Etiket tarih

Bilgi-Bonn Lisansüstü Öğrenci Konferansı’nda çok katmanlı tarih tartışmaları

İstanbul Bilgi Üniversitesi ile Bonn Üniversitesi iş birliğinde düzenlenen BİLGİ-BONN Tarih Lisansüstü Öğrenci Konferansı, tarih disiplinine disiplinlerarası yaklaşımları odağa taşıdı. İki gün süren konferansta hafıza politikaları, toplumsal cinsiyet, hayvan tarihi, emek ilişkileri ve kimlik çalışmaları gibi farklı başlıklarda genç araştırmacılar sunumlarını paylaştı. Etkinlik, akademik tartışmaların yanı sıra lisansüstü öğrenciler arasında dayanışma ve fikir alışverişi zemini oluşturdu.

Tarihin en tatlı bölümü: Bir avuç un ve şeker nasıl baklavaya dönüştü?

Bir tatlının tarihi ne kadar derin olabilir? Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleşen “Kırk Kat Baklava” söyleşisi, baklavanın sadece bir bayram tatlısı değil; tarih, emek, kimlik ve kültürel aidiyetin taşıyıcısı olduğunu ortaya koydu. Priscilla Mary Işın ve Burak Onaran’ın anlatımıyla, sofralardaki bu tanıdık tatlının görünmeyen katmanları açığa çıktı.

‘Türkiye sağı demokrasiye hep karşı oldu’

Burak Kurtar Birikim Dergisi’nden Ömer Laçiner Türkiye sağının solu hep “darbecilikle” itham ettiğini ama sağın kendisinin de fikir ve örgütlenme özgürlüğünün var olduğu bir demokratik ortama karşı ellerinden geleni artlarına koymadığını vurguladı.Laçiner İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 12 Mart konulu panelde yaptığı konuşmada “o dönemde Türkiye’nin sağının takibindeki yayınların herhangi birinde bir tane hayırhak cümle göremezsiniz” dedi. Çok fazla yalan ve iftira altında olduklarını belirten Laçiner, o zaman sosyalizmin haklı bir eleştirisine bile “kesin yalan söylüyordur” gözüyle baktıklarını söyledi. Laçiner, “1960’ların genel mantığının Türkiye’ yi modern, demokratik, özgür yapmak isteyen bir cereyan olduğunu ve bunun Tanzimat’tan beri gelen bir çizgi olduğunu vurguladı. “Bu çizgi Türkiye toplumunun büyük muhafazakar ve anti modernist direncine rağmen bir şeyler yapmaya çalışıyor” diyen Laçiner, Bunun karşısında da ideolojik gücünü dinden alan bir cenahın daha olduğunu ve bu cenahın demokrasi herkese oy hakkı verdiğinde sandıkta galip geldiğini belirtti. İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Araştırmaları Kulübü’nün düzenlediği “40. yılında 12 Mart” başlıklı sempozyumda 12 Mart 1971 askeri darbesi, darbe öncesi ve sonrası Türkiye’de yaşananlar tartışıldı. Santralistanbul Kampüsü’nde 29 Nisan günü gerçekleştirilen panelin göze çarpan konuları “Üniversite Özerkliği”, “Mamak Cezaevi”, “68 kuşağı ve 12 Mart’ taki Feminist Hareketler”di.“Türkiye’de seçim sandığından sadece gericiler çıkıyor” Milliyet Gazetesi’nden Hasan Cemal 12 Mart 1971’de 27 yaşında bir sivil olduğunu ve o zamanlar Türkiye’ de bir darbe ortamı yaratmak için çalıştıklarını anlattı. O tarihte Devrim Dergesi’nde deyim yerindeyse “fedai” yazı işleri müdürü olarak çalıştığını söyleyen Cemal, dertlerinin ortamı huzursuzlaştıracak, istikrarsızlaştıracak bir hava yaratıp darbeye yol açmak olduğunu vurguladı. O zamanlar Türkiye’de seçim sandığından sadece gericilerin çıktığı ve gericilerin çıkardığı seçim sandığına son vermeden Türkiye’nin kurtulamayacağına inandıklarını belirten Cemal, gerici üreten o sistemin Türkiye’ye neden uymadığını bir sürü yabancı kitaplardan, makalelerden özetlediklerini belirtti. Cemal, o tarihlerde Devrim Dergisi’nde yaptıkları çevirilerle Suriye’deki Esat Rejimi’ni, Libya’daki Kaddafi rejimi’ni bütün tek parti rejimlerini model olarak yansıttıklarını vurguladı. “12 Mart günü […]

12 Mart 40’ıncı yılında Bilgi’de tartışılıyor

HaberVs Türkiye Cumhuriyeti’nde 12 Mart 1971’de yaşanan askeri darbenin üzerinden tam 40 yıl geçti. İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Araştırmaları Kulübü tarafından düzenlenen ve 12 Mart 1971 askeri darbesinin, öncesi ve sonrasının tartışılacağı sempozyum 29 Nisan Cuma günü Santral Kampüsü (Santralistanbul) E-3, 101 Nolu konferans salonunda 14:00-18:00 arasında gerçekleşecek. Sempozyumda; Eski Dışişleri Bakanı Prof.Dr. Mümtaz Sosyal “12 Mart ve Üniversite Özerkliği”, Milliyet Gazetesi’nden Hasan Cemal “12 Mart 1971 Darbesi ve Asker-Sivil İlişkileri”, Birikim Dergisi’nden Ömer Laçiner “12 Mart ve Sosyalizm”, Radikal Gazetesi’nden Oral Çalışlar “12 Mart’ta Medya ve Mamak Cezaevi”, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Murat Belge “68 Kuşağı ve 12 Mart’ta Edebiyat” ve Bianet’ten Nadire Mater “ 68 Kuşağı ve 12 Mart’ta Feminist Hareketler” başlıklı birer konuşma yapacak. Bilgi Üniversitesinden ve dışarıdan dinleyicilere açık olan sempozyuma katılmak isteyenlerin adresine mesaj göndermeleri yeterli olacak.

Mete Tunçay’a göre Mustafa

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Mustafabelgesel filmiyle ilgili soruşturmasını “takipsizlik” kararıyla sona erdirdi. Savcılığın görevlendirdiği bilirkişi, inceleme sonucunda filmde 28 hata tespit etti. Ancak savcılık, Kasım 2008’de yapılan üç farklı başvuruda iddia edilen “Atatürk’e hakaret ve aşağılama” unsurları bulunmadığına kanaat getirdi. Yönetmenliğini ve senaryosunu gazeteci Can Dündar’ın üstlendiği, 29 Ekim 2008’de gösterime giren belgesel, gerçekleri yansıtmadığı ve Atatürk’ü küçük düşürdüğü gerekçeleriyle sert eleştirilere maruz kalmıştı. Film, gösterime girmeden birkaç gün önce, ana sponsoru Turkcell’in çekilmesiyle gündeme gelmiş ama 1 milyon 100 bin kişiyi sinema salonlarına çekerek, yılın en çok izlenen yapımları arasında yer almıştı. Savcılığın, bilirkişiye hazırlattığı raporu İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mete Tunçay ile konuştuk. Tunçay, NTV Tarih dergisinin Mart 2009 sayısında kaleme aldığı kısa yazısında da Mustafaaleyhindeki değerlendirmeleri haksız bulduğunu ve Can Dündar’ın anlatımını başarılı bulduğunu dile getiriyordu. Tarihçi, bilirkişinin belgeselde işaret ettiği hataların çoğu için “Laf değil” ifadesini kullanıyor.“Ne Milli Mücadele tarihi, ne de Atatürk’ün biyografisi” Mete Tunçay’a göre, bilirkişinin hata olarak gördüğü 28 maddenin çoğu “hata” değil. Bilirkişi Erzurum ve Sivas kongrelerinden, Amasya Tamimi’nden, Yunanlılar dışında Anadolu’yu işgal eden diğer devletlerin ordularından bahsedilmediğini dile getiriyor. Tunçay bu tespite “Mustafa ne Milli Mücadele tarihi, ne de Atatürk’ün biyografisi. Belgesel, insan-üstü gösterilen Atatürk’ün –belki biraz magazine kaçarak– insani boyutlarını vurgulamayı amaçlıyor. Öte yandan Atatürk hakkında tüm gerçekleri gösterme gibi bir iddiası yok. Bunu yapsan herhalde o film altı saat sürer” sözleriyle karşılık veriyor. Raporda, “Erzurum’daki Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’in Atatürk’e ‘Emrinizdeyim’” demesinin yanlış bir aktarım olduğu, Karabekir’in bu göreve Atatürk’le görüştükten sonra atandığı iddia ediliyor. Tunçay bunun doğru olmadığı, Karabekir’in Mustafa Kemal’den çok daha önce bölgeye gittiği ve Atatürk’e sorulup sorulmamasının bu atamanın sonucunu değiştirmeyeceği görüşünde. “Şam’ın sürgün yeri olduğu doğru” Bilirkişi, “Atatürk’ün Şam’a sürgün amacıyla gönderildiği” bilgisinin de gerçeği yansıtmadığını, Şam’ın döneme göre çok canlı ve ileri bir kent olduğunu dile getiriyor. Tunçay’a göre ise […]

‘Bilmediğini de bilmez’

Sahaf Emin Nedret İşli’nin, Soner Yalçın’ın 15 Mart 2009 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan “Bu aileyi tanımayan bu ülkeyi anlayamaz” başlıklı yazısına cevaben kaleme aldığı yazı. Sayın Soner Yalçın. Hürriyet gazetesinde yayımlanan 15 Mart 2009 tarihli “Bu aileyi tanımayan bu ülkeyi anlayamaz” başlıklı yazınızı okudum. Necmettin Hilav ve Selahattin Hilav’ı yakından tanımış bir kişi olarak yazınızda kaleme aldığınız bir takım bilgilerin gerçekle ilgisi olmadığını gördüm ve üzüldüm. Yazınızın başlangıcında yer alan Necmettin Bey’le ilgili bilgiler tamamen hayal mahsulüdür. Necmettin Hilav hayatının hiçbir döneminde sizin söylediğiniz gibi “İslamcı Münevver” olmadı. Necmettin Bey eski kitap düşkünü, İslam tarih ve felsefesine meraklı, Batı ve Doğu kültürlerini derinlemesine inceleyen, ana kaynaklarından araştıran büyük bir entelektüeldi. Gümüş sikke koleksiyonu yapar, hat toplar, kıymetli ve nadir kitaplar biriktirirdi. Sosyal hayatı ve yaşantısı itibariyle siyaset, şeriat, tarikat gibi konulara hiçbir zaman katılmamıştı. Osmanlıca ve Osmanlı kültürünü pek çok akademisyenden ve ilahiyatçıdan daha iyi bilirdi. Pek çok kişi karşılaştığı bir zorluğu ona danışarak çözerdi. Necmettin Bey’in son yıllarında çevresinde bulunanlardan biri olarak bırakın tarikatı kendisi beynamazdı, yani namaz kılmazdı. Hele şu yazdığınız, “Cami avlusunu dolduran 40-50 kişinin çoğu 66 yaşında hayata gözlerini kapayan Necmettin Hilav’ın kitaba-okumaya meraklı, temiz beyaz sakallı İslamcı arkadaşları” cümlesi takkemizi başımızdan uçurttu. (Cenazeye katılanlardan biri olarak “İslamcı arkadaşları”ndanım ya!) Soner Bey, ben Necmettin Hilav’ın arkasından yazı kaleme alan insanlardan biriyim. Sizin zaman zaman uğradığınız Simurg Kitapevi’nin çıkardığı kitabiyat dergisi Simurg’un 2. sayısında “Bir bilgin göçtü: Salih Necmeddin Hilav (1925 – 2000)” başlıklı bir yazım var. Sanki cenazeye katılanların böyle bir iftiraya uğrayacaklarını biliyormuşcasına, [1] numaralı dipnotunda cenazeye katılanların çoğunu isim isim yazdım. Size cenazeye katılanların çoğunu öğrenebilmeniz için notu aynen alıntılıyorum. “Tarihe bir not düşmek gayesiyle Sahrayıcedit Camii avlusunda görebildiğimiz kişiler: Selahattin Hilav, Sema Rifat – Mehmet Rifat, Leyla Sönmezocak – Rahmi Sönmezocak, Zeynep Talu, [ve ailesinden isimlerini bilemediğimiz kişiler] Lütfü Seymen, Ferda Anaoğul, Turgut […]

13 santim Türk büyükleri

Mesleğini seven, mümkün olduğunca dünyadaki meslektaşlarını takip eden, genç ve cesaretli bir girişimci Mahmut Kahraman. İstanbul Eminönü Mercan yokuşundaki hediyelik eşya dükkânından sık sık “dışarıya” bakıp, oyuncak piyasasının Uzakdoğu’ya teslim olduğu bugünlerde yeni ve özgün bir şeyler üretmeye çalışıyor. Kamuoyunun tanıdığı bir isim değil; tanınmayı da istemiyor zaten. Ama en az yarım milyon kişi, cismini olmasa da, ismini taşıyan markayla ürettiği “kahramanlar”ı biliyor, takip ediyor. Bu yarım milyon, altı yıl önce ticari başarıdan ziyade kişisel merakı nedeniyle piyasaya sürdüğü, Türk büyüklerine ait bibloların geçtiğimiz aylarda ulaştığı alıcı sayısı. Tek tek ya da set halinde sunulan bu biblolar hediyelik mağazalarında ve özellikle turistlerin sıkça ziyaret ettiği mekanlarda kolaylıkla bulunabiliyor. Ve yer aldığı vitrinlerde, ithal benzerleri arasında dikkat çekiyor. Kahraman markalı biblolar Osmanlı padişahlarından, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlarına, Atatürk’ün silah arkadaşlarından Osmanlı ordusu mensuplarına geniş bir dağılım gösteriyor. 13 santimetre boyundaki bu canlandırmalar, çoğu kez sahiplerinin en bilindik, en akılda kalan görünümlerini yansıtıyor. 10 padişahın yer aldığı Osmanlı Sultanları serisinde örneğin, karakteristik burnuyla II. Abdülhamit, kırmızı kaftanı ve topuzuyla Yavuz Selim ya da yuvarlak formlu sakalıyla II. Mahmut kolaylıkla tanınıyor. Kızılderilinin Türk olanı Mercan Yokuşu’nun tarih meraklısı oyuncakçısı Kahraman, Türk devlet adamları ve askerlerine ait biblolar üretme düşüncesini Avrupa ve Asya takip ettiği oyuncak fuarlarında geliştirmiş. “Kızılderililerin, Fransız lejyonerlerinin, İngiliz Kraliyet askerlerinin bibloları büyük ilgi duyduğum yeniçerileri aklıma getirdi. Batılar bu tür üretimlerle sadece ticari bir başarı elde etmiyor aynı zamanda kendi tarihlerine de sahip çıkıyordu” diyor. Mehmet Karaman’ın, parlak “tarihi ve Osmanlı’nın tesadüfî olmayan askeri başarısının anahtarı olarak gördüğü yeniçerilere sahip çıkma” düşüncesi hayata o kadar da kolay geçmez. Her şeyden önce sahibi olduğu aile şirketinin sermayesini bu “hayal” uğruna gözden çıkarmak istemez. Öğrencilerin tasarımlar yapacağı bir şirket kurarak hem istihdam sağlamayı hem de ucuza, kaliteli ürünler elde etmeyi planlar. Ancak iletişime geçtiği kişiler birkaç görüşmenin ardından konuyu ortadan kaybolur. Kahraman çıkışı, […]

Trajik varoluşun buralı hâli: Osmanlı 19. Yüzyılı

Barış Aydın II. Meşrutiyet’in 100. yılını idrak ettiğimiz şu günlerde Osmanlı’nın son dönemine yönelik ilgi yeniden alevlendi. Bu ilgiyi hem genç Cumhuriyet’e giden yolun altyapısını oluşturan, hem de Osmanlı gibi kozmopolit bir ahir zaman imparatorluğunun, çağı yakalamak uğrundaki son hamlelerini kapsayan 19. yüzyıl üzerinden değerlendirmek daha makul görünüyor. Eric Hobsbawn’ın 1789 Fransız Devrimiyle başlatıp 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla nihayete erdirdiği uzun 19. yüzyıl, Avrupa’da köklü dönüşümlerin olduğu bir dönem olmasının yanısıra, Osmanlı İmparatorluğu için de her bakımdan ciddi sıkıntı ve dönüşümlerin birarada yaşandığı bir tarihsel kesitti. Düvel-i muazzamanın tek müslüman üyesi ve, artık siyasi, iktisadi ve teknik üstünlüğünü enikonu cari kılmış Batılı güçlerin nezdinde bir anomali olarak Osmanlı İmparatorluğu, Batı karşısındaki nisbi geriliğini tamir etmenin yolunu ilkin askeri reformlarda aradı. III. Selim’le başlayan bu süreç II. Mahmud’la kısmen devam etse de Tanzimat’la beraber yerini daha kapsamlı idari-siyasi reformlara bırakmıştı. Modern anlamda bir devletin tesisi, imparatorluğun klasik iktidar yaklaşımının yeniden yorumlanmasını, hatta çözülmesini kaçınılmaz kılıyordu. Bünyesindeki yetmiş iki milletin sultanın mutlak otoritesine hikmetinden sual olunmaz bir biçimde itaati için elde, çağın gereklerine uygun bir kavramsal alet çantasına ihtiyaç vardı. Eski usül yönetme ve hükmetme tekniklerinin işlevini yitirmesinin getirdiği meşruiyet bunalımı, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyıldaki bütün mesaisinin, sözkonusu meşruiyetin sağlanması ekseninde cereyan etmesinden anlaşılabilir. Osmanlı’nın sancılı ve biraz savruk bir biçimde modernleşmeye çabaladığı bu yüzyıla dair halen de referans kitabı olma özelliğini koruyan İlber Ortaylı’nın İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı başlıklı çalışması en doyurucu ve derli toplu giriş niteliğindedir. İmparatorluğun bir yandan Batı’yla ilişkisini dönemin gereklerine uygun bir biçimde yeniden düzenlemek ve diğer yandan da içerideki yetmiş iki milleti belli bir düzen ve intizam içinde çekip çevirmek arasındaki gidiş gelişlerini, sıkıntılarını, travmalarını ve arada kalışlarını neredeyse bir edebiyatçı akıcılığında bir anlatıyla aktarmayı başarıyor İlber Ortaylı. Yıllardır biriktirdiği malzemeyi zaman zaman dipnotlara bile gerek duymaksızın yoğunlaşmış ve tek bir yersiz sözcüğü barındırmayan bir […]

Bu iskeletler kime ait?

Marmaray Yenikapı istasyonunda kazılan antik limanın altı, daha önce ulaşılanlardan çok daha önemli buluntular içeriyor: Yenikapı’da ilk İstanbullular yatıyor.*

Tarihin tarihleri: Poetik bir faaliyet olarak tarih

Amed Gökçen Tarihsel anlatının ne/nasıl olduğuna dair tartışma özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında ciddi bir artış ve renklilik göstermeye başlamıştır. Tarihçinin anlattıklarının ‘gerçek’te olmuş olana tekabüliyeti sorunu buradaki temel tatışma konusu olarak düşünülebilir. Geçmişe dair birtakım izlerin peşinden onun sahih bir resmini, anlatısını oluşturmaya çalışan tarihçi, bütün bunları yaparken kullandığı dilin de dolayımında olduğunun farkında mıdır acaba? Geçmişin dolaysız bir resminin, ondan kalan izlere sonsuzca sadık kalarak oluşturulabileceğine dair safdil inanç, dilin burada oynadığı kurucu rolün ne zaman farkına varacaktır? Genel olarak 19. yüzyılda kurumsallaşmış mesleki konvansiyonların bu körleşmedeki etkisi ne düzeydedir? Bu türden soruları çoğaltmak mümkün olsa da meselenin aslında dil ve dolayımsız mütekabiliyet meselesi olduğu gerçeği değişmeyecektir. Hayden White, anıtsal eseri Metatarih’te, yukarıdaki soruları engel tanımaz bir cesaretle ve mesleki konvansiyonları yıkıp geçme pahasına sorarak, tarihsel anlatı kurmanın önünde sonunda, herşeyden çok poetik bir faaliyet olduğunu dile getiriyor. Ayrıca White, tarih yazma işinin hiç de öyle kolaylıkla belgelerden ya da izlerden neşet eden bir şey olmadığını, o anlatının mahiyetinin tarihçinin de bizzat içinde bulunduğu genel bir anlam ağına odaklanmayı gerektirdiğini belirtiyor. Tarihsel anlatının yapısına dair geliştirdiği genel bir teoriden hareketle tarihçinin geçmişe dair izlerden bir anlatı kurmadan önce tarihsel alanın kendisini canlandırmak için kullandığı dilsel protokolleri, eğretileme, düzdeğişmece, kapsamlama ve ironi başlıkları altında ele alıyor. Bir diğer yandan White, geçmişin her daim bir dolayımın eseri, genellikle etik ve estetik bir konumlaşın ürünü, dünyaya ilişkin belli bir algının eseri olduğu için spekülatif olan ve olmayanı ayıran epistemolojik konvansiyonlara sahip olmaktan öte bir tercih meselesi olduğunu ‘has tarihçi’lerin yanısıra Hegel, Marx, Nietzsche’ye de başvurarak gösteriyor. Tarihçinin tarih anlatırken kullandığı kuramsal malzemenin sözkonusu anlatının meşrulaştırıcısı olması üzerinden bu malzemeye ilişkin bir çözümleme faaliyetine girişme meta-tarihsel bir etkinlik olarak değerlendirilemez. Tarihçinin bir çıktı olarak tarihsel malzemeyi işlerken kullandığı kuramsal arkaplan ancak o metnin yüzeyindeki birtakım görüngülerin ifadelendirmesinden öte birşey değildir. Tarihçinin bizzat […]

İlber Ortaylı: “Uydurmak için de zeki ve bilgili olmak şart”

Gökhan Tan Prof. Dr. İlber Ortaylı, meslektaşı Dr. Filiz Çağman’ın emekli olduğu 2005 yılında beri Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü görevini yürütüyor. Ortaylı, göreve geldiği ilk günlerden beri, çoğu zaman sohbetlerde ve nadir de olsa yazılarında, Topkapı Sarayı’yla ilgili haber yazan basın mensuplarının bilgisizliğinden yakınıyordu. Tarihçi, özellikle Haziran 2006’da yılında “Kaşıkçı Elması’nın da çalınmış olabileceği”ni yazan Uğur Dündar’ın ve bu yazıyı bir ihbar kabul ettiğini söyleyen dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un tavrından çok rahatsız olmuştu. Sabah gazetesi 17 Temmuz’da, Yeşim Salkım’ın Sepetçiler Kasrı’nda çekilen klibi için Sultan İbrahim’in tahtının özel izinle Topkapı Sarayı’ndan getirildiğini bildiren bir haber yayınmıştı. Haber, birçok gazetenin internet sitesi tarafından da aynı şekilde kullanılmıştı. Basının, sorgulamadan kullanmakta sakınca görmediği bu haber üzerine Topkapı Sarayı’nı aramış ve Sabah gazetesinin haberinin asılsız olduğunu ortaya çıkarmıştık.Basın mensuplarına, klip çekiminde kullanılmak üzere Topkapı Sarayı’ndan taht getirildiği yönünde bir bilgi verilmediği, yine telefonla ulaştığımız Yeşim Salkım’ın menejeri tarafından da yalanlanmıştı. Bu durum üzerine Yeşim Salkım’ın basın danışmanı, bilginin kendilerinden kaynaklanmadığını bildiren bir basın duyurusu hazırlamıştı. Sabah gazetesi ertesi gün İlber Ortaylı’ya ulaşarak, bir gün önceki uydurma haberini düzeltme girişiminde bulunmak istedi. 18 Temmuz’da yayınlanan bu ikinci habere göre tahtın sahte olduğu anlaşılmıştı. Ortaylı, “Saraydan taht çıkar mı” diyordu. Zaten Sultan İbrahim’e özel bir taht da yoktu, bütün padişahlar aynı tahtı kullanmıştı. Sabah gazetesi bu ikinci haberde, tahtın özel izinle çıkarıldığı bilgisine nasıl ulaştığını da elbette açıklayamıyordu. İlber Ortaylı’nın habere isyan etmesinin tek nedeni de tahtı meselesi değildi. Sultan İbrahim’in adının önüne “deli” lakabının takılmasını terbiyesizlik, saygısızlık olarak yorumluyordu. Ortaylı o gün, bir de yazılı açıklama yapacağını belirtmişti. O açıklama Milliyet Pazar ekindeki köşesinde dün yayınlandı. Tarihçi, taht hadisesini anmamakla birlikte, birkaç haber örneğinde “uydurmak için de zeki ve bilgili olması gereken” basın mensupları ve “işkembeden atan devlet adamları”ndan yakındı. Basın mensuplarımızın müze bilgisi(Milliyet Pazar, 20 Temmuz 2008) “Müzenin yolunu bile […]