İstanbul’a Ahmedinecad eziyetinin resmidir

Güventürk Görgülü Kentte yaşayanlar olmasa şu İstanbul ne güzel yönetilirdi değil mi? Bir üç beş sekiz değil hep böyle! Burası İstanbul ve bu şehre sürekli işadamları, devlet adamları sanatçılar vb. birileri geliyor. Sürekli bir yerlerde bilmem ne toplantıları düzenleniyor ve her seferinde İstanbullular aynı sorunu yaşıyor. Bugün şu geldi yollar kapalı, bugün bu geldi geçiş yasak, bugün şu toplantı var ulaşım yok, yarın şu olacak metro çalışmayacak vs. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın ziyaretiyle İstanbul’un eziyet günleri halkasına bir yenisi daha eklenmiş oldu. Daha öncekilerini ise saymakla bitmez; En akılda kalanlar, Papa ziyareti, NATO zirvesi… Başımıza geldikçe bağırıp çağırıyoruz, sonra bir yenisi olana kadar unutuyoruz ve sonra tekrar aynı sahneleri yaşıyoruz. Ahmedinecad’ın İstanbul’a geleceği öğle saatlerinde, yalnız Yeşilköy ve çevreyolu değil, Mecidiyeköy, Beşiktaş, Çırağan’a kadar tüm yollar yine saatlerce kapalı tutuldu. Beşiktaş Akaretler’den öteye, arabalı veya yaya kimse geçirilmedi. Belediye otobüsleri bile garajlara çekildi. Polise itiraz etmeye kalkanlar tartaklandı, korkutuldu, kovalandı. Ne işi olanlar işine gidebildi, ne evine gidecekler eve ulaşabildi. İstanbul söz konusu olduğunda belediye başkanından, valisinden, bakanından, başbakanına, cumhurbaşkanına kadar konuşmalarına bir bakın, mangalda kül bırakmazlar. “İstanbul şöyle dünya şehri, böyle dünya şehri, bu kente şunları yapacağız bunları yapacağız” diye makineli tüfek gibi saydırırlar. Sonra yabancı devlet başkanları, başbakanlar “Yahu bir de İstanbul’u görelim” dediler mi yandık. O “dünya kenti”nden geriye eser kalmaz. Yollar kapanır, insanlar işlerine gidemez, bulundukları yerlere hapsedilir, sokaklar insansızlaştırılır, ortada bir terör havası estirilir ki sormayın. O zaman ara ki bulasın şu meşhur “dünya kenti”ni… Başbakanımız da Cumhurbaşkanımız da çok geziyorlar, çok görüyorlar. Mesela Londra’ya, Paris’e, New York’a gittiklerinde onlar için kaç tane yolu kapatıyorlar? Tayyip Erdoğan geçecek diye New York caddelerinden insanları kovalıyorlar mı? Abdullah Gül Eyfel Kulesi’ni görmek isteyince kuleye çıkan bütün yolları kapatıyorlar mı? Bütün “dünya şehirlerinde” böyle mi yapıyorlar? Şimdi son zamanın büyük tartışması, daha doğrusu “geyiği”, İstanbul finans merkezi olacakmış… Ataşehir’e […]

Pekin 2008 vesilesiyle insan hakları

Güventürk Görgülü Olimpiyat oyunlarının Türkiye’de gerçekleştirilmesi konusunda 2004 ve 2008 oyunları için yaptığımız ataklar sonuçsuz çıkınca 2008 olimpiyatlarına ev sahipliği yapmak da Pekin’e veya Çinlilerin ısrarına uyarsak Beijing’e nasip oldu. Oldu olmasına ama Çinli yöneticiler bu olimpiyat işine kalkıştıklarına pişman mıdırlar değil midirler onu ilerleyen zamanlarda göreceğiz. Zira Pekin olimpiyat işini İstanbul’un elinden alır almaz –tabii İstanbul’un da bir şansı var mıydı o da tartışılır- kızılca kıyamet koptu. Vay efendim Pekin yönetimi şu kadar adamı baskı altında tutuyormuş, şu kadar gazeteciyi hapse atmış, Tibet’i işgal etmiş, Doğu Türkistan’da insan haklarını ihlal ediyormuş, yılda şu kadar insanı idam ediyormuş, muş muş… Bu kadarla kalsa iyi. İşin bir de kölecilik, çocuk işçiliği boyutu var. Amerikalı ve Avrupalı bazı firmaların Çinli işçileri neredeyse köle emeği koşullarında çalıştırdıkları, çocuk emeğinin yaygın olarak kullanımına izin verildiği, Çin’deki hızlı büyümenin sürdürülebilmesi için insanlara ağır çalışma koşullarının dayatıldığı gibi bir sürü iddia gündeme getirildi. Tabii bu iddiaların gündeme getirilmesindeki tek neden 2008 olimpiyat oyunlarına Pekin’in ev sahipliği yapması değil. Olimpiyatlar olmasa da bu iddialar zaten vardı. Ama elbette ki Pekin 2008 süreci Çin yönetimine yönelik bu iddiaların daha çok tartışılmasına, daha çok duyulmasına neden oldu. İşte bu açıdan bakıldığında Çin yönetiminin beklediği gibi olimpiyat oyunlarının dünya kamuoyunda Çin’in saygınlığını artırıp artırmadığını bir ay kadar sonra göreceğiz. Çünkü Pekin 2008’e kadar olan süreçte Çin’in bu işten tam istediği sonucu alabildiğini söylemek biraz zor. Olimpiyat meşalesinin dünyayı dolaşırken protestoculardan korunması sırasında yaşananlar bile sıkıntının boyutlarını gösteriyor. Batılı ülkelerin ekonomik çıkarlar mevzubahis olduğunda insan haklarını, hukuku, sansürü, idamı, baskıyı “teferruat” saydıklarını zaten biliyoruz. Ama Pekin 2008’in faydalarından biri de galiba batı kamuoyunun kendilerindeki bu durumu biraz fark etmesi oldu. Öyle ya, baskıyı yapan Çin yönetimi de olsa, boykot çağrılarına kulak tıkayanlar da kendi hükümetleri sonuçta. Hani her işte bir hayır vardır derler ya; bu 2008 olimpiyatları da biraz öyle oldu […]

GSM operatöründen rahatsız olan kimdi?

Güventürk Görgülü Üç ayda bir gerçekleştirilen İnterpromedya Tüketici Trend Araştırması’nın Haziran ayı sonuçlarına göre numara taşınabilirliği operatörler arasında beklendiği gibi çok büyük bir geçişe neden olmayacak. Numara taşınabilirliği konusunda kullanıcıların yüzde 68,7’si bilgi sahibi olmadığını, yüzde 31,3’ü ise konuyu bildiğini söylüyor. Numara taşınabilirliğinin başlaması durumunda tüketicilerin yüzde 80,4’ü operatör değiştirmeyi düşünmüyor. Yüzde 20’ye yakın bir oran mevcut operatöründen başka bir operatöre geçebileceğini söylüyor ancak bu geçiş operatörler arasında şu andaki abone dağılımında ciddi bir değişikliğe neden olmayacak gibi görünüyor. Araştırmaya verilen cevaplara göre Turkcell’e geçmeyi düşünenlerin oranı yüzde 7, buna karşılık Vodafone’a ve Avea’ya geçmeyi düşünenler yüzde 6,3’le eşit oranda çıkıyor. Bu dağılım, numara taşınabilirliğinden sonra her operatörden yüzde 7’ye yakın oranda bir abonenin yer değiştireceğini, ancak her operatörün kaybettiği aboneyi diğerinden gelen miktarla kazanabileceğini gösteriyor. Araştırmaya verilen cevaplar hem Türkcell, hem Vodafone, hem de Avea’nın numara taşınabilirliği sonrasında abonelerin büyük ölçüde kendilerine kayacağı yönündeki iddialarının da pek gerçekçi olmadığını gösteriyor. Ancak tüketicilerin operatör değiştirme nedenleri, numara taşınabilirliği başladıktan sonra operatörler arası rekabetin fiyatları ciddi olarak düşürebileceği konusunda ipuçları veriyor. Zira tüketicilere operatör değiştirme nedenleri sorulduğunda, yüzde 53,7 ile “fiyat” en önemli neden olarak sayılıyor. Ardından gelen değiştirme nedenleri; yüzde 34,1’le “yaygın ve kullanıcısı çok”, yüzde 27,4’le “paket hizmet çeşitliliği”, yüzde 22,6’yla “markaya güven” yüzde 19,6’yla “hizmet kalitesi” yüzde 16,6’yla “teknolojik alt yapısı güçlü” yüzde 7,1’le “müşteri odaklılık”, yüzde 5,7’yle “arkasındaki grup” olarak sıralanıyor. İnterpromedya tarafından 3 ayda bir periyodik olarak gerçekleştirilen ve her sektörden firmanın soruları ile yer alabileceği Tüketici Trend Araştırması, Türkiye’de kentsel alanda yaşayan tüketicilerle yapılıyor. Kantitatif araştırma, toplam 16 ilde (İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Bursa, Denizli, Diyarbakır, Edirne, Erzurum, Gaziantep, Konya, Kayseri, Manisa, Samsun, Trabzon) 15 yaş ve üzerinde 1.512 kişiyle görüşülerek gerçekleştirildi. Örneklemin yüzde 33,5’i üniversite, yüzde 40,3’ü lise ve yüzde 26,1’i ilköğretim mezunu. Ayrıca görüşülen kişilerin yüzde 43,5’i Turkcell, yüzde 19’u Vodafone, yüzde […]

Tehlikeli sulardayız kılavuzumuz da yok

Güventürk Görgülü Uluslararası Ekonomi Birliği (IEA) Başkanı Guillermo Calvo, bir dönemin yaygın görüşünün aksine henüz küresel krizler çağının kapanmadığını buna karşılık uluslararası ekonomik kuruluşların krizlerle başa çıkma yeteneğini kaybettiklerini söyledi. Türkiye Ekonomi Kurumu’nun Uluslararası Ekonomi Birliği ile birlikte düzenlediği 15’inci Dünya Ekonomi Kongresi İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde başladı. Kongre’nin açılış konuşmasını yapan Calvo, “Küreselleşmenin Meydan Okuması” başlığı altında gerçekleştirilen kongrenin hazırlık çalışmalarına başladıkları 2005-20069 yıllarında durgun ve dengeye ulaşmış görünen sermaye piyasalarına bakarak pek çok iktisatçının çok iyimser öngörülerde bulunduğunu hatırlattı: “Uluslararası kurumlarda çalışan uzman iktisatçılar, zaman geçtikçe daha güçlü bir biçimde makro krizler döneminin kapandığı, gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkacak sorunların da mikro nitelik taşıdığını söylemeye başladılar.” Buna karşılık başka iktisatçıların bu görüşe katılmadığını, arka planda olup bitenlerin yeni bir finansal kriz dizisine neden olabileceği konusunda şüphe duyduklarını dile getiren Guillermo Calvo, pek çok çevrede oluşan iyimserlik havası nedeniyle finansal galaksinin merkezinde oluşan sarsıntının pek çok insanı hazırlıksız yakaladığını söyledi. Finansal krizin seyrinin pek çok kişide “kuzey”le “güney”in yer değiştirdiği izlenimi yarattığını ifade eden Calvo, bu tespiti yapabilmek için de henüz çok erken olduğunu ama bu olayların, başlayan Kongre’nin heyecanını artırdığını dile getirdi. Columbia Üniversitesi’nden Ronald Findlay’nin sunumuna da atıfta bulunan Calvo, değişim dönemlerinin insanlık için oluşturduğu ciddi tehditlere şu sözlerle dikkat çekti: “Felaketleri bir kenara bıraksak bile, büyük değişimlerin yaşandığı dönemler, saçma sapan düşüncelerin ortaya çıkması için de pek çok fırsat yaratır. İlkesiz insanlar da kendi dar görüşlülüklerini ya da yanlış algılamalarını ileri sürmek için bu durumdan yararlanır. Bu ortamda siyasal yapılar da sarsılır, hatta demokrasi çirkin yüzünü göstererek birliktelik yerine parçalanmayı öne çıkartabilir.” Guillermo Calvo küreselleşmenin, durumu daha da karmaşıklaştırdığını belirterek artık bilmediğimiz ve kararsız sularda seyrederken bize yardımcı olacak uluslararası kuruluşlardan da yoksun olduğumuzu vurguladı. Calvo’ya göre geçmişte uluslararası ekonomik sistemi ayakta tutan pek çok kuruluş bugün artık eskimiş ve sıradan likidite krizleriyle dahi başa […]

Petrol fiyatı finans krizinden daha tehlikeli

Güventürk Görgülü Ekonomiden sorumlu eski devlet bakanı ve son IMF programının mimarlarından Kemal Derviş, dünya ekonomisi için asıl büyük tehlikenin finansal kriz değil, emtia fiyatlarındaki artış ve küresel ısınma olduğunu söyledi. Bugün İstanbul’ Levent’teki Sabancı Center’da gerçekleştirilen TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu toplantısında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) başkanı sıfatıyla konuşan Kemal Derviş, dünya ekonomisine uzun dönemli olarak bakıldığında finansal krizlerin etkisinin hep sınırlı kaldığını bu kez de çeşitli karamsar senaryolara rağmen bu etkinin sınırlı kalmasını beklediğiini söyledi. Derviş’e göre dünyadaki büyüme motorunun batıdan doğuya geçmesi, batıdaki finansal krizin etkilerini sınırlayacak en önemli etken durumunda. Ancak yine Derviş’e göre önümüzdeki yıllarda dünya ekonomisini tehdit eden en önemli faktörler emtia fiyatlarındaki hızlı artış, doğal kaynaklardaki azalma ve küresel ısınma tehlikesi. Eğer dünyadaki merkez bankaları emtia fiyatlarındaki hızlı artışı gözönüne almadan anti-enflasyonist sıkı para politikalarını sürdürürlerse bu kez küresel bir durgunluğun gerçekten ortaya çıkma tehlikesi bulunuyor. Petrol başta olmak üzere emtia fiyatlarındaki artışın uzun süre devam edeceğini belirten Kemal Derviş, çok düşük enflasyon hedefleyen merkez bankalarını bu hedeflerini gerçekleştirebilmek için alacakları önlemler konusunda dikkatli olmaları gerektiğini söyledi. Anti-enflasyonist önlemlerin durgunluğa yol açmaması için “makul ölçülerde” enflasyona izin verilmesi gerektiğini anlatan Derviş, aradaki dengenin çok önemli olduğuna dikkat çekti. Büyüme trendinin sürdürülebilmesi için makul düzeydeki enflasyona izin vermesi gereken merkez bankalarının, bunu “kalıcı bir enflasyon beklentisine dönüştürmemesi gerektiğinin” de altını çizen Derviş, bu süreçte merkez bankalarına büyük iş düştüğünü söyledi. Türkiye’nin de özellikle 2002-2006 döneminde büyüme konusunda çok büyük bir başarı yakaladığına dikkat çeken Kemal Derviş, bu başarıya rağmen mevcut koşullarda bu büyüme eğiliminin sürdürülebilir olmadığı görüşünde. Düşük bir iç tasarruf oranı, yüksek cari işlemler açığı ve düşük bir yatırım oranıyla, her yıl yüzde 7-8 büyümenin mümkün olmadığını dile getiren Derviş, 2020 yılına doğru işsizliğin sorun olmaktan çıkması ve refah düzeyinin artması için uzun vadede yıllık yüzde 7-8’lik büyümenin şart olduğunu vurguladı. Kemal Derviş, […]

Tek haneli enflasyona veda

Güventürk Görgülü üretici fiyatları endeksinin tüketici fiyatları endeksinden daha hızlı artması durumu halen devam ediyor. Uzmanlar petrol fiyatının 130 doların üzerine çıkması başta olmak üzere hammadde fiyatlarındaki artışların maliyet üzerinde enflasyonist baskı yarattığını ve bu durumun bir süre sonra kaçınılmaz olarak tüketici enflasyonuna da yansıyacağını belirtiyorlar. ÜFE ve TÜFE arasındaki makasın ÜFE lehine açılması aynı zamanda kar marjlarındaki düşüşe ve piyasadaki durgunluk nedeniyle artan maliyetlerin son tüketiciye yansıtılamadığına da işaret ediyor.

Banker Kastelli: Sistemin kurbanı mı babası mı?

Güventürk Görgülü Banker skandalı olarak bilinen ve 12 Eylül 1980’den sonra yaşanan Türkiye’nin ilk büyük çaplı “hortumculuk” olayının en önemli kahramanlarından ve aynı zamanda da mağdurlarından, Banker Kastelli adıyla tanınan Abidin Cevher Özden, Kadıköy’deki bürosunda intihar etti. Özden’in intiharıyla sonuçlanan yaşam öyküsü Türkiye’nin son çeyrek yüzyılında yaşanan ekonomik çalkantılarla paralellik gösteriyor. Bu paralelliği ve Banker Kastelli adının neden bu kadar iyi bilindiğini anlamak için de çeyrek asır öncesine yaşananlara kısaca bir göz atmak gerekiyor… 1970’lerin sonlarında, ekonomik açıdan tarihin en ciddi açmazlarından birini yaşayan Türkiye’de 24 Ocak 1980 kararlarıyla, ekonomide bir dizi serbestleşme kararı uygulamaya konuldu. Süleyman Demirel’in Başbakan, Turgut Özal’ın DPT Müsteşarı olduğu bu dönemde, “ekonomiyi serbestleştirme” iddiasıyla alınan kararlar, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra da sürdürüldü ve banka faizlerinin serbest bırakılması kararı alındı. Faizlerin serbest bırakılmasıyla birlikte bankalar arasında başlayan faiz yarışı o güne kadar Türkiye mali sisteminde kullanılmayan bazı enstrümanların da devreye girmesine neden oldu. Bu mali araçlardan en fazla yaygınlaşanı “hamiline yazılı mevduat sertifikası”ydı. Bankaların “sırdaş hesap” adı altında ihraç ettikleri mevduat sertifikaları, bankalara belirli bir vade ile yatırılan paralar karşılığında, hesap sahibinin kimliğini gizli tutan, bankadaki mevduatın tutarını ve vadesini göstermek üzere verilen, hamiline yazılı bir belgeydi. Doğru düzgün bir yasal çerçevesi bile bulunmayan mali sistem, bir anda serbest faiz ve mevduat sertifikası gibi o zamana kadar yabancı olduğu araçlarla tanışınca ortalıkt birbirine karıştı. Devlet batar, Kastelli batmaz Türkiye’de faaliyette bulunan 30 civarında banka, hamiline mevduat sertifikası ihrac ederken, bu sertifikalar bir anda sayıları binin üzerine çıkan bankerler tarafından pazarlanmaya başladı. İşte bu dönem, Abidin Cevher Özden’in “Banker Kastelli” olarak tüm Türkiye’nin hafızasına kazındığı dönem oldu. Enflasyonun yıllık yüzde 30’lar civarında seyrettiği bu dönemde irili ufaklı birçok banker gazetelere verdikleri ilanlarla “mevduata aylık yüzde 10” , “yüzde 15” faiz vermeyi vaat ediyor, tüm Türkiye yüksek faize hücum ediyordu. 1981 sonunda halktan toplanan para miktarının 150 […]

Atma Recep din kardeşiyiz

Güventürk Görgülü “Atma recep din kardeşiyiz” sözünün Ekşi Sözlük’e göre hikayesi Ekşi sözlük halk arasında çok kullanılan bu sözü “çok yalan söyleyen kimselere söylenen bir deyim” olarak tanımlıyor.Hikaye şöyle devam ediyor:Osmanlı devrinde Arnavut Recep isminde birisi eşkıyalık yapmaktadır. Bir gün Osmanlı askerleri bunu ve adamlarını sıkıştırır. Silahlar patlar. Arnavut Recep ve avanesi çok kötü bir duruma düşünce kahramanımız, askerlere : “Durun, vurmayın, atmayın! Din kardeşiyiz hepimiz! Acıyın!” şeklinde yalvarır. Askerler de “Tamam! Fakat bir daha görmeyelim!” diyerek bunları bırakırlar. Bir kaç gün sonra bir kahvede (ya da benzeri bir yerde) Recep Efendi nutuk çekmektedir: “Geçen gün askerleri mahvettim! Vurdum, kırdım. analarını ağlattım! Herifler canlarını zor kurtardılar elimden!” Bu sırada oradan geçen ve olaya da şahit olmuş olan bir vatandaş şöyle der: “Atma Recep, din kardeşiyiz!”

Üçüncü köprüye yasal engel

Güventürk Görgülü İstanbul Boğazı`na yapılması planlanan üçüncü köprü ile Ataşehir Finans Merkezi, Silivri Havalimanı gibi projelerin yasal dayanağını oluşturan 1/100 bin Ölçekli İstanbul İl Çevre Düzeni Planı, İstanbul 2. İdare Mahkemesi tarafından tespit edilen yetki ve şekil sakatlıkları nedeniyle iptal edildi, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından 14 Temmuz 2006 tarihinde kabul edilen İl Çevre Düzeni Planı’na karşı 8 ayrı mühendis ve mimar odası ortak metinle farklı mahkemelere iptal davaları açmıştı. Bu kapsamda, İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin 2. İdare Mahkemesi’ne açtığı dava 21 Mart 2008’de iptal isteminin kabulüyle sonuçlandı ve gerekçeli karar 23 Mayıs’ta kamuoyuna açıklandı. . Birinci neden yetkisizlik İstanbul 2. İdare Mahkemesi, iptal kararını üç temel gerekçeye dayandırıyor. Bunlardan ilki planın İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde kabul edildiği tarihte 1/100 bin ölçekli “İl Çevre Düzeni planı” yapma yetkisinin büyükşehir belediyelerinde değil, Çevre ve Orman Bakanlığı’nda yani “merkezi idare”de bulunması; yani “yetkisizlik”… İdare Mahkemesi 12 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren yasal düzenlemeyle birlikte büyükşehir belediyelerinin çevre düzeni planı yapımı sürecine dahil edildiğini, ancak bu düzenlemenin, bundan iki gün sonra, yani 14 Temmuz 2006’da kabul edilen İstanbul İl Çevre Düzeni Planı” için geçerli olamayacağını belirtiyor. Yasaların geriye işletilemeyeceğine dikkat çeken idare mahkemesi, “yapılma/yaptırılma aşaması bu kanun yürürlüğe girmeden önce tamamlanan il çevre düzeni planı teklifinin” 14.07.2006 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından İl Çevre Düzeni Planı olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığına dikkat çekiyor. İkinci neden ihale eçılmaması İstanbul 2. İdare Mahkemesi’nin iptal karanının ikinci gerekçesini ise gerekli şekil şartlarının yerine getirilmemesi; yani planın hazırlatılması için herhangi bir ihale açılmaması oluşturuyor. İstanbul Büyükşehlr Belediyesi tarafından 1/100 bin ölçekli İl Çevre Düzeni Pıanı’nın hazırlanmasına ilişkin olarak herhangi bir ihale yapılmadığını dile getiren mahkeme heyeti, İstanbul Büyükşehlr Nazım İmar Planı Analitik Etüdler İşi’nln BIMTAŞ A.Ş. adlı kuruluşa 15 Aralık 2004 tarihinde ihale edilmesinin ardından BIMTAŞ A.Ş.’nin 3 Mayıs 2006 tarihli teklifinin 1/100 bin ölçekli İstanbul […]

Türkiye’nin ‘telekom devi’nden dünyanın en pahalı interneti…

Güventürk Görgülü Türkiye’nin geniş bant internet erişimi maliyetinde dünyanın en pahalı ikinci ülkesi olduğu açıklandı. Geçtiğimiz günlerde rekor kar açıklayan ve Özelleştirme İdaresi tarafından halka arz edilen Türk Telekom’un rekor düzeydeki karlılığının sırrı da böylece ortaya çıkmış oldu. Merkezi ABD’de Washington’da bulunan bağımsız bir eğitim ve araştırma kuruluşu olan Information Technology and İnnovation Faundation (Bilgi Teknolojileri ve Yenilikçilik Vakfı – ITIF) tarafından yayınlanan 2008 sıralama raporuna göre Türkiye 30 OECD ülkesi içinde geniş bant internet erişiminin en pahalı olduğu 29’uncu ülke konumunda. ABD doları bazında OECD’nin satın alma gücü paritesi katsayıları kullanılarak yapılan sıralamaya göre Türkiye’deki erişim maliyeti, geniş bant internet erişiminin en ucuz olduğu japonya’nın tam 121 katı, Güney Kore’nin ise 42 katı düzeyinde. İngiltere, Almanya, Yunanistan, Portekiz gibi AB ülkeleriyle Türkiye’nin internet erişimi arasındaki maliyet farkı ise 10 kat civarında. Türkiye aynı zamanda 30 OECD ülkesinin ortalamasının 4 katı pahalı bir fiyatla internete erişiyor. (Resim-1) OECD ülkeleri arasında satın alma gücü paritesine göre Meksika’dan sonra en pahalı geniş bant internet erişimini kullanan Türkiye, 2005 yılında Türk Telekom’un yüzde 55 oranındaki hissesini 6.5 milyar dolara Oger Telecom’a devretmişti. Telekom’un özelleştirme gerekçelerinden en önemlisi de altyapı yatırımları, hizmet kalitesi ve hizmet maliyetinin yüksek olmasıydı. Özelleştirme sırasında sektörün rekabete açılacağı, fiyatların ucuzlayacağı ve altyapı yatırımları yapılacağı belirtiliyordu. Ancak ITIF tarafından açıklanan veriler bütün bu beklentilerin şu ana kadar internet erişimi konusunda gerçekleşmediğini gösteriyor. Türkiye’deki internet altyapısı sağlama konusunda tekel durumunda olan Türk Telekom, Rekabet Kurumu’nun isteği üzerine 2006 yılından itibaren internet hizmetlerini TTnet adıyla ayrı bir şirket çatısı altında toplamıştı. Şu anda Türkiye’nin internet altyapısını tamamen elinde bulunduran TTnet, Türk Telekom Yönetim Kurulu Başkanı Paul Doany tarafından açıklanan rakamlara göre geçen yıl sonu itibariyle 4,5 milyon ADSL abonesiyle aynı zamanda Türkiye’nin en büyük geniş bant erişim sağlayıcısı durumunda. Fiyatların bu denli yüksek olmasının yanında Türkiye internet erişim hızı açısından da pek […]

1 Mayıs’ın inanılmaz faturası

Güventürk Görgülü Beklenen gün yaklaştı ve işçi sendikalarının “1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacağız” taleplerine yanıt dün Bakanlar Kurulu’ndan geldi: “1 Mayıs birlik dayanışma günü olsun ama tatil olmasın, Taksim’de de kutlanmasın” Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek dün Bakanlar Kurulu sonrasında yaptığı açıklamada 1 Mayıs’ı tatil günü ilan etmemelerini son derece mantıklı bir de gerekçeye bağladı; “Tatil günü olursa iki milyar YTL fatura çıkar!..” Hükümet uluslararası finans çevreleriyle konuşurken “Biz durgunluktan etkilenmiyoruz” diyor ama sıra işçilere cevap vermeye gelince “zaten durgunluk var faturası ağır olur” demekten de geri durmuyor. Peki nereden çıkıyor bu “ağır” fatura? Cevabı çok basit.Ekonomide son derece başarılı olduğu iddiasındaki AKP Hükümeti’nin ekonomik büyüklüklerle ilgili açıklamalarının çoğunda gördüğümüz yanlış ve yanıltıcı bilgiler bu açıklamada da aynen tekrarlanıyor. Cemil Çiçek’in hesabına bir bakalım; Hükümet, Türkiye’nin yıllık Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’ndan (GSYİH) yola çıkıyor belli ki. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) hesapladığı yeni milli gelir serisine göre 2007 yılında yurt içinde ürettiğimiz nihai mal ve hizmetlerin toplamı 856,3 milyar YTL’ye ulaşıyor. Herhalde dünkü Bakanlar Kurulu toplantısında Başbakan, “Şu 1 Mayıs’ı tatil edersek maliyeti ne olur?” diye sorunca ve hükümette ekonomiden anlayan bir bakan –mesela Mehmet Şimşek olabilir- diyor ki “Yıllık GSYİH rakamını 365 güne bölersek tatilden ortaya çıkacak rakamı buluruz!” Ve bu dahice fikri uygulayarak 856,3 milyar YTL’yi 365 güne bölerek günlük 2,3 milyar YTL’lik bir üretim değerine ulaşıyorlar. Sonuçta dün akşamüstü Cemil Çiçek, çıkıp bu açıklamayı yapıyor. Peki böyle bir zarar gerçekten mümkün mü? Elbette ki hayır.Türkiye’nin bir günlük tatil sonucundaki kaybını bir ilköğretim dördüncü sınıf öğrencisi hesaplasa herhalde o da Cemil Çiçek’le aynı rakamı bulurdu. Çünkü hükümetin hesabına göre bir gün boyunca ülkedeki tüm ekonomik aktivite tamamen duruyor, kesintiye uğruyor ve hatta felç oluyor. Mesela ülkedeki tüm ama tüm fabrikalar tamamen kapanıyor; yani Erdemir’deki yüksek fırınları bile söndürüyorlar. O gün madenlerde üretim yapılmıyor, balıkçılar balığa çıkmıyor, köylüler pazara […]

Kırılganlık Avrupa’nın doğusunda

Güventürk Görgülü) IMF, büyümedeki yavaşlamanın halâ güçlü görünümünü koruyan işgücü piyasasına bağlı güçlü iç talep sayesinde kısmen dengelenebileceğine işaret etmekle birlikte küresel daralmanın beklenenden hızlı olması ve Avro’nun yukarı doğru baskı altında kalması nedeniyle kredi daralmasının sorun yaratabileceği ihtimalini de gündemde tutuyor. Raporla ilgili görüşlerini açıklayan IMF Avrupa Dairesi Müdürü Michael Deppler, ABD büyümesi azaldığında Avrupa’nın bunu izlediğini belirterek “Avrupa ABD’deki yavaşlamaya ve global finansal çalkantıya karşı kısmen direnç gösterebilmiş ise de tarihsel gelişim bunların giderek artan biçimde acısını ortaya çıkaracağınıbelirlemektedir.” diyor. Kırılganlığa dikkat Rapor, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa ekonomileriyle ilgili olarak, “Azalan bir hızda da olsa, kalkınmış ekonomilerle yakınlaşmaya yönelik eğilim, özellikle verimlilik kazanımları olarak güçlü temellere dayanmaktadır ve bu nedenle de devam edecektir.” tespitini yaptıktan sonra kırılganlıklara da dikkat çekiyor. “Hızlı büyüme, zorlu bir yerli yerine oturmanın risklerini arttırarak büyük cari açıkları ve yüksek düzeylerdeki dış borçluluğu içerecek şekilde artan dış dengesizlikler eşliğinde sürdürülmüştür.” ifadesini kullanan rapor, gelişmekte olan ekonomilerin kalkınmış ekonomilere yumuşak da olsa bir yakınlaşma yoluna girmesi için makro ekonomik politikalar ve yapısal reformların gözden geçirilmesi gerekliliğine işaret ediyor. Öte yandan kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor’s da yayımladığı raporda, global kredi sıkışıklığının artması halinde gelişmekte olan piyasalar arasında Doğu Avrupa ülkelerinin kırılgan konumda olacaklarını açıkladı. Standard and Poor’s’un raporunda yayımladığı kırılganlık endeksine göre Türkiye, en kırılgan beşinci ülke konumunda. Listenin birinci sırasında ise İzlanda bulunuyor. S&P yayımladığı, “Global Kredi Krizi’nin Avrupa’daki Gelişmekte Olan Piyasaları Diğerlerinden Daha Olumsuz Etkileme İhtimalinin Nedenleri” başlıklı raporunda, her ülkenin kırılganlığının, dış dengesizlikleri finanse etmek ve ödemeler dengesi krizlerini savuşturmak için dış sermaye girişine olan ihtiyaçlarıyla doğrudan bağlantılı hale gelebileceği belirtiliyor. Standard and Poor’s kredi analisti Moritz Kraemer, “Doğu Avrupa’nın tehlikeye daha maruz bir konumda olduğuna inanıyoruz; buna karşılık Asya ve Latin Amerika, ticaret fazlaları ve büyük döviz rezervleriyle, global ekonominin daha keskin bir şekilde gerilemesi halinde başlarına […]

Likör Fabrikası’nda ilan savaşları

Güventürk Görgülü İstanbul Mecidiyeköy’deki, eski Likör Fabrikası ve arazisinin Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve Emlak Konut tarafından satışı, CHP Şişli İl Başkanlığı tarafından “ilan yoluyla” engellenmeye çalışılıyor. “Şişli Halkı; 24 dönümlük Likör Fabrikası Arsası 25.04.2008 tarihinde satılıyor, FARKINDA MISIN???” başlığıyla CHP Şişli İlçe Başkanı Dursun Çaltı imzasıyla yayınlanan ilanlarda alt başlık olarak da “Sahibinden habersiz satılık arsa” ifadesi kullanılıyor. 24 dönümlük arazide pek çok ağacın bulunduğunu, AKP’nin arsayı TOKİ marifetiyle ranta açtığını vurgulayan ilan şöyle devam ediyor: “Tapuda yalnızca ‘kültür ve turizm amaçlı kullanılabilir’ şerhi kaldırılarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde plan değişikliğiyle ‘özel koşullu ticaret alanı’ kapsamına alındı (CHP’nin muhalefetine karşın) bu değişikliğin anlamı ise residence, çarşı, otel, iş merkezleri, lokanta ofis vs. demektir. CHP Şişli İlçe Başkanlığı olarak yürütmenin durdurulması için iki defa bölge idare mahkemesinde dava açtık” Bölge halkını ve duyarlı herkesi, yasalara aykırı biçimde gerçekleştirilmeye çalışılan bu satışa karşı çıkmaya davet eden ilanda, satış bedelinin “ülke borcunun yarım saatlik faizini ödeyebileceği” vurgulanarak protesto etmek isteyenler için Emlak Konut GYO A.Ş.’nin telefon ve internet adresi veriliyor. Fabrika arazisiyle ilgili olarak CHP’nin talepleri de ilanın sonunda şöyle sıralanıyor:“Bu arsada sınırsız katlı gökdelenler değil, alt katları otopark olan yürüme parkurları, koşu ve bisiklet yolları, süs havuzları, kültür ve kongre merkezleri yapılmasını istiyoruz.” Emlak Konut’tan vade değişikliği Bu arada Emlak Konut tarafından gazetelere verilen ihale ilanlarında da değişiklik yapıldı. Önce 275 milyon +KDV muhammen bedelle satışa çıkartılan ve peşin satılacağı söylenen arsanın, 14 Nisan’dan itibaren verilen ilanlarda 295 milyon 700 bin YTL+KDV vadeli satış fiyatıyla ihaleye çıktığı duyuruldu. Satış bedelinin yüzde 35’inin peşin, geri kalanının 24 ay vadeli ödenebileceği belirtilen ilanlarda vade farkının TÜFE’ye göre hesaplanacağı ifade edildi. Peşin satış şartının kaldırılarak arsanın 24 ay vadeli satılabileceği yönündeki karar değişikliğinin nedeni konusunda Emlak Konut yetkilileri “Yönetim Kurulu’nun takdiridir bu konuda açıklama yapamayız” cevabını veriyorlar. Yönetim kurulunun bir hafta gibi kısa bir zaman […]

Arazimiz çok değerli, kârı da çok tatlı!

Güventürk Görgülü İstanbul Mecidiyeköy’de üzerinde ağaç bulunan tek arazi parçası olan Tekel’in eski likör fabrikası arazisi Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve Emlak Konut tarafından satışa çıkartıldı. Ali Sami Yen Stadyumu’nun yanında yer alan 24 bin metrekarelik arsanın içinde bulunan 8 bin metrekarelik kapalı alana sahip fabrika binası halen Büyük Mükellefler Vergi Dairesi olarak kullanılıyor. Levent ve Mecidiyeköy bölgelerinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve diğer kamu kurumları tarafından önemli bir rant alanı olarak görülmesi ve bu bölgedeki inşaat emsallerinin arttırılması, geçen günlerde Zincirlikuyu Karayolları binası ve Levent İETT garajı arazilerinin de çok yüksek fiyatlardan el değiştirmesine neden olmuştu. 96 bin metrekarelik karayolları arazisi, içinde Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan tescilli Karayolları Binası ile birlikte metrekaresi 8 bin 300 dolardan; 46 bin metrekarelik Levent Garajı ise inşaat alanının daha fazla olması sebebiyle metrekaresi yaklaşık 15-16 bin dolardan el değiştirmişti. Ve gözler Likör Fabrikası’nın üzerine çevrilmişti… Likör Fabrikası arsasının imar izni 3 emsal ve 36 metre yükseklikle sınırlıydı. Fakat geçen şubatta, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından onaylanan plan tadilatıyla bodrumlar dahil toplam inşaat alanı 142 bin metrekareye çıkartılmış, bina yüksekliğindeki sınır da kaldırılmıştı. Böylece 24 bin metrekarelik arsanın emsal oranı 3’ten 6’ya yükseltilmişti. Bununla birlikte, 142 bin metrekarelik brüt inşaat alanından bodrum ve otoparklar düşüldüğünde, arazide inşa edilecek yapının net emsal alanı 4-4,5 olarak hesaplanıyor. Geçen şubat ayında Emlak Konut GYO Yönetim Kurulu Üyesi Vedat Demiröz’ün açıklamalarına göre, arazi satışından 300 milyon YTL’nin üzerinde gelir bekleniyordu. Oysa ekonomik koşulların olumsuza dönmesi ve gayrimenkul fiyatlarındaki düşüş nedeniyle dün 275 milyon YTL muhammen bedelle satışa çıkan araziden yine Demiröz’ün açıklamalarına göre şu anda “en fazla 300 milyon YTL artı KDV” gelir bekleniyor. Plan değişikliğinin hikmeti Yaklaşık 300 milyon YTL’ye, yani yaklaşık 240 milyon dolara satılması beklenen arazi üzerine toplam 142 bin metrekare inşaat yapılabiliyor. Bu durumda, mevcut düzenlemelere göre, tahminen 40 bin metrekarenin otopark ve […]

Üretici enflasyonu tehlike sinyali veriyor…

Güventürk Görgülü Türkiye İstatistik Kurumu tarafından bugün açıklanan enflasyon verileri, Türkiye ekonomisinin yavaş yavaş maliyet enflasyonu ve durgunluk sinyalleri vermeye başladığını gösteriyor. Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) mart ayında yüzde 0,96 oranında artarken Üretici fiyatları endeksi (ÜFE) aylık yüzde 3,17 arttı. Böylece yıllık hedeflerin tutturulması için TÜFE’de aylık yüzde 0,91 olan üst sınır aşılmiş oldu. ÜFE deki artış da bir yandan yurtdışı emtia fiyatları artışı, bir yandan da YTL’nin değer kaybından ekonominin etkilendiğini gösterdi. Üretici fiyatlarındaki aylık değişimin tarım sektöründe yüzde 0,82 düzeyinde kalmasına karşılık sanayi sektöründe yüzde 3,75’e ulaşması, önümüzdeki aylarda sanayi kesiminin maliyet enflasyonu ile karşı karşıya kalacağını gösteriyor. Tüketici fiyatlarındaki artışın üretici fiyatlarına göre düşük kalması ise sanayideki maliyet artışlarının son tüketiciye yansıtılamadığının işaretini veriyor. Büyük ölçüde iç talepteki düşüş nedeniyle Şubat ayından itibaren ortaya çıkan bu eğilimin devam etmesi, (bkz. tablo) sanayi sektörünün bir süredir yaptığı durgunluk uyarılarının boşuna olmadığını kanıtlıyor. Bu durumda başta iç piyasaya dönük üretim yapanlardan başlamak üzere sanayi kesiminde daralma beklemek yanlış olmayacaktır. TÜFE’de aylık değişim yüzde 0,96 2008 yılı Mart ayında 2003=100 Temel Yıllı Tüketici Fiyatları Endeksi’nde bir önceki aya göre yüzde 0,96, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 3,09, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 9,15 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 8,40 artış gerçekleşti. Ana harcama grupları itibariyle bir ay önceye göre en yüksek artış yüzde 2,19 ile çeşitli mal ve hizmetler grubunda yaşandı. Mart ayında endekste yer alan gruplardan giyim ve ayakkabı grubunda yüzde 1,80, eğlence ve kültür grubunda yüzde 1,30, lokanta ve otellerde yüzde 1,21, ulaştırmada yüzde 1,18, ev eşyasında yüzde 1,12, gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 1,04, haberleşmede yüzde 0,43, eğitimde yüzde 0,39, konutta yüzde 0,37, alkollü içecekler ve tütünde yüzde 0,21 ve sağlıkta yüzde 0,08 artış gerçekleşti. Bir önceki yılın aynı ayına göre TÜFE’de en yüksek artış yüzde 14,71 ile konut grubunda oldu. […]

Ekonomi yavaşlama trendinde

Güventürk Görgülü 2007 yılının dördüncü çeyreğine ait büyüme rakamları açıklandı. TÜİK tarafından açıklanan rakamlar beklendiği gibi geride bıraktığımız yılın son çeyreğinde ekonominin yavaşlamaya başladığını gösteriyor. TÜİK verilerine göre 2007 yılı dördüncü üç aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre cari fiyatlarla gayri safi yurtiçi hasıla yüzde 9.9’luk artışla 221 230 Milyon YTL oldu. Aynı dönemler itibariyle sabit fiyatlarla gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) artışı ise yüzde 3.4 düzeyinde kaldı ve 25 872 Milyon YTL düzeyinde gerçekleşti. . 2007 yılının tamamına bakıldığında ise sabit fiyatlarla GSYİH artışının önceki yıllara göre oldukça yavaşlayarak yüzde 4.5 düzeyinde gerilediği görülüyor. TÜİK’in hesaplamalarına göre 2007 yılında kişi başına gayri safi yurtiçi hasıla cari fiyatlarla 12 bin132 YTL ve 9 bin 333 dolar olarak hesaplanıyor. Medyakronik’in daha önce gerçekleştirdiği hesaplamalara göre ise 1998 yılı sabit fiyatlarıyla kişi başına GSYİH 1.431 YTL ve 5 bin 512 dolar düzeyinde bulunuyor. Bu verilere göre 2006’dan 2007’ye kişi başına milli gelir artışı yüzde 3.1, 1998-2007 arasındaki 10 yıllık dönemde milli gelir artışı ise yüzde 27 düzeyinde. Başbakan’ın yanıltıcı açıklamaları Bu arada Başbakan Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta sonundan beri çeşitli toplantılarda dile getirdiği; “AKP döneminde kişi başına gelirin 2 bin 500 dolardan 9 bin 500 dolara yükseldiği” yönündeki açıklamaları da bizzat TÜİK tarafından yalanlanmış oluyor. Zira Erdoğan’ın veri olarak aldığı 2002-2007 döneminde kişi başına GSYİH 1998 sabit fiyatlarıyla 4 bin 217 dolardan 5 bin 512 dolara yükselmiş durumda. Bir başka deyişle 2002-2007 arasında kişi başına GSYİH Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi dört katına çıkmış değil, yalnızca yüzde 30 artmış durumda. Erdoğan’ın açıklamalarındaki yanılgı ise 2002 verilerinin, eski milli gelir serisi sabit fiyatlarının eski nüfus tahminine bölünmesiyle ortaya çıkan 2 bin 960 dolarlık kişi başı gelirin 2007 rakamlarıyla karşılaştırılmasıyla ortaya çıkıyor. Başbakan, açıklamalarında geçmişe dönük olarak eski seri, sabit fiyat ve eski nüfus tahminlerini kullanırken, 2007 rakamlarında yeni milli gelir serisi, cari […]

Türkiye’de reel sektör risk biriktiriyor

Güventürk Görgülü Küreselleşme ve Türkiye’nin küresel ekonomiye entegrasyonu geçtiğimiz hafta 32’ncisi düzenlenen İktisatçılar Haftası’nda tartışıldı. Prof. Dr. Güven Sak, tebliğ sunumuna geçmeden önce ABD’de yaşanan bankacılık krizine değinerek, ABD’nin durumunun şu anda, 2001 krizi sırasındaki Türkiye’ye benzediğini, piyasanın her gün “hangi banka batacak” diye tartıştığını söyledi:“Olay onlar açısından çok ciddi ama bizim açımızdan biraz eğlenceli. 2001’de yabancılar bizim banka bilançolarına bakıp ‘bu kadar risk taşınır mı?” diye kızarlardı. Şimdi onlar aynı durumda. Bundan sonrasını biz yaşadığımız için biliyoruz ama onlar tabii tam bilmiyor. Şimdi kamu kaynakları devreye girecek ve kriz aşılmaya çalışılacak.” İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti tarafından düzenlenen üç günlük konferans dizisinin ikinci gününde Prof. Dr Güven Sak, “Türkiye’nin Küresel Ekonomiye Entegrasyonu” konulu tebliğinde, Türkiye’nin küresel ekonomiye entegre olurken bu süreci herhangi bir şekilde yönetmediğini, buna ilişkin politikalar tasarlamadığını, bu nedenle de küreselleşmeden yeterince faydalanamadığını anlattı. Sak’a göre bu başıboşluk nedeniyle hızlı büyüyen sektörlerin hepsi ithalatı daha yoğun sektörler ve cari açık bu nedenle kontrol altına alınamıyor. Türkiye’nin küreselleşmenin getirilerinden yararlanamamasının ve mutsuzluğunun temelinde “sürekli değişim” koşullarına ayak uyduramamanın yattığını anlatan Prof. Güven Sak, 2001’de düzeltme yapan mali sektörün aksine reel sektörün gerekli düzeltmeyi halen yapamadığını ve aynı 2001’deki mali sektör gibi sürekli risk biriktirmeye devam ettiğini söylüyor:“Reel sektörün küreselleşmeye ayak uydurabilmesi için kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bunun için de sanayi politikası gerekli. Eğer böyle bir politika olmazsa küreselleşmeye ayak uyduramayız. Büyüme ve verimlilik artışı için kamu idaresinin değişik noktalarının birlikte çalışması ve çok ciddi bir işbirliği gerekiyor. Ama bu açıdan çok da iyi bir noktada olduğumuz söylenemez.” Tebliği değerlendiren konuşmacılardan Prof. Dr. Fatih Özatay da reel sektörün açık pozisyonlarının giderek fazlalaştığını ve bilançoların zayıf olması durumunda bu riskin dönüp dolaşıp bankalara yansıma tehlikesinin bulunduğuna dikkat çekti. Benzer bir vurgu da oturum başkanlığını yapan Garanti Bankası Genel Müdür Yardımcısı Adnan Memiş’ten geldi. 2001’de mali kesimin yaşadığı riskler ve daha sonraki düzeltme […]

Madem zenginiz bu faiz, bu kriz niye?

Güventürk Görgülü Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından uzunca bir süredir hazırlıkları sürdürülen 1998 bazlı yeni milli gelir serisinin 8 Mart’ta açıklanmasıyla birlikte, birkaç gün için de olsa ortalıkta iyimserlikle karışık bir böbürlenme havası esti. Şimdiye kadar hesaplanandan adam başı 2 bin dolar daha zengin olduğumuz ortaya çıkınca, ekonomiden sorumlu bakanlar topluca “Güçlüyüz, krizden etkilenmeyeceğiz” açıklamasını yaptılar, ama küresel kriz dalgası İMKB’yi vurunca, piyasalara aşılanmaya çalışılan iyimserlik havası da bir anda uçup gitti. Gerçekten de Türkiye ekonomisinin geçmişe göre daha güçlü, daha dayanıklı veya daha büyük olup olmadığını anlamak için yeni milli gelir serisinin özellikleri kadar zaman içindeki değişimini de iyi incelemek gerekiyor. Birçok iktisatçıya göre, bazı eksiklikleri olsa da yapılan güncelleme çalışmasının ekonomik gerçekleri anlamak açısından çok büyük faydaları var. Her şeyden önce yeni işyeri sayımı, yeni konut sayımı gibi bazı yeni verilerin eklenmesiyle ekonomik büyüklüklere daha gerçekçi bakılması mümkün olacak. Ayrıca, Avrupa Birliği standartlarıyla uyum sağlamak amacıyla daha önceden hesaba katılmayan bazı kalemler de hesaba katılarak diğer ülke ekonomileriyle sağlıklı bir karşılaştırma zemini elde edilmiş oldu. Hesaba yeni katılan kalemlerin hesaplama yöntemleriyle ilgili bazı kuşku ve kaygılar olsa da, ekonomiyle ilgilenen herkes gibi, ülkede bu tür ciddi verileri üretebilen tek kurum olan TÜİK’in ortaya koyduğu rakamları doğru kabul etmek durumundayız. TÜİK’in geçen günlerde adrese dayalı nüfus sayımı sonuçlarını açıklaması ve nüfusumuzun da tahminlerden az çıkması, kişi başına milli gelirimizi bir miktar arttırmıştı. Hükümet cephesinden, kişi başına gelirimizin son 6 yılda 8 bin dolara yükseldiği yönünde açıklamalarla birlikte “10 bin dolar hedefine ulaşmamıza az kaldı” ifadelerini artık sık sık duyuyoruz. Ama milli gelirde bir gece içinde kaydedilen bu artışın “aslında bir gecede” olmadığını, eğer gerçekten bir artış varsa bunun bir zaman serisi içinde gözlemlenmesi gerektiğini de unutmamak gerekiyor. Bu açıdan 1998’e kadar geri götürülen yeni milli gelir serisine baktığımızda, aslında eskiden de çok fakir olmadığımızı görüyoruz. Bu rakamları bir de […]