Etiket işkence

Beklemek, hep beklemek, umutsuzca beklemek…

). Emre Aköz’ün artık sayısını unuttuğumuz yediği herzelerden birinden yola çıkarak yazılan bu yazı, deyim yerindeyse gündem yarattı. Ya da unutulmaya , mecrasından kaydırılmaya çıkarılan, “öğrencilere yönelik polis şiddetini” yeniden tartışmaya açtı. İyi de oldu. “Ben seni beğenmiyorum” demenin en gösterişli yollarından biri olan yumurta atmayı, cop ve biber gazı kullanılarak, yerlerde sürükleyerek cezalandıran bir şiddetle eşdeğer görüp eleştiri yöneltenlere de iyi bir yanıttı. Ama bu “iyiliği” yaratan unsurların vahametini, acımasızlığını, korkunçluğunu, kanun tanımazlığını ve maalesef cezalandırılamazlığını gözler önüne sermesinden ötürü de ironik. Peki bu yazı nereden çıktı? Barış’ın haberinde yer alan öğrencilerden birisi, Neslihan ya da bizim aramızdaki adıyla Hayat, arkadaşımdı. Aynı dönemde İstanbul Üniversitesi’nde o Edebiyat, ben ise İletişim Fakültesi’nde öğrenciydik. Bana kıyasla öğrenci hareketinin siyasal mücadalesi içinde fazlasıyla önde yer alan Hayat’ın başına gelenleri okudunuz. “Hiçbiri öğrenci sorunlarını bilmiyor” diye görüşünü anlatan Hayat, 1998’de gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamamıştı. O dönemin savaş politikalarının en kirli araçlarından birisiydi gözaltında kaybetme. Latin Amerika’da doğan ve dünyanın tüm faşist yönetimlerinin üzerine atladığı bir sindirme aracı olan gözaltında kaybetme bir dönem Türkiye’nin egemen güçlerinin de en çok başvurduğu araçlardan biri oldu. Şimdi size ajitasyon yapacak değilim. Derdim bir mesele anlatmak daha doğrusu anlatılmasına aracı olmak. Nar Fotoğraf Ajansı’ndan bir grup arkadaşımla birlikte bu meseleyi bir belgesele dönüştürmek için bir yıldan uzun bir zamandır çalışıyoruz. Her biri kaybettiği evladı ya da sevdiği için her cumartesi saat 12.00’de Galatasaray’da buluşan ve yakınlarının akıbetini öğrenmeye çalışan, “Cumartesi Anneleri” ya da “Cumartesi İnsanları” diye anılanlarla bir araya geldik haftalar boyunca. Çekimler, söyleşiler, uzun sohbetler yaptık. Dertleştik. Birlikte ağladık kimi zaman. Zaten başlı başına bir travma olan bu konuyu, hem de sevdiklerini kaybedenlerin ağzından dinlemek, aktarmak hiç kolay değildi. Ara verdik. Belgesel üzerinde çalışmaya devam ediyoruz. İşte henüz adı konmamış bu belgesele konuşanlardan biri de Neslihan’ın ablası Nagihan Kurt’tu. Aslında annesiyle konuşmak istemiştik […]

12 Eylül, darbe, cunta ve ‘Adaleti’

“Copu ağzımıza soktuktan sonra, dişlememiz istenir ve sonra da hızla çekerlerdi. Dökülen dişlerimize bakıp gülerlerdi”… “Sıkı yönetim komutanları tabiiki bu işin çok farkındaydılar. Sıkıyönetim karargahının ilerisinde bir sorgulama merkezi var. Oradaki işkenceyi bilmemesi mümkün mü? Onun gözetiminde, deneyiminde oluyor. Oradan sesler geliyor, bağırmalar geliyor”… “13 yıl cezaevinde tutuklu kaldım. 3 kez idam cezasını çarptırıldım. Bu süre zarfında toplam 3 kez mahkemeye çıkmamışımdır”… “Ortaçağdaki Engizisyon mahkemeleri gibi; basarsın işkenceyi, alırsın itirafı, verirsin cezayı, 12 Eylül’ün adaleti buydu”… “O dönemde sıkıyönetim komutanları ‘kim daha çok adam asacak’ diye yarışıyorlardı”… “12 yıl cezaevinde tutuklu kaldım. Yargıtay kararıyla tahliye oldum. Şu anda dosyam kayıp, yargılandığımı bile kanıtlayacak durumda değilim.” Hesaplaşılamayan yakın tarih Yukarıda, farklı kişilerin ağzından anlatılanların hiç biri kurgu değil, yakın tarihimizin hesaplaşamadığımız gerçekleri. Üzerinden neredeyse 30 yıl geçtikten sonra, 12 Eylül 1980 darbesiyle bu toplumun üzerinden geçenin ne olduğu ve nasıl geçtiği daha yeni yeni anlatılmaya başlanır oldu. Az okuyan Türkiyelilerin bir kısmının kitaplardan öğrenebildiği travmalar; filmler, diziler ya da belgesellerle anlatılır oldu. Hepsinin tek bir istediği vardı: Anayasal zırhla korunan darbecilerin yargılanması. Sadece 5 general değil… Onlardan biri, “12 Eylül Adaleti” isimli belgesel Ankara ve İzmir’den sonra İstanbul’da da ilk kez izleyicisiyle buluştu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu’nda yapılan gösterimin izleyicileri ise çoğu 12 Eylül’de Mamak, Metris, Diyarbakır askeri cezevlerinde kalmış kişilerdi. Belgeseli izlemeye gelen dönemin tanıkları ve yeni kuşaktan yaklaşık 400 izleyici gösterimin yapıldığı her iki salonu da doldurmuştu. Vakıf Başkanı Cahit Akçam’ın gösterimden önce yaptığı konuşmada “ Belki yüreğimiz acıyacak ama biz 12 Eylül döneminin sadece insanlara acı veren ve mağdur eden bir dönem olarak anlatılmasına itiraz ediyoruz. 12 Eylül aynı zamanda askeri darbelere, faşist cuntalara karşı mücadelelerin tarihinin yazıldığı bir mücadele dönemidir. Onun için biz bu belgesel ve devamında, 12 Eylül’den hesap sormanın sadece beş generalle sınırlı bir iş olmadığını, 12 Eylülcülerin tümünden hesap sormak gerektiğini düşünüyor ve […]

Tünel’de polisin meydan dayağı

Temmuz ayında yürürlüğe giren sigara yasağı, İstiklal’deki tüm mekânlarda da tam gaz uygulanıyor. Bu nedenle de sigara içmek isteyenler, mekân önlerinde ihtiyaçlarını gideriyor. Zaten hükümetin yasaya karşı bulduğu başlıca çözüm, insanların dışarıda sigara içmesi. İstiklal’de eğlenmek isteyenler için ise bu ciddi bir sorun teşkil etmiyor, çünkü mekânların önünde çoğu insan müzik olmadan da arkadaşlarıyla sohbet ederek eğlenebiliyor. Aslında, İstiklal’i İstiklal yapan belki de en büyük özelliklerden biri de bu; Sokak muhabbeti. İstiklal’de içki içerken aslında demokratik bir ülkede yaşıyor olduğunuzu dahi düşünebilirsiniz. Zira insanlar ramazan ayında oruçlarını açarken siz, tam da o sırada içkinizi yudumluyor olabilirsiniz. Ancak 5 Eylül Cumartesi gecesi, İstiklal’in sonu olan Tünel’de yaşananlar, durumun hiç de öyle olmadığını açıkça gösterdi. Tünel’deki mekânların önünde sohbet edip, içkisini içen gençler, geceyarısından sonra saat 02:30 civarında ilk önce polis tarafından uyarıldı. Kimse neden uyarıldığını dahi anlamadı, çünkü mekânda sigara içmek yasak, cadde üzerinde durmak ise yasak değildi. Yalnızca bir kaç genç uzaklaşan polislerin arkasından ıslık çaldı. Huzur içinde, kavgasız, gürültüsüz içkisini içmeye devam eden insanlar, yaklaşık yarım saat sonra ikinci ve gerçek darbeyle karşı karşıya geldi. Beyoğlu Emniyet Amirliği’ne bağlı iki polis aracı (Birinin plakası 34 A 86153, diğerini tespit edemedik) kalabalığı yararak Tünel’in ortasında durdu ve yaklaşık 6 polis gençlerin arasına girdi. Müzik sesinin olmadığı, kimsenin kimseyi rahatsız etmediği bir yerde, herkes polisin neden geldiğini düşünürken bir anda arbede çıktı. Cam şişeler kırıldı, polis sille tokat gençleri dövmeye başladı. Dayak öylesine şiddetliydi ki kavgaya karışan ya da karışmayan herkesin üzerine kan sıçradı. Yaklaşık on dakika süren kavga, ellerinden, boyunlarından kanlar akan birkaç gencin, ne olduğunu bile anlamadan yaka paça, yumruklar eşliğinde polis araçlarına bindirilmesiyle son buldu. Büyük bir başarıya imza atan polis, siren ve mikronu ağzına dayayarak çıkarttığı “püfff” sesiyle uzaklaştı ve tüm sorunu “püff” diye çözdü. İlk uyarının ardından polise ıslık çalan gençler bu sefer şoke olmuştu. Kimisi […]

Polis şiddeti devletin korkusu

Tam da “Bu sene 1 Mayıs nispeten güzel geçti, en azından ‘makul sayıda’ da olsa bir grup Taksim’de dilediği kutlamayı ve anma törenini yapabildi” derken basına yansıdı ara sokaktaki vahşet. Vicdanı rahat etmeyen bir mahalle sakini, evinde perdenin arkasına gizlenerek kaydetti 5-6 polisin tüm günün acısını bir bedenden çıkarışlarını. Öztürk Alataş’ın adını böyle duyduk: “1 Mayıs’ta ara sokakta, yere yatırılıp dakikalarca tekmelenen genç.” Tıpkı Seyfi Tursun’u da, 23 Nisan’da Hakkari’de “Kafası dipçikle ezilen çocuk” olarak duyduğumuz gibi. İnsan Hakları Derneği’nin 2008 Türkiye İnsan Hakları İhlalleri Raporu’nda “Toplumsal Gösterilerde Güvenlik Güçlerinin Müdahalesi Sonucu Dövülen ve Yaralananlar” başlıklarının altındaki liste bir hayli kabarıktı. 2009 yılı ise daha şimdiden fazlasıyla şiddete tanıklık etmiş bulunuyor. Devletin toplumsal gösterileri bastırma ihtiyacı duyan yapısını ve çoğu zaman birkaç kişinin bir araya gelip dile getirdiği en ufak bir hak talebine bile tahammül gösteremeyen polisin neden bu kadar kolaylıkla şiddete başvurduğunu Ferhat Kentel, Murat Belge ve Mesut Bedri Eryılmaz ile konuştuk.Toplumsal hareketten korkan devlet Ferhat Kentel (İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi):Bir toplumun harekete ihtiyacı vardır. Toplumsal hareketler sayesinde, insanlar nefes alıp, rahatlar. Toplumsal hareketi bastırma ihtiyacı ise, düzenin ne kadar kutsal bir şey haline geldiğini, aslında o kutsallığın altında o düzenin ne kadar çok güç ilişkisi sakladığını anlatır bize. Siz ona kutsallık atfettiğiniz zaman altındaki güç ilişkilerini görünmez kılmış olursunuz. Toplumsal gösterileri bastırma eğilimli devleti hareketten korkan devlet olarak tanımlamak mümkün. Bu tür devlet yapısı ikna ederek, onay alarak kazanmayı beceremediği meşruiyeti şiddetle sağlar. Mesele asla sadece vatanseverlik, memleketi savunmak değil, içiçe geçmiş çıkar ilişkilerinin olduğu bir dünyayı saklamaktır. Çıkar ilişkilerini saklayan düzen o kadar önemli bir hale gelmiş ki, nefes almamızı sağlayacak toplumsal hareketlerin önüne, her türlü yol mübah görülüp engel koyuluyor. Toplumsal hareket engelleniyor, karşısında düzen kendisini sürekli olarak performe ediyor. Askeri düzende kutlanan cumhuriyet bayramları, her sabah okullarda yapılan törenler gibi ritüellerle, aslında bu düzenin […]

Daha önceleri neredeydiniz?

“Misyon gazeteciliği” diye bir laf duyardım da hep, ne menem bir şey olduğunu tam çıkartamazdım. Sağ olsun Fatih Altaylı sayesinde meseleyi tam olarak anladım. Haberturk.com’un kendisiyle yaptığı söyleşide demiş ki Altaylı: “Vakit’i, gazetecilik anlayışı açısından beğeniyorum. Çok akıllılar. Bir misyon gazeteciliği yapıyorlar ve bunu çok başarı ile yapıyorlar. Düşünün Deniz Feneri davası görülüyor, Deniz Feneri davasında bir sürü mahkûmiyet çıkmış, Vakit gazetesi başlık atıyor, ‘Deniz Feneri’nde 2 tahliye’ diye.” Okur okumaz “misyon gazeteciliği” nedir kavradım böylece. Söyleşinin üzerine, bir de o günün (15 Ekim) gazetelerine bakınca bu teorik bilgiyi pekiştirmek için, pratik ile sınama imkânımızın olduğunu fark ettim. Manşetler pek bir demokrattı Yeni Şafak Gazetesi mesela, “Devlet işkence için özür diledi” manşetini atmıştı sekiz sütuna. Başlık altı şöyle idi: “Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Metris Cezaevi’nde işkence görerek ölen Engin Ceber’in yakınlarından devlet ve hükümet adına özür diledi” Hemen yanda ise Bakan Şahin’in büyük bir fotoğrafı ve “Bakan Şahin’den tarihi açıklama” yazılı bir kutucuk vardı. Ha keza, Zaman Gazetesi de “Devlet özür diledi” manşetinin altına, “Türkiye’de dün tarihî bir olay yaşandı. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, cezaevinde işkenceyi kabul ederek, ölen tutuklunun yakınlarından özür diledi. İhmali görülen 19 kişiyi görevden alan Adalet Bakanı’na, insan hakları örgütlerinden de destek geldi” diye yazmıştı.Star’ın manşeti ise “Devlet ilk kez özür diledi” idi. Manşetin sağında Şahin’in mütebessim bir fotoğrafı ve “işkenceye sıfır tolerans” damgası vardı Sizi geçen günkü sohbette görememiştik Buraya kadar tamam. Ortada gerçekten tarihi bir olay var ve manşete çıkması doğal. Peki bu gazeteler neden altı gün önce de işkenceye karşı böylesine duyarlılık göstermemişti? İddialar kesinleşmediği için mi yoksa hükümetin nasıl davranacağı kestirilemediği için mi? Bakın diğer gazeteler o günlerde ne yapmış: 9 Ekim’de “Engin’in tek suçu dergi dağıtmaktı” manşetini atan BirGün Gazetesi , “Yürüyüş dergisi dağıttığı için tutuklanan Engin Ceber, Emniyet’teki darp ve hapishanedeki dayak yüzünden ‘beyin ölümü gerçekleşince’ hastaneye kaldırıldı” […]

İşkence de cezasızlık da sistematik

Medyakronikinfo@medyakronik.com Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları Derneği, İstanbul Tabib Odası, Mazlumlar ve İnsan Hakları İçin Dayanışma Derneği (Mazlum-Der), Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı (TOHAV) 26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü nedeniyle bugün (26 Haziran) ortak bir basın açıklaması yaptı. Taksim Gezi Parkı’nda yapılan açıklamada 2007 yılında TİHV’e 452, İHD’ye 687, Mazlum-Der’e 163, ve TOHAV’a 116 kişinin işkence başvurusu yaptığı belirtildi. Bu yılın ilk 5 ayında TİHV’ye yapılan işkence başvurusu ise 203 oldu. Türkiye’de işkencenin sistematik bir hak ihlali olma özelliğini devam ettirdiği vurgulanan açıklamada, “Özellikle Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda yapılan değişiklik sonrasında sıradan polis karakollarında, jandarma birimlerinde, açık alan ve sokaklarda, gösteri ve yürüyüşlere müdahale sırasında işkence ve kötü muamele uygulamalarının nicelik ve şiddetinde ciddi bir artış gözlemleniyor. Bunun başlıca nedeni bir yandan AB kriterlerine uyum amacıyla yapılmaya çalışılan göreli ve kısmi iyileştirmelere son verilmesi iken diğer yandan tüm ülkede muhafazakâr ve otoriter yönelimlerde bir tırmanışın yaşanıyor olması” denildi. Cezasızlığın, sistematik işkencenin hem bir sonucu hem de işkence yapılmasını mümkün kılmanın araçlarından birisi olduğu vurgulanan açıklamada, “Çünkü işkence failleri ve sorumluları, hukuki ve fiili açıdan cezaya karşı korundukları oranda, yeniden işkence yapma cesareti bulmakta ve yığınlar üzerindeki işkence tehdidi sürekli kılınıyor. Aynı zamanda her işkence iddiası sonrasında mağdurlara yönelik olarak polise mukavemet ettikleri gerekçesiyle karşı davalar açılarak mağdurların maruz kaldığı uygulamalara karşı sesini çıkarması ve hak araması engelleniyor. İşkence yaptığı ve aşırı güç kullandığı gerekçesiyle güvenlik görevlileri hakkında açılan az sayıdaki dava da zaman aşımı, iyi hal indirimi, sicil affı gibi gerekçelerle cezasızlıkla sonuçlanmaktadır” denildi. İşkencenin soruşturulması ve sorumluların yargılanmasında en önemli delil olarak kabul edilen tıbbi raporlandırmaların hâlâ eksik ve yetersiz ya da yanlış olabildiğine değinilen açıklamada, “Mahkemeler yargılama sırasında işkence iddiası ya da bulgusu ile karşılaştıklarında, olaya ilgisiz kalmakta, işkence ile ilgili olarak savcılıklara suç duyurusunda bulunma gereği duymamaktadır” denildi. Açıklamada 2008’in ilk […]

İşkenceci bir generalin itirafı: “Çiğnenen Yasalar, Kırılan Hayatlar”

bianet.org “Çiğnenen Yasalar, Kırılan Hayatlar”dan “İşkenceye Tanıklık Etmek” bölümünü, Ebu Garib’de, Guantamano’da, Türkiye’de ve dünyanın neresinde işkence varsa, orada işkenceye uğrayanların yanlarında olduğumuzu ifade etmek için çevirdik. ABD’nin Ebu Garip ve Guantanamo’da zorla özgürlüğünden alıkoyduklarından 11 kişinin ilk elden işkence, insanlık dışı ve kötü muamele, küçültücü davranış ve cezalandırmaya dair anlatımlarının yeraldığı raporda uluslararası standartlara göre bu kişilerin tıbbi değerlendirmeleri, işkencenin uzun süren fiziksel ve psikolojik sonuçları belgelendirildi. Bu değerlendirmeler ABD personelinin savaş suçları komisyonunun işkenceyi yasaklayan kanunlarının ihlalinin kanıtı aynı zamanda. Sağlık profesyonelleri de işkenceye göz yummuş PHR’nin konuştuğu 11 kişiden dördü 2001 sonu 2003 başı arasından Afganistan sınırında özgürlüğünden alıkoyulmuş daha sonra Guantanamo’ya gönderilmiş ve aşağı yukarı üç yıl orada tutulmuşlar. Diğer yedi kişi ise Irak’ta 2003’te tutuklandı ve suçlanmadan 2004’te serbest bırakıldılar, altı ay zorla özgürlüklerinde alıkoyulanlar altı ay “tutuklu” kalmışlar. Görüşülen 11 kişinin tıbbi değerlendirmeleri iki gün yoğun klinik görüşmelerle, tanı testleriyle yapıldı, bu tıbbi değerlendirmeler sağlık profesyonellerinin işkence ve kötü muameleyi kolaylaştırdığını ortaya koyuyor. İşkenceye tanıklık etmek, başka bir işkence… Raporda görüşülen “özgürlüğünden alıkoyulmuş kişiler”, Ebu Garip’tekilerin birbirlerinin gördükleri işkencelere tanıklık etmeye zorlandıklarını, birbirlerinin köpekler tarafından ısırıldığına, cinsel olarak aşağılanmanın çeşitli biçimlerine maruz bırakıldıklarına tanıklık ettiklerini, anal ilişkide bulunma taklidi yapmaya zorlandıklarını anlatıyorlar. Aktarılanlara göre hapishanede anal ilişkide bulunma taklidi yapmaya zorlanan erkekler 1,5 saat boyunca diğerlerini anal ilişkide bulunma taklidi yaparken izlemeye zorlandılar, “bu dinimizde günah, yalvarırız merhamet edin” diye yalvardılar.Bir başka görüşülen kişi askerlerin orada tutulanları birbirine doğru ittiklerini, onlarınsa uzaklaşmaya çalıştıklarını, sorgucuların, ağabeyinin işkencesini kendisine izlettiklerini, ağabeyini başı kanlı, eli sargılı, çıplak ve mahrem yerleri bir bezle örtülü olarak kendisine gösterdiklerini anlatıyor. Anlatılanlar arasında “özgürlüğünden zorla alıkoyulanların” çıplak olarak bir piramit görüntüsü oluşturacak gibi birbirlerinin üstüne yatmaya zorlandıkları, birbirlerinin cinsel organlarına dokunacak pozisyonlarda durmaya zorlandıkları da var. Taguba: Resmi bir özür gerekiyor Dönemin ABD Ordusu Tümgeneral Antonio Taguba işkenceyi kabul eden bir […]

Memleketin yüzde 51’i işkencesever çıktı

Medyakronik/Anadolu Ajansıinfo@medyakronik.com “World Public Opinion (Dünya Kamuoyu) isimli program tarafından BM merkezinde açıklanan bir anket, Türkiye’de kamuoyunun yüzde 51’nin “gereken durumlarda” işkenceye onay verdiğini ortaya koydu. BM’de, 26 Haziran İşkence Mağdurlarına Destek Günü’nden önce düzenlenen basın toplantısında WPO tarafından 10 Ocak-6 Mayıs 2008 tarihleri arasında yapılan anket sonuçları açıklandı. Ankette, Türkiye’de teröristlere işkenceye belli bir oranda izin verilmesini düşünenlerin oranının 2 yılda yüzde 24’ten (2006) yüzde 51’e (2008) çıktığı belirtildi. Ankete katılan işkenceseverler gerekçelerini de, “Masum insanların hayatlarının risk altında olduğu olağanüstü durumlarda teröristlere belli oranda işkence yapılabilir” diye açıkladı. İşkenceseverler Türkiye, Hindistan, Nijerya ve Tayland’da Maryland Üniversitesi Uluslararası Siyaset Davranışları Programına (PIPA) bağlı WPO’nun direktörü Steven Kull, anketin dünyanın 19 ülkesinde yapıldığını ve anket için 19 bin insana soru sorulduğunu söyledi. Kull, anketin yapıldığı 19 ülkenin 14’ünde ankete katılan kişilerin çoğunluğunun “işkencenin hiçbir durumda kesinlikle uygulanmaması gerektiğini” belirttiğini, ancak aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 4 ülkede sonucun daha farklı olduğunu söyledi. Kull, “masum insanların hayatlarının risk altında olduğu olağanüstü durumlarda” Hindistan, Nijerya, Türkiye ve Tayland’da ankete katılanların, teröristlere belli bir oranda işkence uygulanabileceği yönünde yanıtlar verdiğini söyledi. Ankete göre Hindistan’da bu oran yüzde 59, Nijerya’da yüzde 54, Türkiye’de yüzde 51 ve Tayland’da ise yüzde 44. Türkiye’de hiçbir koşul altında işkence yapılmaması gerekenlerin sayısının oranının ise yüzde 36 olduğu, bu oranın 2006 yılında yapılan ankette yüzde 62 olduğu belirtildi.Türkiye’de “genel olarak işkence uygulanabileceğini düşünenlerin” oranının ise yüzde 18 olduğu, bu oranın Çin ile birlikte en yüksek oran olduğu da belirtildi.Kull, Türkiye’de anketin nasıl yapıldığı ve kamuoyunda 2 yılda neden böyle büyük bir değişiklik olduğu konusunda neler düşündüğünün sorulması üzerine, anketin Türkiye’de Arı Vakfı-Infakto araştırma şirketi tarafından yapıldığını ve ankette temsili olarak seçilen 1000 kişiye soru sorulduğunu söyledi. “Türkler teröre tepki gösteriyor” Kendi fikrini açıkladığını belirten Kull, Türkiye’de son dönemde terör saldırılarının artmasının ve özellikle medyada teröristler tarafından öldürülen sivillerin büyük yer […]

İşkenceye değil işkenceciye tolerans

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk iktidarını kazandığı 2002 seçimleri öncesinde Recep Tayyip Erdoğan seçim meydanlarında hepimizi, en azından insan hakları savunucularını oldukça heyecanlandıran bir sloganı ağzına pelesenk etmişti: “İşkenceye sıfır tolerans”. Böylece, Türkiye’nin insan hakları karnesinde hacimlice yer tutan işkenceyle, seçimleri kazanmasına kesin gözüyle bakılan müstakbel bir başbakanın ağzından mücadele sözü verilmiş oluyordu. İlk iktidarı döneminde AKP, yüzünü döndüğü Avrupa Birliği’ne üyelik için bir dizi demokratikleşme paketini kısa zamanda hayata geçirince de işkenceyle mücadele de büyük adımlar atılmış oluyordu. Ancak geçen zaman içinde AKP’nin Avrupa hedefinden uzaklaşmasıyla insan hakları ihlallerini önleme konusundaki kazanımların hepsi birer birer kaybedildi. Gözaltı merkezlerindeki işkence vakalarında kimi zaman gözlenen sayısal düşüş ve işkence yöntemleri açısından da daha vahşi uygulamalar terkedilmiş olsa da işkence ve cezasızlık yerli yerinde duruyordu. Reformlar genelgelerle uygulanamaz kılındı AKP’ye yönelik sindirme hareketleri ve provokasyon kokan bir takım saldırılarla Türkiye önemli siyasal ve sosyal krizlerin ve haliyle insan hakları gündemini meşgul eden olayların yaşandığı bir sürecin içine girdi. Yaşanan kaygı verici siyasal ve sosyal gelişmeler insan hakları duyarlılığında da ciddi bir deformasyona yol açtı. Yapılan her demokratikleşme yasası, hukuken genelgelerin yasaların üzerinde olamayacağı hükmüne karşın bir takım genelgelerle uygulanamaz kılındı. AB ile başlayan sıcak sürecin reformların önünün kesilmesiyle sona ermesi demokratikleşme kanallarını da tıkadı ve böylece başta yaşam hakkı, işkence yasağı, düşünce ve ifade özgürlüğü olmak üzere ciddi insan hakları ihlallerinde yeniden artış görülmeye başlandı.2006 yılına gelindiğinde insan hakları savunucularının, Türkiye’deki reform sürecinin AB ile müzakerelere bağlı bir ev ödevi olduğu ve demokratikleşme konusunda atılan adımların samimi olmadığına ilişkin eleştirilerinde haklı çıkaracak bir takım yasal düzenlemelere gidildi. PVSK işkenceye olanak sağlıyor İlkin 2006 Haziranında Terörle Mücadele Yasası’nda yapılan yeni düzenlemelerle terör tanımı genişletilerek hak ihlallerinin önü açılmış ifade özgürlüğünü tehdit eden ve işkence uygulamasına zemin hazırlayan bir yasal düzenleme hayatımıza girdi. İşkenceye karşı alınan tedbirler yönündeki kazanımların geriye alınması anlamına […]

İşkence protestosu da 301’lik oldu

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com İzmir’de, yaşları 18’den küçük 3 çocuğun gözaltına alınıp götürüldükleri Şehit Erdal Kılıç Polis Karakolu’nda işkence görmesini protesto eden bir basın açıklaması yapan Halkevleri üyeleri ile işkence mağduru çocuklara 301. madde ile Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet etmek suçlarından soruşturma açıldı. Çocukların işkence mağduru olduğu Çiğli Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı karakol önünde 12 Mayıs günü yapılan ve 100’den fazla kişinin katıldığı basın açıklamasında, “Çeteler ve mafya sokaklarda rahatça dolaşırken en küçük toplumsal olaylara acımasızca saldıran polisin huzurun teminatı olduğuna kim inanır” denilerek karakolun kapatılması, sorumlu polislerin ve Çiğli Emniyet Müdürü’nün görevden alınıp cezalandırılması istenmişti. Çocuğa da işkence Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Çiğli Güzeltepe Mahalesi’nde 8 Mayıs’ta meydana gelen olayda 17 yaşındaki D.Ö. ile V.Ö. ve 15 yaşındaki K.K. saz kursundan çıkıp evlerine gittikleri sırada Şehit Erdal Kılıç Polis Karakolu’nun önünden geçerken polislerin iddiasına göre “yasadışı slogan attıkları” için dövülerek gözaltına alındı. 1 saatten fazla karakolda tutulan ve aileleri ya da avukatıyla bağlantı kurmalarına izin verilmeyen çocukların ifadelerine göre, kendilerine yangın tüpleri, cop ve silah dipçikleriyle kaba dayak atıldı. Aç susuz bırakılıp tuvalet ihtiyaçlarını giderilmesine izin verilmeyen çocuklar tecavüz tehdidi, başlarını duvara vurma, hayalarına tekme atma, ayakla boyunlarına basılarak nefesiz bırakma gibi işkencelere de maruz kaldı. İşkence sonrasında önce Çiğli Emniyet Müdürlüğü’ne, oradan Çocuk Polisi Şubesi’ne götürülen çocuklar birkaç saat sonra ise yasalara aykırı bir şekilde buradan alınarak Asayiş Şube Müdürlüğü’nün nezarethanesine konuldu. Gözaltında tutuldukları sırada çocuklar Egekent Devlet Hastanesi’ne götürülüp işkence izlerini geçirmek, şişlik ve morlukları azaltmak için tedavi edildi. Çocuklar, gözaltına alındıklarının ertesi günü 15:00 sıralarında, “Yasadışı slogan attıkları” iddiasıyla Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı’na çıkarıldı. Polisin iddiasına göre çocuklar karakolun önünden geçerken, “Ayaklar baş olsun polis defolsun”, “Faşist polis defol” diye slogan atmışlardı. İşkence tutanağa geçti Savcılıkta suçlamaları reddeden çocuklar, “Saz kursundan çıkıp evimize gidiyorduk. Bisikletli arkadaşımız 2 kez karakolun önündeki polisin çok yanından geçince bizi gözaltına aldılar. Önce […]

“İşkenceye tolerans” mı dediniz?

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Tayyip Erdoğan, partisi Adalet ve Kalkınma Partisi’ni iktidara taşırken seçim meydanlarında, “İşkenceye sıfır tolerans” sloganını diline pelesenk etmişti. İnsan hakları savunucuları her fırsatta, kendilerini çok umutlandıran bu sloganın gereğinin yerine getirilmesini talep etse de tek önemli “gelişme” işkencenin gözaltı merkezleri yerine artık sokakta uygulanması oldu. Erdoğan ve partisi iktidara geldikten sonra ortaya çıkan işkence vakaları ya da önceki işkence olaylarının davalarındaki cezasızlık örnekleri arttıkça işkence ile mücadelenin AKP için de slogandan öteye gitmediği anlaşıldı.İstanbul Esenyurt’ta, jandarma tarafından gözaltına alınan 6 kişinin ve avukatlarının başına gelenler ise işkencenin ve cezasızlığının sürdüğünün tipik bir örneği oldu. PKK lehine “eylem hazırlığında oldukları” iddiasıyla gözaltına alındıktan sonra işkence gören 6 genç örgüt üyesi olmak suçlamasıyla tutuklanırken, aradan yaklaşık 1 yıl geçmesine karşın işkencecilerle ilgili halen dava açılmadı. Avukat Baran Doğan hakkında ise, kimi basın organlarına, “müvekkillerime işkence yapılmıştır” diye açıklama yaptığı için “askeri aşağılamak” suçlamasıyla 301. maddeden soruşturma açıldı. Gözaltında yarı çıplak avukatın karşısında Mehmet Fuat Erol, Yusuf Kaplan, Yusuf Salin, Nihat Karşin ile Necip ve Nurettin Şipal adlı kardeşler geçen yıl 20 Ağustosta PKK adına İETT otobüsü yakma hazırlığında oldukları iddiasıyla jandarma tarafından gözaltına alındı. Savcılığın hazırladığı iddianameye göre kendilerine dur ihtarında bulunan jandarmadan kaçarken gözaltına alındıkları belirtilen gençlerle birlikte otobüs yakmakta ve motolof kokteyli yapmakta kullanacakları benzin ve şişeler de ele geçirildi. Olaydan bir gün sonra haberdar olan ailelerin haber vermesi üzerine avukat Baran Doğan 21 Ağustos günü, gençlerin tutulduğu Esenyurt Jandarma Karakolu’na gitse de müvekkilleriyle görüştürülmedi. Yasal hakkının engellendiğini belirterek itirazlarda bulunan avukat Doğan ertesi gün Yusuf Salin ve Nihat Karşin’le görüşebildi. Yarı çıplak bir halde karşısına getirilen ve kollarında dirseklerine kadar cop izleri olan, vücudunun çeşitli yerlerinde darp izleri bulunan Salin ve Karşin avukatlarına kendilerine dayak atıldığını, testislerinin sıkılıp, kafalarına coplarla vurulduğunu anlattı. Yusuf Salin ağlayarak avukatı Doğan’a bu işkencelerin yanısıra jandarmaların kendine cop sokma girişiminde bulunduğunu da […]

İşkencenin haritası

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com İnsan hakları savunucularının iki yıldan fazla bir zamandır üzerinde çalıştığı, kısaca “işkencenin haritalandırılması” olarak anılan proje tamamlandı. Hak ihlâllerinin ortadan kaldırılması için herhangi bir yöntemin tek başına yeterli olmayacağından hareket eden proje, ihlâl zeminini oluşturan kişiler, kurumlar ve bunların karşılıklı ilişkilerini görsel bir anlatımla sunarak işkenceyle mücadelenin kolaylaşmasını amaçlanıyor. Proje, Helsinki Yurttaşlar Derneği ve İnsan Hakları Gündemi Derneği’nin ortak çalışması. Hak ihlâllerinin birbiriyle karmaşık bağlantılarının gösterildiği haritada, ihmal zincirinde yer alanların sorumlulukları ya da bu suçta ne tür bir payları bulunduğu ortaya konabiliyor. Proje kapsamında, Türkiye’de işkence ve kötü muamele ile işkence faillerinin cezalandırılması konuları üzerinde yapılan araştırmalar da bir rapor haline getirildi. Raporda, “işkenceye sıfır tolerans” sloganıyla yola çıkan AKP’nin iktidarı döneminde de işkencenin hız kesmediğine, üstelik işkencecilerin cezasız kaldığına dikkat çekiliyor. Karmaşık ilişkiler zinciri Proje, 2006’dan bu yana işkence mağdurları, hukukçular, hekimler ve gazetecilerin de aralarında bulunduğu çeşitli mesleklerden insan hakları savunucuları ile birçok sivil toplum örgütü temsilcisiyle yapılan görüşmeler sonucunda elde edilen verilerle hazırlandı. Bu çerçevede, işkence ve kötü muamele ihlallerini oluşturan karmaşık ilişkiler grafikler zinciri olarak haritaya aktarıldı. Çalışma, geçen hafta sonu (19 Nisan) Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu’nda insan hakları savunucularına yönelik düzenlediği değerlendirme toplantısıyla tanıtıldı. Mücadele kılavuzu İşkence yapan ile işkence mağduru arasındaki ilişkinin etraflıca kavranması ve çözümlenmesiyle başlayan haritalama yönteminde, sürecin içinde yer alan ilişkiler de şemalaştırılıyor. Şematik harita tamamlandığında, stratejik müdahale alanlarının hangi ilişkiler olabileceği tespit ediliyor.Sonraki aşama ise söz konusu noktalara yönelik hangi taktiklerin geliştirileceği. Harita, ele alınan insan hakları ihlâlini çevreleyen kilit ilişkileri, sistemin zayıf ve güçlü yönlerini ve üzerinde herhangi bir çalışma yapılmamış müdahale noktalarını teşhis edebilmeye yarıyor. Ayrıca, taktiklerin kullanılmasının yarattığı etkiyi izleyip değerlendirebilecek bir araç sağlıyor.Böylece hak mücadelesinde kendiliğinden bir eylem planı geliştirerek işkenceyi yeniden üreten ve varlığını devam ettiren sisteme engel olunması için yol gösterici bir kılavuz ortaya çıkıyor.Hâlâ yaygın ve sistematik Rapor, işkenceyi sona […]