İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü ile Bonn Üniversitesi Bağımlılık ve Kölelik Çalışmaları Merkezi lisansüstü öğrencileri tarafından bu yıl üçüncü kez düzenlenen BİLGİ-BONN Tarih Lisansüstü Öğrenci Konferansı, 15-16 Mayıs tarihlerinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Seyfi Arkan Binası Mahkeme Salonu’nda gerçekleştirildi.
Hayvan tarihi ve şiddet ilişkisi
İlk gün oturumlarında tarih araştırmalarının giderek daha disiplinlerarası bir karakter kazandığı dikkat çekti. “Kurgu, Sanat ve Medyada Gizli Söylemler” başlıklı ilk panelde erken Cumhuriyet dönemi Türkiye tarihinin korku edebiyatı üzerinden yeniden okunması, sömürgeci stereotiplerin çağdaş sanat ve şiirde yeniden yorumlanması ve hayvan tarihi perspektifinden şiddetin mekânsal sürekliliği gibi başlıklar ele alındı. Özellikle İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Büşra Bilgiç’in çiftlik, savaş ve mezbaha ilişkisini “beden ve hayvan tarihi” ekseninde tartıştığı sunum, insan merkezli tarih anlatılarına alternatif perspektifler sunması bakımından dikkat çekti.
Hafıza siyaseti ve travma öne çıktı
“Mnemosyne’nin Aynası: Politika, Hafıza, Travma” başlıklı ikinci panelde ise kamusal hafıza ve travma çalışmaları öne çıktı. Bonn Üniversitesi’nden Anitta Anna, heykel yıkımını yalnızca fiziksel bir müdahale olarak değil, kamusal hafızanın yeniden inşasına yönelik politik bir eylem olarak değerlendirirken; Daniil Orlov Rusya’da serfliğin hafızasının Romanovlar döneminden Vladimir Putin dönemine kadar nasıl dönüştüğünü ele aldı. Bilkent Üniversitesi’nden Öykü Demir ve Tugay Deniz Unutmaz ise sırasıyla yerli hafızası ve Çin Kültür Devrimi bağlamında tarihsel travmanın kültürel aktarım süreçlerine odaklandı.
‘Dil politikaları yalnızca iletişim meselesi değil’
İlk günün dikkat çeken oturumlarından biri de “Pratikte Kürdoloji: Hafıza ve Dil ile Direnmek” paneli oldu. Panelde, yer isimlerinin değiştirilmesi yoluyla hafızanın silinmesi girişimleri, Kürt yayıncılığı ve karşı-arşiv pratikleri ile erken Cumhuriyet dönemindeki “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasının Kürtçeyi kamusal alandan dışlama süreçleri tartışıldı. Araştırmacılar, dil politikalarının yalnızca iletişim meselesi değil, aynı zamanda tarihsel hafıza ve kimlik üzerinde belirleyici bir araç olduğuna dikkat çekti.
Tarih yazımında insan-merkezci yaklaşım
Konferansın ikinci günü ise tarih yazımında daha az görünür kalan aktörleri merkeze alan oturumlarla başladı. “İnsan Ötesinde Tarihin İzini Sürmek” başlıklı panelde Osmanlı hukukunda sokak köpeklerine yönelik “zarar” algısının dönüşümü, Türkiye’de kentsel hayvanlarla kurulan ilişkiler, balığın emek ve şiddet tarihi içerisindeki yeri ve 1708-1709 kışında Tekirdağ’ın İstanbul’un iaşesindeki rolü tartışıldı. Panel, çevresel tarih ve insan-dışı aktörlerin tarih yazımındaki yerini yeniden düşünmeye açtı.
İkinci günün en dikkat çekici oturumlarından biri ise “Tarihin Aykırı Figürleri: Toplumsal Cinsiyet, Emek ve Suç” paneliydi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Murat Aydın, Karayip korsanlığı tarihini kadın figürler üzerinden yeniden değerlendirerek Anne Bonny örneğini ele aldı. Aydın, korsan gemilerini yalnızca suç mekânları olarak değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet normlarının geçici olarak askıya alınabildiği alanlar olarak da değerlendirdi. Sunumunda korsan gemilerindeki radikal ilişkileri, ekonomik yapıları ve kadınların bu yapılarda geliştirdiği var olma stratejilerini detaylandırdı.
“Homofobi Batı’nın icadıydı”
Aynı panelde konuşan Uras Koçum ise Osmanlı toplumunda homoerotizm ve heteronormatif düzenin tarihsel inşasına odaklandı. Michel Foucault ve Irvin Cemil Schick’in çalışmalarına referans veren Koçum, en temel cinsel kategorilerin dahi toplumsal olarak üretildiğini vurguladı. Koçum, Batılı söylemlerin Osmanlı’yı uzun yıllar boyunca cinselleştirilmiş ve marjinal bir “öteki” olarak tanımladığını belirterek, “Homofobi Batı’nın bir icadıydı; ancak eşcinsellik değildir” değerlendirmesiyle dikkat çekti. Koçum, 19. Yüzyılda Avrupa ile yoğunlaşan ilişkilerin ardından Osmanlı elitlerinin homoerotik görünürlüğü bastırmaya yönelik yeni toplumsal normlar geliştirdiğini ifade etti.
Kadınların büyü ve falcılık pratikleri
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Aylin Babaoğlu ise Geç Osmanlı toplumunda kadınlar arasında büyü ve falcılık pratiklerini emek tarihi perspektifinden ele aldı. Babaoğlu, bu alanın genellikle yalnızca dini sömürü ve dolandırıcılık çerçevesinde incelendiğini belirterek mahkeme kayıtlarının farklı bir okumasını önerdi. Araştırmasında kadınların hangi yöntemleri kullandığını, nasıl gelir elde ettiğini ve bu pratiklerin toplumsal hareketlilik açısından ne ifade ettiğini tartıştı. Babaoğlu, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri, İstanbul Ansiklopedisi ve Tesadüf gibi kaynakların yeniden değerlendirilmesinin önemine dikkat çekti.
Milliyetçilikle birlikte esnek kimlikler yerini katı kategorilere bıraktı
Öğleden sonraki “Dışlanma ve Dahil Edilme Arasında Kırılgan Kimlikler” paneli ise geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemindeki aidiyet krizlerini mercek altına aldı. University of Illinois Chicago’dan Sefa Altın, Niğde-Fertek bölgesinde yaşayan Karamanlı Ortodoks tüccar Zambaoğlu ailesinin hikâyesi üzerinden imparatorluk içerisindeki ekonomik hareketlilik ve kimlik dönüşümlerini anlattı. Altın, aile üyelerinin ticaret ağları sayesinde Akdeniz pazarlarına entegre olduğunu ancak yükselen milliyetçilikle birlikte esnek kimlik yapılarının yerini daha katı ulusal kategorilere bıraktığını vurguladı.
Bilkent Üniversitesi’nden Bengin Eser Öztürk ise Millingen ailesini merkeze aldığı sunumunda “eşiksellik” kavramını tartıştı. W. E. B. Du Bois’un ortaya koyduğu “çifte bilinç” kavramına atıfta bulunan Öztürk, bazı bireylerin toplum tarafından aynı anda hem içeriden hem dışarıdan görülme halini değerlendirdi. Araştırmada, Millingen ailesinin kültürel farklılıklarını eritmek yerine bu çoklu kimlik alanlarını koruyarak var olma stratejileri geliştirdiği vurgulandı.
Stereotiplerin direniş amacıyla kullanımının riskleri
Panelin son konuşmacılarından Bonn Üniversitesi’nden Narges Mirzapour ise Bamboozled filmi üzerinden ırksal temsil politikalarını ele aldı. Yönetmen Spike Lee’nin filmine odaklanan Mirzapour, medyada siyah kimliğinin temsiline ilişkin yapısal sorunları analiz etti. Gayatri Chakravorty Spivak’ın “stratejik özcülük” kavramı ve Kimberlé Crenshaw’ın kesişimsellik yaklaşımı üzerinden yaptığı değerlendirmede, stereotiplerin politik direniş amacıyla kullanımının çoğu zaman bu stereotipleri yeniden üretme riskini de beraberinde getirdiğini ifade etti. Mirzapour, sunumunda özellikle siyah kadınların medya anlatılarında nasıl susturulduğunu vurguladı.
Konferansın son oturumlarında ise Osmanlı tarihyazımındaki farklı anlatılar, siyasal meşruiyet mücadeleleri ve imparatorluklar arası ilişkiler tartışıldı. İki gün boyunca gerçekleştirilen sunumlar, tarih disiplininin artık yalnızca savaşlar, devletler ve siyasi aktörler üzerinden değil; toplumsal cinsiyet, çevre, hayvanlar, emek, hafıza ve kimlik gibi çok katmanlı alanlar üzerinden yeniden üretildiğini ortaya koydu.
Tarih Vakfı desteğiyle hayata geçirilen konferans, yalnızca tarih alanındaki akademik üretimi görünür kılmayı değil; farklı disiplinlerden gelen lisansüstü öğrencileri ve akademisyenleri ortak bir tartışma zemininin etrafında buluşturmayı amaçlıyor. Konferans boyunca tarih yazımı, hafıza politikaları, emek ilişkileri, toplumsal cinsiyet, hayvan tarihi, kimlik çalışmaları ve imparatorluk tarihi gibi geniş bir yelpazeye yayılan oturumlar gerçekleştirildi. Etkinlik, akademik sunumların ötesine geçerek genç araştırmacıların birbirlerinin çalışmalarına dair geri bildirim alabildiği, deneyim paylaşımında bulunabildiği ve akademik dayanışma geliştirebildiği bir alan sundu.

Yorum yazın