Etiket gıda

GDO -1 Mart 2010’a kadar- serbest!

Kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine değiştirilen ve 20 Kasım’da Resmi Gazete’de tekrar yayınlanarak yürürlüğe giren “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” ile ilgili tartışmalar bitmek bilmiyor. Aynı gün “GDO’ya Hayır Platformu”nun düzenlediği basın toplantısında konuşan Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Genel Başkanı Dr. Gökhan Günaydın’a göre yeni yönetmeliğin 11. maddesi, 1 Mart 2010 tarihine kadar her türlü GDO’lu ürünün ülkeye girmesinin önünü açıyor. Dr. Gökhan Günaydın, yönetmeliğin bazı maddeleri ya da madde hükümlerinin yürürlükten kaldırıldığını, bazı maddelerin ise hükümlerinin değiştirildiğini vurgulayarak yönetmeliğe bir de geçici madde eklendiğini iddia ediyor: “Halk sağlığına aykırı ve açık lobi faaliyetleri sonrasında yapılmış bu yönetmelik değişikliğinin derhal geri çekilmesi ve kamu yararına bir düzenlemenin yaşama geçirilmesi gerekmektedir.” GDO yönetmeliğinde yapılan değişikliğin asıl amacının “geçici madde” hükmünde gizli olduğunu savunan Günaydın, diğer değişikliklerin, bu ana amacı gizleyici bir nitelik taşıdığını öne sürdü. 26 Ekim 2009 tarihinden önce kontrol belgesi almış GDO’lu ürünlerin ithalatında, bu ürünlerin Avrupa Birliği’nin kabul ettiği kriterlere uygun olması koşuluyla yönetmeliğin; “İzin koşulları” başlıklı 6. maddesi, “Başvuru koşulları” başlıklı 9. maddesi ve “İthalat” başlıklı 11 inci maddesinin, 1 Mart 2010 tarihine kadar uygulanmayacağına dikkat çeken Günaydın, “Bu madde 1 Mart 2010 tarihine kadar, her türlü GDO’lu ürünün, 1998 yılından bu yana olduğu gibi, hiçbir kontrole tabi olmadan, ülkeye serbestçe girmesini yolunu açmaktadır” açıklamasında bulundu. GDO’lu ürün kriteri: Şirket beyanı Bir ön koşul niteliğinde öne sürülen “Avrupa Birliği kriterleri” hükmünün hiçbir geçerliliği olmadığını savunan Günaydın, “Laboratuar analizinin yapılmayacağı bir ortamda, şirket beyanına bağlı olarak GDO’lu ürünleri AB kriterine uygun veya değil olarak ayrılması ve buna göre yurtiçi edilmesinin bir anlamı olmayacağı ortadadır” dedi. Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker ve TBMM Tarım Komisyonu Başkanı Vahit Kirişçi’nin basına yaptığı “Yönetmeliğe uyan babayiğit varsa GDO’lu ürünleri getirsin”, “Bu ülkeye GDO’lu ürünler girmeyecek” ve “GDO’lu ürünler zararlı, […]

Tadına doyulamayan tehlikeli lezzet: MSG

Gıda sektörü önü alınamaz biçimde büyürken, firmalar ürünlerini daha lezzetli aynı zamanda daha dayanıklı yapabilmek için binbir çeşit katkı maddesine başvuruyor. Bir yandan bu katkı maddelerine her gün bir yenisi eklenirken, diğer yandan hayatını sağlıklı beslenmeye adayanlar organik ürün sektörünü geliştiriyor. Her ne kadar bu iki sektör henüz birbiriyle yarışabilecek durumda olmasa da katkı maddeli ürünleri almaktan sakınan tüketici sayısı bir hayli fazla. Yediğimiz hemen hemen her hazır ürünün içinde bulunan her katkı maddesi satılan gıdanın türüne göre değişiklik göstermekle birlikte neredeyse hepsinin kısa ya da uzun vadede vücuda zararı dokunuyor. Kimi katkı maddeleri ürünün açıldıktan sonra geç bozulmasını sağlıyor, kimisi raf ömrünü uzatıyor, kimi yumuşamasını ya da sertleşmesini önlüyor, kimi de tadına olduğundan fazla lezzet katıyor. Örneğin bisküvilerin ve krakerlerin içine koyulan GMS (Gliseril Mono Stearat) maddesi, bisküvinin yumuşamasını önlüyor. Ancak GMS maddesi vücut ısısında erimediğinden uzun vadede damar tıkanıklığına neden olabiliyor.Dizilere konu olan katkı maddesi Bunun gibi birçok farklı etkili katkı maddesi olmakla beraber geçtiğimiz haftalarda ünlü Amerikan dizisi CSI:NY’da araştırılan bir cinayet sırasında adı geçen bir katkı maddesi gündeme geldi. Adı Monosodyum Glutamat (MSG) olan katkı maddesi hazır gıdaların % 95’inde ve bazı restoranlarda kullanılıyor. Tuz bazlı bir katkı maddesi olan MSG doğal yolla et, balık, patates, süt, peynir ve domateste bulunuyor. Ancak bunlarda bulunma oranı milyonda bir civarında. Doğal yolla alınan MSG’nin vücuda herhangi bir zararı olmazken katkı maddesi olarak aşırı tüketilmesi uzun vadede vücutta zarara neden olabiliyor.Kod adı E621 Lezzeti artırmak için kullanılan MSG, hemen hemen tüm cipslerde, bazı katı ve ekmek üstü yağlarda, et sularında, hazır çorbalarda, hazır soslarda, tatlı-tuzlu hazır ürünlerin bazılarında, bulyonlarda, işlenmiş et, balık ve tavuk ürünlerinde, mayonezde ve baharat karışımlarında (Tuzot), dondurulmuş yiyeceklerde ve konservelerde bulunuyor. MSG’nin tadı tuza daha yakın olduğu için meyve suyu, şekerleme ve diğer tatlı gıdalarda kullanılmıyor. İlk kez 1864 yılında ortaya çıkarılan MSG’nin ticari üretimi […]

AB yasaklıyor Türkiye tüketiyor

Önce Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Kılıç: “Yerleşim yerlerinde haşerelere karşı yapılan kimyasal mücadele insan sağlığına zararlı” dedi. Hemen ardından Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kontrol Mühendisi Mehmet Baran bu tezi destekledi: “Avrupa’da yasaklanmış olan 124 tür kimyasal ilaç Türkiye’de kullanılıyor.” Şayet sağlığı tehdit ettiği için gelişmiş ülkelerce yasaklanan kimyasal ilaçlar Türkiye’de Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından onay alıyor hatta çiftçilere şiddetle tavsiye ediliyorsa, bu ilaçların ucunun dokunduğu gıdalarla beslenmek, toprağa ayak basmak, suyu içmek hatta havayı solumak ne denli sağlıklı olabilir? Mehmet Baran’ın “Türkiye’deki ilaç firmaları Avrupa’da yasak kapsamında olan kimyasalları satmaya devam ediyor” iddiasının doğruluğunu sorgulamak için iletişime geçtiğimiz kimyasal ilaç firmalarından aldığımız sonuç korkutucu: evet, gelişmiş ülkelerin kullanmadığı bazı kimyasal ilaçlar Türkiye’de hâlâ satılıyor, hem de “yasal olarak!” Peki gelişmiş ülkelerin yasaklama yoluna gittiği, ülkemizde ise evlerde, bahçelerde haşereleri öldürmek ve gıdaları korumak amacıyla hâlâ kullanıldığını öğrendiğimiz kimyasal ürünler iddia edildiği gibi canlıları ve doğayı tehdit ediyor mu? Haşerelerden korunmak ve bitkileri korumak için başvurulacak alternatif yöntemler var mı? Konunun uzmanlarına sorduk… Doğaya karşı yürütülen kimyasal mücadelede miladın, çok zehirli bir böcek öldürücü olan DDT olduğunu belirten Tütün-Sen Başkanı Ali Bülent Erdem: “DDT’den sonra haşerelere karşı mücadele kimyasallarla yürütülür oldu ve bu, şirketler için kârlı bir alan oluşturdu. Türkiye’de de evsel pazarın yüzde 76’sını üç firma kontrol etmektedir” diyor. Erdem’e göre Türkiye’nin başı kimyasallarla dertte. Erdem: “Dünya kimyasal mücadele yöntemlerinin insan ve çevre sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini tartışırken, biz, Dünya Sağlık Örgütü tarafından yasaklanan 124 tür ilacı çekinmeden kullanabiliyoruz” diyor. Bir başka canlının solumak istemediği şey insana nasıl zarar vermez! Ali Bülent Erdem’in de değindiği gibi DDT ve türevi kimyasalların canlılar üzerindeki olumsuz etkileri aşikâr. Peki belediye araçlarından yapılan, sokakta yürürken, oynarken, balkonda otururken maruz kaldığımız ve neredeyse gündelik hayatımızın bir parçası haline getirilen haşere ilaçlamaları insan sağlığına zararlı mı?Araçlardan yapılan günlük haşere ilaçlamalarında, yakılan mazotun kullanıldığını […]

Çin ve Hindistan’a dair gıda krizi efsaneleri

Nıvart Taşçı 2000’de, “açlık çağının” ilk yılında başlayan gıda fiyatlarındaki artış, birkaç yıl içinde korkunç seviyelere ulaştı. 2008’in ilk üç ayında Asya ülkeleri ikiye katlanan pirinç fiyatlarıyla sarsıldı. Buğday fiyatları geçen yıla kıyasla yüzde 130 arttı. Aslında, artış, yemeklik yağdan sebze ve meyveye, süt ürünlerinden ete, tüm temel besin maddelerinin fiyatlarında yaşandı. Önce kuraklık suçlandı, sonra Çin ve Hindistan sorumlu tutuldu, üretim azaldı dendi… Oysa istatistikler, gelişmiş ülkelerin hükümet temsilcilerinin ağızlarından düşürmediği bu sözlerin gerçeği yansıtmadığını gösteriyor. 1961’den bu yana dünya hububat üretiminin üç kat, buna karşılık nüfusun iki kat artmış olması, nüfus ve tüketim arasında kurulan kaba bağlantılara engel olmadı. Nitekim geçen yıl hububatta bir önceki yılın yüzde 4 üzerine çıkan küresel üretimin yarısından fazlası hayvan yemi ve biyoyakıt üretimine gitti. İşte Hindistan ve Çin’in artan nüfusunu suçlamaların hedefi, yani gıda krizinin nedeni haline getiren nokta tam da burası. ABD Başkanı George W. Bush’un bir ekonomi toplantısında sarf ettiği sözler, kronikleşmiş “üretim nüfusu kaldırmıyor” inancını çok iyi özetliyor. Bush’a göre Hindistan ve Çin’deki nüfus artışı ile yükselen yaşam standartları, orta sınıfın daha fazla et tüketmesine, bu da daha fazla hububatın hayvan yemi olarak kullanılmasına neden oluyordu. Şöyle diyordu ABD Başkanı: “Hindistan’da orta sınıfın nüfusu 350 milyon. Bu, ABD nüfusunu dahi aşıyor. Ve gerçek şu ki, zenginleşmeye başladıkça, daha fazla ve daha iyi beslenmek istersiniz. Talep artınca fiyatlar da yükselmiş oldu.” Çinli tükettiğinden fazlasını üretiyor İstatistikler 1990’dan bu yana yüzde 16’lık nüfus artışı yaşayan Çin’de domuz, tavuk ve sığır eti tüketiminin yüzde 142 arttığını gösteriyor. Diğer yandan Tennesse Üniversitesi’ne bağlı Tarım Politikaları Analiz Merkezi tarafından yayınlanan bir çalışma, son 7 yıldır net et ihracatçısı olan Çin’deki bu artışa üretimdeki artışın da eşlik ettiğini gösteriyor. Hayvan yemi olarak mısırın kullanıldığı Çin’de mısır ekimine ayrılan alan 1990-2007 arasında 21.4 milyon hektardan 28 milyon hektara çıkarıldı. Aynı dönemde hektar başına 4.5 ton olan […]

Biyoyakıt, yoksulluğa gaz veriyor

Nıvart Taşçı Küresel ısınma ve artan petrol fiyatlarının yarattığı krizle başa çıkma yolunun biyoyakıt üretimi olmadığını ortaya koyan raporlara bir yenisi daha eklendi. Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam tarafından yayınlanan “Bir başka uygunsuz gerçek” (Another Inconvenient Truth) başlıklı son rapor, yaklaşık bir yıldır süren gıda krizinin yüzde 30 oranında biyoyakıt üretimine bağlı olduğunu gösteriyor. Küresel ısınmaya neden olan sera gazlarında kısıntıya gitmek zorunda olan gelişmiş ülkeler için biyoyakıtlar son derece çekici bir seçenek. Çünkü kömür, petrol, doğalgaz gibi atmosferde karbon kirliliğine neden olan fosil yakıtlarının aksine biyoyakıtlar mısır, buğday, şeker pancarı gibi bitkilerden veya soya, palmiye gibi bitkilerin tohumlarından elde ediliyor. Bu bitkilerden üretilen etanol ve biyodizelin aynı zamanda petrole bağımlılığı da azaltacağı söyleniyor. Oysa durum daha şimdiden yoksul ve gelişmekte olan ülkeler açısından feci sonuçlar doğurmaya başladı. Açlık milyonlarla telaffuz edilir oldu Dünya Bankası verilerine göre son üç yılda yüzde 85 artan gıda fiyatları, özellikle, gelirlerinin yüzde 50 ila 80’ini gıdaya ayırmak zorunda olan yoksulları vurdu. Fiyatlardaki artış 290 milyon kişinin hayatını doğrudan etkiledi. Krizle birlikte 100 milyon insan temel besin maddelerini dahi bulamayacak kadar yoksullaştı. Gıda fiyatlarındaki artış aslında 2002’de başlamıştı. 2008 martına gelindiğinde pirinç fiyatları son 19 yılın, buğday fiyatlarıysa son 28 yılın en yüksek düzeyine ulaştı. Açlık tehdidi başta Meksika, Mısır, Tanzanya ve Senegal olmak üzere onlarca ülkede insanları sokaklara dökünce, hükümet liderlerinin ilk işi üretimde azalma olduğu bahanesine sığınmak oldu. Aslında, Avustralya ve Afrika gibi yarı kurak bölgelerde üretimin azaldığı doğruydu. Fakat gıda fiyatlarındaki krizin nedenlerinden sadece biri, belki de en az belirleyicisi olan verim kaybı, üzerinde en fazla durulan konu haline geldi. Verimlilikteki düşüşlerin en büyük nedeni elbette küresel ısınma, bu illetle başa çıkmanın birinci yoluysa biyoyakıt üretimine geçmekti. Sera gazı emisyonlarında kısıntıya gitmek zorunda olan gelişmiş ülkeler büyük bir aceleyle biyoyakıt kullanım hedefleri belirlemeye, hatta yakıt üreticilerine belli oranlarda biyoyakıt kullanım zorunluluğu getirmeye başladılar. […]

Duyduk duymadık demeyin! Bize zehir yediriyorlar

Nıvart Taşçı Rusya’nın, zirai kalıntı var diye Türkiye’den sebze ve meyve alımını durdurması, yıllık yaklaşık 500 milyon dolarlık bir ihracat gelirinden mahrum bırakacağı için bir kriz olarak algılandı. Hükümet seferber oldu, gazetelerin ekonomi sayfaları ısrarla takip etti. Nihayet Salı günü iki ülke mutabakata vardı ve sorun çözüldü. Fakat daha vahim bir sorun yine göz ardı edildi: Biz ne yiyoruz? Yurt içinde tükettiğimiz yaş sebze meyvede zirai kalıntı var mı? Hem de nasıl! Ziraat Mühendisleri Odası yönetim kurulu üyesi Özden Güngör’ün verdiği bilgiye göre, kanserojen etkiye sahip olduğu tespit edilmiş olan ve büyük oranda çevre kirliliği yaratan 137 kalem ilaç Türkiye’de hâlâ ruhsatlı şekilde satılıyor. Bunların 75’i zirai mücadele amacıyla kullanılan ilaçlar. AB ülkelerinin söz konusu ilaçların kullanıldığı ürünleri ithal etmeye yanaşmaması, ürünlerin iç piyasaya akmasıyla sonuçlanıyor. Evet, durum bu kadar vahim, ama seferber olan kimse yok. Tüketici de buna alışmış durumda; kıvırcık salatanın dış yapraklarını atın, çünkü ilaç kalıyor üzerlerinde veya domatesleri sirkeyle yıkayın gibi tavsiyelerle yetiniliyor. Bu alanda da esaslı bir denetim mekanizması yok ve kimse de talep etmiyor. Türkiye’den gıda malları alan ve kendi vatandaşlarının ne yiyeceğini düşünen ülkeler hariç. Kamu otoritesi, kendi halkı için bir şey yapmaya niyetli görünmüyor.Rusya tehdit edince Türkiye adım attı Nitekim, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın zirai ilaç denetimleri konusunda harekete geçmesi için de, Rusya’nın, gerekli hassasiyetin gösterilmemesi halinde yasağın kapsamını genişleteceğini ve Türkiye menşeli ürünlerin geçişine izin veren ülkelere ciddi yaptırımlar uygulayacağını bildirmesi gerekti. Bakanlığa bağlı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü, Türkiye’de üretilen taze sebze ve meyveye zarar veren hastalıklara, zararlı ve yabancı otlara karşı kullanılan bitki koruma ürünlerinin “Zirai Mücadele Teknik Talimatları” doğrultusunda kullanılmasını sağlayacak bir taslak hazırladı. Buna göre, her üreticiye bir barkod verilecek. Üreticiler, gübre dâhil, üretimde kullandıkları her türlü ilaç ve kimyasalı, kullanım tarihleriyle birlikte deftere kaydedecek. Önceden, kimyasal ilaç kullanımı konusunda gönüllülük esasına göre yürütülen kayıt sistemi, tüm […]

BM açlara yine hayal vaat etti

Nıvart Taşçınivartt@gmail.com Roma’da düzenlenen ve Birleşmiş Milletler üyesi 181 ülke temsilcisinin katıldığı Gıda Zirvesi dün (5 Haziran) sona erdi. Toplantılarda açlık ve gıda krizinin çözülebilmesi için tarım araştırmalarına ve verim artırıcı sistemleri hayata geçirecek yatırımlara ihtiyaç duyulduğunu savunan hükümet yetkilileri, zirve sonunda bütçelerinden ayıracakları payları açıkladı. Beş yıl içinde 1.5 milyar dolar tarım yatırımı yapacağı sözünü veren Fransa ve İslam Kalkınma Bankası bu listenin başını çekiyor. Ayrılan bütçeler, küçük üreticilerin tohum ve gübre gibi temel ihtiyaçlarının karşılanmasını, tarımsal altyapı çalışmalarına ağırlık verilmesini, yüksek verim sağlayacak tohumlama sistemlerine geçilmesini ve hastalık, tarım zararlıları gibi doğal afetlerle mücadele edilmesini sağlayacak yatırımlara harcanacak. Diğer yandan, şimdiye kadar uygulanan tarım politikalarının masaya yatırılmadığından, çiftçilerin ve küçük üreticilerin karar alma süreçlerinden tamamen dışlandığından ve biyoyakıtlarla ilgili hiçbir bağlayıcı karar alınmadığından yakınan birçok sivil toplum kuruluşu (STK) temsilcisi Roma Zirvesi’nde gelinen noktadan memnun değil. Roma Gıda Zirvesi’ni topa tutanların başında aynı tarihlerde çiftçi ve sivil örgütlenme liderlerini bir araya getiren alternatif Terra Preta zirvesi katılımcıları geliyor. Tarımsal ticaret kurallarının tarımsal ihracatı gerçekleştiren ülkeler tarafından belirlenmesine karşı çıkan STK temsilcileri, siyasi ve ekonomik elitlerin, dünya tarımını uluslararası şirketlerin denetimine sokmak için gıda ve iklim krizinden faydalandıklarını düşünüyor. STK’ler, forum sonunda yayınladıkları deklarasyonda, dünyanın en büyük gıda ve tohum kartelleri Monsanto ile Cargill şirketlerinin kar oranlarını sırasıyla yüzde 108 ve yüzde 86’ya, dünyanın en büyük gübre üreticisi Mosaic’in ise karını yüzde bin 134’e çıkardığını hatırlatarak, BM himayesinde Gıda Egemenliği Komisyonu adıyla yeni bir temsilciliğin kurulması çağrısında bulundular. Tüm dünyadan yüzlerce tarım kuruluşunun altına imza attığı bu çağrının temel dayanağını şu ifade özetliyor: “Yeryüzünü besleyen küçük ölçekli gıda üreticilerine saygı gösterilmesini ve destek verilmesini istiyoruz. Gıda ve iklim krizinin uzun vadeli, sürdürülebilir ve adil çözümü, ülkelerin ve toplulukların tarım politikalarına kendi koşullarına göre karar verdiği Gıda Egemenliği’dir.” Tarım alanları hala biyoyakıt üreticilerinin Tarım ve Gıda Örgütü Başkanı Jacques Diouf’un, […]

Toprağın sahipleri toprak sahiplerine karşı

Nıvart Taşçı Bundan 12 yıl önce, 1996 Dünya Gıda Zirvesi’nde 80 ülkeden hükümet temsilcileri, 2015’e kadar açlık sorunuyla boğuşanların sayısını yarıya indirecek düzenlemeleri hayata geçirme kararı almıştı. Bu karar alındığında 830 milyon olarak belirlenen aç insan nüfusu aradan geçen 12 yılda azalmak bir yana, giderek arttı. Belirlenen tarihe kadar bu korkunç rakamın yüzde 50 daha artarak 1,2 milyara çıkacağı düşünülüyor. İklim krizi ve biyoyakıt üretimi gibi “yeni gündeme gelen” sorunlar, koşulları daha da çıkmaza sürüklerken, İtalya’nın başkenti Roma, çözüm önerilerinin görüşüleceği iki önemli toplantıya ev sahipliği yapıyor. Dünya Bankası (DB) ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) yapısal uyum politikaları ile Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Tarım Anlaşması’nı benimseyen Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı 44 ülke liderinin katılacağı BM Üst Düzey Gıda Zirvesi’nde gıda sorunu masaya yatırılıyor. 1 Haziran’da başlayan ikinci toplantı ise katılımcıları ve gıda krizine sunulan çözüm önerileriyle BM zirvesine alternatif bir nitelik taşıyor. Terra Preta Gıda Krizi, İklim Değişimi, Biyoyakıtlar ve Gıda Hâkimiyeti Forumu tüm dünyadan 2 bini aşkın sivil toplum kuruluşu (STK) ve sosyal hareket temsilcilerinin katılımıyla devam ediyor. Beslenme hakkı için acil durum çağrısı Roma’da gerçekleştirilen bu alternatif toplantının temsilciliğini yapan kuruluşların başında Uluslararası STK Planlama Komitesi (IPC) geliyor. Merkezi Roma’da bulunan komite, yerel hareketler ve sivil toplum kuruluşlarının kendi aralarındaki ve FAO (Dünya Gıda ve Tarım Örgütü) gibi daha büyük kuruluşlarla olan iletişimlerini kolaylaştıran bir ara bağlantı niteliği taşıyor. Çiftçilerin, küçük ve orta ölçekli üreticilerin, topraksızların, tarım işçilerinin ve köylülerin uluslararası hareketi La Via Campesina ve Batı Afrika Çiftçi ve Üretici Kuruluşları Ağı (ROPPA) ise Terra Preta’nın diğer iki düzenleyicisi. Toplantıyı düzenleyen kuruluşlar mayıs sonunda bir bildiri yayınlayarak, beslenme hakkını ihlal eden tüm yasal düzenlemelerin askıya alınacağı bir “acil durum çağrısı”nda bulunmuşlardı. Bildiride, BM ve bağlı kuruluşları ile ortak çalışmalara hazır olduklarını belirten STK’lar güney yarımküredeki açlık sorunuyla boğuşan ülkelerin borçlarının silinmesini talep etmiş, halkın gıdaya ulaşımını engelleyen […]

Züğürdün geni zenginin çenesini yorar

Nıvart Taşçı Tohum şirketleri ve tarım kimyasalları üreticileri küresel ısınmadan da nasiplenmenin bir yolunu buldu. Uluslararası pazarı kontrol eden çok uluslu bu şirketler, bitkilerin kuraklık, aşırı soğuk ve sıcak, sel, tuzluluk gibi olağan dışı çevre koşullarında hayatta kalmasını sağlayacak genlerin patentini alma istiyor. Şirketlerin, “iklim genleri” olarak adlandırılan bu genlerin kullanım hakkını kazanması, mutfağınıza giren gıdaların çeşidini azalttığı gibi, tarım aktivitesinin 10 bin yıllık birikimini yok edebilir. Biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin toplumsal etkileri üzerine araştırmalar yapan Kanadalı ETC Grup’un yayınladığı raporda adı geçen şirketler, tohum ve tarım kimyasalları sektörünün büyük oyuncuları BASF, Monsanto, Bayer, Syngenta ve Dupont ile bunların partnerleri. Raporda “Gen Devleri” diye anılan bu şirketler, ABD ve Avrupa ülkelerinin yanı sıra Arjantin, Avustralya, Brezilya, Kanada, Çin, Meksika ve Güney Afrika’daki patent ofislerine toplam 532 gen için başvuruda bulundu. Patentlenmek istenen 532 gen, besin değeri taşıyan bitki türlerinde aşırı çevre koşullarına cevap verdiği düşünülen 55 geni içeriyor. Ve bu 532 başvurunun yüzde 49’u, dünyanın en büyük tohum şirketi Monsanto ve dünyanın en büyük kimyasal üreticisi BASF’a ait. 10 bin yılın kullanım hakkı Biyoteknoloji alanında verilen patentler, hukuki ve etik açıdan büyük tartışmalara neden oluyor. Yasalar sadece yeni buluşlara patent verilmesine izin veriyor. Ancak genlerin, yeni bir keşif olup olmadığı tartışma konusu. Çünkü mevcut uygulamaya göre, bir bitkide zaten var olan bir genin yapısını, işlevini ve konumunu tanımlamak, o genin patentini almak için yeterli oluyor. Patenti alan, o genin kullanıldığı ürünün tüm kullanım haklarına da sahip oluyor. Patentin varlığı ayrı bir sorun olmakla birlikte patent hakkını satın alan kurumun kimliği de büyük önem taşıyor. Çünkü büyük sermaye grupları, gıda ve tohum üretimini küçük üreticinin ve kamu kuruluşlarının denetiminden çıkarabiliyor. Böylece geçime dayalı tarım pratiğini ve doğal tohumların yerini, kar amaçlı ürün ekimi alıyor. Dahası tarım ürünlerinin çeşitliliği azalıyor. Zira patenti alınan gen, doğal olmayan yollarla elde ediliyor. Bu genler görüntüsü, üretkenliği […]

Avrupa’nın genetik boşluğu

Nıvart Taşçı Avrupalıların genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) gösterdiği direnç, üreticiler ve araştırmacılar üzerinde etkisini göstermeye başladı. Almanya’nın Baden-Württemberg bölgesinde bulunan Nürtingen-Geislingen Üniversitesi’nde sürdürülen GD mısır çalışmaları, ürünlerin ekili olduğu alanların aktivistlerce işgali ve halktan gelen yoğun baskı üzerine durduruldu. Yerli halkın eylemcilere yemek ve battaniye götürmesi, “Monsanto Üniversitesi” olarak adlandırılan Nürtingen-Geislingen’in rektörünü söz konusu kararı almaya mecbur etti. Çalışmaları durduran diğer üniversite ise Max Planck Bitki Üretim Araştırma Enstitüsü. Enstitüde görevli araştırmacılardan Heinz Saendler’a göre “Almanya’da sürdürülen GD tohum araştırmalarının geleceği karanlık.” Avrupa’daki GD tarım ürünlerine ilişkin denemelerin üçte biri Almanya’da gerçekleştiriliyor. Ülkede, GD karşıtlarının çabaları etkili olsa da genel durum çok umut verici değil. Çünkü gıda devlerinin baskısı, GDO karşıtı mevcut yasaların hayata geçmesini zorlaştırıyor. Yasalar, yeni uygulamalarla deliniyor. Üreticilerin yasalar tarafından kollandığı bir sistemde sivil itaatsizliğin çok daha sıkı biçimde örgütlenmesi, ısrarcı ve uyanık olması gerekiyor. Avrupa, GDO’yu kabulleniyor Avrupa’nın en büyük mısır üreticisi Fransa, geçici bir süreliğine GD tohum ekimini durdurdu. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin girişimiyle çevre sorunları üzerine, 2007 Ekim’inde düzenlenen “Grenelle de L’environnement” toplantısının sonunda alınan bu şaşırtıcı kararın yanı sıra, biyoteknoloji araştırmalarına 45 milyon avro ayrılacağı açıklandı. GD karşıtı gözüken benzer durdurma talepleri İtalya, Avusturya ve Almanya’dan da geldi. Söz gelimi Avusturya hükümeti, Monsanto’nun ürettiği MON 810 GD mısırın ve Bayer’in ürettiği T25 GD mısırın ekimini yasakladı. Aslında Avrupa, tüm dünyadaki GD ürün ekiminin çok küçük bir yüzdesini gerçekleştiriyor. ISAAA (International Service for the Acquisition of Agri-Biotechnology Applications) verilerine göre tarımsal ticari GD üretiminin yüzde 96’sı ABD (yüzde 59), Arjantin (yüzde 20), Kanada (yüzde 7), Brezilya (yüzde 6) ve Çin (yüzde 4) olmak üzere beş ülkede sürdürülüyor.Avrupa’daki GDO üretimi ise İspanya, Romanya, Almanya ve Fransa arasında paylaşılıyor. Avrupa Birliği ülkeleri, Avrupa Besin Güvenliği Ajansı’nın (EFSA) kullandığı değerlendirme yöntemlerinin gözden geçirilmesi ve revize edilmesini talep ediyor. Araştırma enstitülerinde de benzer eğilimler var; birinci nesil GD tarım […]

Önlem alınmazsa bakliyat ve buğday üretimi de düşecek

Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Gökhan Günaydın, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sürmekte olan kuraklığa işaret ederek, 2008 hasadında ortaya çıkacak üretim eksikliği konusunda hükümeti uyardı ve acil önlem almaya çağırdı. Günaydın, ZMO Genel Merkezinde düzenlediği basın toplantısında, bölge üreticisinin de yaşamının güçleştiğine dikkat çekerek Türkiye’nin başta kırmızı mercimek olmak üzere buğday, arpa üretiminde ciddi sorunların doğacağı uyarısını yaptı. Ziraat Mühendisleri Odası’ndan bir gün önce de Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Başkanı Şemsi Bayraktar aynı yönde bir açıklama yapmıştı. Bayraktar, kuraklığın il bazındaki etkilerini tespit etmek amacıyla yaptıkları çalışmanın sonuçlarına göre Mardin, Şanlıurfa, Diyarbakır, Batman, Hakkari, Muş, Siirt, Şırnak, Gaziantep ve Elazığ’da buğday ve arpada zarar oranlarının yüzde 90’a, kırmızı mercimekte yüzde 60’a ulaştığını açıklamış, rekoltedeki düşüş nedeniyle TMO’nun özellikle kırmızı mercimekte alım yapması gerektiğini dile getirmişti. “Fiyat artışları yaşanacak” Gökhan Günaydın da, Bingöl, Bitlis, Siirt, Hakkari, Muş, Van ve Şırnak illerinde ise önümüzdeki on günlük dönemde yağış alınamazsa kuraklık tablosunun daha da ağırlaşacağını söyleyerek, son yirmi yılda baklagil ürünleri ekim alanlarının neredeyse yarısının kaybedildiğini söyledi. “Üretim düşecek” Kırmızı mercimekte 271 bin tonluk, buğdayda 2.5 milyon tonluk, arpada ise 1 milyon tonluk üretim düşüşü öngördüklerini ifade eden Günaydın şöyle konuştu: “Baklagil ürünleri içinde, ağırlıklı olarak Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yetiştirilen ürün kırmızı mercimektir. Kırmızı mercimek bölgenin Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Gaziantep, Adıyaman ve Şırnak illerinde ekim alanı bulmaktadır. Bunun yanında fasulyenin Kahramanmaraş, nohutunsa Diyarbakır ve Gaziantep’te ekimi yapılmaktadır. Buna karşılık, normal yıllardaki 580 bin tonluk kırmızı mercimek üretiminin neredeyse yarısı olan 271 bin tonluk üretimin kaybedilmesi, iç piyasada ve tüketici fiyatlarında ciddi bozulmalara yol açabilecek kadar önemli.” Önlem önerileri Günaydın, zaman geçirilmeksizin Toprak Mahsülleri Ofisi’nin baklagil piyasasını düzenlemesi gerektiğini belirterek, “Hasat sırasında üreticinin ürününe yüksek fiyat verilerek kamusal depolamaya gidilmesi, piyasa spekülasyonunun önlenmesi açısından çok önemli. Aksi takdirde, hasattan hemen sonra füze gibi fırlayacak fiyatlar karşısında Kanada, Hindistan ve Avustralya’dan çok […]

Gıda krizinin nedeni tekelleşme

Duygu Ertürk Türkiye Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu sözcüsü Abdullah Aysu, Türkiye’de yaşanmaya başlanan gıda krizinde, hükümetin çiftçiler yerine IMF ve Dünya Bankası’nı dinlemesinin etkili olduğu görüşünde. Dünya Çiftçiler Günü olan 17 Nisan’da Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Çokuluslu Şirketlerin Gıda Krizine Etkileri’ başlıklı panele katılan Aysu, “Dünyadaki gıda krizinin nedeni IMF, Dünya Bankası ve AB ortak tarım politikasıdır. Bu politika, çiftçiye verilen desteği azaltma, tarımsal kredi faizlerini piyasa düzeyine çıkarma, çiftçilere dayanak oluşturan tarımsal KİT’leri özelleştirme ve tarımda kullanılan suyu ücretlendirme politikasından başka bir şey değildir” diyor. Aysu, krizin altında yatan diğer sebepleri şöyle sıralıyor:Biyoyakıt üretimi: Afrika’nın 15 ülkesinde çok geniş tarım arazileri biyoyakıt üretimine ayrıldığını belirten Aysu’ya göre, gıda için kullanılacak toprakların otomobil depolarına ayrılması büyük bir insanlık suçu. Endüstriyel tarım modeli:Aysu’ya göre beş yıldır sürdürülen endüstriyel tarım, verimliliği arttırmıyor, tam tersi, insanları açlığa ve sefalete sürüklüyor. Abdullah Aysu, çiftçilerin tek isteklerinin IMF ve Dünya Bankası’nın sağlıksız reçetelerinden arınmış, bağımsız, demokratik, sosyal kısaca çiftçi üretimine dayanan bir tarım programı olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Çiftçiler bir süredir aktif bir mücadele içindeler, öyle ki, Dünya Ticaret Örgütü’nün yanlış politikalarını bile askıya almayı başardılar. Ancak bu konuda sizlere; gençlere, üniversitelilere hatta işçilere ihtiyacımız var. Ortak mücadelemiz büyümeli!” “Hükümet, gıda egemenliğini kendi elleriyle uluslararası sermayeye verdi” Bu konuda görüşlerini aldığımız Tütün-sen Genel Başkanı Ali Bülent Erdem, esas problemin dünya gıda zincirinin az sayıdaki çokuluslu şirketin eline geçmesi olduğu görüşünde. “Gıda kontrolünün şirketlerin eline geçmesi demek, milyonlarca çiftçinin toprağından, üretimden kopması ve milyarlarca insanın gıda güvenliğinin tehdit altına girmesi demektir” diyor. Çokuluslu şirketlerin, sözleşmeli üreticilik yöntemiyle üretime ait her şeye müdahale etme hakkı kazandığını belirten Erdem, bu yöntem nedeniyle çiftçinin emeği üzerindeki denetimini kaybettiğinin ve ürettiği ürüne yabancılaştığının altını çiziyor. Üzüm-sen Genel Başkanı Adnan Çobanoğlu’na göre ise, gıda savaşlarının en önemli nedenlerinden biri biyoyakıt kullanımı. AB’nin konunun ciddiyetini henüz kavrayamadığını iddia eden Çobanoğlu, “Biyoyakıt, sera gazına karşı […]

Dünya Bankası ‘New Deal’ istiyor

Robert Zoellick zengin ülkelerin çabuk hareket ederek, Birleşmiş Milletler’e bağlı Dünya Gıda Programı’na 500 milyon dolar aktarmaları gerektiğini söyledi. Zoellick bu noktada “Yeni Düzen” benzeri bir plan uygulanması çağrısı yaptı. “Yeni Düzen”, (New Deal) ABD’nin eski başkanlarından Franklin Roosevelt’in, ülkesini 1929 yılında patlak veren büyük ekonomik krizden kurtarmak amacıyla aldığı bir dizi önlemi içeren reform paketinin adı. Robert Zoellick son açıklamasında, artan gıda fiyatlarının yoksul ülkelerde 100 milyon kişiyi daha yoksulluğa itebileceği uyarısında bulundu. IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn da daha önce dünyada yüz binlerce kişinin açlık riskiyle yüzyüze olduğunu söylemişti. Robert Zoellick ise Dünya Gıda Programı’nın, açlığı azaltmaya yönelik çalışmaları için yarım milyar dolara daha ihtiyaç duyduğunu vurguluyor. Zoellick ayrıca önerdiği “Yeni Düzen” kapsamında önümüzdeki yıla kadar Afrikalı çiftçilere verilecek kredi miktarının da iki katına çıkarılmasını istedi. Dünya Bankası’nın bazı ülkelerin maliye ve kalkınma bakanlarından oluşan Kalkınma Komitesi, Robert Zoellick’in “Yeni Düzen” çağrısını memnuniyetle karşıladı ve destek verdiğini duyurdu. Dünya Bankası ve IMF yetkilileri hafta sonunda yaptıkları bahar dönemi toplantılarında yükselen gıda fiyatları ve küresel mali piyasaları etkileyen kredi krizi konusunu ele aldıkları bir dizi görüşme yaptı. Dünyada geçtiğimiz yıl içinde buğday fiyatları yüzde 130, pirinç fiyatları yüzde 70’ten fazla yükselmişti. Dünya Bankası rakamlarına göre temel gıda maddesi durumundaki bu ürünlerde yaşanan artış, genel olarak gıda fiyatlarının da son üç yılda yüzde 83 yükselmesine yol açtı. Fiyatlardaki yükselme talepteki artışa, bazı ülkelerde hasada zarar veren olumsuz hava koşullarına ve geniş tarım alanlarının ulaşımda yakıt olarak kullanılan ürünlerin ekimine ayrılmasına bağlanıyor. Uzmanlar fiyatların yüksek seyretmesinin birçok ülkede sosyal ve siyasi çalkantıları da beraberinde getirebileceği uyarısı yapıyor. Son dönemde Haiti, Filipinler ve Mısır’da ‘gıda isyanları’ görülmüştü. Mısır, Fildişi Sahili, Etiyopya, Filipinler ve Endonezya’da yüksek gıda fiyatları aleyhinde gösteriler düzenlendi. Haiti’de ise bu gösteriler şiddete dönüştü; beş kişinin öldüğü olaylar ardından hükümet düştü. Pirinç üretiminde başlıca ülkeler olan Hindistan, Çin, Vietnam ve Mısır […]