Etiket yorum analiz görüş

“Sarıkız” sonrası belirlenen konsept bugün de yürürlükte…

Alper Görmüş Geçen yıl bu zamanlarda, Noktadergisinde, bir hafta sonra (29 Mart 2007) yayımlanacak “Darbe günlükleri… 2004’te iki darbe atlatmışız: Sarıkız ve Ayışığı” kapağı ile ertesi hafta yayımlanacak olan “Genelkurmay’ın sivil toplum örgütleriyle işbirliği planı” kapağı üzerinde çalışıyorduk. Biz çalışmalarımızı yürütürken, çok sayıda sivil toplum örgütü de, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin öncülüğünde, ilki 17 Nisan’da Ankara’da yapılacak olan “Cumhuriyet mitingleri”nin hazırlıklarını sürdürüyorlardı. Gerek darbe günlüklerindeki kimi tespitleri, gerekse de Genelkurmay belgesindeki yaklaşımları bilen biri olarak, söz konusu mitingler benim gözümde bambaşka bir anlam kazanmıştı. Günlüklerde, aylar süren darbe planlarının işleyemeyeceği tespiti yapıldıktan sonra, “sivillerin öne çıkarılacağı” yeni tipte bir müdahale konsepti belirleniyordu. O zamanlar Nokta’da şöyle yazmıştım: “Şöyle diyebiliriz: Siyasete müdahale ‘sivil’ güçler kullanılarak ve böylece görünürde meşruiyet alanı içinde kalınarak gerçekleştirilecektir önümüzdeki dönemde. Tam bu noktada, bu ‘güç’lerin en ön sırasında eski Jandarma Genel Komutanı, şimdiki Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Şener Eruygur’un bulunduğunu hatırlatmak yerinde olacaktır.” Yalnız dikkat: 2004’te söz konusu olan, klasik bir darbenin imkânsızlığı üzerinde bir fikir birliğine varılmış olmasıydı. Yoksa, siyasete müdahaleden vazgeçilmiş değildi, değişen yol-yordamdı yalnızca. Nokta’da, bu yeni durumu şöyle izah etmiştim: “O yöntem ne mi? Bunu, 3 Mart 2004’te Ankara Sanayi Odası’nın (ASO) salonunda yapılan ve ‘ulusalcı-siyasi’ bir gösteriye dönüşen ‘Hilafetin kaldırılmasının yıldönümü’ toplantısına ilişkin olarak Özden Örnek’in notlarında neler yazıldığına bakarak açıklamaya çalışalım: ‘ATO’da yapılan panele tüm kuvvet komutanları eşli olarak katıldık. Genelkurmay Başkanı İsveç’te olduğu için,Hava Kuvvetleri Komutanı ise dün şehit olan pilotların cenaze törenine Konya’ya gittiği için bu panele katılamadılar. Bu paneli el altından biz teşvik ettik. Çoşkulu ve tatmin edici bir toplantı oldu. Salona girdiğimiz zaman katılanlar bizleri alkışladılar ve ‘Cumhuriyetin Koruyucuları’ diye slogan atmaya başladılar.’” Darbe günlükleri kapağını izleyen hafta yayımlanan “STK’nın işbirliği yapabileceği sivil toplum örgütleri” çalışması da günlüklerde tespit edilen yeni “sivil darbe” konseptiyle mükemmel bir uyum içinde görünüyordu. Gerek günlükler, gerekse Genelkurmay çalışması 2004 tarihini taşıyordu. […]

İlhan Selçuk, Cumhuriyet ve Ergenekon Soruşturması

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Cumhuriyet gazetesi başyazarı İlhan Selçuk’un gözaltına alındığı gün yayımlanan yazısı şu cümlelerle bitiyordu:“Başbakanın dengesizliği ortalığı allak bullak ediyor, sapla saman birbirine karışıyor, siyasetin karnı neredeyse burnuna değecek, hamilelik sancıları bir şeylere gebeliği pompalıyor… Evet, bu gidişle bir şeyler olacak… RTE 14’üncü Louis gibi ‘devlet benim’ dedikçe Türkiye’nin dengeye girmesi, ortalığın sakinleşmesi ve normalleşmesi olanaksız… Ya RTE anayasaya ve yargıya ‘sokaktaki adam’ gibi saygı gösterecek… Ya da 14’üncü Louis olmadığını RTE’ye anımsatacak ve öğretecek bir hesaplaşmaya hazırlıklı olalım… Aklın bir başka yolu yok…”Yazıda geçen “hesaplaşma”, televizyonlarda bugünün (21 Mart) en çok rağbet edilen sözcüğü… Bu tespiti yapanlar, hesaplaşmanın araçları olarak da Ergenekon soruşturması ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılma girişimini gösteriyorlar.Ergenekon soruşturması kapsamında bugün gözaltına alınan gazeteci İlhan Selçuk’un böyle bir suç girişimiyle nasıl bir ilişkisinin olabileceği soruluyor şaşkınlıkla. Tasarrufun sahibi Cumhuriyet savcılarının ellerinde bu yönde ne gibi delillerin bulunduğunu bilmiyoruz, yarından itibaren belki bir kısmını öğrenebiliriz.Dediğim gibi, İlhan Selçuk’un Ergenekon çetesiyle ilgisi konusunda herhangi bir spekülasyon yapmam mümkün değil, fakat şunu güvenle söyleyebilirim: Cumhuriyet, bu operasyonla ilgili haberlere “soğuk” bakan bir gazete olageldi ve bu soğukluğunu kendi bahçesine atılan bombaların “Ergenekon” menşe’li olduğunun ortaya çıkmasından sonra da sürdürdü. Bugün burada sözünü ettiğim bu süreci özetlemek istiyorum. Cumhuriyet’e bomba…. Cumhuriyet gazetesinin Şişli’deki binası, birincisi 5 Mayıs 2006’da olmak üzere altı gün içinde tam üç kez bombalandı; saldırılarda birer el bombası kullanılmıştı.Cumhuriyet, 10 gün boyunca eylemi “laikliğe saldırı”, “şeriatçı terör” çerçevesinde ele aldı. 14 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te manşetten girilen bir “haber” ise bu çizgide sadece bir günlüğüne derin bir kırılmanın ortaya çıktığını gösterir nitelikteydi.“Derin soruşturma” manşeti aslında tipik bir haber değildi, basbayağı bir yorumdu. Birçok okurun muhtemelen “teknik bir polis soruşturması haberi” sanıp geçtiği haber-analiz aslında şaşırtıcı değerlendirmeler içeriyor, olayın muhtemel dış bağlantılarına ve “emperyalist güçler”in inisiyatifine dikkat çekiyordu. Gazetenin içinde her gün yüzlerce “irticanın laikliğe saldırısı” mesajları yayımlanırken manşette […]

“Susalım, hukuk konuşsun” demeyenler, ne diyor?

Alper Görmüş “Bu hukuk darbesi girişimi askeri darbe girişiminden çok daha vahim, çok daha tehlikelidir. Askeri darbeye karşı hiç olmazsa ‘ne şeriat, ne darbe’ pankartları çerçevesinde göstermelik de olsa ‘asgari ve vicdani bir demokrasi’ zemini mevcuttu. Şimdi herhalde kimsenin ‘ne şeriat, ne hukuk darbesi’ diye bir pankart tasarlamasını beklemiyorsunuz. Olan biten, darbeyi, siyasete müdahaleyi ‘meşrulaştırma’ girişimidir. Bunu, bütün bu debdebede unutmayın. Unutturmayın.”Bu satırlar, Radikal’in, münafık-muvaffık herkes tarafından “çok güçlü” diye tanımlanan “yeni” yazarı Gökhan Özgün’e ait. Buraya tadımlık kabilinden küçük bir bölümünü aldım, birazdan yazısının geniş bir bölümünü aktaracağım.Gökhan Özgün, AK Parti için açılan kapatma davasıyla ilgili olarak “Konu hukuka intikal etmiştir, biz susalım hukuk konuşsun ve sonuca saygı gösterelim”ciler cephesinin tam zıttında yer alan cephenin önde gelen yazarlarından biri. Girişimi “hukukun işleri” çerçevesinde kabul etmeyi kesinlikle reddediyor ve bunun bir “savaş ilanı” olduğunu söylüyor.Yeri gelmişken, konuyla ilgili olarak basında genişçe bir blok oluşturan üçüncü gruptan da söz edelim ve böylece konunun bütün taraflarını size aktarmış olalım:Bu gruptakiler de “Devletin savaş ilanı”ndan söz ediyor ama, onlar, Gökhan Özgün ve benzerlerinin tersine, savaşı ilan edenlerin yanında duruyor. Geçtiğimiz hafta birkaçından söz etmiştik, hatırlayalım: Yiğit Bulut (Vatan, 16 Mart): “Devlet, hükümete ‘yeter, yol bitti’ dedi… Diyeceksiniz ki; davanın sonucu belli değil, nasıl son buldu! Sevgili dostlar, şu aşamada atılan adım en az sonuç kadar ‘dikkate değer’… Önemli olan ‘biz her şeyiz’ mantığı içindekilere ‘yeter, burada sizlerden başka birileri daha var, buranın kuralları, gelenekleri, sahipleri var’ mesajını vermek ve ‘yeter’ demek!” Emre Kongar (Cumhuriyet, 17 Mart): “İşte bu süreç içinde, AKP iktidarı, iç ve dış güçlerin ittifakı ile Türkiye’nin devlet biçimini doğrudan değiştirecek, sınırlarını ise zaman içinde değiştirebilecek projeleri uygulamaya koymuş görünüyor. Başsavcının kapatma davası, bu oluşumlar çerçevesindeki hesaplaşmanın bir aşamasıdır bence.”Geldik, “Susalım, hukuk konuşsun” demeyenlerin “Bu savaş kirli bir savaştır” versiyonundan seçtiğimiz iki örneğe. Birincisini söylemiştim; Radikal’den Gökhan Özcan… İkincisi de gene […]

Sayın dekanlar, daha önceleri neredeydiniz?

Alper Görmüş Büyük basın gazetelerinin internet sayfaları “Flaş… Flaş… Flaş…”larının flaşlarını yarıştırarak verdiler haberi. Aralarında en heyecanlı görüneninden, Hürriyet’ten aktarıyoruz:“Türkiye çapında, Kıbrıs dahil üniversitelerin hukuk fakültesi dekanları, az önce bir toplantı yaparak bir bildiri yayınlama kararı aldılar. İşte o bildiri: “Yirmi altı hukuk fakültesi dekanının kamuoyuna duyurusudur… 1. Yargı organları, yasama organı gibi, millet adına egemenlik yetkisi kullanır. 2. Cumhuriyet Savcıları, kanuni görevleri gereği dava açar. Bu nedenle, Cumhuriyet Savcıları, açtıkları davalarda kişisel olarak taraf değillerdir. 3. Açılmış bir dava nedeniyle hakim ve savcılara yönelik tacizlerde bulunulması, yargı organlarının Anayasa ve kanunlarla belirlenmiş görevlerinin sorgulanması hukuk devletini yıpratır. 4. Basın ve yayın organlarının yayınladıkları haberlerde ve yorumlarda, herkesin ve özellikle siyasi parti temsilcilerinin kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda yargı organlarını yıpratacak, hakim ve savcıları baskı altına alacak yaklaşımlardan özenle kaçınmaları zorunludur. 5. Yargıyı korumak, hukuk devletini korumaktır. Bu görev, hepimizindir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”Değerli dekanlarımız, tıpkı bildirilerinde yazıldığı gibi “kanuni görevi gereği dava açan” Şemdinli savcısı Ferhat Sarıkaya üzerindeki meslekten atmaya kadar varan baskılar ifa edilirken neredeydiler acaba? Ya da Sarakaya’ya destek verdi diye İzmir’den Kars’a sürülen Cumhuriyet savcısı Gültekin Avcı için bir girişimde buluunmuşlar mıydı?Ya da Kenan Evren hakkında dava açtı diye başına gelmedik kalmayan, en sonunda adı “deli”ye çıkarılan Sacit Kayasu’nun adını hiç duymuşlar mıydı?Ne tesadüf, dün (19 mart) bir başka vesileyle, Yargıtay Başkanı’nın dekanlarınkine benzer çıkışından yola çıkarak bir yazı yazan Şamil Tayyar (Star) ilginç bir liste yayımlamıştı. Piyasaya yeni çıkan kitabı “Operasyon Ergenekon”da çok daha genişinin bulunduğu liste, Şemdinli davasında başlarına iş gelen savcılar ve benzerlerini konu alıyordu. O yazıdan bazı bölümleri 26 hukuk fakültesi dekanına hatırlatalım dedik: “Kamu vicdanını kanatan hadise, hukuk çevrelerindeki çifte standarttır. Hatırlayın. Şemdinli İddianamesini hazırlayan Ferhat Sarıkaya, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın ismini iddianameye ekledi diye başına gelmedik kalmadı. Önce görevden alındı sonra görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca […]

Duydunuz mu, PKK “silahları bırakmaya hazırız” dedi…

Alper Görmüş “PKK’nın bölge sorumlusu” demeye dilimiz varmıyor mesela, ille de “sözde sorumlusu” diyoruz. Gazeteci Tuğrul Eryılmaz, “Sözdeyse bırakın çoluğunun çocuğunun yanına gitsin kardeşim” der böyle durumlarda. 16 Mart tarihli önemli bir haber, Türk basınının bu korkusu tarafından emildi ve görünmez kılındı. Haberi doğru dürüst kullanan yegâne gazete olan Milliyet’e göre PKK “silahları bırakmaya hazırız” diyordu: “Terör örgütü PKK’nın Başkanlık Konseyi’nden yapılan açıklamada diyalog çağrısı yapıldı ve buna olumlu cevap verilmesi halinde silahların devre dışı bırakılacağı belirtildi.” Fark etmişsinizdir, haberde “PKK’nın Başkanlık Konseyi” deniyor, “sözde Başkanlık Konseyi” değil. Düşünsenize, “sözde” olsaydı, biz Milliyet okurlarının “Sözde ise neden ciddiye alıp haber yapıyorsunuz, kardeşim” deme hakkımız olurdu. Namık Durukan’ın haberinin önemli bir yanı da şu: PKK ilk kez yayımladığı bu bildiriyle “Bağımsız Kürdistan olgusunu hayal ettiğini ama gerçekleştiremeyeceğini anladığını” kabul ediyor. Bildiride şöyle deniyor: “Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü için yeni bir sürecin geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. (…) Biz Kürt sorununun şiddet yöntemiyle değil, diyalog ve barışçıl yöntemlerle çözülmesi için önderliğimizin (PKK jargonunda “önderlik”, Abdullah Öcalan demek –A.G.) son iki görüşmesinde ifade ettiği çerçeveyi de eksen alarak, bir kez daha Türk devleti ve hükümetine barış ve diyalog çağrısı yapıyoruz. Türk devletinin de olumlu cevap vermesi halinde Kürt sorununun çözümünde yeni ve silahların tümden devre dışı edileceği bir sürecin başlatılması için hareket olarak gereken sorumluluğu göstereceğimizi açıkça deklare ediyoruz.

Kapatma davası: ‘Toplumsal yöntem’den ‘hukuksal yöntem’e mi geçildi?

Alper Görmüş Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın dava açtığı AKP ve DTP’nin kapatılması halinde TBMM’de Kürtleri temsil eden bir parti kalmamış olacak. 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra TBMM’de Doğu ve Güneydoğu’yu sadece bu iki parti temsil ediyordu. Ancak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı önce “PKK’nın temsilcisi olmakla” suçlanan DTP, ardından da “laiklik karşıtı” denilen iktidar partisi AKP’ye kapatma davası açtı. Kapatma davası tam da sınır ötesi harekât sonrası Kürt sorununun çözümü için sivil planların dillendirildiği, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Başbakan yardımcısının DTP’lilerle görüştüğü sırada geldi. Eğer bu iki parti de kapatılırsa, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki 21 il TBMM’de temsil edilmemiş olacak. Başka bir deyişle Meclis çatısı altında Kürtlerin temsilcisi herhangi bir parti olmayacak. Kürtleri temsilen TBMM’de bulunan tek kişi ise seçimlerde Hakkâri’den bağımsız aday olarak Meclis’e girmeyi başarabilen Hamit Geylani olacak. 22 Temmuz seçimlerine göre Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde bulunan Adıyaman, Ağrı, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Hakkâri, Kars, Malatya, Mardin, Muş, Siirt, Tunceli, Şanlıurfa, Van, Batman, Şırnak ve Ardahan illerinden toplam 107 milletvekili Meclis’e girmeyi başarabildi. Bu milletvekillerinden 77’si AKP, 21’i de seçimlere bağımsız olarak giren DTP’lilerdi. Doğu Anadolu Bölgesindeki Adıyaman, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Kars, Malatya ve Ardahan’dan TBMM’ye girebilmeyi başarabilen geri kalan 9 milletvekilinden 6’sı CHP ve 3’ü de MHP’den seçilmişlerdi. Seçimlerde bu 21 ilde kullanılan geçerli 4 milyon 590 bin 506 oyun, 2 milyon 488 bin 838’ini AKP, 997 bin 960’ını bağımsızlar adı altında seçime katılan DTP almıştı. Toplam 3 milyon 486 bin 798 oy alan AKP ve DTP dışında kalan 11 partinin aldığı toplam oy sayısı ise 1 milyon 103 bin 708 olmuştu. Bu 21 ilin seçim sonuçları ise şöyle olmuştu: Adıyaman’da 244 bin 571 geçerli oyun 159 bin 735’ini alan AKP 4 milletvekilliği kazanırken; oyların 39 bin 871’ini alan bağımsızlar ise milletvekili çıkaramadı. Ağrı’da 163 bin 672 geçerli oyun 103 bin 138’ini alan AKP 5 milletvekilliği […]

Cumhurbaşkanı Gül: ‘Din dersinde, dinle ilgim yok diyenler zorlanmamalı’

Alper GörmüşCumhurbaşkanı Abdullah Gül, İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) 11. Zirve konferansı için Senegal’e giderken, uçağında birlikte götürdüğü üç gazeteciye (Sabah’tan Erdal Şafak, Zaman’dan Ekrem Dumanlı, Milliyet’ten Hasan Cemal) önemli açıklamalarda bulundu. Başbakan Erdoğan’ın açıkladığı “Kürt Paketi”nin oluşturduğu hararetli atmosfer nedeniyle üç gazete de Cumhurbaşkanı’nın o meseleye ilişkin düşüncelerini öne çıkarmıştı. Oysa Gül’ün, Danıştay’ın son kararından sonra ne yapılacağı bilinemeyen zorunlu Din Kültürü ve Ahlak dersiyle ilgili olarak sarf ettiği sözler, bence çok daha önemliydi.Hatırlayacaksınız, bir Alevi öğrencinin velisinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurması üzerine, mahkeme bu haliyle dersin sadece bir dinî yaklaşıma ağırlık verdiği için zorunlu olamayacağına hükmetmişti. Ardından da Danıştay, benzer bir karar almıştı.Bu sayfalarda, hafta başında yer alan “Zorunlu din dersi: Aslında kolay ama yine çaktık!” başlıklı yazımda, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in öngördüğü formülün pekâlâ işleyebilecek bir formül olduğunu yazmıştım. Buna göre, bu zorunlu dersteki İslam ve Sünni ağırlığı kaldırılıp ders “dinler üstü” bir içeriğe kavuşturulacak; buna karşılık isteyene Sünniliğin, isteyene de Aleviliğin ibadetlerinin anlatıldığı ve öğretildiği seçmeli bir ders müfredata eklenecekti.Bugünkü (14 Mart) gazeteler, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) milletvekili ve İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül’ün Danıştay’ın kararının doğru olduğunu savunan sözlerini haberleştirmişlerdi. İktidar kanadından gelen ve bu dersten sınıfı geçebileceğimiz umudunu veren çıkışlar bu kadar… Fakat Cumhurbaşkanı Gül, onların tümünden liberal bir çıkış yaptı: Şimdiye kadar hep “çocuklarına din eğitimi vermek isteyen ailelerin hakları”ndan söz edilirdi. Cumhurbaşkanı Gül ise bu demokratik hakkın ikiz kardeşini ilk kez bu kadar açık bir biçimde telaffuz etti: “Din dersi sorunu ‘Bu işle ilgim yok’ diyenleri de zorlamadan nasıl çözülebilir?”Bugün (14 Mart) Sözünü ettiğim üç yazarın köşelerinde hemen hemen aynı kelimelerle ifade edilen bu önemli laik çıkışın Erdal Şafak’ın aktardığı biçimini sunuyorum:“Din eğitimi çok sağduyulu incelenmeli. Siyaset, ideoloji karıştırılmadan, AB’ye bakarak değerlendirilmeli. Örneğin konunun uzmanlarının çağrılacağı bir şura düzenlenmeli. Bugünkü durum ne ona yarıyor, ne de buna. Din […]

Tahsilli fakat çalışmayan: İktidarın yeni annelik modeli bu mu?

Alper Görmüş Kronikmedya’daki diğer başlıklar:1) Ev kadını: Başbakan seviyo, Yargıtay sevmiyo!2) Türk basınında iyi şeyler de oluyor! Bir ülkede kızların okullaşma oranı yükselirken işgücündeki kadın istihdamının azalması beklenemez. Çünkü istisnaları hariç tutarsak, okumak çalışmak içindir. Fakat son yıllarda Türkiye’de olan, tam bu. Önce rakamlara bakalım… (iki alandaki rakamları da Radikal’in haberlerinden derledim):Kızların okullaşma oranında son 10 yılda büyük bir ilerleme kaydedilmiş durumda. İlköğretimde net okullaşma oranı 1997’de kız çocukları için yüzde 78,97 iken, 2006-2007 öğretim yılında yüzde 87,93’e yükseldi. 1997-98 öğretim yılı için lise ve dengi okullarda kız çocuklarının net okullaşma oranı yüzde 34,16 iken 2006-2007 öğretim yılında yüzde 52,16 oldu. Fakülte ve yüksekokul düzeyinde ise 1997-98 yılında yüzde 9,17 olan kız çocukları için net okullaşma oranı, 2005-2006 öğretim yılında yüzde 17,41 olarak gerçekleşti.Buna karşılık kadın işgücünün istihdamında tam tersi bir gelişme gözleniyor. Türkiye İstatistik kurumu’nun 2007 İşgücü İstatistikleri’ne göre kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 23.4 geriledi ve bir yılda 237 bin kadın, işgücünden koptu. Ayata: Çelişki yok Prof. Dr. Ayşe Ayata’nın Milliyet’ten (10 Mart) Devrim Sevimay’a verdiği söyleşideki argümanlar geçerliyse, ortada bir çelişki yok. Çünkü zaten iktidarın kadın politikası bu. Söyleşinin başlığıyla söylersek: “Özelde yüceltilmiş ama kamuda olmayan kadın.” (Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in bize armağan ettiği bu yanlışlığı galiba düzeltemeyeceğiz. O başlık tabii ki “Özelde yüceltilmiş ama kamusal hayatta olmayan kadın” diye düzenlenmeliydi. Kamu, “devlet alanı, resmî alan” demek; oysa Ayşe Ayata burada ev dışı sosyal hayattan söz ediyor.)Düşüncelerini şöyle açıyor Prof. Ayata: “Aslında AKP kadın hakları içerisinde bazılarının lehine bilinçli bir tercih kullanıyor… Mesela eğitimi seçiyor. Çok aktif olmasalar da kız çocuklarının okuması gerektiği konusunda samimiler. Tabii meslek sahibi olması için değil, daha iyi bir eş ve anne olması için. (…) Aile içi rol modellerini değiştirmeyi hiç düşünmüyorlar. Mesela okul kitaplarındaki bu tür rol modellerinin sorgulanmasına yönelik çalışmalar vardı, onların hepsini durdurdular. Hâlâ anne bulaşık yıkıyor, baba […]

Güneydoğu paketi ve ekonomide vakit kaybı..

Mustafa Sönmez AKP, hem gün be gün yaklaşan ekonomik kriz karşısında hem de gündemin baş meselelerinden Güneydoğu konusunda toplumu oyalamaktan öteye gitmeyen beyhude icraatlarla 2008’i de kayıp yıllar listesine yazıyor. Milli gelir hesaplama yöntemini değiştirmekle önemli bir hamle gerçekleştirdiğini sanan Hükümet, bu muhasebe oyununun birçok rasyoyu (oranı) değiştirerek çok çeşitli soruna deva olacağına kendini inandırmış göründüğü gibi, toplumu da buna inandırmaya çalışıyor. Milli geliri yüzde 30 kabartarak, dış kreditörlere makyajlı bir Türkiye yüzü sunmakla yabancı kaynak girişini daim kılacağını sanan Hükümet, aynı yolla IMF’nin bütçe konusundaki kuşatmasını aşıp yerel seçimler için gönlünce kaynak kullanmayı hesaplıyor. Ama bu manevraların hiçbir işe yaramayacağı bugünden görünüyor, fakat bu beyhude atraksiyonlar Türkiye’ye sadece vakit kaybettiriyor. Güneydoğu sorununda 2008 öncesinde yüzüne taktığı güvercin maskesi ile 2007 seçimlerinde Kürtlerden önemli oranda oy toplayan AKP, seçim sonrası askeri “çözüm”lere kayarak şahin yüzünü göstermiş, neye yaradığı pek belli olmayan sınır ötesi operasyonların ardından, sözde “sınır içi” hamlelere geçmiş havasını yaymaya, bunu da New York Times üstünden iç ve dış kamuoyuna yaymaya çalışmaktadır. Hemen belirtelim ki, hem ekonomi ile ilgili büyük bir şamata ile takdim edilen milli gelirdeki muhasebe oyunu hem de Güneydoğu ile ilgili üfürülen 12 milyar dolarlık yatırım paketi balonu toplumu oyalamaktan, zaman kaybettirmekten öte bir şeye yaramayacaktır. Söz konusu atraksiyonlardan Güneydoğu’da yoğunlaşalım. Güneydoğu AtraksiyonuNedense New York Times üstünden üfürülen 12 milyar dolarlık yatırım paketi niyetinin hiçbir inandırıcılığı yoktur. Birincisi, böyle bir kaynak nereden bulunacaktır? 2008 Bütçesinde Güneydoğu ile ilgili özel bir ödenek olmadığına göre, kamu yatırımları demetinde zaten var olan ve önceden programlanmış GAP yatırımları, şimdi yeni yatırım hamlesiymiş gibi takdim edilecektir. Doğu ve Güneydoğu sorununun iş ve aş meselesinin yıllardır sadece GAP projeleri ile çözüleceği, bir nakarat haline getirilmiş ve başka hiçbir yaratıcı proje geliştirilmemiştir. Dahası, Bölgenin Kuzeyi için hiçbir yapıcı adım da atılmamıştır. “GAP sihirli değneği”nin aslında Bölge için değil, daha çok Batı’daki gelişmiş […]