Habervs

Habervs

Kült, kültlere karşı

Türkiye’nin ilk kültürel incelemeler dergisi Kültnisan ayında piyasaya çıktı. Dört ayda bir yayınlanacak akademik ve aynı zamanda okunabilir bir “kültürel incelemeler” dergisi olma amacında. Etimolojik olarak, toprağı ekip biçmek, terbiye etmek anlamına geliyor. Kült isminin seçilmesinin nedeni ise hem kültürle ilgili bir dergi olduğunu sezdirmek ve kültlere karşı olduklarını belirtmek. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden, Kültürel İncelermeler Yüksek Lisans Programı İdari Asistanı, Mesut Varlık Kült isminde karar kılınmasının bir diğer nedenini de şöyle açıklıyor:“Kült isminde karar kılmamızın en büyük nedeni, Aziz Nesin’in kendisine “Nesin?” sorusunu soyadı olarak seçmesindeki motivasyondur. Derginin kapağına her baktığımızda, dünyanın kültlerle yaşadığını hatırlayacak ve bu dergide bunun için ne yaptığımızı sorgulayacağız.” Kültürel incelemeleri 20. yüzyıl başında Avrupa’da akademik ve entelektüel çevrelerde yaşanan “disiplin” tartışmasının bir sonucu olarak tanımlayan Varlık. “Özellikle sosyal bilimlerdeki ve pozitif bilimlerdeki birbirini görmez/duymaz boyuta gelen uzmanlaşma, neredeyse her bir disiplini dünyadan soyutlanmış birer laboratuarın içerisine hapsetmeye başlamıştı” diyor. Bugün artık kültürel incelemelere ihtiyaç olup olmadığı tartışmalarının da Kült’te yer alacağını derginin bu anlamda kendi alanını da sorgulayacağını anlatıyor. Bu sebeple ilk sayılarında Slavoj Zizek’in “Kültürel İncelemeler Üçüncü Kültüre Karşı” makalesini yayınladıklarını da sözlerine ekliyor. Kültgenç akademisyen adayları ve yüksek lisans öğrencilerinin yayın kurulunda olduğu, kontrol kadrosunu ise akademisyenlerin oluşturduğu bir dergi. Ortak bir dünya görüşüne sahip birkaç kişinin bir araya gelerek çıkardığı bir dergiden çok, hayata, dünyaya dair farklı dertleri, söyleyecek sözü olan insanların içinde bulunduğu bir kadro oluşturmaya çalıştıklarının altını çiziyor Varlık. Kültiçerik olarak her sayısında dosya konusu olan bir dergi. İlk Özel Dosya konusu “Kanon” ikinci sayıda ise “Kültür” konuşulacak. Kült Kayıt, Kült Bakış, Kült vs, Kült Deneme, Serbest Bölge bölümlerinde ise dosya konusundan farklı konular da işleniyor. Örneğin Kült Bakış bölümü dünya ve Türkiye gündemini “kültürel incelemeler” açısından inceliyor. Kült vs. ise kültürel incelemelerin kendisini tartışıyor. Çevirilere de yer verecek olan dergi Türkçe literatüre bu yolla katkıda bulunmayı […]

Sosyal bir hastalık: Göztepelilik

“…Aklımdan çıkmayan şey ise elinde bir fırça ve boya kovasıyla gelip, beyaz Murat 124’ünü baştan aşağı sarı kırmızıya boyayan komşumuz olmuştu. İşte o gün gerçekten anlamıştım Göztepe sevgisinin ne kadar delice bir şey olduğunu.” Şimdi her yer sarı-kırmızı İzmir’de. “Göztepeliyim” diyen kimse uyumuyor; günlerce gecelerce doyasıya şampiyonluğu ve eski güzel günlere dönüşü kutluyor. Güzelyalı Park, Göztepe sahili ve köprüsü birazcık alkolden belki ama daha çok mutluluktan sarhoş. Havai fişekler durmuyor, meşaleler hiç sönmüyor; sesler hiç kısılmayacakmış gibi söylenen marşları durmuyor Göztepelilerin. Efsane, verdiği sözü tutuyor üç sezondur. Dönüyor düştüğü ıssız kuytu yerlerden. 2003/04 sezonunun sonunda Süper Lig’e veda edilerek başlayan çöküş bir türlü durdurulamamıştı. Her alanda düşüşteydi Göztepe, hem mali ve idari, hem de sportif. Belki de tek eksilmeyen Göztepe taraftarının sevgisi ve tam desteğiydi. Fakat o kara günler, büyük bir isyanın başlangıcı oldu. Söz konusu Göztepe olduğunda her şeyin başlangıcı bir isyandı zaten. İzmir’in bir başka futbol takımı Altay’ın deplasmana giden kafilesi içinde yaşanan bir anlaşmazlık sonucu takımdan ayrılan bazı futbolcular kendi semtlerinin takımını kurmak ister. İşte böyle başlar isyan. Tarih 14 Haziran 1925’tir ve şimdiki tezahüratlarda haykırdığımız gibi güneş doğmuştur İzmir’de. Bu bir tarih dersi değil belki ama Göztepe’nin tarihi, bir efsanedir her anlamda. 60’ların sonu ve 70’lerin başında bırakalım üç büyükleri, Avrupa’nın köklü takımlarını karşısında diz çöktüren Göztepe’yi büyüklerimizden dinledik biz. Anlatılanlar bir masal gibi geldiği içindir belki de efsane diyoruz biz takımımıza.“18 yıl bekledik biz, statları inlettik biz” Eskiler “Büyük çöküş var” diyordu fakat biz zaten Göztepe’yi 2. Lig’den daha başka bir ligde görmemiştik. Haziran 98’de yine şimdiki gibiydi Güzelyalı caddeleri. Zafer sarhoşluğu içindeki binlerce taraftar 18 yıl sonra gelen şampiyonluğu ve Süper Lig’e çıkışı trafiği kilitleyip umursamaz bir sevinç içinde kutluyordu. Kutlamaların arasında sarı-kırmızı formasıyla şaşkınlık içinde insanları izleyen bir çocuk yüzüydüm sadece. Birbirini hiç tanımayan insanların birbirine sarılıp ağladığını, içip eğlendiğini, marşlar söyleyip halaylar […]

Her hafta 16 sayfa muhalefet

Geçmişte hem ana akım medyada hem de bağımsız yayın girişimlerinde bulunmuş bir grup gazeteci, “bağımsız gazeteciliğin tam zamanıdır” diyerek “Haftalık muhalif” 16 Sayfa’yla tekrar yayın hayatına dönüyor adresinden ulaşılabiliyor. 16 Sayfa’nın kurucularından Cengiz Erdinç, Uğur Güç ve arkadaşları “Haftalık Muhalif” çizgilerini ve gazetecilik anlayışlarını HaberVs’ye anlattı. – Neden 16 Sayfa?Cengiz Erdinç: İnternet sayfası ve benzeri gibi işleri önceden ayarlamıştık. Yüksüz bir isim olsun ve altını biz dolduralım istedik. En az maliyetle, en kaliteli baskıyı yapıp en kaliteli haberleri verebilmek ve bunu 16 sayfa da sınırlayabilmeyi hedefliyoruz. İlerleyen zamanlarda yayınlarımız asla 16 sayfayı geçmeyecek ve bunu standart olarak belirledik. “Bizim patronumuz yok ve asla olmayacak!” -Sloganınız “Haftalık Muhalif”, siz neye muhalifsiniz?C.E: Biz günlük yaşam içerisinde muhalifiz. Bu sloganın politik imaları da var. Aslında evrensel kuralları gereği gazetecilik “muhalif” bir iştir. Gazetecilik yerleşik düzeni sorgular. Türkiye’de bir dönem sıkça gündeme getirilen “Türkiye’de iyi şeyler oluyor” furyası gazetecilik değildir. Gazete patronlarının çalışanlarından talep ettikleri şey gazetecilik değil. Gazetecilik özü itibariyle aslında eleştiri mesleğidir. Eleştiri de muhalif olmayı gerektirir. Uğur Güç:Haberler oluşurken artık muhabirler yerine ajanslar kullanılıyor. Örneğin; Anadolu Ajansı’ndan ve diğer ajanslardan haberler seçilerek gazetelere servis ediliyor. Bu nedenle örneğin sendikalarla ilgili haberler gazetelerde fazla yer bulamaz. Ayrıca büyük şirketlerle ilgili muhalif yazılar da reklam kaygısı nedeniyle gazetelerde yer bulamıyor. Gazetecinin işi araştırmak ve sürekli sorgulamaktır. Olmayanı yazabilmektir. Bu nedenle biz yaygın medyada pek itibar görmeyen, kullanılmayan haberleri yayınlayacağız. “Konusunda uzman herkese kapımız açık” -16 Sayfaya gazeteciler dışında başka meslek gruplarından da destek olacak mı?C.E:Gazetecilik aslında toplumun gözü kulağıdır. İfade özgürlüğü düşünüldüğünde herkesin yapabileceği bir iştir ama karmaşık dosyalar, yolsuzluklar, kamu kuruluşlarının yaptığı bir takım işler düşünüldüğünde gazetecilik ayrıca uzmanlık da gerektirir. Konusunda uzman herkes destek olabilecek, yazı yazabilecek. Örnek vermek gerekirse çevre sorunlarıyla ilgilenen ve davalar açmış HES’ciler kendi uzmanlık alanları dâhilinde gazetemizde elbette ki yazacaklar. Ayrıca bununla birlikte ifade özgürlüğü açısından […]

Demirkubuz: ‘Yüzlerce Tarkovski’cik ve Bresson’cuk çıktı’

Türkiye sinemasına getirdiği farklı anlatım ve yorumuyla neredeyse “fanatik” bir hayran kitlesine sahip yönetmen Zeki Demirkubuz’a göre günümüzde bir çok yönetmen ve film yapımcısı belli başlı yönetmenlere öykünerek o kadar çok film üretmeye başladı ki, bir tür koleksiyonculuk yaklaşımı belirdi ve ortaya “yüzlerce Tarkovski’cik ve Bresson’cuk çıktı”. Demirkubuz, toplumdaki gerçeklerin filmlerinin her zaman esas malzemesi olduğunu belirterek, bazı özel efektler ve kurguların kendisinde de olduğunu, ancak gerçeğe sadık olma duygusunun her zaman daha ağır bastığını, filmlerini üretirken bu gerçekleri mutlaka işlediğini söylüyor. Ancak bu yaklaşımıyla taban tabana ters düşse de hayranı olduğu Dostoyevsky’nin ‘Suç ve Ceza’ isimli romanını bir gün Amerika’da çekeceği bir filme uyarlamak gibi bir arzusunun olduğunu vurgulayarak şöyle devam ediyor:“Ama bunları klişe haline getirmeye gerek yok bence. Önemli olan gerçekliği en yalın haliyle yansıtabilmektir. İnsan bir meseleyi ele alıp onu yansıtırken, işlediği durumu ahlaki açıdan değiştirmemelidir.” Demirkubuz’un bu sözleri, yönetmenin yaşadığı toplum ve onun gerçeklerini gerek en yalın, gerekse de en yoğun biçimde filmlerinde ne kadar çok yansıtmaya çalıştığının bir kere daha altını çiziyor. 4 Mayıs 2011’de İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi VCDMFA ve FTVMA programları kapsamında, Prof. Dr. Nezih Erdoğan’ın organizasyonu ve moderatörlüğü çerçevesinde, Santralistanbul Kampüsü’ne “Sesten Sessizliğe/Aydınlıktan Karanlığa” başlığı altında söyleşiye gelen yönetmen Zeki Demirkubuz, toplum ve birey, iç hesaplaşma ve insan ilişkileri gibi konular çerçevesinde filmlerini nasıl bir bakış açısıyla ortaya koyduğunu anlattı. Ana akım sinemada gözlemlenebilen bütünlüğü ve devamlılığı koruma dürtüsünü Demirkubuz kendi yaptığı filmlerde nasıl kırdığını şöyle ifade etti:“Görüntü için de aynı şeyi söyleyebilirsiniz. Gerçekten kendi deneyimlerinizden bu kırılmayı estetik adına filminizi süslemek için yapabilirsiniz. Günümüzde bunun daha yaygın olduğunu düşünüyorum; özellikle Avrupa sinemasında. Ancak bu durum Tarkovsky ve Bresson gibi yönetmenlerden, ‘80’lerden sonra, daha elistist bir hale geldi. Örneğin Haneke gibi bir yönetmen sesler ve görüntülerle oynarken aynı zamanda belirli bir duygu kırılmasıyla bunu yaptı.” Demirkubuz’a göre, özellikle de teknolojinin hızlı […]

İşte Ahmet Şık’a ait ‘suç delilleri’

Ahmet Şık, her tür iktidar odağına dokunup mağdur insanların sesini kamuoyuna duyurmayı hedefleyen hak haberciliği anlayışı nedeniyle yeri geldi işten atıldı, yeri geldi hakkında davalar açıldı, yeri geldi dayak yedi ve şimdi de tutuklandı. O, haberleriyle muktedirlerin gözünde hep suç işledi. Ahmet’in doğum gününde bu kabarık “suç delillerini” tarayıp bir dosya hazırladık. Haber ve arşiv tarama / “1991’den beri gazetecilik mesleği ile uğraşıyorum, dört yıldır da Bilgi Üniversitesi’nde gazetecilik üzerine ders veriyorum. Gazetecilik tarafsız bir meslek olmayıp her zaman mağdurun yanında ve ezilenin yanında olmak zorundadır. Gazeteciler görmeyenin gözü, duymayanın kulağı, konuşmayanın sesi olmalıdır. 20 yıl boyunca her zaman hedefime üniforma giymiş ya da kravat takmış iktidarı koymuşumdur. Çünkü iktidar her zaman sorunlu bir alandır. Önemli olan iktidara yandaş olmak değil eleştirmektir.” Ahmet Şık, gözaltına alındıktan sonra mahkeme sorgusunda gazeteciliğini bu sözlerle açıklamıştı. Ahmet, daha sonraki tüm açıklamalarında da bu gazetecilik anlayışının altını çizdi. Ahmet’in bu gazetecilik anlayışını sürekli vurguluyor olması boşuna değil zira Ahmet de farkında ki kendisi ve tutuklu birçok gazeteci üzerinden aslında savunduğu gazetecilik anlayışı da yargılanıyor. Ahmet, hiçbir iktidar odağına yanaşmadı, tam tersine hangi iktidar odağı ‘asıl muktedirse’ esas olarak onunla uğraştı, mağdur insanların sesini kamuoyuna duyurmayı hedefleyen bu hak haberciliği anlayışı nedeniyle yeri geldi işten atıldı, yeri geldi tehditlere maruz kaldı, yeri geldi hakkında davalar açıldı ve şimdi de yeri ve zamanı geldi, tutuklandı. Ahmet meslek hayatı boyunca haberleriyle iktidar odaklarının nezdinde çok ‘suç’ işledi. Aşağıda Ahmet’in bugüne kadar yazdığı haberlerden 21 haberlik bir seçki yer alıyor. Manisa’da işkence gören liselilerin davasından gecekondu yıkımlarına farklı alanlardan daha fazla ‘suç deliline’ ihtiyaç duyan olursa ulaşmak zor değil, devlet kütüphaneleri sabah 09.00 akşam 18.00 arasında hizmette! Resim-1 / Gazi olaylarıİstanbul Gazi Mahallesi’nde 1995 Mart’ında yaşanan olayları Cumhuriyetiçin izleyen muhabirlerden biri de Ahmet Şık’tı. Ahmet olaylar sırasında, sonradan hafızalara kazınacak olan halka ateş açan polislerin fotoğrafını çekecekti. O […]

Fotoğrafçılardan ‘işçi’ Ahmet Şık’a plaket

Hak haberciliğinin Türkiye’deki önemli isimlerinden, HaberVs Editörü Ahmet Şık’a Uluslararası İşçi Filmleri Festivali açılışında, belgesel fotoğrafa yaptığı katkılardan ötürü teşekkür plaketi verildi. Duygu Sipahioğlu – Esra Söylemez Hak haberciliğinin Türkiye’deki önemli isimlerinden, HaberVs Editörü Ahmet Şık’a Uluslararası İşçi Filmleri Festivali açılışında, belgesel fotoğrafa yaptığı katkılardan ötürü teşekkür plaketi verildi. Plaketi Fotoğraf Vakfı, RED Fotoğraf Grubu ve Galata Fotoğrafhanesi adına Ahmet Şık’ın eşi Yonca Verdioğlu’na veren Fotoğraf Vakfı üyesi Özcan Yurdalan, Şık’ın meslek yaşamı boyunca haberleri ve fotoğraflarıyla, ezilenlerin sesini duyurmak için gösterdiği çabaya dikkât çekti: “Onu zaten hepimiz tanıyoruz. Ahmet gazetecidir, hakikati araştırır. Foto muhabiridir. Hakkını arayan halkların mücadelesine fotoğraflarıyla tanıklık eder. Örgütlü bir işçidir, sendikalı bir gazetecidir. Basın özgürlüğünün sadece birilerinin yukarıdan hak vermesiyle değil, çalışanlarının sendikal mücadelesiyle gerçekleşeceğini bilir. Defalarca başı bu nedenle belaya girmiş bir gazetecidir. İşte bu nedenlerle basın fotoğrafına ve belgesel fotoğrafa yaptığı katkılardan ötürü bu yılki teşekkür plaketimizi Ahmet Şık’a veriyoruz.” Fotoğraf emekçileri, Ahmet Şık’ın gözaltına alındığı 3 Mart’tan beri, meslektaşlarının maruz kaldığı haksızlığa dikkat çekmek için, fotoğraf merkezli eylemlerde bulunuyor. sitesi üzerinden duyurulan bu etkinliklerden ilki, Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun 13 Mart’ta Taksim’de gerçekleştirdiği geniş katılımlı yürüyüşte ortaya çıktı. Aralarında gazeteci ve fotoğrafçıların da bulunduğu 500 kişi, ağızları siyah bantla poz verdiler. (Bu fotoğrafların bulunduğu panolara sitede ulaşılabilir.) Şık’ın meslek hayatı boyunca belgelediği ve onun duruşunu anlatan görüntülerden oluşan “Ahmet Şık’ın Objektifinden: Ben Tanığım” sergisi ise 8 Nisan’da Beyoğlu Karşı Sanat salonunda açıldı. Bu sergi Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin açılışının yapıldığı İTÜ Maçka yerleşkesine getirilmeden önce İstanbul’da Evrensel Sanat, Kazım Koyuncu Kültür Merkezi ve Nazım Hikmek Kültür Merkezi’ni dolaştı. “Ahmet Şık’ın Objektifinden: Ben Tanığım”, Şık’ın öğretim görevlisi olarak çalıştığı, Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü’nde sergilenmek üzere 9 Mayıs’ta santral yerleşkesine taşınacak.

Filtreli internet geliyor

BTK’nın onayladığı “İnternetin Güvenli Kullanımına Dair Usul ve Esaslar Taslağı” 22 Ağustos’ta yürürlüğe girecek. Bu taslağın Türkiye’de internete sansüre neden olup olmayacağı tartışılıyor.

Sayın Başbakanım, sebep?

Senaryosunu Yılmaz Erdoğan‘ın yazdığı ve Ömer Faruk Sorak‘la birlikte yönettiği 2001 yapımı Vizontele‘yi hâlâ seyretmeyeniniz varsa mutlaka izleyin. 10 yıl içinde Türk sinemasının kültlerinden biri haline gelen Vizontele, bugün pek çoğu süper star haline gelmiş oyuncuların hayat verdiği karakterleri ve diyaloglarıyla izlemeye doyamayacağınız bir yapım. Vizontele’nin en sevdiğim ve bana en çarpıcı gelen diyaloğu, kasabaya televizyon getirmeye çalışan belediye başkanı Nazmi(Altan Erkekli) ile karısı Sıtı Ana (Demet Akbağ) arasında geçer. Nazmi eve yeni getirdiği televizyonu huşu içinde seyredip yarı tozunu alma, yarı okşama havasındayken içeri Sıtı Ana girer ve sorar; “Nedir bu?” Nazmi başını kaldırmadan cevap verir: “Vizonteledir hanım” ve konuşma devam eder: – Ne işe yarıyor? – Dünyayı evimize getirecek. Sıtı Ana kısa bir duraklamadan sonra bir omzunu hafiften kaldırarak sorar: “Sebep?” Başbakan’ın Haliç Kongre Merkezi’ndeki “Çılgın kalabalık” önünde sunduğu “Çılgın projesini” dinlerken aynı soru aklıma geldi… “İstanbul’un batısında, Marmara’yla Karadeniz’i birleştiren bir kanal açacağız. Bu kanalın uzunluğu 45-50 kilometre, genişliği 150-200 metre olacak, böylece İstanbul’da iki yarımada ve bir ada oluşacak… “ Peki, Sayın Başbakan, ben de Sıtı Ana gibi soruyorum: Sebep? Diyorsunuz ki, ”Projenin önemli gerekçelerinden birisi, Boğaz trafiğini azaltmak ve Boğaz’daki tehlikeyi ortadan kaldıracak derecede minimize etmeye yöneliktir. Şu anda İstanbul Boğazı’ndan yılda 358 milyon 590 bin ton yük taşınıyor. Yılda yaklaşık 4 milyon ton LPG, 3 milyon ton kimyasal madde ve 139 milyon ton petrol taşınıyor. 147 milyon ton tehlikeli madde her gün her saat İstanbulumuzu, İstanbulumuzun güzelliğini, İstanbulluları ciddi manada tehdit ediyor. Bir medeniyet şehri olan İstanbul’da kültürel eserler, ata yadigarları ciddi tehdit altında. Boğaz ve çevresinde yaşayan, çalışan 2 milyona yakın nüfus aynı şekilde tehdit altında…” Hemen arkasından da ekliyorsunuz: “Kanal sadece bir ulaşım projesi, enerji ve çevre projesi olarak görev yapmayacak, kanal çevresinde modern bir yaşam alanını da oluşturacağız. Bunlar düzenlemede çok daha farklı ölçütlerde olacak. Kongre, festival, fuar merkezleriyle, otelleri, spor […]

Devr-i Âlem’in yeni devri

İstanbul’un örnek sanat, eğitim ve eğlence merkezlerinden santralistanbul’da sergilenen “Devri-i Âlem” enstalasyonu özgün haline döndü: Yunan sanatçı Lemos’un bu enstalasyonda kullandığı göçmen tekneleri, Rumeli Fener’inde bakım gördü. 1911’de hizmete giren ve 40 yıl boyunca İstanbul’un elektriğini tek başına karşılayan Silahtarağa Elektrik Santrali 2007’den beri kentin önemli kültür, sanat ve eğitim merkezlerinden biri. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin, her disiplinden modern sanata ev sahipliği yapan Ana Galeri ve Enerji Müzesi’yle paylaştığı yerleşkenin yeni ismi santralistanbul. Korunan tarihi yapıların, modern mimariyle birleştiği 118 dönümlük alan kamusal alanda sergilenen eserleriyle de dikkat çekici. Hiç kuşkusuz, bugün restoran olarak hizmet veren iki tamir atölyesinin arasında, asılı oldukları yaklaşık 6 metrelik köprüde bir kabuk gibi örtüşen iki kayık en akılda kalanı. “Uçan kayıklar” Santral’e Ekim 2007’deki “Göç: Sanat ve Tarih Üzerine Düşünceler” başlıklı uluslararası sempozyum sırasında yerleştirilmişti. Sempozyum ve yerleştirmenin aynı anda gerçekleşmesi tesadüf değildi. Yunan Sanatçı Kalliopi Lemos, “Devr-i Âlem–Round Voyage” ismini verdiği bu enstalasyonunda, Yunan adaları kıyılarında terk edilmiş bulunan iki ahşap tekneyi kullanmıştı. Göçmenlerin, Doğu’dan Batı’ya kaçışını simgeleyen bu iki tekne çelik bir köprüye yerleştirildi. Lemos’a göre teknelerin alt alta ve zıt yönleri gösterecek şekilde asılması, hayat döngüsünü ve dairesel yolculuğu çağrıştırıyordu. Nitekim “havada” dört yılı geride bırakan “Devr-i Alem” kayıkları, Haliç’in hava şartlarına daha fazla dayanamadı ve geçtiğimiz aylarda tıpkı sudaki benzerleri gibi “karaya çekilerek” bakıma alındı. Rumeli Feneri’ne götürüldü, çürüyen ahşapları yenilendi ve boyandı. Murat Usta, üste olduğu için suyla doğrudan teması bulanan teknesini polyesterle kapladı. Tamirden sonra teknelerin, 2008’deki haliyle karşılaştırıldığında bile daha iyi durumda olduğu görülüyor.Devr-i Âlem’in Santral’e dönüşü nedeniyle Kalliopi Lemos’a ulaştık ve yerleşkesinin sembollerinden biri haline gelen enstalasyon hakkındaki bilgilerimizi tazeledik. 1951’de doğan ve Londra’da çeşitli sanat dallarında eğitim gören Lemos Devr-i Alem”in “sınırlar, kültürler ve kimlikler arasında olma vurgusu taşıdığını” söylüyor: “2006’da Yunanistan’da başlayan ve 2007’de santralistanbul’da devam eden üç aşamalı çalışmam, 2009’da Berlin Brandenburg Kapısı önündeki […]

Psikolojide ‘klinik’ bir tartışma

Psikologlar yıllardır bir meslek yasaları olmadığını söylüyorlardı. Yeni çıkartılan Sağlık Meslek Yasası’nda artık psıkologların da bir yeri var ama psikologlar o yerden pek memnun değil. Meclis Genel Kurulu’nda 6 Nisan 2011’de kabul edilen Sağlık Meslek Yasası, içerdiği klinik psikolog tanımıyla psikoloji çevrelerinde yeni bir tartışmaya neden oldu. Klinik psikolog görev tanımını da içeren yasa bugün (26 Nisan 2011) Cumhurbaşkanı Gül’ün onayıyla kanunlaştı. 20 yılı aşkın süredir bağımsız bir psikolog meslek yasası oluşturulmasını isteyen ve bu amaçla çalışma yürüten ve yasanın oluşumunda önemli katkıları bulunan Türk Psikologlar Derneği (TPD), yasanın meclisten geçmesiyle bir anda tepki toplamaya başladı. Çünkü Meclis’te kabul edilen Sağlık Meslek Yasası’nda sadece klinik psikoloji alanına ve klinik psikologlara yönelik bir tanım yapılmıştı. Tartışmalara yol açan asıl sorun ise ‘klinik psikolog’ tanımının psikoloji lisans eğitimi alan insanlarla sınırlanmamasıydı. Kabul edilen yasa maddesinde “Ek Madde 13 – a) Klinik psikolog; psikoloji veya psikolojik danışma ve rehberlik lisans eğitimi üzerine klinik ortamlarda gerekli pratik uygulamaları içeren klinik psikoloji yüksek lisansı veya diğer lisans eğitimleri üzerine psikoloji veya klinik psikoloji yüksek lisansına ilaveten klinik psikoloji doktorası yapan sağlık meslek mensubudur” ifadesi psikologları kızdırdı. Özellikle diğer lisans programlarından mezun kişilere yüksek lisans ve doktoralarını tamamlamak koşuluyla klinik psikolog olma yolunun açılmış olması, alanda çalışan uzman klinik psikologları ve psikoloji lisans öğrencilerinin tepkisini çekti. Dört yıl bile az derken… Diğer lisans programlarından mezun kişilere klinik psikolog olma kapsının aralanmasının 4 yıllık psikoloji lisans programını değersizleştirdiğini düşünen Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji bölümü 4. Sınıf öğrencisi Ferhat Aydın, “Biz bile hala psikoloji lisans süresinin 4 yıldan daha fazla olması gerektiğini düşünürken, o 4 seneyi okumamış insanlar bile psikolog unvanı alabilecekler” diyerek tepkisini dile getiriyor. Öte yandan Türk Psikoloji Öğrencileri Çalışma Grubu (TPÖÇG) “Çok fazla eksikliğe rağmen Cumhuriyet tarihinde ilk defa psikologların meslek olarak tanımlandığı bir yasanın çıkması, en azından denetim mekanizmasının klinik psikologlar adına bundan […]

12 Mart 40’ıncı yılında Bilgi’de tartışılıyor

HaberVs Türkiye Cumhuriyeti’nde 12 Mart 1971’de yaşanan askeri darbenin üzerinden tam 40 yıl geçti. İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Araştırmaları Kulübü tarafından düzenlenen ve 12 Mart 1971 askeri darbesinin, öncesi ve sonrasının tartışılacağı sempozyum 29 Nisan Cuma günü Santral Kampüsü (Santralistanbul) E-3, 101 Nolu konferans salonunda 14:00-18:00 arasında gerçekleşecek. Sempozyumda; Eski Dışişleri Bakanı Prof.Dr. Mümtaz Sosyal “12 Mart ve Üniversite Özerkliği”, Milliyet Gazetesi’nden Hasan Cemal “12 Mart 1971 Darbesi ve Asker-Sivil İlişkileri”, Birikim Dergisi’nden Ömer Laçiner “12 Mart ve Sosyalizm”, Radikal Gazetesi’nden Oral Çalışlar “12 Mart’ta Medya ve Mamak Cezaevi”, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Murat Belge “68 Kuşağı ve 12 Mart’ta Edebiyat” ve Bianet’ten Nadire Mater “ 68 Kuşağı ve 12 Mart’ta Feminist Hareketler” başlıklı birer konuşma yapacak. Bilgi Üniversitesinden ve dışarıdan dinleyicilere açık olan sempozyuma katılmak isteyenlerin adresine mesaj göndermeleri yeterli olacak.

Unutturamadılar, unutturamayacaklar!

Gazeteci Ruşen Çakır, Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve HaberVs Editörü Ahmet Şık ile Silivri Cezaevinde görüştü. Gazeteci Ahmet Şık, Ergenekon soruşturması nedeniyle 45 gün önce tutuklanmıştı. Ruşen Çakır, “dostum” dediği Ahmet Şık’ı Silivri Cezaevi’nde ziyaret etti. Çakır hem Ahmet Şık’ın yaşananlar hakkındaki düşüncelerini, hem de kendisinin Silivri Cezaevi izlenimlerini Vatan gazetesindeki köşe yazına taşıdı. Ahmet Şık’ın tutuklanmalarının Türkiye demokrasisi içi hayırlı olduğunu söylediği görüşmenin detayları, Ruşen Çakır’ın köşesinde şöyle yer aldı: UNUTTURAMADILAR, UNUTTURAMAYACAKLAR! Dün Silivri Cezaevi’nde dostum ve meslektaşım Ahmet Şık’ı ziyaret ettim. Her zamanki gibi coşkulu, heyecanlı ve duyarlıydı. Örneğin Cumhurbaşkanı Gül’ün, son veto kriziyle ilgili olarak BDP’nin eski eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ı akşam Köşk’e davet ettiğini benden öğrendi ve sevincini, “Bu ülkeye demokrasiyi de Kürtler getirecek” diye dile getirdi. Herhalde daha sonra, Diyarbakır Bismil’de patlak veren olaylar nedeniyle Demirtaş’ın bu davete icabet edemeyeceğini öğrendiğinde tıpkı o da benim gibi üzülmüştür. Ahmet’le bir saate aşkın, karşılıklı bölmelerde, telefonla sohbet ettik. Söz dönüp dolaşıp, kendisi ve Nedim hakkında üretilen dezenformasyonlara, yalanlara, karalamalara geldi. Kendisine birkaç kez şunu tekrarladım: “Türkiye ve dünya kamuoyunda sizlerin suçsuz yere içerde tutulduğunuz yolunda neredeyse bir görüş birliği mevcut. Sizler hakkında bu yalanları uyduranlar, düştükleri suçlu durumdan kurtulmak için boşuna çırpınıyorlar. Onları umursamayın. Yazdıklarını okumayın, söylediklerini dinlemeyin; sakın onlara cevap yetiştirmeye çalışmayın. Böylece kendi yalanları içinde debelenip dursunlar.” OYUN BOZULDU Dün Silivri Cezaevi’nde, başına gelen adaletsizliklerin şokunu iyice atlatmış, olup bitenleri serinkanlılıkla değerlendiren ve ileriye bakan bir Ahmet gördüm, bu da beni çok sevindirdi. Nedim’in de tıpkı Ahmet gibi olduğunu duyuyor, biliyorum. Onların yıkılmamasında, hatta tam tersine daha bir dirençle ayakta kalmalarında, başta eşleri olmak üzere ailelerinin, dostlarının, meslektaşlarının ve tanımasalar bile demokrasi, temel hak ve özgürlükler adına onlara sahip çıkan herkesin payı var. Hatırlayacak olursak, daha önceki örneklerde gözaltına alınan kişiler hakkında ilk günden muazzam bir dezenformasyon faaliyeti yürütülür, sonra onlar unutulmaya terk edilirdi. Fakat Ahmet […]

Sanal alemde yeni bir kimlik kartı

Sosyal ağların kitlesel iletişim araçlarının bir parçası olmaya başlamasıyla birlikte, sanal “kimlik” ve “tanınabilirlik” insanlar için neredeyse temel gereksinimlerden biri haline geldi. İnternet mecrasında “görünebilirlik” sağlayan, Devrim Demirel’in girişimi kimdir.com, bu ihtiyacı karşılayabilmek için “beta (deneme)” sürümüyle yayın hayatına başladı. Test sürümünde olduğu için şimdilik sadece “davetiye” sistemiyle üyelik kabul eden internet sitesi, ilerleyen günlerde internet kullanıcılarının kullanımına açılacak. Kimdir.com projesiyle birlikte kendi adınıza oluşturacağınız çevrimiçi internet sayfanızı, istediğiniz gibi özelleştirebiliyor, sadece size ait bir isimle kullanmaya başlayabiliyorsunuz. Projenin en heyecan uyandıran özelliği ise sizi merak eden birinin sadece isminizi bilmesinin yeterli olması. Servis, kullanıcılarına “isminiz.kimdir.com” şeklinde bir alan adı sağlıyor ve bu adrese giren kişi sadece size ait olan “kişisel” sayfanıza ulaşabiliyor. (Örneğin; http://huseyinaslan.kimdir.com/). Facebook sayfanızın bağlantısını, Twitter, LinkedIN, LastFM bağlantınızı veya diğer sosyal ağlardaki hesaplarınızı oluşturduğunuz kişisel sayfada tek çatı altında toparlayabiliyorsunuz. Sayfanıza yüksek çözünürlüklü bir arka plan resmi ekleyerek, sayfanızın görünüşünü istediğiniz şekilde belirleyebiliyorsunuz. Servise yükleyeceğiniz sizinle ilgili “arka plan” resmi için standartlaştırmalar getirilmiş. Standartlaştırmalara uymayan resimlerin sayfa üzerinde görünümünde bozulmalar olabiliyor (yüklenen resmin boyutu en fazla 2 mb olabiliyor). Bu nedenle sayfada kullanılacak resmin dikkatli seçilmesi gerekiyor. Belirlediğiniz bir arka plan resminiz yoksa da, site uygun olabilecek arka plan resimlerini size sunuyor. Oluşturduğunuz kişisel sayfanızda kullanabileceğiniz kelime sayısı da sınırlandırılmış. Ayrıca isminiz, ünvanınız, kişisel tanıtımınız ve hesabınız bulunan sosyal medya mecralarının sayfada görünümünü sağlarken, bu bilgilerin rengini, boyutunu, şeklini ve yazı karakterini de “kendinize özel” olarak belirleyebiliyorsunuz. Bütün işlemleri tamamlayıp, sayfanızı hazır hale getirmek ise sadece bir dakikanızı alıyor. “Davetiye bekleyenlerin sayısı 5 bini geçti” HaberVs okuyucularına özel “Davetiye Kodu”Site kurucusu henüz beta aşamasında olan ve sadece davetiyeyle üyelik kabul eden internet servislerinin kullanımı için, HaberVs okurlarına özel “100” davetiye ayırdı. Davetiye kodunu kullanabilmek için, kimdir.com adresine giriş yapıyorsunuz ve “Davetiye kodu ile kayıt olmak için tıklayın.” seçeneğine tıkladıktan sonra “habervs” yazıyorsunuz. Ardından karşınıza çıkacak olan […]

Fethullah Gülen’le ilgili devlet sırrı ne olabilir?

15 Nisan 2011’de İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne konuk olan Erzincan eski Başsavcısı İlhan Cihaner’le uzun bir söyleyi gerçekleştirdik. Cihaner Türkiye’nin yargı sisteminden, cemaatlere ve tutuklanmasına kadar kadar pek çok sorumuza yanıt verdi. Yanıtlar, Cihaner’in önümüzdeki dönemde siyasette üstleneceği rolle ilgili de önemli ipuçları veriyor. Yargının, kamuoyunda çok tartışılan ve daha uzun yıllar da tartışılacağını sandığımız kararlara imza attığı bugünlerde Cihaner’in açıklamalarının dikkate değer olduğunu düşünüyoruz. Söyleşiyi kısaltmadan üçe böldük; ilk bölümü aşağıdaki soruları kapsıyor. Cihaner’in verdiği yanıtları izlemek için ilgili videonun üzerine tıklayın. Soru-1: Anadolu kentlerinde görev yapan savcılar gerçekten çok zor koşullar ve ağır bir iş yükü altında çalışıyorlar. Türkiye’de savcılık müessesesi nasıl işliyor? Savcılar bu yük altında eziliyor mu? Soru-2: Siz “önünüze düşmeyen” dosyalar açarak mesleğinizi icra ederken kendinizi riske mi atmış oldunuz? Soru-3: Siyasileşen yargıyla medyanın bir işbirliğine tanık oluyoruz. Medyada pek çok asılsız ve delilsiz iddia ortaya atılıyor. Bu iddialarla hukuki bir mücadele mümkün mü? Böyle bir mücadeleyi pek göremiyoruz şu anda. Soru-4: Var olduğu iddia edilen “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” ile İlhan Cihaner bağlantısını ortaya koyan belgeleri siz görebildiniz mi? Gördüyseniz bu belgelerden tatmin oldunuz mu? Soru-5: Sizce şu anda yargının sorunu siyasete karşı çok duyarlı olması mı yoksa söylendiği gibi son 20-30 yılda hakim-savcı profilinin değişmesi mi? Soru-6: 28 Şubat döneminden bugüne kadar hakim-savcı profilinde bir değişiklik yok diyebilir miyiz? Soru-7:Makamınıza yaptığı baskınla gündeme gelen Savcı Osman Şanal’ın HSYK tarafından alınan özel yetkilerinin iade edilmesinin ve Şemdinli olayıyla tanınan Savcı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten ihrac kararının kaldırılmasını nasıl yorumluyorsunuz? Soru-8: Ferhat Sarıkaya kararı, geçmişte yapılan bir haksızlığın tamiri olarak nitelendirilebilir mi?  

‘Berlusconi homoseksüel olmadığı için şanslıyız’

Berlusconi’ye karşı sert eleştirileriyle ülkesinde basın özgürlüğünün sembollerinden İtalyan hiciv ustası Sabina Guzzanti Medya ve İletişim Sistemleri bölümünün konuğuydu. İtalyan hiciv ustası, komedyen, oyuncu, yazar ve yapımcı Sabina Guzzanti. Onu en çok Başbakan Silvio Berlusconi’ye karşı sert eleştirilerinden tanıyoruz. Daha doğrusu –burada yine Abdullah Gül’ün “büyük PR” açıklamasını anmamak elde değil- bu eleştiriler nedeniyle 2005’te devlet destekli RAI televizyonundaki işinden olmasıyla. İtalyan siyasetçiler onu ismini daha çok duyurmakta kararlı görünüyor. İtalya Kültür Bakanı’nın, Guzzanti’nin Draquilafilminin gösterilmesini gerekçe göstererek 2010 Cannes Film Festivali’ne katılmaması iki ülke arasında küçük çaplı bir krize neden olmuştu. Hızlı adımlarla ilerleyip, az sonra konuşacağı salondaki yerimi alıyorum. Çok geçmeden kendisi de giriyor içeri. Kısa bir açılış konuşması ve ilk filmi Viva Zapatero‘nun dört dakikalık gösteriminden sonra sahneye davet ediliyor. Son derece sakin. Onu dinleyen onlarca yabancı insana değil de, evinde üç beş dostuna konuşuyormuş hissetmenin sakinliği bu. Başka bir ülkede, ülkesiyle ilgili neler konuşacağı, nasıl anlaşılacağı kaygısı yok. “Neysem oyum” mesajını öylesine veriyor ki karşısındakine, doğallığı hakkında şüphe duymanıza imkan tanımıyor. Aynı anda hem ağır başlı, hem de komik olabilmenin mükemmel kombinasyonunu barındırıyor içinde. Sükuneti tüm salona yayılıyor. Herkes sessizce anlatılanları dinliyor.Söze, diline doladığı İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’den giriyor. Başbakanlığa adım attığı 1994’te onunla ilk karşılaşmalarını, “kabus” olarak tanımlıyor. “Sürekli bizleri komünistlerden koruyacağını söylüyordu. O garip şeyleri anlamıyorduk” diyerek daha ilk anda üzerlerinde hissettikleri korkuyu anlatıyor. “Onu durduracaklar mıydı, yoksa durdurmayacaklar mıydı?” O zamanlar kafalardaki tek sorunun bu olduğuna dikkat çekiyor ve hemen arkasından da bir serzenişte bulunuyor: “Seçmenler Berlusconi’nin nasıl isterse öyle davranmasını sağladılar.” “You Tube’u açtığınızda şarkı söyleyen bir adam görüyorsunuz. Ve bu adam ülkenin başbakanı!” diyerek Berlusconi’nin taklidini yapmaya başlıyor. Sesini inceltiyor, garip mimikleriyle salonu kahkahalara boğuyor Guzzanti. Bütün bunların kadınlara ve seçme hakkına karşı yapılan tahrikler olduğunu sözlerine ekliyor. Kamuoyunun hâlâ savaştığını ama artık durumun çığırından çıktığını belirtiyor. Parlamentonun başbakanı davalardan korumak […]

Kitap sansürü HSYK’ya şikayet edildi

HaberVs Avukat Ergin Cinmen‘in de aralarında bulunduğu bir grup avukat bugün Kadıköy Adliyesi’nde Ahmet Şık ve Ertuğrul Mavioğlu’na destek için yapılan yürüyüş sonrasında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ‘na (HSYK) şikayet dilekçesi gönderdi. İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi‘nin Ahmet Şık’ın kitap taslağının toplatılması için 23 Mart tarihinde verdiği kararın ve Savcı Zekeriya Öz tarafından verilen talimatın “yargının tarafsızlığı ve hukuk kurallarına bağlılığı” ilkelerine açıkça aykırı olduğu, ayrıca “görevi kötüye kullanma” suçunu oluşturduğu belirtilen dilekçede HSYK’nın sorumlular hakkında gerekli işlemleri yapması talep ediliyor. Kitap taslağına el konulması ve bilgisayarlardan silinmesi uygulamasının tam anlamıyla “sansür” olduğu belirtilen dilekçede kararın ve uygulamanın toplam beş ayrı suçu içerdiği ifade ediliyor. Sansürden sonra ikinci hukuksuzluğun avukat bürosunda yapılan aramalar olduğu ifade edilerek “avukat bürosunda müvekkil aleyhine delil aranamayacağına”vurgu yapılıyor. Üçüncü hukuksuzluğun savcılık talimatıyla ortaya çıktığı belirtilen dilekçede “Bu belgeyi bulundurup da savcılığa teslim etmeyen veya bilgisayarından silmeyen kişilerin ‘örgüte yardım’ suçunu işlediğini varsaymak yargısız infaz anlamına gelir”deniyor. Dilekçede dördüncü olarak uygulamaların, avukatların mesleki faaliyetini ve avukat-müvekkil arasındaki yazışmaların gizliliğini güvence altına alan Birleşmiş Milletler Havana Sözleşmesi‘nin 16’ncı ve 22’nci maddelerine aykırıolduğu dile getiriliyor. Beşinci olarak Avrupa Birliği Avukatlık Prensipleri‘nin de “Avukatlık mesleğinin icrasında özgürlüğün ayrım gözetmeden, hükümet veya kamudan gelebilecek her türlü uygunsuz müdahalelere yer vermeyecek şekilde korunması, teşvik edilmesi ve bağımsızlık prensibine saygı gösterilmesi için gereken tüm tedbirler alınmalıdır” kuralının da çiğnendiği belirtiliyor.

Enerjiyi tüketirken kaynağını sorun

Otuza yakın Avrupa ülkesinde eşzamanlı olarak düzenlenen Enerji Haftası etkinlikleri 11 Nisan Pazartesi günü Santralistanbul’da başladı. 2005’ten bu yana düzenlenen etkinliğin amacının alternatif enerji kaynaklarını tanıtmak olduğunu belirten Santralistanbul Eğitim Birimi’nden Burcu Özkan, bu yıl ilk kez Santralistanbul’un girişimi sayesinde Türkiye’nin bu etkinliğe dahil olduğunu söylüyor. Santralistanbul’un enerji temalı bir kuruluş olduğuna dikkat çıken Özkan etkinliğe katılım süreçlerini ve hedef kitlesini şöyle anlatıyor: “Avrupa Birliği’nde yapılan bu etkinliğin koşullarına uyacağımızı düşünerek EUSEW (Eurpean Union Sustainable Energy Week) Sustainable Europe Campaign’e başvurduk ve katıldık. Bize kayıtlı olan 15 bin katılımcı var bunların çoğu ana sınıfından lise sona kadar olan öğrenciler. Elbette bireysel katılımlar da olacaktır.” Enerji haftası etkinliklerinde ele alınan alternatif enerji kaynakları, güneş enerjisi (ısı ve ışık sayesinde elektirik üretmek), rüzgar enerjisi (rüzgar türbinleri sayesinde elektrik üretmek) hidroelektirik enerji (hızla akan suyun enerjisini jenaratör yardımıyla elektrik enerjisine dönüştürmek) hidrojen enerjisi (suyun elekrolizi sayesinde hidrojen pilleri yaratmak) jeotermal enerji (yerkabuğunun altında ki birikmiş ısıdan dolaylı veya doğrudan faydalanmak) dalga ve gelgit enerjsi (okyanusların-denizlerin yarattığı dalga hareketinden elde edilen enerji) olarak sıralanıyor. Hafta boyunca alternatif enerji kaynaklarından oluşan ve enerji tasarrufu sağlayan bir dizi maket, Santralistanbul’un çeşitli yerlerine serpilmiş durumda. Bu maketler, su türbini istasyonu, Eko Karavan, çevre ve enerji dostu binalar ve yalıtım sistemleri, alternatif enerji kaynaklı oyun alanları, hidrojen enerjisi deneyleri istasyonlarında görülebiliyor. Yakıt piliyle çalışan otomobil Enerji Haftası’nda yer alan modellerden en ilgi çekici olanlarından biri Hidrojen Yakıt Pilli Yolcu Taşıma Aracı. Aracın çalışma manığı gayet basit. Araç, içinde iki kw yakıt pili, üzerinde ise dört adet güneş paneli barındırıyor. Üzerinde bulunan dört güneş paneli aracın içerisindeki aküyü şarj ediyor. Doksan voltluk bir güç elde edildiğinde ön enerji sağlanmış oluyor.Araç ilk başta aküden çalışıyor akülerin voltaj seviyesine göre yakıt pili devreye giriyor. Araç, içindeki 2.4 kw’lik bir doğru akım motoruyla çalışıyor ve tahrik o motor sayesinde gerçekleşiyor. Hidrojenin şarj […]

‘Başbakan bizi dağa kaçırmasın’

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), İstanbul Sütlüce’deki AKP İl Başkanlığı önünde ‘Sivil İtaatsizlik’ kapsamında oturma eylemi gerçekleştirdi. Eyleme yaklaşık 500 kişi katıldı. Kürtçe ve Türkçe “Biji serok Apo” (Yaşasın başkan Apo) ve “Öcalan’a uzanan eller kırılsın” şeklinde sloganların atıldığı eylemde, BDP il yönetiminden Felemez Erkan konuştu. Erkan, çatışma ortamı olmaması için uyarılarda bulunarak “Biz buraya yalnızca sesimizi duyurmaya, isteklerimizi bildirmeye geldik” dedi. Erkan, hükümetten siyasi tutukluların serbest bırakılmasını, askeri operasyonların durdurulmasını ve yüzde 10 seçim barajının indirilmesini talep ettiklerini belirtti. Dışarıda eylem sürerken, AKP binasının içi eylemden habersizdi. AKP İl Basın Danışmanlığı’na eylem hakkındaki görüşleri sorulduğunda “ne eylemi?” yanıtı alınması içerinin dışarıda olanlardan habersiz olduğunu gösteriyordu. Zira herkes akşam yemeği ve sonrasında mitetvekilleriyle yapılacak toplantının hazırlıklarını sürdürüyordu. Eylemin başlamasına yakın yaklaşık 30 polis varken, eylemcilerin sayılarının artmasıyla, 15 dakika içerisinde emniyet güçlerinin de sayısı 300’e çıktı. Polis, AKP İl Başkanlığı binasının önünde oturan eylemcileri kaldırarak, binanın karşısındaki Haliç kıyısına kadar götürdü. İstanbul Valiliği, olası bir çatışma için özel timi panzer ve göz yaşartıcı bombalar ile eylemde hazır bulundurdu. Eyleme katılan Nevzat Çeşme, “Biz savaşmak istemiyoruz, barışmak istiyoruz. Amacımız kamuoyununun dikkatini çekmek, sivil itaatsizlik kararımızın sürdüğünü göstermek” dedi. Eyleme katılanlar arasında yedi çocuğuyla birlikte gelen Berfin Kara, “Başbakan anadilde eğitim hakkımızı versin, çocuklarımla birlikte bizi dağa kaçırmasın” diyerek hükümetten talepleri doğrultusunda adım atılana kadar, oturma eylemlerinin devam edeceğini ifade etti.

‘İmam’ın Ordusu’ internette yok!

Çeşitli internet sitelerinde ve paylaşım ortamlarında bulunduğu veya bulunacağı söylenen İmam’ın Ordusu adlı kitabın Ahmet Şık tarafından kaleme alınan orijinal versiyonu hiç bir internet sitesinde mevcut değil.