Etiket futbol

Tolga Zengin

Fatih Terim ona “Dasaev” diye sesleniyor; o ise, Şampiyonlar Ligi’nde kariyerinin en parlak günlerini yaşarken “Şenol Güneş olmayı" hayal ediyor.

Hata Hiddink’te mi?

Beşinci dakikada direkten dönen top, Hırvatistan karşısında "mucizeci" ruhu çağırabilirdi, olmadı. Hata görevden alınması beklenen Hiddink'te mi?

Vatandaş hafta içi derbisinden rahatsız!

Yıllardır haftasonu oynanan derbi maçlarında bu sezon alışık olmadığımız bir durum yaşanacak ve Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi perşembe günü oynanacak. Şike soruşturması nedeniyle geç başlatılan ligde derbilerin hafta içi oynanması taraftarlar arasında pek de hoş karşılanmıyor. HaberVs, sokaktaki taraftara “hafta içi derbi meselesini” sordu.

‘Türkiyeli’ Alex De Souza

Hayır, henüz Türk vatandaşı olmadı. Alex De Souza’nın bu konuda bir başvurusu bile yok… Ama Türkiye’yi anlamaya, öğrenmeye ve saygı göstermeye çalışan bir Brezilyalı gibi yaşıyor. ) Oysa aynı gün Hürriyet’in Ankara temsilcisi Metehan Demir, futbolcunun İçişleri Bakanlığı’na vatandaşlık için başvurusunun bulunmadığını söylüyordu. (Zaten “vatandaşlık başvurusu kabul edildi” diyen haberlerde herhangi bir kaynak belirtilmemişti.) HaberVs’nin edindiği son bilgiler, Alex’in Türk vatandaşlığına geçmek için başvurmadığını doğruluyor. Buna göre Alex, başvuru yapmak için ülkesindeki hukuksal durumu öğrenmek istiyor. Ancak vatandaşlık konusu bir yana Türkiye Alex’i, Alex de Türkiye’yi fazlasıyla benimsedi. Tatiller dahil yılın tümünü burada geçirmesi, çocuklarının İstanbul’da doğmasını istemesi, dilimizi öğrenmesi, kısacası Türkiyeli bir “vatandaş” gibi yaşaması onu diğer yabancı futbolculardan farklı kılıyor. HaberVs muhabiri Savaş Yücepur, Fenerbahçe muhabirleriyle görüştü ve “Türkiyeli Alex”i derledi. Düzenli bir aile yaşamı olan Alex, eşi Daianneve üç çocuğu ile birlikte Beykoz Konakları’nda oturuyor. Bir insanın anne ya da baba olduğu zaman çok olgunlaştığını düşünen Alex, çocuklarına çok düşkün. Geçtiğimiz sezon, Fenerbahçe’nin diğer Brezilyalılarının karıştığı iddia edilen magazin haberlerinde isminin hiç anılmaması, onlara “mesafeli” durması belki de bu yüzden. Kendini ülkede “misafir” bir futbolcudan ziyade, Türkiye’de yaşamayı bilinçli tercih eden bir profesyonel olarak görüyor. “Memleket özlemiyle” yanıp tutuşan, her küçük tatil fırsatını bu yönde değerlendiren Güney Amerikalı futbolcuların aksine burada kalıcı bir düzen kurmaya çaba harcıyor. Daianne ve Alex’in büyük kızı Maria, Alex Fenerbahçe’ye geldiğinde yeni doğmuştu. Çift diğer iki çocuğunu (küçük kızı Antonia oğlu Felipe) ise Türkiye’de doğurdu. Bilsen Koleji’nde eğitim gören Maria’nın Türkçesi kusursuz. Fenerbahçe’nin 6-0 kazandığı Ankaragücü maçı sonrası kameralar karşısında Türkçe konuşan Maria, izleyenleri şaşırtmıştı. Bunun nedeni Maria’nın yabancı öğrencilerle değil, Türk öğrencilerle birlikte eğitim görmesi. Türkçe konuşuyor, yazıyor Aslında Alex de Türkçe konuşuyor ve günlük hayatta tercümanı olmadan dolaşıyor. Dost sohbetlerinde akıcı bir Türkçe ile konuşan De Souza, gittiği restoranlarda siparişlerini Türkçe konuşarak verdiğinde büyük bir şaşkınlıkla karşılanıyor. Buna rağmen Türkçe’de […]

Fotofinişle Şampiyon!

Takipçisiyle kafa kafaya girdiği son haftadan başı dik ayrılanlar, şampiyonluk turuna hazırlanırken eve boş dönenler… Süper Lig tarihinde kupa sevincinin fotofinişle belirlendiği birçok sezon yaşandı. Türkiye futbol liginde şampiyonun son haftada belli olması futbolseverler için yeni bir durum değil. Özellikle, son beş sezonda iki kupayı ligin son dakikalarında yitiren Fenerbahçetaraftarları, takımlarının Sivasspor’la 22 Mayıs Pazar günü oynayacağı son karşılaşma öncesinde şampiyonluk için temkinli konuşuyor. Rakibinin hem mutlak hem de ikili averajda gerisinde bulunan Trabzonsporlular da aynı şekilde şampiyonluğun “dakikalara bağlı” olduğunun bilincinde. Benzer heyecan ligin 52 yıllık tarihinde defalarca yaşandı. HaberVs son haftaya kalan şampiyonluk mücadelelerini derledi. 1958/59: Grup finaliProfesyonel Futbol Ligi’nin başlangıcı kabul edilen 1958/59 sezonunda lig, iki gruba ayrılmıştı. Beyaz Grup lideri Fenerbahçe, Kırmızı Grup lideri Galatasaray’la iki aşamalı finalde karşılaştı. Galatasaray ilk maçı 1-0 kazandı ancak rövanşta 4-0 yenildi. Kupaya sarı lacivertliler uzandı.1960/61: 2 puanlı sistemLigin son haftasına 3 puan farkla giren Fenerbahçe, son maçta en yakın takipçisi Galatasaray’la karşılaştı. Galatasaray’a 2-1 yenilmesine rağmen o dönemki 2 puanlık sistemle yine 1 puanlık farkı koruyarak Fenerbahçe şampiyonluğa ulaştı. 1970/71: ‘Anons skandalı’nın öncüsüGalatasaray, ligin son haftasına 1 puan önde girmişti. Fenerbahçe’nin Beşiktaş’ı yenip, Galatasaray’ın puan kaybetmesi durumunda şampiyonluk Fenerbahçe’nin olacaktı. Ve geçen sezon yaşadığımız anons skandalının ilki 6 Haziran’daki Fenerbahçe-Beşiktaş maçında gerçekleşti. Beşiktaş’ı 1-0’la geçen Fenerbahçe, Galatasaray’ın mağlup olduğu anonsundan sonra şampiyonluk kutlamasına başlamıştı. Fakat Ankara’da PTT’yi 7-1 ile geçen Galatasaray 19 Mayıs Stadı’nda şampiyonluk turunu atmıştı bile. 1978/79: Önde giden kazandıGalatasaray bu sefer Trabzonspor’la yarış içindeydi. Son haftaya 2 puan önde giren lider Trabzonspor yenilmesi ve Galatasaray’ın son maçını kazanması halinde şampiyonluğa sarı kırmızılı ekip uzanacaktı. Trabzon son hafta Orduspor’dan 1 puan koparıp son haftaya kadar süren şampiyonluk yarışını önde bitirdi.1981/82: “Hükmen” şampiyonTrabzonspor’un 1 puan önündeki Beşiktaş, liderliği ve şampiyonluk heyecanını 34. haftaya kadar taşımıştı. Beşiktaş, Eskişehirspor’u hükmen mağlup etti ve Trabzonspor’un son haftada şampiyon olma umutlarını bitirdi.1984/85: […]

Sosyal bir hastalık: Göztepelilik

“…Aklımdan çıkmayan şey ise elinde bir fırça ve boya kovasıyla gelip, beyaz Murat 124’ünü baştan aşağı sarı kırmızıya boyayan komşumuz olmuştu. İşte o gün gerçekten anlamıştım Göztepe sevgisinin ne kadar delice bir şey olduğunu.” Şimdi her yer sarı-kırmızı İzmir’de. “Göztepeliyim” diyen kimse uyumuyor; günlerce gecelerce doyasıya şampiyonluğu ve eski güzel günlere dönüşü kutluyor. Güzelyalı Park, Göztepe sahili ve köprüsü birazcık alkolden belki ama daha çok mutluluktan sarhoş. Havai fişekler durmuyor, meşaleler hiç sönmüyor; sesler hiç kısılmayacakmış gibi söylenen marşları durmuyor Göztepelilerin. Efsane, verdiği sözü tutuyor üç sezondur. Dönüyor düştüğü ıssız kuytu yerlerden. 2003/04 sezonunun sonunda Süper Lig’e veda edilerek başlayan çöküş bir türlü durdurulamamıştı. Her alanda düşüşteydi Göztepe, hem mali ve idari, hem de sportif. Belki de tek eksilmeyen Göztepe taraftarının sevgisi ve tam desteğiydi. Fakat o kara günler, büyük bir isyanın başlangıcı oldu. Söz konusu Göztepe olduğunda her şeyin başlangıcı bir isyandı zaten. İzmir’in bir başka futbol takımı Altay’ın deplasmana giden kafilesi içinde yaşanan bir anlaşmazlık sonucu takımdan ayrılan bazı futbolcular kendi semtlerinin takımını kurmak ister. İşte böyle başlar isyan. Tarih 14 Haziran 1925’tir ve şimdiki tezahüratlarda haykırdığımız gibi güneş doğmuştur İzmir’de. Bu bir tarih dersi değil belki ama Göztepe’nin tarihi, bir efsanedir her anlamda. 60’ların sonu ve 70’lerin başında bırakalım üç büyükleri, Avrupa’nın köklü takımlarını karşısında diz çöktüren Göztepe’yi büyüklerimizden dinledik biz. Anlatılanlar bir masal gibi geldiği içindir belki de efsane diyoruz biz takımımıza.“18 yıl bekledik biz, statları inlettik biz” Eskiler “Büyük çöküş var” diyordu fakat biz zaten Göztepe’yi 2. Lig’den daha başka bir ligde görmemiştik. Haziran 98’de yine şimdiki gibiydi Güzelyalı caddeleri. Zafer sarhoşluğu içindeki binlerce taraftar 18 yıl sonra gelen şampiyonluğu ve Süper Lig’e çıkışı trafiği kilitleyip umursamaz bir sevinç içinde kutluyordu. Kutlamaların arasında sarı-kırmızı formasıyla şaşkınlık içinde insanları izleyen bir çocuk yüzüydüm sadece. Birbirini hiç tanımayan insanların birbirine sarılıp ağladığını, içip eğlendiğini, marşlar söyleyip halaylar […]

‘TOKİ Başkanı, Başbakan’ın talimatı nedeniyle Galatasaray’dan özür dileyemedi’

HaberVs Galatasaray Spor Kulübü Başkanı Adnan Polat, TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın TT Arena’nın açılışında yaptığı konuşmadan dolayı kulüpten ve camiadan özür dileyememe nedeninin, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bürokratlarına getirdiği konuşma yasağı olduğunu savundu. Polat bu açıklamayı, kulübün mali kongresinde üçüncü kez kürsüye çıktığı sırada yaptı. Futbol şubesinde yaşanan başarısızlık ve olaylı TT Arena açılışı nedeniyle mali kongreye istifa baskısıyla giren Adnan Polat, stadyumun açılışı sırasında Galatasaray Kulübü’nün ve camianın küçük düşürülmesine yeterli tepkiyi vermediği yönündeki eleştirileri de cevapladı. Başbakan Erdoğan’ın ve bu işte en yetkili bürokrat olan TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın, stadyumun zamanında yetişmesi için çok çaba sarf ettiğini söyleyerek “Bu insanlar stadyumun açılışında bizim misafirimizdi ve bu mutlu günümüzü birlikte yaşamak istedik” dedi. Tepkiler sonrasında stadyumu terk eden Başbakan ve bakanları geçirmek için dışarı çıktığını belirten Polat, daha sonra içeri dönerek maçı seyretmek istediğini ancak yaşananların etkisiyle bu gücü kendinde bulamadığını ve stadyumu terk ettiğini söyledi. Polat şöyle devam etti: “Ertesi gün orada bulunan bütün bakanlar beni arayıp özür dilediler. Sayın Erdoğan Bayraktar da beni arayıp, konuşma üslubundan dolayı üzgün olduğunu söyledi. Ben de kendisine ‘Bir basın toplantısı düzenleyerek bunu siz yapar mısınız’ diye sordum. Başkan bunun mümkün olmadığını çünkü Başbakan’ın bu konu hakkında konuşma yasağı getirdiğini söyledi. Bunun üzerine ben “Başkan bu özrünüzü kamuoyuyla paylaşabilir miyim’ diye sordum. Kabul etmesi üzerine açıklama yaptım.” Adnan Polat, 18 Ocak’ta yaptığı açıklamada Erdoğan Bayraktar’ın kendisi aracılığı ile Galatasaray camiasından özür dilediğini belirtmiş ancak Bayraktar’ın bu özrü doğrudan kendisinin yapmamasının nedeninin, Başbakan’ın verdiği talimat olduğunu söylememişti. Bu gelişmeler ışığında, tarihinin belki de en önemli mali kongresini gerçekleştiren Galatasaray’da yönetimin ibra edilip edilmeyeceğini belli edecek oylamanın hazırlıkları sürüyor. Geçmiş kongrelerin aksine salondaki üyeler, başkan Polat ve diğer konuşmacılara oturdukları yerden bağırarak ve alkışlarla tepki gösteriyor. Oylamanın kapalı yapılması teklifinin getirilmesi üzerine, her iki görüşteki üyeler salondan çıkarılarak sayım yapıldı. “Açık oylama” yönündeki oyların daha […]

Alex değil, Schuster

Çoğu maçın müthiş geçtiğini söyleyecek. “Aman tanrım ne tempoydu” klişesine kaptıracaklar kendilerini. Aranızda böyle sananlar varsa uyansın hemen. Dün akşam İnönü’de oynanan Beşiktaş-Fenerbahçe maçında tanık olduğumuz tempo ancak orta sahasız takımlarla yapılır. Nitekim iki takımın orta sahasının da baskı yapayım derken alanlarını boş bırakması, topun kanatlara hızlıca akışına neden oldu. Bunun öncelikli nedeni tabii ki Fenerbahçe’nin 4. dakikada golü bulmasıydı. Sahasında oynadığı maçta kalesinde bu kadar erken gol görmek Beşiktaş’ı daha atak oynamaya yöneltti. Fakat bu atak oyun, Fenerbahçe’nin baskılı ve etkili oynadığı ilk 25 dakikanın sadece “reklam arası” dönemlerinde kendini gösterebildi. Sarı lacivertli takım son haftalarda ilk dakikalarda uyguladığı baskıyı bu maçta da ortaya koyarak maçı en başından koparabilirdi de. Önce Beşiktaş’ın sol kanadını kırdı. Quaresma’nın geriye gelmeyişi bunun en büyük nedeniydi. Bu oyuncunun Simao’yla yer değişmesi ve Ernst’in bu kanada desteği biraz durdurdu Fenerbahçe’yi. Aykut Kocaman’ın yarım saat sonunda takımını geri çekip devreyi önde bitirme düşüncesi belki de mecburiyettendi. Fenerbahçe bu sezon maçların son çeyreğinde güçten düşüyordu. Kocaman bu nedenle maç sonunu düşünmüş olabilir. Fakat bu hamle, kazanılan alanın da Beşiktaş’a bırakılmasını getirdi. Ancak Beşiktaş da rakip yarı alana organize toplarla, kalabalık hücumlarla yerleşmeyi başaramadı. Yandan gelen birçok ortada topun Almeida’yı geçtiğinde taça çıkması bunun kanıtıdır. Devre biterken yalnızlığın açtığı yarasına tuz basan Dia’yı ancak tekmelerle durdurabilen Ekrem Dağ “ters” İbrahim Üzülmez etkisi yaratarak (bknz. İbrahim Üzülmez’in soldan gelip sağ ayağıyla attığı gol) takımını soyunma odasına umutla gönderdi. İkinci devreye de Beşiktaş’ın bu kadar hızlı başlaması beklenmiyordu. Evet şans golüydü İbrahim Toraman’ın attığı, ancak önemli olan her zaman o şansı zorlamaktır. Skor üstünlüğünü ele geçiren Beşiktaş sağlı sollu geliştirdiği ataklarla bu sefer maçı koparabilecek takımken Hugo Almeida’nın beceriksizliği bunu engelledi. Beşiktaş’ın bu süreçte, yani ikinci yarının ilk 15 dakikasında, biraz geriye çekilip kanatlara isabetli paslar kullanması etkili oldu. Yine bu süreçte Lugano ve Ferrari eşleşmeleri kırmızı kartın, en […]

‘Galatasaray, devlet ve taraftar arasında ezilen bir kulüp oldu’

Açılış akşamı Türk Telekom Arena’da bulunanların ortak görüşü: “Bir provakatör aranıyorsa, konuşması ve seçim propagandası yapan videolarla taraftarı kışkırtan TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’dır.” HaberVs Galatasaray camiası, 15 Ocak’ta gerçekleşen Türk Telekom Arena açılışından sonra bir kriz yaşıyor. “Kriz” tanımı bizzat GS taraftarlarına ait. Ve onlara göre bunun nedeni Başbakan Erdoğan’ın protesto edilmesi değil, kulübün taraftara karşı aldığı tavır. Onlara göre bu kriz yanlış yönetildi ve külüp, GS taraftarının gücünü masaya koyup bir müzakere şansı olarak kullanamadı. Kulüp tarihi üzerine araştırmalarıyla tanınan GS taraftarı Melih Şabanoğlu, açılış günü yaşanları şöyle anlatıyor (Bügün 17:30’da NTV’de yayınlanan “Banu Güven ile Artı” programından): “Stadın tepesinde bir ekran vardı. Orada Erdoğan’ın konuşmaları gösteriliyordu. Bu görüntülere anlık bir protesto oldu. Daha sonra DJ tarafından stadyumun açılışının Başbakan Erdoğan tarafından yapılacağı açıklandı. Bu da ıslıklandı ama anlık bir tepkiydi. Asıl protesto TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın konuşması sırasında oldu. Erdoğan, aleni bir biçimde stadın Galatasaraylılara devlet tarafından verilmiş bir ulufe olduğunun altını çizdi. Eski başkan Özhan Canaydın’ın mahçup ve muhtaç bir ifade çizdiğini ima etti. Sorun bu konuşmaydı. Biz görmedik ama duyduğumuz kadarıyla Başbakan ve devlet ricali sonrasında stadı terk etmiş. Asıl nedenin, Erdoğan Bayraktar’ın Başbakan’ın ıslıklanmasına tepki gösterip, konuşmasının dışına çıkarak, Galatasaray taraftarını küçük düşürme çabasıydı diye düşünüyorum. “Galatasaray, bu açıklamayla devlet ve taraftar arasında ezilen bir kulüp oldu” Olayların organize edildiği düşüncesine katılmıyorum. Protestolar, o anlık gelişen ve stadda yapılan konuşmalara verilen tepkilerdi. Eğer bir provakatör aranıyorsa, o konuşmayı yapan Bayraktar’dır. Ulufe bile olsa bu coğrafyada, bizim kültürümüzde, bunun ulufe olduğu dile getirilmez. Kulüp bu krizi iyi yönetemedi. Kulüp bir takım endişelere kapılmış olabilir. Aslantepe Stadı protokol olarak Galatasaray’a henüz bağlanmadı. Devletin onayını gerektiren, çevre tesislerle ilgili başka projeleri olabilir. Bunların onaylanmamasından çekinmiş olabilir. Bu açıklamadan sonra kriz çıktı. Bu bizim krizimiz. Taraftar ve kulüp olarak kimse bu kirzden kaçmasın. Ama Galatasaray Kulübü, bu açıklamayla devlet […]

Stadyumlar kimin?

Türk Telekom Arena Stadyumu, 15 Ocak Cumartesi akşamki protestolu açılışla hizmete girdi. Ali Sami Yen’in Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’ne geri verilmesi, Seyrantepe’nin seçimi, inşaatın başlaması ve bitirilmesi derken yaklaşık 5 yıllık zorlu bir süreçten geçti Galatasaray Spor Kulübü. Gündemde ise stadyumdan çok Başbakan’ın taraftara gösterdiği tepki var. Tayyip Erdoğan, “Stadyumun tahsis anlaşmasını daha yapmış değiliz” diyerek kulübe ve taraftarına aba altından sopa gösteriyor. Türkiye’de hiçbir spor kulübü, kullandığı stadyumların sahibi değil. Bu nedenle TT Arena’nın da Galatasaray SK’nın mülkü olması söz konusu değildi zaten. Kulüp, Ali Sami Yen Stadı’nın 49 yıllık kullanım hakkından feragat edip karşılığında bu stadı da yine 49 yıllığına kiralamış oldu. Bütün stadyumlar Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’ne ait. Sadece “üst kullanım” hakları belli bir bedel karşılığında ya 10 yıllık ya da 49 yıllık sözleşmelerle kiralanıyor. Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu TT Arena’nın inşa süreci Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu ile kıyaslanıyor çoğu kez. “Feherbahçe’ye neden devlet desteği yapılmadı” deniyor. Bu nedenle Kadıköy’deki stadyumun tarihine bakmakta fayda var. Bugün stadyumun bulunduğu yer 1900’lerin başında Papazın Çayırı olarak bilinen bir futbol sahasıydı. İlk olarak 1929’da Fenerbahçe Spor Kulübü’ne kiralandı ve Fenerbahçe Stadı ismini aldı. Daha sonra 1933 yılında stadın bulunduğu araziyi Hazine’den 9 bin TL’ye satın alan kulüp, bir stadın mülkiyetine sahip ilk futbol takımı olma özelliğini kazandı. Fakat 1962 yılında 70 yıllık üst kullanım hakkı karşılığında Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne devredildi. 1998 yılında yapılan, üç büyük kulübün stadyum kullanım sürelerini tekrar düzenleyen genel bir protokolle; Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı 49 yıllığına Fenerbahçe Spor Kulübü’ne kiralanmış oldu. Yenileme çalışmaları 2006’de bitirilerek 50.530 koltuğa sahip olan stadın kapasite artırma ve yeni tribün inşaası çalışamaları kulübün yaptığı bir dizi anlaşmayla borçsuz ve tamamen öz kaynaklarla gerçekleştirildi. 2000’de başlayan yıkım ve yeniden yapım çalışmaları, Migros ve Telsim’in sponsorluğunda tamamladnı. Bu sponsorluk karşılığında kale arkasındaki iki tribüne Migros ve Telsim isimleri verildi. Bu firmalar, söz konusu […]

Ali Sami Yen ve Türk Telekom Arena

Galatasaray’ın Ali SamiYen’den TT Arena’ya taşınma hikâyesi ve “Mülkiyeti devlete ait iki farklı arazinin kamu kuruluşları arasında el değiştirirken buharlaştırılması suretiyle devletin zarara uğratıldığı”nı düşünen bir vatandaşın bilgi edinme mücadelesi. 15 Ocak Cumartesi günü açılışı yapılan ve Galatasaray taraftarının, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Toplu Konut İdaresi (TOKİ) Başkanı Erdoğan Bayraktar’ı protestosuna sahne olan Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena Stadyumu, geciken inşası ve Galatasaray Spor Kulübü’ne devri nedeniyle 2006’dan beri çeşitli tartışmalarla gündeme gelen bir projeydi. Galatasaray Spor Kulübü, yıkılarak aynı yerde yeni bir stadyum yapılabilmesi için Ali Sami Yen’i 2003/04 futbol sezonunda terk etmiş ve maçlarını Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda oynamıştı. Ancak kulüp bunun için gereken kaynağı bulamadı; bir sonraki sezonda Ali Sami Yen’e geri dönmek durumunda kaldı. Kulübün kendi imkanlarıyla stadyum inşasına gidemeyeceği anlaşılınca, Ali Sami Yen’in arsa değerinden faydalanma fikri ortaya çıktı. Fakat stadyum kulübe ait değildi. Kulüp, Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’yle (GSGM) yaptığı anlaşma ile stadyumu 49 yıllığına kiralamıştı. Sadece “üst kullanım” tabir edilen “kiracılık” hakkına sahipti. Mecidiyeköy’deki stadyumun 36 bin 500 metrekarelik arazisinin satışından elde edilecek gelir ile GSGM, bir başka yerde stadyum inşa edebilir ve bu tesisin üst kullanım hakkı da Galatasaray’a verilebilirdi. Kulüp GSGM ile bu protokolü 2006’da, geçtiğimiz yıl vefat eden Başkan Özhan Canaydın döneminde yaptı. Seyrantepe’de inşa edilecek stadyumun üst kullanım hakkı karşılığında haklarını GSGM’ye geri verdi. Özetle Galatasaray’ın Seyrantepe projesi karşılığında yaptığı tek şey, Ali Sami Yen’deki kiracılık hakkından feragat etmekti. (Kulüp “kira” sözleşmesini 1997’de yapmıştı. Galatasaray TT Arena’ya taşındığında bu sözleşmenin 12 yılını doldurduğu için Ali Sami’deki kullanım hakkı 36 yıla inmişti.) “Galatasaray Kulübü’yle anlaşma daha yapılmış değil” GSGM de Ali Sami Yen arazisini değerlendirmesi için TOKİ’yle anlaştı. İşte kamuoyunun gözünde bir türlü netleşemeyen “değiş tokuş” trafiği de bu noktada başladı. Galatasaray Kulübü, Gençlik Spor Genel Müdürlüğü ve TOKİ üçgeninde seyreden bu trafikte ana hatlarıyla, ortaya şu […]

Şenol Güneş: Karizmasız şampiyon?

Ulusal takımı, tarihindeki en büyük başarıya ulaştırdığında bile “karizma sahibi olmamakla” itham etmiştik Şenol Güneş’i. Trabzonspor’un olası başarısızlığında yine aynı şeyi mi söyleyeceğiz? Spor Toto Süper Lig‘in ilk yarısının tamamlanmasıyla oluşan tablo tüm futbolseverlerin birazcık şaşıracağı ama çoğunlukla takdir edeceği bir hal aldı. Tam 15 senenin ardından liderlik koltuğunda oturan ve en yakın rakibine 5, Süper Lig’in üç büyüğüne toplamda 42 puan fark atmış bir Trabzonsporvar karşımızda; ve bu fırtınanın ardında da Türk futbolunda adeta istikrarın sözlük karşılığı olan bir hoca: Şenol Güneş. Tesadüf mü denir yoksa şans mı? Bakıyoruz ki 95-96 sezonunun ilk yarısını yine lider olarak bitiren Karadeniz Fırtınası’nın başında yine Şenol Güneş var.Fakat Güneş, bu sefer daha temkinli gözüküyor. Zira 95-96 sezonunda şampiyonluğu kıl payı Fenerbahçe’ye yar etmişti Trabzonspor. Kalecilikten kaçamadı Futbolculuk yaşantısını file bekçisi olarak geçiren başarılı teknik adam, tam 15 sezon boyunca doğduğu şehrin takımı olan Trabzonspor’un kalesini korudu. Kariyerinde 31 kerede milli formayı taşıyan Güneş, bu maçların 5ine kaptanlık pazu bandıyla çıktı. Fakat daha bu zamanlara ulaşmadan genç bir delikanlıyken mahalle aralarında yapılan maçlarda göstermeye başlamıştı kaleciliğini. Kendisi kaleye geçmeyi çok istemeyip santrfor olarak görev yapmak istese de yeteneğinden dolayı bu mevkiden kaçamamıştı. Amatör olarak Erdoğdu Gençlikspor’da forma giymeye başladığına yine kaledeydi Şenol Güneş. O zamanları şöyle anlatıyor kendisi: “Ortaokuldaki lisedeki maçlarda kimse kaleye geçmezdi. Ben de hep ileride oynamak isterdim ama benim kalede iyi olduğum görülünce daha sonra bana lisans çıkartıp kaleye geçirdiler. Daha sonraki 20 yıl mecburi kalecilik yaptım” Henüz 20 yaşındayken, o zaman yeni kurulan Trabzonspor’a transfer oldu. Aynı zamanda Trabzon Eğitim Enstitüsü’ne devam eden Şenol Güneş’in zamanı futbol sahası ve fakülte sıraları arasında geçiyordu. 1975-1976 sezonunda Türkiye 1. Lig’inde bir ilk gerçekleşmiş ve kurulalı sadece 8 sene olan Trabzonspor, İstanbul hegemonyasını yıkıp şampiyonluk kupasına uzanmıştı. O yılki kadronun tamamı Trabzonlu futbolculardan oluşuyordu ve kalesinde de o sezon sadece 14 gol […]

Yeşil sahaların kızıl futbolcusu

Türkiye futbol ligi geçtiğimiz sezon, yıllar sonra bir ilke daha sahne olmuştu. Trabzonspor’un yıllar önce kırdığı üç büyük hegomonyası Bursaspor’un şampiyonluk ipini göğüslemesiyle bir kez daha kırılmıştı. Geçmiş sezonun bir başka ilginçliği de yine Bursaspor’la, daha doğrusu Timsahlar’da top koşturan bir futbolcuyla ilgiliydi. İvan Ergiç’ten bahsediyoruz. Üç büyükler diye anılan klüplerdeki rakip ve taraftarlarının top tutuşu, sürüşü, şutları ya da topsuz oyundaki etkisiyle ve kendilerine attığı goller nedeniyle belki de öfkeyle andıkları İvan Ergiç’in ilginçliği ise Süper Ligin son şampiyonu Yeşil Bursa’nın “kızıl” futbolcusu olmasıydı. Hayatı, “Büyük paralar kazandığım doğru ama önemli olan o parayı nasıl harcadığım” diye yorumlayan, kariyeri boyunca bırakın kırmızıyı sadece 3 sarı kart gören, her futbolcunun hayalini süsleyen kırmızı spor arabalar yerine 2. el otomobil kullanan, “sistemin asalakları” olarak gördüğü menajerleri iş yaşamına sokmayan Marksist, filozof, devrimci, kitap kurdu gibi sıfatlarla anılan İvan Ergiç futbol sahalarının değil hayatın sol kanadından bir adam.Frankfurt Okulu mezunu futbolcu Bırakın futbol sahalarını, hayatın her alanında iki kelimeyi bir araya getiremeyenlerin çokça yer kapladığı bir dünyada kimilerinin bir anaokulu sandığı Frankfurt Okulu’ndan, Adorno’dan bahsedip Horkheimer’a göndermeler yapan Sartre, Camus, Heideger, Nietzsche okumaktan hiçbir zaman bıkmadığını anlatan felsefe meraklısı bir futbolcu. Ergiç’in saydıkları bir yana ilkokuldan sonra eline Cin Ali ayarında bile bir kitap almış Türkiyeli topçu var mıdır bilinmez. Ama memleketi Sırbıstan’ın en köklü gazetelerinden Politika’da endüstriyel futbol eleştirileri içeren yazılar da kaleme alan Ergiç, geçen Eylül ayındaki 5. Karaburun Bilim Kongresi’nde “Modern sporun felsefesi: Eleştirel bir yaklaşım” başlıklı bir sunum yapan bir düşün insanı aynı zamanda. Lafın kısası beynini ayaklarından daha çok çalıştıran ve futbol sahalarında ikisini birden kullanan nadir futbolculardan birisi.Şovenizm nedeniyle milli takımı bıraktı Geçtiğimiz sezon başında İsviçre’nin FC Basel takımından transfer edilen yıldız futbolcu, oldukça ilgi çekici bir geçmişe sahip. Şimdi Hırvatistan sınırlarında olan eski Yugoslavya’nın Sibenik kentinde 1981 yılında doğan Ergiç, futbola Belgrad’ın minik takımında başlar. […]

Dünyanın en iddialı sektörü

İlginç kitaplar yayınlayan NTV yayınları, geçtiğimiz haftalarda portfolyosunu değişik bir kitapla süsledi: Bahisçinin El Kitabı. Kitabın tanıtım yazısında da vurgulandığı gibi “Falanca maça üst oynadım”, “Üç banko maçım var”, “Filanca maç kesin sürpriz biter” gibi diyaloglar günlük konuşma literatürümüze fazlasıyla girmiş durumda. Hal böyle olunca da sporcu ya da yorumcu olarak tanıdığımız kişilerin bahisçilere tüyolar verdiği ya da bahisten “para kazanmanın” inceliklerini anlattıkları kitap da raflarda yerini aldı. Kitabın yazarları bu tüyolardan yola çıkarak para kazandılar mı bilmiyoruz ama bilinen bir şey var ki o da bahis oyunlarının artık ciddi bir ekonomisi olan sektör haline geldiği. Endüstrileşen futbol, müşterileşen taraftar Mütevazı bir eğlence olarak doğup gelişen futbol, bugün milyonlarca insanı peşinden sürükeleyen milyarlarca dolarlık pazara sahip bir oyun haline geldi. Mahalledeki arsaların yerini ihtişamlı stadyumlar, takımların yerini artık birer şirkete dönüşen kulüpler, taraftarların yerini ise müşteriler aldı. Kısacası kapitalizmin elinden kaçamayan futbol da, küreselleşip 500 milyar dolarlık pazar hacmiyle devasa bir endüstriye dönüşerek muazzam bir kâr aracı haline geldi. Reklâm gelirleri, sponsorluk anlaşmaları, yayın ihaleleri ve nihayetinde bahis oyunlarıyla bu devasa sektörün pazar hacmi her geçen gün artıyor. Bazı futbol kulüplerinin bütçeleri yoksul ülkelerin bütçelerini bile aşıyor. En zengin 20 futbol kulübü 2009 yılı rakamlarına göre yaklaşık 4 milyar Euro gelir elde etti. Listenin tepesinde yer alan Real Madrid, Barcelona, Manchester United gibi kulüplerin yıllık gelirleri 400 milyon Euro civarında. Kulüplerin en önemli gelir kaynaklarından birini maç hâsılatları oluşturuyor. On binlerce kişilik stadyumları dolduran taraftarlar, tuttukları takımın kasasına milyonlarca lira akıtıyorlar. Örneğin Avrupa’nın en zengin 20 kulübü 2008-2009 sezonunda bilet satışlarını %3,5 artırarak 1 milyar avroluk gelir elde etti. Taraftarlar sadece bilet değil, takımlarının formalarını, kaşkollerini, şapkalarını da satın alarak kulüplerin büyük kazanç elde etmelerini sağlıyor. Örneğin, geçen sene Ronaldo’yu 94 milyon avroya transfer eden Real Madrid, 85 avrodan sattığı 1 milyon 200 bin formadan 102 milyon avro kazanmıştı.Futboldan bilardoya […]

Şırnak’ta, top peşinde koşmak

Ali Abaday* Referandummuş, askerler sivillere boyun eğmişmiş, evetçiler ile hayırcılar birbirine girecekmiş, yaz sıcakları daha da devam edecekmiş, ünlüler birbirleri hakkında konuşuyormuş… Boşver. Canım uzun süredir top oynamak istiyordu. Ama öyle halı sahada altışardan değil. Bildiğin mahalle arasında ya da eskiden mahallelerde olan boş alanlarda. Şimdilerde o boş alanları bulmak, çölde vaha bulmak gibi zor olduğundan asfalta bile razıydım. Ne var ki arabaların, şehrin yollarından fazla olduğu İstanbul’da her 10 saniyede bir kesilmeyecek maç yapmak da kolay değil. Bir de tabii artık büyümüş bir adamla maç yapmak isteyecek kaç çocuk var durumu… Yine de içimde acayip top oynama isteği vardı. Zaten susmuştum; yaşananlara, ülkede ve dünyada olanlara buğulu bir camın ardından bakar gibi bakıyordum. Yaz sıcağında ne yapacağını bilmez bir haldeyken, iki gün bir yere gideyim düşüncesindeyken, uzaktan gelen bir daveti kabul ettim. Bir süredir aklımda olan Şırnak’a, çocuk olmanın zor olduğu o topraklara gittim. Hava kararıp, güneş yerini aya bırakmak üzereyken girdiğim tozlu şehirde çok kısa sürede bir grup arkadaş buldum. Yaşları 8 ila 10 arasında değişen bir grup arkadaş. Kendi aralarında Kürtçe konuşsalar da benimle Türkçe konuşma nezaketini gösterdiler. Biraz sohbet ettik bakkalın önünde. İlginçtir, biz de küçükken bakkalın önünde muhabbet ederdik. Galiba herkesin bir bakkal önü muhabbet dönemi oluyor hayatta ya da oluyordu. Hava artık tam kararıyor derken de bir top geldi ayaklara ve ufaktan bir maç çevirdik. İçimdeki çocuk mutlu bir haldeyken ben yeni arkadaşlarımdan çalım yememeğe çalışıyordum. Kuru sıcakta biraz terleyerek bitirdik maçı. Güldük, fotoğraf çektirdik. Hayattan son bir kaç laf edip ayrıldık. O sırada birbirimizi bir daha belki hiç göremeyeceğimizi onlar değil ama ben düşünüyordum. Büyümenin kötü etkisi artık ayrılıkları bilmek ve onlardan hoşlanmamak. Top oynamak için saatlerce yol yapmış, top oynarken eskiden büyüklerin kapıldığı endişelere artık kendi kapılan biri olsam da anladım ki; bazen buğulu camları silmek için çocuk olmak ve sokakta top […]

Nerede kalmıştık?

Ülke futbolu olarak ilerlememizi Anadolu’dan bir şampiyonun çıkmasına bağlıyorduk. Gelin görün ki üç aylık özlemin ardından çok şeyin değişmediğini gördük. Oysa ligin adını bile değiştirmiştik! Yeni adıyla Spor Toto Süper Lig, 2010/11 sezonunu seyircisiz iki maç, verilmeyen penaltı tartışmaları ile açtı. Haftanın “ toplu fotoğrafı” üç ay önce çektirdiğimiz son resme o kadar benziyordu ki, Sivas’taki açılış karşılaşması geçen sezonun rövanşı niteliğinde karşı karşıya getirdi Rijkaard ile Sivasspor antrenörü Hayati Soydaş’ı. Geçen sezon son anda lige tutunmayı başaran Sivasspor ise geçmişe sünger çekmiş bir görüntü verdi. Büyük güç kaybeden takımın orta sahasını şahlandıran emektar Ceyhun Eriş, ikinci gol öncesi verdiği pasla takımının güzel oyununu 3 puanla taçlandırmasında başrolü oynadı. Maça hızlı başlayan taraf Galatasaray’dı. Fakat klasik bir skoru koruyamama konçertosu izlettiler bize. Orta sahanın dermanını uzaklarda arayan sarı kırmızılı ekip, derdini çözebilecek oyuncuyu 15 yıl evvel kendi içinden çıkarmıştı bile. Ama Ceyhun Eriş’i değil, Mustafa Sarp’ı izletmeyi tercih ediyordu Polat ve Sezgin! İngiliz takımları gibi semt geleneğine bağlı kalabilen yegane takımlarımızdan, geçen sezonun güzel futbol temsilcisi Kasımpaşa ve “Kafkas”lardan gelen Güney Amerika ekolü Gaziantepspor karşı karşıya geldi Kamil Ocak’ta. “En çok gol kralı barındıran„ ligimizin Arjantin ligi eski gol kralı Sosa da maçın golsüz bitmesine engel olamadı. Kasımpaşalı Varela ise çok canlar yakar ilerleyen haftalarda. Gece maçında seyirci etkisi! Gerek tribünü, gerek oyuncuları ve teknik kadrosuyla Beşiktaş’ın pilot takımı görüntüsü veren Eskişehir, kendi sahasındaki Gençlerbirliği karşılaşması ve elektrik kesintisiyle başladı lige. Her şeye karşın taraftarın cep telefonlarıyla stadyumu aydınlatma çabası yaz gecesi ateş böceği etkisi yarattı da seyircili maçın nimetlerinden yararlandık. Geçen yılın problem çocuğu Batuhan’a sahip çıkan Rıza Çalımbay, Jaycee ile de maraz çıkaran Youla’nın yerini doldurmuş. Adı bile taratar çekmeye yeter olan Pele ile güçlenen orta sahasıyla ikinci yarı iyice baskı kursa da gol kaydına erişemedi Eskişehir. Keza Bundesliga esintili G.Birliği ise kaybettiği oyuncusu Mustafa Pektemek’i mumla arayacak […]