” olarak tanımlıyor. Bu üzerinizde bir baskı yaratmıyor mu?Bizim 1. bölgede solun […]

Osmanlı’nın feministleri

Bugün Türk kadınının seçme ve seçilme hakkını kazanmasının 74. yıl dönümü. Aradan geçen yıllar boyunca kadının hak mücadelesi siyasal, kültürel, sosyal alanlarda devam etti. Feminist mücadelede yer alan kadınların sokaklara inmesi ya da taleplerini daha gür bir sesle dile getirmesine ilişkin örneklerle son yıllarda daha sık karşılaşsak da, bu topraklardaki kadın mücadelesinin kökeni Osmanlı dönemine kadar iniyor. Osmanlı modernleşmesinin başlangıcı kabul edilen 1839 ikinci Tanzimat dönemiyle birlikte kadın hareketindeki aktif mücadelede başladı. Bu dönemde kadınlar, gösterdikleri çabalar sonunda özellikle eğitim alanında bir takım haklara kavuştu. Böylece çeşitli öğretmen okulları, rüştiyeler (lise) ve ebelik mesleğini öğreten kimi kurumlar açıldı. Eğitimin içinde yer almalarıyla beraber gelişen bilinçlenmeyle de çeşitli sorgulamalara girişen kadınlar 1869 yılında, dönemin feminist hareketinin ilk yayını olarak bilinen Terakki-i Muhaderat isimli kadın dergisini çıkardı. Derginin yayımlanmasıyla birlikte başlayan kadınların erkeklere karşı verdiği var olma mücadelesi ve eşit birey olarak tanınma talepleri de ciddi atılımlara yol açtı. “Osmanlı Kadın Hareketi” adlı kitabın yazarı İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden Doçent Doktor Serpil Çakır da, geçen hafta (29-20 Kasım 2008) Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Enstitüsü tarafından düzenlenen Toplumsal Cinsiyet Konferansı’nda konuyla ilgili yaptığı konuşmada bu mücadeleden örnekler verdi. Önce yayın sonra dernek Çakır, kadınların varolma çabalarının Tanzimat’tan sonra hızlandığını özellikle dergiler, dernekler aracılığıyla seslerini duyurmak istediğini belirterek Cumhuriyetin ilan edildiği döneme kadar kadın dergi ve gazetelerinin sayısının 40’ı bulduğunu söyledi. Hanımlara Mahsus Gazete, Şüküfezar, Demet, Mehasin, Kadın, Kadınlar Dünyası gibi kadın dergileri çıkarıldığını anlatan Çakır, “Bu dergiler kadınlara kendilerini birey olarak ifade etme, sorunlarını dillendirme ortamını sağladı. Her kesimden kadınların yazma ürkekliğini, çekimserliğini gidermede, taleplerini iletmede ve sesini duyurmada önemli işlev gördü. 1910’larda bu gayretler sonuç verdi ve kadın hareketi kurumsallaşmaya başladı. Aynı tarihsel süreç içerisinde 30’a yakın kadın derneği de kuruldu. Dernekler vasıtasıyla, bireysel talepler örgütlü birliklere dönüştürüldü, sorunların çözümü için ortaya konulan öneriler uygulamaya geçirildi” diye konuştu. Osmanlı’nın feministleri Tarihin tozlu […]

Süper Türk Canavarı STC-16

Türkiye otomotiv endüstrisinin efsanesi ve seri üretilen ilk aracı Anadol’un öyküsünü anlatan “Huzurlarınızda Spor Anadol” adlı kitabın yazarları Aydın Demirer ve Özgür Aydoğan geçtiğimiz günlerde Bilgi Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencileriyle birlikteydi. Anadol STC-16’nın tasarımcısı Eralp Noyan, mühendisleri Kadri Nişel ve Zeki Diker’ın de konuk olarak katıldığı derste, aynı ekibin otomotiv sektörüyle ilgili yeni bir kitabın hazırlığı içinde olduğunu öğrendik. Anadol STC-16, nam-ı diğer Spor Anadol, Türkiye’de tasarlanan ve seri olarak üretilen ilk Türk spor otomobili. 1973 – 1975 yılları arasında yalnızca 176 adet üretilmiş. Bugün yaklaşık 20 adet orijinal STC-16 bulunmasına rağmen, bir fenomen olarak kabul edilen aracın yüzlerce fanatiği var. Peki yalnızca 176 tane üretilen STC-16’nın bugünkü önemi ve değeri nereden geliyor? Sürüş dinamiği ve güvenliği konularında dünyanın sayılı uzmanlarından olan Murat Okçuoğlu, yüzlerce STC-16 fanatiğinden sadece biri. 1978 Hitit Rallisi ve 1981 Günaydın Rallisi’ne STC-16’sı ile katılmış. STC-16 onun için özgürlük, performans, ralli ve yarışı ifade ediyor. 1972-73 yıllarında gazetelerde çıkan haberlerle başlamış bu tutku. “İlk binme ve gazlama tecrübem, rallici Bülent Aloğlu’nun STC ’si ile Kocaeli rallisine hakem olarak giderek oldu. Hemen ardından da ilk STC-16’ımı 1976’da, lise 2. Sınıftayken aldım. Tam delikanlılık heyecanı. O günden beri aynı heyecanı duymaya devam ediyorum.” diyen Okçuoğlu, 1973’de üretilen STC’nin o dönem için oldukça iyi bir otomobil olduğunu, kalite ve performans olarak, özellikle İngiliz spor otomobillerinden geri kalmadığını belirtiyor. Bir diğer STC-16 fanatiği ise, Klasik Otomobil Kulübü Kurucu Başkanı Ahmet Ongun. O, iş hayatı dışında kalan zamanını otomobillere adamış bir mühendis. Üretildiği tarihten beri STC-16 tutkunu. İlk STC-16’yı, yakın dostu rallici Erdal Tokcan’ın arabası olarak 1975 senesinde kullanmış. “STC-16’nın beni en çok etkileyen özelliği, o zaman için çok kuvvetli olan 1600cc’lik motoru ve tasarımıdır. 1972 senesinde Türkiye’nin ne yaratabildiğini ortaya koyan önemli bir örnektir” diyor. Okçuoğlu’na göre, STC-16 kendine has bir otomobil. Bu sebeple kimi iyi, kimi kötü birçok özellik […]

Kadın yazarlar kadınlar için yazdı

Dünya Ekonomik Forumu’nun, geçtiğimiz günlerde açıklanan 2008 yılı cinsiyet ayrımcılığı raporuna göre Türkiye kadına yönelik şiddet, ekonomik güç ve fırsat eşitliği, eğitim düzeyi, sağlık, siyasi temsil konularında rapora konu 130 ülke arasında 123. sırayı aldı. Kadın-erkek eşitliğinin dünyadaki durumuna dair veriler yer alan The Global Gender Gap Report isimli raporun, Haklar ve Sosyal Kurumlar başlığında ülke olarak en düşük notu aldığımız konu ise, kadına yönelik şiddete karşı cezai yaptırımlar oldu. Raporda, şiddete maruz kalan kadınların korunabilecekleri bir yasaları ve sığınabilecekleri barınaklarının yok denecek kadar az olması da eleştiri konusu yapıldı. Türkiye’de sekizi İstanbul’da olmak üzere 40 kadın sığınağı var. Bunların toplam kapasiteleri ise bini bulmuyor. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı da bunlardan biri. Türkiye’deki ilk ve bağımsız kadın sığınağı olan Mor Çatı ’nın kapasitesi 18 kişi olmasına rağmen, ayda ortalama 50 kadın müracaat ediyor. Kadınların, yüzde 90’ı fiziksel şiddete maruz kalmış; yüzde 10’u ise cinsel taciz, sözlü şiddet gibi şikayetlerle başvurduğu Mor Çatı, mücadelelerine yeni bir boyut kazandıracak bir proje hazırlığı içinde. Seslerini duyurmak ve bu gidişata dur demek isteyen, şiddete maruz kalmış kadınları kadın yazarlarla buluşturan bir kitap projesiyle şiddetle içiçe yaşamak zorunda kalmış 11 kadının hikayesi kadın yazarlar tarafından kaleme alınacak. İnci Aral, Şebnem İşigüzel, Müge İplikçi, Karin Karakaşlı, Ayşe Düzkan, Pınar Öğünç, Nükhet Sirman, Handan Çağlayan, Yasemin Öz, Siren İdemen ve Handan Koç’un aktarımıyla okurlarla buluşmaya hazırlanan kitapta, şiddetin tüm kadınların başına gelebileceğinin, yalnızca şiddete direnme biçimlerinin farklılık gösterebildiğinin altı çizilmek isteniyor. Yaklaşık 2 yıl önce, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ile Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı ile ortaklaşa başlatılan “Aile içi şiddete karşı, kadınların dayanışma merkezleri aracılığıyla güçlenmesi” projesinin bir ayağı olan kitabın, Aralık ayında piyasada olması hedefleniyor. Kitapta yer alan 11 kadın hikayesinin yazarları, kadından yana bakabilecek, şiddeti kendi dışında yaşanan bir sorunmuş gibi görmeyecek kadın yazarlardan seçildi. Mor Çatı Yayınları’ndan çıkacak olan kitabın basımını Avrupa […]