Etiket futbol

Guti: Son sanatçı

da sanatının zirvesiydi. İspanyol orta saha oyuncusu takıma oyun olarak çok şey katacaktır şüphesiz. Nihat, Bobo ve Quaresma’dan oluşacak muhtemel ön üçlüsüne atacağı arapaslarla tüm taraftarı gole doyurabilir. Beşiktaş yönetimi son yıllarda, transfer ettiği futbolcuların özel hayatına da dikkat ediyor. Gelgelelim İspanya basınında Guti’nin farklı cinsel tercihleriyle ilgili haberlere tanık olduk zaman zaman. Taraftarlar ve Türkiye basını, ilk kötü performansı sonrası Guti için ne tepki verecek, göreceğiz.

Beşiktaş’ta transfer illüzyonu

Türk futbolu son yıllarda kariyerinin zirvesi ya da kariyerinde ikinci bir patlama yapmak isteyen futbolcuların adresi olmaya başladı. Avrupa futbol piyasasında önemli yerler bulabilecekken Türkiye’yi tercih eden oyunculara son olarak da Portekizli Quaresmaeklendi. Bu transferler kulüplerde “sihirbaz” olarak görülen yöneticilerce gerçekleştiriliyor. Fenerbahçe’de bir dönem Hakan Bilal Kutlualp şimdi ise Cihan Kamer, Galatasaray’da ise bir dönem Adnan Polat (1992-1996) son yıllarda ise HaldunÜstünelbu rolleri üstlendi. Beşiktaş’ta ise “son büyü” Quaresma transferinin arkasında Serdal Adalı ismi karşımıza çıkıyor. Peki kulüplerimiz bu transferleri hangi parayla yapıyor? Güncel politika: Sat öde Oturup kulüplerin mali tablolarını uzunca incelemeye gerek yok; transfer politikaları bile bu konuda fikir veriyor.Galatasaray kadrosuna yeni futbolcular katmak için Keita, Elano gibi yüksek maliyetli oyunculardan kurtulup daha ucuz oyuncuların parasını çıkarma çabası gösteriyor. Bu da gösteriyor ki artık kulüp kendi ürettiği parasıyla geçinmeye çalışıyor. Fenerbahçe ise sporun her dalında Türkiye’nin en kurumsal kulübü olmayı başarıp gelirlerini kat kat arttırarak transferlerini buradan elde edilen gelirle karşılıyor. Gelgelelim yüksek gelire sahip Fenerbahçe bile bunu 12 yıldır Aziz Başkan’ın rahatça çıkarabildiği milyonlara da borçlu. Zaten ondan daha fazla parası olan birileri çıkabilse hâlâ başkan kalabilir miydi? (Bu, bir başka tartışmanın konusu.) Ödüyorum, öyle ise varım! Ya Beşiktaş? Yıldırım Demirören başkan olduğundan bu yana çok önemli isimler geldi Beşiktaş’a. Son Dünya Kupası’nın sahibi İspanya’nın ve Real Madrid’in hocası Del Bosque, Fransız siyah inci Jean Tigana ve milyon avrolara transfer edilen birden fazla futbolcuya tazminatlar ödendi. (Juan Fran, Ailton, Kleberson, Ricardinho, “yeni Maradona” Federico Higuain ve daha niceleri…) Bu isimler Yıldırım Demirören’in parasıyla gelip, onun parasıyla gönderildiler. Ama görünen o ki Demirören bu konuda artık tek başına da değil. 19 Haziran 2010’da yapılan Divan Kurulu toplantısında Denetleme Kurulu Başkanı Feyyaz Tuncel’in açıkladığı raporda Beşiktaş’ın borcunun 285 milyon 233 bin liraya, alacakların ise 62 milyon 364 bin liraya ulaştığını belirtti. Alacakları düştükten sonra oluşan net borç 222 milyon […]

Biz Faroe’den Vikingur!

adlı taraftar sitesinde “Bir maniniz yoksa size gelecektik” başlığıyla yayınlanınca Vikingur takımına olan sempati de tavana vurdu. Ortalama 400 seyircisi olan Víkingur Gøta kulübünden gelen bu mektubu biz de aynen yayınlıyoruz… İyi olan kazansın Merhaba; Kurada Beşiktaş ile eşleştiğimizi öğrenince hem heyecanlandık hem de çok mutlu olduk. Elbetteki sizler asıl favori olansınız ama bu bizim gibi amatörler için belki de karşımıza hayatta ancak bir kez çıkabilecek bir tecrübe demek. Beşiktaş’ı daha önce gerek şampiyonlar ligi gerekse de UEFA kupası maçlarında TV’den izlediğimiz kadar biliyoruz. Takımınızın yıldızları ile tanışacak olmak bir onur; bu yüzden İstanbul’da oynamayı heyecan içinde bekliyoruz ama elimizden gelenin en iyisini yapmak ve Beşiktaş’ın yıldızlarına zorlu bir mücadele içinde geçirecekleri maç sunmak istiyoruz. Vikingur takımını ve gündelik yaşamını sizlere şöyle özetleyebilirim;Haftada 40 saat çalışıp bazen 4, bazen 5 gün olmak üzere genelde akşamları saat 6 ila 8 arası idman yapan işçileriz bizler. Yarı profesyonel ve amatörlerden oluşan bir takımız. Benim gibi bankada çalışanından, fabrika işçilerine kadar ve hatta hala eğitimine devam eden öğrencileri de barındıran bir takım. Toplam nüfusu iki bin olan birbirine yakın iki köyün takımları GÍ Gøta ve Leirvík ÍF’in iki yıl önce birleşmesi sonucu Vikingur olarak doğduk. Bu kulüpler küçük kulüplerdir ama özellikle GÍ Gøta gurur duyulacak bir geçmişe sahiptir ki Faroe’de altı şampiyonluk kazanmıştır. Fakat Vikingur daha ilk günden itibaren tam anlamı ile bir başarı hikayesidir çünkü kulüp mümkün olduğunca yerel sporcularla hayatta kalmak istiyor. Asıl amacımız her zaman için yerel oyuncuları kazanmaktır. Beşiktaş maçını başarı ile geçmenin bizler için büyük bir hedef olduğunun farkındayız, hatta çok büyük bir hedef. Fakat avrupa liginde Faroe futbolunu temsil edecek olmanın gururunu yaşıyoruz. Futbolu seven, forması için kalpten mücadele edecek olan bir grup işçi olan biz amatörler için bu durum muazzam bir şey. Bizler şu an Beşiktaş gibi uluslarası saygınlığı olan bir takıma karşı oynayacak olmanın önceliğine […]

Ertuğrul Sağlam

İstanbul dün sabaha “renksiz” uyandı. Trabzonspor’un Türkiye 1. Ligi’ni şampiyonlukla tamamladığı 1984yılından bu yana İstanbul’da her apartmanın en az bir penceresinden bayraklar sarkardı. Sarı kırmızı, sarı lacivert ya da siyah beyaz… En olmadı yoldan geçen arabalar ya da şampiyon takımın taraftarları gururla renklerini belli ederdi. En büyük tartışmayı ise şampiyon takımın bayrağının Boğaz Köprüsü’ne çekilmesi, çekilen bayrağın fail-i meçhul kişilerce indirilmesi oluştururdu. Şampiyon İstanbul’dan çıkmadığı için sanki lig henüz bitmemiş gibiydi… Önceki gece sonlanan Turkcell Süper Lig’i Bursaspor’un şampiyon bitirmesiyle o bayrak mevzusu fiilen gerçekleşek mi bilemesek de yeşil beyazlı takım elde ettiği başarıyla o bayrağı mecazi anlamda İstanbul’un tam ortasına dikerek “Ulubatlı timsah” unvanını hak etti. “Anadolu”nun ayak sesleri Türk futbolundaki zihniyetin değişmesi için Anadolu’dan bir şampiyon çıkması gerekliliği yıllardır konuşulurdu. Son 10 yıllık sürece baktığımızda bunun gerçekleşebileceğinin sinyallerini aldığımız zamanlar olduğunu net bir şekilde görebilmekteyiz. Lig arşivlerine girip incelediğimizde 1999-2000 sezonundan bu güne dek Gaziantepspor, Denizlispor, Gençlerbirliği, Ankaragücü, Manisaspor, Kayserispor ve Sivasspor’un sezon boyunca şampiyonluğu kovalayıp son düzlükte nefesi tükenen takımlar arasında yer aldığını görülmekte. Bu takımlar değişmeli olarak bir kaç haftalığına birinci sıraya yerleşip sezonu da ilk beş içerisinde bitirmeyi başarmış. Bu isimlerin en önemlisi tabi ki Sivasspor. Son iki sezonda yaptıklarıyla Anadolu’dan şampiyon çıkması yolundaki en büyük umut ve değişmesi gerektiği söylenen “o” zihniyetin değiştirilebileceğine en çok inandıran takım oldu. Bu yıl da lige aynı ümitlerle başladılarsa da ligden düşmekten zor kurtular. Fakat başardıkları ile diğer takımlarda oluşturdukları umut 10 yıllık sürecin ardından Trabzonspor’dan sonra sonunda kupayı Anadolu’ya getirdi. Bursaspor’un farkı Sıradan bir Anadolu takımı görüntüsüyle başladı Bursaspor sezona. Sahasında oynadığı ilk iki maçı kazanıp ilk iki deplasmanından bir puanla döndüler. Ardından içeride alınan Fenerbahçe mağlubiyeti gidişatın diğer sezonlardan farksız olacağı yönünde bir görüntü veriyordu. Fakat şampiyonluk yolundaki en büyük rakipleri konumundaki İstanbul’un büyükleri ve Trabzonspor’a bir daha yenilmediler. Galatasaray’ı içeride yenip deplasmanda berabere kaldılar. Trabzonspor’a […]

Yaz kızım, Türk Ceza Kanunu’nun…

Artık yeter, cidden yeter… Tamam, bizler hiçbir çılgının zincir vuramayacağı milletin çocuklarıyız ama sizler, ezelden beri hür değilsiniz, temiz değilsiniz. Siz sezonun sonlarına doğru işler kötüye gitmeye başlayınca federasyon ve hakemlere gider yapmak için barkovizyonlu basın toplantısı organizatörlüğüne soyunan yöneticiler, siz “Elimizde çok önemli kanıtlar var. Açıklarsak yer yerinden oynar”cılar, siz “Rikjkaard Adam değil”, “Şehir kırosu Fatih Terim”, “Yeniköy Kasabı Del Bosque”, “Bunak Aragones”, “Stajer Skibbe”, “Şenol Güneş’in karizması yok”çular… Ve siz, kibarlıktan söylenen “siz”i bile hak etmeyen sizler… En son icraatlarınız ise; Leo Franco’nun ve gıyabında Güney Amerikalı futbolcuların namusundan şüphe etmek, Bobo’yu penaltı atışını bilerek kaçırmakla itham etmek, Murat Şahin’i hedef gösterip adamla karşı karşıya gelince yine sizin deyiminizle “omurgasızlık” örneği sergileyip kıvırtmak oldu. Sizler ve sizin gibiler sayesinde ne yıldızlar çürüdü bu ülkede sudan sebepler yüzünden. Ne zevkli maçlar güme gitti hakkında tek satır güzelleme yapılamadan, aklınızdan geçen iğrenç komplo teorilerini aklınızda tutmayıp dillendirme cesaretini gösterdiğiniz için. Dil uzatmadığınız kimse kaldı mı haksız yere, üstüne kara çalmadığınız bir sezon geçti mi 50 senedir? Irkçılığın kralını siz yapmadınız mı? Danışıklı dövüş aslında sizin işiniz değil mi? Temiz futbol adına bir kere olsun elinizi suyun altına götürdünüz mü? Devre arasında soyunma odasında seks yaptığını itiraf eden George Best efsane olurken Ada’da, siz Arda’yı teknede kız arkadaşıyla öpüştü, sinema kapattı diye şımarık ilan ettiniz. Siz aslında ne Taçsız Kral Metin Oktay’ı, ne de koşmayan-mücadele etmeyen(!) Alex De Souza’yı hak ettiniz. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın ne demek olduğunu defalarca gösterdiniz bize. Elimizdeki, avucumuzdaki bir tutam futbol güzelliğini bile göremez olduk. Elalemin Barcelona’sına her maçında methiyeler düzerken Galatasaray – Bursaspor maçına ilişkin bir küçücük övgü cümlesi bile yazamaz olduk akıl tutulmalarınız, “Ya yatarsa”larınız yüzünden. Şimdi sizi mahkum ediyoruz yine size yıllarca katlanmak zorunda kalmış insanlar olarak… Türk Ceza Kanunu’nun bilmem kaçıncı maddesine göre futbol programlarından men cezasına, maç sonunda uzatılan […]

Saraçoğlu’nda futbol gaspı

Az önce Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nda bir futbol gaspına şahit olduk. Oynanan şeyin futbola benzeyip benzememesi elbette öncelikle sahadaki futbolculara bağlı bir durum. Fenerbahçe Beşiktaş karşılaşmasında forma giyen oyuncuların bir kısmı, örneğin Fenerbahçeli Fábio Bilica, bu niyette değildi. Bilica, az sonra Beşiktaşlı Bobo’nun atış kullanacağı penaltı noktasını ayakkabılarıyla oydu. Penaltı atışına müdahele etmek istedi. Etti de. Oynanan şeyin futbola benzeyip benzemeyeceği, oyunun kurallar çerçevesinde oynanmasını sağlamakla görevli hakem de bağlı. Ama Fenerbahçe Beşiktaş karşılaşmasının hakemi de (Hüseyin Göçek) bu niyette değildi. Bilica’nınki rakibe değil ama rakibinin hakkına bir müdahaleydi. Hakem ne yaptı? Bilica’nın oyduğu çimleri ayağıyla düzeltmeye çalıştı. Dikkât ederseniz konuştuğumuz şey, futbolun içindeki bir pozisyon değil. Tam tersine sahadaki şeyi futbol dışına çıkarmaya çalışan, oynanma şartlarını ortadan kaldıran bir müdahale. Bilica yetinmiyor; topu “çukur” dışına çıkarmaya çalışan Bobo’ya da müdahale etmeye çalışıyor. Topu tekrar hazırladığı yere taşıyor. Hakem, futbolcunun futbolu sabote etme ısrarına, ısrarla seyirci kalıyor. Ceza sahasında çalamadığı düdüğü (kendi ceza sahası içerisinde Lugano’nun topu elle kesmesi), ceza sahası dışındayken (Gökhan Gönül’e, ilkine çok benzer pozisyonda) çalabilmesi, top kazanmak için vücudunu kullanan futbolcunun (Beşiktaşlı Ernst) rakibine dirsek attığını sanarak kırmızı kart göstermesi, ofsayt olmayan birçok pozisyonun ofsayt gerekçesiyle kesilmesine seyirci kalması, rakibinin dokunmadığı Semih’in bir tiyatro oyuncusu gibi yüzünü tutarken, parmaklarının arasından hakeme bakmasını cezasız bırakmasını, hakemin beceriksizliğiyle, eğer çok iyi niyetliyseniz “takdir hakkı”yla açıklayabilirsiniz. Ama rakibinin futbol hakkını gasp eden futbolcunun cezasız kalması, hiç bir şekilde açıklanamaz. Bu davranışa, göre göre kayıtsız kalmak futbolun da top yekûn gaspıdır. Bilica, oynadığı şeyin futbol olmadığını göstermek için daha ne yapmalıydı? Örneğin sahanın çizgileriyle de mi oynamalıydı? Ya da kale direğini söküp başka bir yere mi koymalıydı? *** Futbolu değil hakemleri konuşmak, hemen her yenilgiyi “görünmeyen ellerin” üzerine yıkmak, yöneticisinden taraftarına hastalığımız. İşin daha da acıklı tarafı, inanmamıza rağmen bu eylemden vaz geçemememiz. Daha iki hafta önceki Fenerbahçe yenilgisi sonrasında, Galatasaray […]

“İçi yanan” Hasan Cemal’e Fenerbahçeli cevabı

Gökhan Tan Kendini “radikal Galatasaray taraftarı” diye tanımlayan gazeteci Hasan Cemal, Fenerbahçe’nin pazar gecesi Ali Sami Yen Stadyumu’ndaki galibiyeti sonrasında şöyle söylüyor: “Bu yenilgiden sonra bana şampiyonluk kupasını getirsen dahi, şunu iyi bil, yine belki sevinirim ama kendini kolay affettiremezsin. Yaşadığım düş kırıklığı o kadar derin çünkü…” Oysa tarih ve Hasan Cemal’in bizzat kendisi bize aksini söylüyor. ***HaberVs’nin, altyazı çevirileriyle ilgili bir haberinde görüşüne başvurduğu çevirmenlerden biri, karşılaştığı eleştirilere karşı şu örneği veriyordu: “Her kıraathaneden bir teknik direktör çıkaran bir milletiz biz. Bu Türk halkının bir tavrı.” Çevirmenin varmak istediği nokta elbette futbol hakkında yapılan yorumlara parmak basmak değildi. Ama üzerine Türkiye’de üzerine en kolay yorum yapılan konunun futbol olduğunu belirtmesiyle akılda kalıcıydı. Konuşulan, yazılan şeylerin içeriğine bakılınca, bırakın kahvehaneyi, basının bizzat kendisi bu durumun ispatı. Aşağıda, Hasan Cemal’e verdiğim cevap da bu “kolay” yazılardan biri. ***Cemal’in kendi gazetesi Milliyet‘te yazıya attığı başlık “, 4-0’a bozgununa rağmen o da, şampiyonluğa ta Washington’dan seviniyor, Fenerli dostlarla dalga geçmekten kendini alamıyordu: Galatasaray’ın şampiyonluk sevincini Washington’da, televizyon başında yaşadım.…Bir Galatasaraylı olarak kendilerine yürekten teşekkür ediyorum. Bir Galatasaraylı olarak göğsüm kabardı. Galatasaraylılık ruhunu bir kez daha iliklerime kadar hissederken gözlerim yaşardı.…Fenerli dostlara gelince …Geçmiş olsun! Ne kadar da kendilerinden emindiler bu sezon… Ama son anda iki kupa da uçtu gitti. Dünyanın sonu değil! Üzülmeyin bu da geçer.Son söz:Bir de şu 4-0 olmasaydı! En güçlü aday, hâlâ, Galatasaray Ligin zirvesindeki dört takımın gelecek 7 haftadaki maçlarını ve şu anda puan tablosunun tepesindeki Bursaspor’un zirve tecrübesizliğini dikkate aldığımızda, şampiyonluk için en güçlü adayın, hâlâ, Galatasaray olduğunu düşünüyorum. Ve inanın bu yenilgi, kötü futboluna buir maçlık bahane bulan Fenerbahçe’nin şampiyon olma ihtimalini daha da azaltıyor. Yakın gelecekte, Galatasaray’ın Kadıköy’deki ilk galibiyetinden sonra sanıyorum kimse Fenerbahçe’yi “10 yıl boyunca Galatasaray’a yenilmeyen takım” diye anmaz. Ama Fenerbahçe’nin 10 yıl boyunca lig şampiyonluğu yaşayamaması, ki umarım olmaz, hafızalarda kalıcı tortu […]

Diyarbakır’da Bursasporlu yabancı

2010 yılıydı… O dönem Türkiye’de, Bursaspor’da forma giyiyorum. Ülkenin bir ucundan bir ucuna deplasmana gitmiştik. Rakip Diyarbakırspor’du. …Tam hatırlamıyorum ama, ülkede durum bir hayli karışıktı. Bir nevi iç savaş durumu vardı sanırım. Kürt ve Türk halkı arasındaki gerilim futbola bile bulaşmıştı. Neyse, ligin ilk yarısında bizim taraftar Diyarbakırspor taraftarına yönelik bazı ırkçı tezahürat yapmışlar. Tabii ben anlamıyorum ne dediklerini. Biz de ikinci yarıda onların sahasında maç yapacağız ama havaalanına iner inmez polisler karşıladı bizim kafileyi ve kalacağımız otele onların eşliğinde sanki birer suçluymuş gibi gittik. Odamda uyumayı planlıyorum normal olarak ama imkan var mı? Cama doğru gitmemle, otelin hemen önünde patlayan havai fişekleri, otele doğru atılan taşları görmem ve tekrar yatağıma doğru yönelmem bir oldu. Ertesi gün maçın oynanacağı stada da yine iki polis otobüsüyle gittik. Ben de gerilmiştim ama pek de belli etmiyordum bizim çocuklara. Sahaya ısınmak için çıktığımız anla birlikte yoğun bir tezahüratla karşılaştık ama maçın başlamasına saniyeler kala Bulgar kalecimize kale arkasından taşlar atılmaya başlandı. Sonra hakem maçı başlattı. Stadı dolduran insanların gözlerindeki öfke 50 metreden bile fark ediliyordu adeta. Neden böyle öfke ve kin dolu olduklarını çözemedim normal olarak ama maç iyice çığrından çıkmaya başlamıştı. 15-16. dakikalardaydık… Bizimkilerden biri korner kullanmak için köşeye gelmişti. Hemen arkalarında duran emniyet görevlilerinin kalkanlarını aşan bir taş, yan hakemlerden birine isabet etti ve hakem yere yığıldı. Önce hakem dörtlüsü soyunma odasına gitti, sonrasında biz. Formalarımızı hızlıca çıkartıp eşofmanlarımızı giydik tekrar ve geldiğimiz gibi iki polis otobüsüne binip stattan çıkarıldık. Otobüsün camlarından içerisi gözükmüyordu ama etraftaki insanlar, bizim Bursasporlu futbolcular olduğumuzu, önümüzde bize eskortluk eden polis arabalarından anlamıştı. Oturduğum cama kocaman bir taş isabet etti ve cam tuzla buz oldu. Sonra kendimi koridora attım. Herkes otobüsün koridoruna sığmaya çalışıyordu. Aracın içindeki emniyet görevlisi, şöföre “Çabuk çabuk, daha hızlı sür” diye bağırıyordu. İlerlediğimiz her metrede onlarca taş fırlatıldı otobüse. Sanıyorum taşı atanlar […]

Trapattoni ve Kadir Topbaş

) Ne oldu o proje? Türkiye’nin önde gelen mimarları Topbaş’a cevaplarını basın yoluyla verdiler. Gelgelim Kartal Dönüşüm Projesi, dünyaca ünlü Mimar Zaha Hadid’e verildi. Peki, Topbaş’ın deyişiyle “şehri turizm merkezi haline getirecek” 2006 yılında çizilen o projeye ne oldu? Cevabı, MilliyetEmlak ekinin 25 Aralık 2009 tarihli “Kartal neden dönüşemedi” başlıklı haberinden alıyoruz: “(…) Zaha Hadid’in çizdiği projelerin başına neredeyse gelmeyen kalmadı. Zaten ilerlemeyisin sebeplerinden biri de bu oldu. Hadid, önce 1/5000 planlan teorik ve sembolik olarak ‘siluet’” bazında çizdi. Ama, İmar Kanunu’na ve İstanbul yönetmeliklerine uygun bulunmadı. Ve ‘uygunlaştırma’ çalışmaları başladı. Devreye İstanbul Metropoliten Planlama ve bazı özel şirketler girdi. Uygunlaştırma sonrasında 1/5000’lik planlar sembolik olarak 2 yıl önce Büyükşehir Belediyesi’nden geçerek askıya çıkarıldı ve onandı. Ancak planların sembolik olması, iptale neden olacaktı. Bu yüzden bu plan, sadece devam için bir kademe olarak düşünülmüştü. Daha sonra Zaha Hadid 1/1000’lik plan çalışmalarına başladı. Çünkü 1/5000’lik plan onanmadan 1/1000’liklerin çizim süreci başlayamıyordu. Bu seferki hedef, 1/1000’lik planlan ve buna bağlı olarak ‘yenilenmiş’ 1/5000’lik revizyonları seçim öncesi İBB ve Kartal Belediyesi meclislerinden geçerek onamaktı. Yurtdışında çizilmiş ve Türkiye’ye uyarlanmış plan, seçim öncesine Eylül 2008’e yetişti. Ancak, evdeki hesap, bir kez daha çarşıya uymadı. İlçe belediyesi 1/1000’likleri seçim öncesi hazırlayıp Büyükşehir’e gönderdi. İşler, bu aşamada 2009 yaz aylanna kadar kaldı. Bu sürede doğal olarak bütün planlama süreci de bekledi. En sonunda Büyükşehir Belediyesi, geçen ay Meclis gündemine almayı başarabildi. 1/5000’lik revizyonlu imar planlannı onadı. Bugünlerde askıya çıkması bekleniyor. Bundan sonra plan askıdan inince itirazlara cevap verilecek. Ardından 1/1.000’lik planlann Büyükşehir’de onanıp, Kartal Belediyesi’ne yollanması ve orada askıya çıkması bekleniyor.” Aynı çukur Uzun lafın kısası “Türk istemem” mantığıyla “dünyaca ünlü” bir ustaya çizdirilen proje, ödenen onca paraya rağmen bir türlü uygulamaya geçemiyor. Proje Türkiye’den bir mimara çizdirilseydi şu anda uygulanıyor olabilir miydi? Belki de. Ama en azından Topbaş’ın “bizimkiler çözemedi, başka alternatifler arayalım” demek için […]

Bir garip Kazım Kazım

”du. Gelecek Kazım Fenerbahçe yönetimi, kadro dışı bırakma kararını resmi olarak açıklamasa da, masum olduğunu dile getirdiği genç futbolcusunun “uçarılığı, hatta deli doluluğu”ndan usanmış görünüyor. Belli ki, doğru olsun olmasın, saha dışında yaşanan bunca şeyin sahadaki karşılığını görmekte zorlanıyor. Futbolcunun 5 milyon avro olarak belirlenen bonservis ücretinde de indirime gidileceği konuşuluyor. Haberlere göre Daum, onun takımında kalması için çaba harcıyor. Diğer taraftan Kazım, kendisine İngiltere’de kulüp arıyor. Oynadığı takıma renk getirdiği tartışma götürmeyen, gençliğini dolu dolu yaşayan bu yıldıza bir İngiliz kulübünün talip olması sizce de mümkün mü? Kısa futbol geçmişi, Kazım (Colin) Kazım’ın Fenerbahçe’de 2011’de sona erecek sözleşmesini tamamlayamama ihtimalini güçlendiriyor. Ve en önemli soru, son günlerde yaşanan kriz bir şekilde atlatılsa bile genç oyuncunun bundan bir “büyüme payı” çıkarıp çıkarmayacağı.

Thierry Henry, Fatih Terim ve utanabilme

” başlıklı imzasız haberde neler yazıyordu: “Görgü tanıkları sahada fitili ateşlenen kavganın tahmin edilemeyecek boyutlara ulaştığını, 1,5 dakika gibi kısa bir sürede yüzlerce yumruk ve tekmenin atıldığını belirttiler. Şiddet ve öfkenin zirveye tırmandığı anlarda zaman zaman bir kişinin üzerinde beş altı kişiyi bulduğu, futbolcuların dışında da olaylara onlarca insanın karıştığı ileri sürüldü.” Basın, gördüğünü de yazamadı o günlerde. Ya da yukarıdaki örnekte olduğu gibi imzasını atamadı, haberde geçmesi gereken isimleri anamadı. Eğer bu haber doğruysa “Bir kişinin üzerinde beş altı kişinin olduğu” kavgada kimin kalabalık taraf olduğuna siz karar verin: Deplasman takımı mı, evsahibi mi? Doğan Haber Ajansı’nın (DHA) kavganın tünel kapısındaki başlangıcına dair kısa görüntüsü dışında bir şey göremedik. (FIFA, DHA’ya kavga görüntülerinin neden kısa olduğunu da sordu. Ancak başka görüntü olmadığı yanıtını aldı.) Ama Futbol Federasyonu’nun, olayların Türk tarafından kaynaklanmadığını ispatlamak için medyaya dağıttığı, Fatih Terim’i, Emre Belezoğlu’nu devre arasında ortamı sakinleştirmek için çaba sarf ederken gösteren kayıtları bol bol izledik. Gerçekten de, en azından görüntü almaya çalışan kameralara saldırdığı bilinen Emre ne kadar da sağduyuluydu o gece! Terim: “Ülke olarak herkes üstüne düşeni yapmak zorunda” Ulusal takımı İsviçre karşılaşmasına hazırlayan Teknik Direktör Fatih Terim, ertesi gün yaptığı basın toplantısında “ulusal ruh halimiz”in ne olması gerektiğini açıklıyordu. Türkiye’nin ceza almaması için “Ülke olarak herkes üstüne düşeni en ince ayrıntısına kadar yapmak zorunda”ydı. “Hep birlikte hareket etmeli”ydik. Türkiye’ye karşı zaten önyargı var”dı. “Siyasilerimize, özellikle basınımıza çok iş düşüyor”du. İşte basınımız da, en ince ayrıntısına kadar, kendine düşen işi yapıyordu. Fatih Terim “vurun” dedi mi? “En ince ayrıntısı” sözü sonuna kadar da hak edilmiş olabilir. Çünkü kulübeden gelen bilgi, maçtan sonra Fatih Terim’in “vurun” dediğini söylüyor. Bunu bana, milli takımın o zamanki yardımcı teknik direktörlerinden birinin çalışma arkadaşı, geçen yıl söylemişti. Doğrudan, kulübedeki o isimden öğrendiğini söylemişti. Ben bu bilginin doğru olduğuna inanıyorum. Ve olaydan üç yıl sonra, havaalanında lig […]

Doçent Beşiktaşlı olursa…

—————————————————————————————————————————— Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören’i “Yıldırım Demirdöven” adıyla anıldığı soruda İnceoğlu, öğrencilerine kurgusal bir hikâye anlatarak yaşanan olayların medeni hukuk açısından değerlendirmesini istedi. Demirdöven’in son maçta taraftarının kendisine küfretmesine çok kızarak görevinden istifa ettiği belirtilerek, “Taraftara ‘ibret’ olsun diye kulüpten 50 milyon TL tutarındaki alacağından vazgeçtiğini ve futbolculara da şampiyon olmaları şartıyla 500 bin TL prim ödemeyi vaad ettiği” anlatıldı. Olayın medeni hukuk sınavına konu olmasına neden olması ise, Demirdöven’in istifasının ardından gazetelerde yer alan “korktu kaçtı” şeklindeki haberlere sinirlenerek, Beşiktaş kulübünün geçen sene kazandığı iki kupayı ünlü Rus milyarderi Salakov’a satması oldu. Sınavda süre de tıpkı futbol karşılaşmasında olduğu gibi 90 dakikayla sınırlıydi. Kötü gidişin faturası Demirören’e Geçen sezon Türkiye Süper Ligi’ni şampiyon olarak tamamlayıp, üstüne bir de Türkiye Kupası’nı müzesine götüren Beşiktaş’ın zor günler geçirdiği aşikar. Sezonun başlamasıyla birlikte alınan kötü sonuçları, tatmin edici olmayan bir futbolla da olsa daha yeni yeni telafi etmeye çalışan Kara Kartallar bu “başarıyı” Şampiyonlar Ligi’ndeki maçlarda gösteremeyince yönetimle taraftarın arası iyiden iyiye açıldı. Yine Şampiyonlar Ligi’ndeki rakipleri CSKA Moskova’yla 30 Eylül gecesi Moskova’da yapılan ve Beşiktaş’ın 2-1 kaybettiği maçın ardından gece geç saatlerde İstanbul’a dönen kulüp kafilesi Sabiha Gökçen Havalimanı’nda taraftarlarının protesto gösterileriyle karşılaşmıştı. Protesto gösterileri altında havalimanında aracına doğru yönelen Kulüp Başkanı Yıldırım Demirören’e de taraftarlar yumurta atıp aracına saldırmışlardı. Taraftarla yönetimin arasını iyiden iyiye açan bu olaydan sonra 17 Ekim Cumartesi günü Süper Lig’de Kasımpaşaspor ile İnönü Stadyumu’unda yapılan maçta taraftarlar “Yeter Yıldırım Demirören” diye bağırarak protesto gösterisi yapmıştı. Maç boyunca birbirleriyle de kavga eden taraftarlar, “Temizlesene, temizlesene. Tribünleri temizlesene” ve “Kim gelirse gelsin, adam gibi gelsin. Beşiktaşımıza iyi şeyler versin” diye bağırıp, “Şerefin varsa istifa etsene” diye tempo tuttu. Sabırları taşıran yenilgi Son olarak geçtiğimiz Salı gecesi (3 Kasım 2009) Şampiyonlar Ligi’ndeki dördüncü maçında Alman takımı Wolfsburg’a kendi evinde 3-0 yenilerek gruptan çıkma şansını yitirmesi üzerine Demirören taraftarıyla […]

Galatasaray’a Barcelona taktiği

Volkan Ağır Maç sonrası konuşmaları, “Galatasaray için yarın ne yazalım?”la başladı, eve dönüş yolculuğunda da devam etti. Tespit basitti. G.Saray uzaktan şut atmıyor bu yıl. Belki de atacak fırsatı yaratamıyor ki bu da ayrı bir tespit. Geçen yıl Michael Skibbe’nin takıma oturttuğu en önemli düşüncelerden biriydi uzaktan şut atmak. İlk yarılarda 20′ye yakın şutla kaleyi yoklardı Sarı – Kırmızılı takım. Gol olur ya da olmaz ama rakibin sinirini bozar kaleyi bulan şutlar. “Pozisyon veriyoruz, şut attırıyoruz daha temkinli olmalıyız” tedirginliğiyle oynayan rakip kendini zorlar ve böylece hata yapma ihtimali yükselir. Sonuç, şutlarla kaleyi bulan takımın lehine dönmeye başlar. Ya da beklenmedik yerden atılan şutlar kaleciyi çaresiz bırakır. Şutu beklemeyen kaleci topu ağlarından çıkarır. Beklenmedik şutla bulunan gol rakip kaleciye “rakip çok iyiydi. İnanılmaz şutlar attılar” bilincini oturtur ve bu düşünceyle oyuna devam eden kaleci kendince her yediği golde “suçsuzdur”, çünkü rakip takım hep “iyidir”. Hayır değildir! Golü atan takım sadece “deniyordur”. Karl Heniz Feldkamp’lı dönemde Lincoln ile başlayan ve takıma yerleşen uzaktan şut atma alışkanlığı tek golle de olsa 3 puanı getirmiş ve sonunda da lig şampiyonu olunmuştu. Serkan Çalık bile 89. dakikada Trabzon’a uzaktan attığı gol ile rakibe “terbastı”rmıştı. Bu yıl bu özellik gitmiş. Aklıma birkaç pozisyon geliyor resmi maçlarda atılan toplam 43 gol içinde… Biri Elano’ya ait. (Frikikleri saymam kusura bakmayın. Çünkü onlar zaten bilinçaltından gelen dürtüyle kaleye vurulması gereken toplar olmuşlardır. Zorunluluktur.)Araya top! G.Saray bir de araya top atmıyor ya da atamıyor. Bu konuda pek çalışılmamış gibi bir izlenim var bende… “Sen hangi maçı izledin dün, Baros’un golünü görmedin mi?” demeyin. Bahsettiğim açık alanda koşu yoluna atılan toplar değil. Bunu her takım yapıyor zaten. Hollandalı teknik adam Frank Rijkaard, Galatasaray’ın başına geldiğinden bu yana “Rijkaard’ın Barcelona’sı” ile karşılaştırılıyor. Fakat o Barcelona’nın yaptığı ve de yapmaya da devam ettiği bir şeyi G.Saray henüz sergileyemedi. Bu yüzden de iki […]

Milli maç yorumu

Volkan Ağır Bosna Hersek milli maçının üzerinden günler geçti. Ama, basketbol mlli takımının başarılarına rağmen “başat” sporumuz futboldaki başarısızlığın ezikliğini atamadık bir türlü. Bosna maçı sonrasında atılan manşetler “yazık!” kelimesiyle özetlenebilir. Oysa yazık, mazık değil! Bilakis hak ettik biz bunu. Çünkü “lokum gibi” bir grupta oynanan karşılaşmaları birer kader maçına çevirdik. Ve bunu sırf bu eleme maçlarında değil daha öncekilerde de yaşadık. Ama hiç ders çıkarmadık. Bakalım bundan sonra ders çıkarabilecek miyiz? Ya da yine bir mucize -veya Afrika büyüsü- gerçekleşir de gidersek hataları paspas altı mı edeceğiz? Bosna Hersek karşısında hızlı başlayıp golü getirmemiz hayra alamet değildi. Çünkü biz skor olarak öndeyken oynamasını bilmiyoruz. Topu ayağımızda tutamıyoruz. Baskıyı görünce ayaklarımız birbirine dolaşıyor. Yıllardır bu durum böyle ve biz çözüm üretemedik. Euro 2008′den itibaren İsviçre, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan maçlarında hep geriye düştük ve sonrasında “mucize” galibiyetler geldi. Bunun sebebi Amerikalı kondisyonerlerdi dense de yüreğini ortaya koyan oyuncuların yarattığı sonuçlar olduğunu da unutmamak gerek. Keza Dünya Kupası eleme grubunda oynadığımız ilk Bosna maçı, Belçika (beraberlik) ve son Estonya maçlarında da geriye düştüken sonra maçları, puanları kazandık. Belki rakiplerimiz de bizimle aynı sorunu, yani geriye düşünce skoru koruyamamadıkları için alabildik o puanları. Ve elbette sürekli ileri oynama arzusunda olan oyuncularımız etkisi de vardı. Estonya maçı da son kanıtıydı. Çok enteresandır ki, kritik olan ve kimisinde de favori olmadığımız karşılaşmalarda öne geçip, “ulan geliyoruz be!” dediğimiz maçları da yitirdik. Futbol milli takımının belki de en unutulmaz karşılaşmasında, 2002 Dünya Kupası’nda oynadığımız Brezilya maçının ilk yarısını da 1-0 önde betermiş ama sahadan 1-2’lik skorla ayrılmıştık. Euro 2008′deki Almanya maçında 1-0 öne geçmemize karşın 3-2 kaybetmiştik. İspanya’yla Sami Yen’de oynadığımız maçta da yine 1-0 öne geçmiştik ama ve yine 2-1 mağlup olmuştuk. Dünya sıralamasında her daim gerisinde kaldığımız devlere karşı öne geçip, sonra maçı verme kaderimizi bir türlü yenemedik. Ve bu son beraberlikle Güney Afrika […]

Bilgi sahaya iniyor

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Madrid Avrupa Üniversitesi ve dünyaca ünlü spor kulübü Real Madrid ile imzaladığı anlaşma çerçevesinde 2009-2010 öğrenim yılında Türkiye’de ilk kez Spor Yönetimi alanında önlisans eğitimi başlayacak. 2010-2011 döneminde ise aynı alanda yüksek lisans programlarının başlatılması planlanıyor. Santralistanbul’da gerçekleştirilen Spor Endüstrisi Zirvesi’nde duyurulan program dahilinde öğrencilere sporun yanısıra hukuk, pazarlama, iletişim ve yönetime kadar pek çok alanda ders verilecek. Real Madrid Futbol Kulübü Kurumsal İlişkiler Direktörü ve Spor Okulu’nun Genel Müdürü Emilio Butragueno Santos, lider olabilecek profesyoneller yetiştirmek istediklerini ve yenilikçi karakterlere ihtiyaç duyduklarını söyledi. Uluslararası Laureate Üniversiteleri Akdeniz Bölge Başkanı ve Madrid Avrupa Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Miguel Carmelo Garcia ise sporun gelecekte daha önemli rol oynayacağını ve sadece beden eğitiminden ibaret olmadığını belirtti. Real Madrid’in küresel bir futbol kulübü olduğunu söyleyen Garcia, kulübün aynı zamanda da toplumun bir parçası olmayı hedeflediğini anlattı. Spor Yönetimi Önlisans Programı’nın ardından, 2010 – 2011 akademik yılı itibariyle lisans ve yüksek lisans bölümlerinin de açılması planlanıyor.Emilio Butragueno Santos 1991’de İspanya Ligi’nin gol kralı olan Emilio Butragueno Santos, iki kral kupası, iki süper kupa, iki UEFA kupası sahibi. 1984-1995 yılları arasında Real Madrid’te, 1995-1998 yılları arasında Celaya’da oynayan Butragueno, 1985-1986 ve 1987 yıllarında ardı ardına üç yıl boyunca 24 yaş altı en iyi oyuncu seçildi. 1984 Fransa Avrupa Şampiyonası, 1986 Meksika Dünya Kupası, 1988 Almanya Avrupa Şampiyonası ve 1990 İtalya Dünya Kupası’na katıldı, 1986 ve 1987’de Avrupa’da Bronz Top ödülüne, yine 1986’daki Meksika Dünya Kupası’nda attığı beş golle Gümüş Top Ödülü’ne layık görüldü. 1994’te Complutense Üniversitesi’nde İşletme Yönetimi alanında lisans derecesi alan Butragueno, 1998’de Los Angeles’daki California Üniversitesi’nde Yöneticilik Programı’na ve 2003-2004 yıllarında Madrid’deki IESE İşletme Okulu’nda Genel Yönetim Programı’na katıldı. 2007’de Madrid Carlos III Üniversitesi’nden Şehir ve Bölge Planlama alanında yüksek lisans derecesi aldı. Real Madrid Futbol Kulübü’nde oyunculuğun yanısıra yöneticilik de yapmış olan Butragueno, 2001-2004 yılları arasında Spor Direktör Yardımcılığı, […]

Nihat Kahveci yeniden!

HaberVs Son bir kaç haftadır spor kamuoyunu meşgul eden Nihat Kahveci transferinin gerçekleştiği Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören tarafından açıklandı. Beşiktaş’ın Nihat için Villarreal Kulübü’ne 4,5 milyon Euro bonservis bedeli ödeyeceği öğrenilirken, Nihat’ın alacağı ücret konusunda bir açıklama yapılmadı. Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören iki kulübün daha önceden anlaştığını belirterek , “Nihat Kahveci Beşiktaş camiasına hayırlı olsun.Nihat bundan sonra Beşiktaş’ın başarısı için ter dökecek” açıklamasını yaptı. Habervesaire bundan tam bir yıl önce Nihat Kahveci’yi kulübü Villareal’in bulunduğu Valencia’nın 170 bin nüfuslu Castellon kentinde ziyaret etmiş ve uzun bir söyleşi yapmıştı. Bilge Egemen‘in gerçekleştirdiği söyleşide Kahveci futbola İspanya’da devam etmek istediğini, Türkiye’ye dönmeye pek de niyetli olmadığını anlatmıştı. Eğer bir gün Türkiye’ye dönerse de top koşturacağı kulübün Beşiktaş olacağını söylemişti. Nihat Kahveci Türkiye’ye dönmeye, düşündüğünden erken karar verdi. İşte Nihat’ın Villareal’deki hayatı ve Türkiye’deki futbol dünyası üzerine düşünceleri…

Hepimiz Tugay Kerimoğlu

Britanya’nın bir numaralı futbol ligi Premier League dün oynanan maçlarla sona erdi. Manchester United şampiyonluğunu geçtiğimiz hafta ilan ettiği için heyecan, tepeden ziyade –kümede kalma mücadelesi nedeniyle- ligin dibindeydi. Ama dünyanın en zor liginde dün, ne düşenler ne de çıkanlar Ewood Park Stadyumu’nda son profesyonel maçını oynayan Tugay Kerimoğlu kadar konuşulmadı. Tugay, sekiz yıldır aralıksız top koşturduğu Blackburn Rovers’a ve aktif futbola West Bromwich karşılaşmasında veda etti. Blackburnlü futbolcular sahaya Tugay’ın peşinden çıkmayarak, kaptanlarıyla taraftarı baş başa bıraktı. Ve tribündeki 29 bin taraftar, yüzlerinde -kulübün dağıttığı- Tugay maskeleri olduğu halde, orta yuvarlağa yalnız başına ilerleyen 39 yaşındaki Blackburn kaptanını dakikalarca alkışladı. 85. dakikada oyundan alınan Tugay, maç bitiminde kızı Melisa’yla tekrar sahaya çıktı ve tribünleri selamladı. Dahası, gün boyunca canlı yayınlanan tüm Premier Leauge maçlarının devre arasında Tugay’ın kariyerinden görüntülerin yer aldığı kısa bir belgesel yayınlandı. Kariyerinin düşüşe geçtiği ifade edilen bir noktada (ve 30 yaşında!), başka bir ülkede futbola adeta yeniden başlayan Tugay Kerimoğlu, futbolu bıraktığı gün İngiliz basınında “bir Blackburn efsanesi ve gençler için rol model” olarak niteleniyor. 2004-2008 arasında Blackburn’ün teknik direktörlüğünü yapan Marc Hughes’a sormuşlar:“Tugay’ın 10 yaş daha genç olmasını ister miydiniz?”“İstemem” demiş teknik adam, “çünkü o zaman sırtında Barcelona forması olurdu.” İnanılmayan adam 2004-2008 arasında Blackburn’ün teknik direktörlüğünü yapan Marc Hughes’a sormuşlar:“Tugay’ın 10 yaş daha genç olmasını ister miydiniz?” “İstemem” demiş teknik adam, “çünkü o zaman sırtında Barcelona forması olurdu.” Marc Hughes’ın Tugay’ı Barcelona’ya yakıştığı 10 yıl öncesini hatırlayalım. Galatasaray’ın UEFA Kupası’na ilerlediği o sezonda (1999/2000) takımdan kopan tek isimdi Tugay. Sezon ortasında, Galatasaray’dan çok daha iddiasız İskoçya’nın Glasgow Rangers takımına gidişine ses etmemişti kimse. Şansal Büyüka, dün akşam Lig TV’de o günlere dair şunları anlatıyordu: “Tugay bizi aradı ve kendine ait maç görüntülerini istedi. Derledik ve gönderdik. İki gün sonra teşekkür etmek için aradı. ‘Görüntüleri aldın ama bu saatten sonra sen kim transfer kim’ […]

Bu kez hakem gerçekten “ibne”…

Günlerdir gazete sayfalarında ve TV ekranlarında Türkiyeli habercilerin iştahını en çok kabartan konusu tartışılıyor: Eşcinsellik. Birbirinden bağımsız olaylarla gündeme gelen konu en sonunda ortak bir noktada, homofobi bağlamında bir araya geldi. Önce Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Bülent Ersoy ve Zeki Müren’i hedef alan sözleri geldi. Günay’ın, “Nice yalanlar gördük. Ben bir yıl hatırlıyorum, Zeki Müren Türkiye’nin en büyük erkek sanatçısı, Bülent Ersoy en büyük kadın sanatçısı seçilmişti, böyle bir absürt, dramatik, toplumun aklının karıştırılmaya çalışıldığı dönemlerden geçtik” dedi. Bakan sonradan özür diledi ama sözleri tartışma programlarına konu olmaktan kurtulamadı. “Liberal” İslamcı Zamangazetesi yazarı Ali Bulaç da söyledikleriyle bakanı aratır oldu. Bulaç’ın, Bülent Ersoy’un annesinin, “Benim oğlum bir erkekti ve eğilimleri de erkekçeydi. Onu basın bu hale getirdi” dediğini öne sürerek, “Yani, ‘Sen kadınsın, sen kızsın, senin kızlık duyguların çok daha önde’ diye o kadar çok teşvik edilmiş” diye başladığı sözlerini, “Irak ve Afganistan gibi ülkelerde yapılan sivillere yönelik toplu katliamların eşcinsel askerler tarafından yapılmıştır” diye sürdürmesi tartışmayı daha da büyüttü. Tartışmaların dumanı tüterken eşcinsel olduğu için kendisine görev verilmeyen bir hakemin sürdürdüğü mücadele yansıdı haberlere. Eşcinsellerin maruz kaldıkları kötü muameleler, dışlanmalar ve bunlara yönelik yıllardır verdikleri mücadeleye hepimiz tanık oluyoruz. “Diğer insanlarla eşit haklara sahip olabilmek, toplumda kabul görmek” için yükselen çığlıkları medyada yer verilmese de bilenlerin malumu. Eşcinselliğin hala bir “ayıp”, hatta “suç” olarak algılandığı birçok toplum yapısı olunca, haliyle çoğunluğu oluşturanlar bu çığlıklara kulağını tıkıyor; gözlerini kapıyor. Toplum baskısı ve şiddet zaten üzerlerine binmiş bir yükken, buna bir de iş bulma, para kazanma ve hayatlarını sürdürme gibi zorluklar ekleniyor. Farklı ülkelerde, yıllardır birçok insan ya işe alınmıyor ya da işinden kovuluyor. Ancak ne işini düzgün yapmadığı için, ne de işe ilgili bir anlaşmazlık yaşadığı için. Tek sebep, eşcinsel olduklarının ortaya çıkması.Askerlik yapmayana hakemlik de yok! Günlerdir eşcinsel olduğu için görev yapması engellenen 32 yaşındaki hakemin mücadelesine […]