Habervs

Habervs

Ali topu hâlâ Agop’a atmıyor

’nın İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları BirimiKonuşmaları dahilindeki raporlarına bir yenisi Yard. Doç. Dr. Kenan Çayır tarafından eklendi. Çayır Eğitim, Çatışma ve Toplumsal Barış: Türkiye’den ve Dünyadan Örnekler başlıklı yeni derleme çalışması çerçevesinde, 2005 müfredat reformu sonrası yazılan yeni ders kitaplarını değerlendirdi ve eğitimde çoğulcu bir muhayyile geliştirme konusunda karşılaşılan sorunları tartışmaya açtı. Ders kitaplarında milliyetçilik ve insan hakları ihlallerinin bulunduğuna dikkat çeken Çayır, “Toplum olarak bunları konuşuyoruz ancak hâlâ ders kitaplarına bu yansımadı. Hâlâ Ali topu Agop’a atmıyor.” dedi. Çayır, 2005 yılında ilk defa Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kitapların yenilendiğini ve “öğrenci çalışma kitabı ve öğretmen çalışma kitabı” çıkarıldığını söyledi. Ders kitaplarında erkeklerin daha fazla temsil edildiğini ve kadınlarla aynı haklara sahip değilmiş algısını yaratabilecek metinlerin içerdiğini ifade eden Çayır, “Son dönemde bu durumu dengelemeye çalıştılar” diyerek bir ders kitabından örnek verdi: “1- Merhaba arkadaşlar. Benim adım Atakan. Sekiz yaşındayım. 1,42 boyundayım. Kırk iki kiloyum.2- Merhaba ben Ayşe. Sekiz yaşında, 1,32 boyunda otuz beş kiloyum. Duygusal bir kızım. Kötü bir olay gördüğümde hemen ağlıyorum.” Çayır, Sosyal Bilgiler dördüncü sınıf kitabında ancak bu kadar eşitlendiğini anlatırken, o yaşlardaki kız çocuklarının erkeklerden daha hızlı geliştiklerini ve bu kitapları yazanların insan anatomisi bilgisinden bile uzak olduğunu söyledi. Ermeni olduğunu ve Ermeni okulunda sınıf öğretmenliği yaptığını söyleyen bir dinleyici “Bazen kitaplarda öyle metinler okutmak zorunda kalıyoruz ki, Türklük vurgusu yapılmış metinleri ermeni öğrencilere açıklayabilmek gerçekten çok güç oluyor. Ancak okutmak zorundayız.” şeklinde düşüncelerini söyledi. Katılımcılardan bir lisede Edebiyat Öğretmeni olan Serkan Parlak ise müfredat değişikliğinin daha düzgün kitapların okutulmasını engellediğini dile getirdi: “Önceden alternatif olarak dokuz veya on tane kitap gelirdi önümüze. Zümre ile toplanıp bir tanesini seçerdik. Şimdi ücretsiz dağıtıldığından, Milli Eğitim Bakanlığı hangi kitabı uygun görürse her yerde o okutuluyor.” Eğitim Reformu Girişimi kapsamında 165 öğretmeni ayrımcılıkla ilgili eğitimler verdiğini dile getiren Çayır, Türkiye Dilleri ve Edebiyatı kitabının yazılması […]

Basın özgürlüğü ve CHP’ye karşı rötarlı taciz kozu

Gazeteci Ragıp Duran,OdaTV baskınının ardından tutuklanan Ahmet Şık ve Nedim Şener için gösterilen tepkilerin yaygın medyada sönümlendirilmesi ve gündemin değiştirilmesi için, İklim Bayraktar, Nazlı Ilıcak, Güneri Civaoğlu gibi isimlerin ve CHP’nin içinde olduğu bir taciz skandalının ortaya atıldığını düşünüyor. Duran’ın yazısını gercekgundem.com ile eşzamanlı yayınlıyoruz. Nedim Şener’le Ahmet Şık’ın, Savcılığın henüz ve hâlâ açıklamadığı ‘’gizli’’ (!) delillerle tutuklanması, siyasi iktidar ve stepnesi F tipi cemaati çok rahatsız etti, hatta paniğe sevk etti. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı, özel yetkili savcı… herkes açıklama yaptı. Siyasi iktidar yanlısı köşe yazarlarının çoğunluğu bile bu kampanyaya karşı çıktı. 18. dalgayı başlatan ve Oda TV bilgisayarlarında bulunduğu iddia edilen belgeleri Oda TV yöneticileri ve avukatları reddetti . Bu belgelerin, virüslü e-mail yoluyla dışarıdan kendi bilgisayarlarına gönderilmiş olduklarını söylediler. İçeriği ve söylemi itibarıyla da üretildiği izlenimi uyandıran bu belgeler temelinde evler, işyerleri basıldı, gazeteciler gözaltına alındı ve sonra da tutuklandı.Nedim’le Ahmet’in Savcılık sorgulamaları gazetelerde soru-cevap ve tam metin olarak yayınlandı. Bu metinlerden de anladık ki, Savcılık Nedim’le Ahmet’in gazetecilik faaliyetleri ile ilgileniyor. Özel olarak Hanefi Avcıve Sabri Uzun konuları üzerinde duruyor. Nedim’le Ahmet’i Oda Tv’yle ilişkilendirme gayreti var. Yasadışı örgüte üyeliğe ilişkin somut bir olay, olgu hatta kuşku ya da örgütle ve yönetimi ile organik ilişki konularında hiçbir ip ucu yok. Türkiye kamuoyu, başta Nedim’le Ahmet’in meslekdaşlarının dayanışması sayesinde, bu gözaltı kampanyasını içine sindiremedi, ikna olmadı. Üstelik ‘İktidar, polis ve savcı marifetiyle, cemaat desteğiyle suçsuz gazetecileri tutukluyor.Türkiye’de basın özgürlüğü çiğneniyor’ algısı, tüm toplumda güç kazandı. Yurtdışından, başta AB ve ABD’den gelen tepkiler de bu imajı güçlendirdi. Nedim’le Ahmet’i içeri atan akıl(!) suskundu. Hala AKP’yi savunmakta ısrar eden 2-3 gazeteci de zor durumda kaldı. Bu süreç böyle gelişirse, AKPde F tipi de daha da büyük kayıplara uğrayabilirdi. Gündem değiştirilmeli, Nedim’le Ahmet’in suçluluğu kanıtlanmalıydı, kanıtlanamıyorsa, bu konu gündemde daha fazla kalmamalıydı. Hastanın durumu ağırlaşıyor, acil müdahale İşte medya literatüründe […]

Dört film ve Ahmet

Ergenekon diye adlandırılan torba dava süreci başladığında açıkçası “Acaba o an geldi mi?” dedim. Emekli ve görevdeki bazı askerlere dokunduklarında “Galiba oluyor” dedim… Yaşananları dört film üzerinden yazarak anlatmaya çalışacağım. * Toplumsal belleğimiz zayıf. Bunu bilenler, bu zayıflığı kendileri için bir olanağa dönüştürüyorlar. Okumayı değil, izlemeyi seviyoruz, yazmak yerine konuşmayı tercih ediyoruz. Ben de yaşananları dört film üzerinden yazarak anlatmaya çalışacağım. Ölümsüz – Z Üniversite yıllarında ünlü yönetmen Costa Gavras’ın Vassilis Vassilikos’un aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı Ölümsüz (Z) filminde Yunanistan’daki cunta dönemi anlatılır. Filmin aklımda kalan, gözlerimin önünden hiç gitmeyen sahnelerinden biri cuntacı generallerin sırayla savcının odasına girişlerinin ve çıkışlarının gösterildiği andır. Sinemadan çıktığımda “Acaba bizim ülkemizde de aynı şeyler olur mu? 12 Eylül cuntacıları da bir gün hesap verecekler mi?” diye düşündüm.Ergenekon diye adlandırılan “torba dava” süreci başladığında açıkçası “Acaba o an geldi mi?” dedim. Emekli ve görevdeki bazı askerlere dokunduklarında “Galiba oluyor” dedim. Ancak anayasa değişikliğinin TBMM’de görüşülmesi sürecinde AKP’nin söylemi ile yaptıkları arasındaki farkın herkes tarafından açıkça görülmesiyle umutlar bir başka bahara ertelendi. Çünkü 12 Eylül darbecilerini koruyan geçici 15. maddenin kaldırılması ile ilgili görüşmeler sırasında darbecilerin yargılanmasının önünü açacak olan CHP ve BDP önergesi AKP’li vekillerin oylarıyla reddedildi. Böylece AKP’liler 12 Eylül darbecileri ile bir sorunu olmadığını bir kez daha ortaya koydular. Aslında AKP’nin 12 Eylül darbecilerinden hesap soramayacağını biliyorduk. Çünkü AKP 12 Eylül’ün ürünüdür. Nitekim 12 Eylül’e minnettarlıklarını her fırsatta gösterdiler ve göstermeye devam ediyorlar.1984 George Orwell’in, 1984 adlı ünlü romanında yönetmen Michael Radford tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Üç kutba ayrılmış dünyada Okyanusya isimli bir süper devlette, yaşam alanlarının her köşesine yerleştirilmiş kameralarla insanların attığı her adımın, söylediği her sözün nasıl izlenip, arşivlendiği anlatılmakta. Ülkenin en güçlü örgütü “Düşünce Polisi”dir. Büyük biradere karşı hiçbir eylemin yapılmadığı, hiçbir düşüncenin ifade edilemediği ülkede, bütün yurttaşların hayatın yakından denetlemekte, kafasından şüpheli düşünce geçenler belirlenerek kısa zamanda yok edilmektedir. […]

Dünya emekçilerinden Ahmet’e destek

HaberVs Dünyanın 151 ülkesindeki 176 milyon üyesiyle dünyanın en büyük işçi örgütü olan Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu ( tarafından yapılan çevirisini yayınlıyoruz. Recep Tayyip ErdoğanBaşbakan, Türkiye CumhuriyetiAnkara 7 Mart 2011 Asılsız iddialarla nedeniyle bir gazetecinin/sendikacının tutuklanmasıSayın Başbakan, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ), Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) ve Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) olarak sizlere gazeteci Ahmet Şık’ın tutuklanmasını protesto etmek için yazıyoruz. Ahmet Şık aynı zamanda, IFJ’ye ve ETUC ve ITUC üyesi DİSK’e bağlı Sosyal-İş sendikasının bir üyesidir. 3 Mart tarihinde, Ahmet Şık 6 gazeteci ile birlikte gözaltına alınmıştır: Nedim Şener, Doğan Yurdakul, Sait Çakır, Müyesser Yıldız, Çoşkun Muslukve Yalçın Küçük. Ayrıca gazetecilerin evleri aranmış, bilgisayarlarına ve defterlerine el konulmuş ve dün de haklarında tutuklama kararı çıkmıştır. Diğer iki gazeteci, İklim Bayraktar ve Mümtaz İdil, geçen hafta tutuklanmış, İklim Bayraktar polis tarafından ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılırken, Mümtaz İdil hala savcılığa sevk edilmemiştir ve sağlık problemi bulunmaktadır. Her ikisi de geçen hafta polis tarafından ofisleri basılan OdaTv.com haber sitesinde yazmaktadırlar. Üç gün önce Oda Tv yöneticiler polis tarafından gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. 3 Mart günü sabah saat 7’de polis Şık’ın Beyoğlu’ndaki evinde arama yapmıştır; aynı zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde yayın yapan HaberVesaire sitesinin de ofisinde arama yapılmıştır. Ahmet Şık, ait bu sitede editörlük yapmakta ve aynı zamanda Türkiye’den İngilizce haber sunan Bianet’te de yazmaktadır.Şık, gazeteci Ertuğrul Mavioğlu ile beraber Ergenekon davası üzerine kitap yazmıştır. Şimdi bu iki yazar hakkında “Ergenekon örgütü üyesi olmak” ve “halkı kin ve nefrete teşvik etmek” iddialarıyla haklarında dava açılmıştır. Aynı zamanda Şık, son 25 yılda emniyet teşkilatı içindeki “kimi grupların örgütlenmesi” ile ilgili kitap hazırlıyordu. Şık’ın ne Ergenekon davası hakkındaki kitapları ne de bir gazeteci ve yazar olarak faaliyetleri yıkıcı bir faaliyet olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda yukarıda da bahsedildiği şekilde Şık’ın gözaltına alınış sürecinden de anlaşılıyor ki, siyasi konular hakkında yazan ve çalışan profesyonel kişiler […]

Arat Dink’ten cevap var: Kardeşim Ahmet

“Bir daha görüştüğümüzde bana tıpkı baban gibi sarılacak mısın yine?” diye soruyorsun: “Devletten mi öğrendik ki düşmanlarımızın adını, dostu da ondan soralım!” sayfalarımızdan izleyebilirsiniz. İşlerine geldi mi de “bağımsız yargı işini yapıyor derler”. Bu devletin yargı bağımsızlığı da orantılıdır, “masumiyet karinesi” de orantılıdır. Her bir şeyleri orantılıdır. İdeolojileriyle, işlerine gelmesiyle orantılıdır her işleri. Telefonları da orantılı dinlerler. Bir polis telefonda cinayet planlarından bahseder, mesleği gereği derler. Bir gazeteci haber peşinde koşar, örgüt üyesi derler. “Vatansever”ler cinayet planları yapar duymazlar, sosyalistlerin telefondaki devrimcilik geyiklerini delil diye toplarlar. Devlet’in kulakları da orantılıdır. Bu ülkede katilin tek bir adı vardır. Seni kimselerle karıştırmam elbet. Zaten oradaki kirli işler çevirenler, sen alındığında ellerini ovuşturanlar da asıl suçlarından, devletle tuttukları işlerden değil, tali işlerden yargılanıyorlar; belki rutin dışına çıktıkları doğaçlama işlerinden… Yargı kenar geziyor hep. Bir süre ortalarda olmamalarının daha iyi olacağını düşünmüşler belki de. Soruşturma meşruiyetini kaybettikçe, onlar da meşrulaşacaklar birer birer. “Güzel yaşanılabilir bir dünyanın, eşit ve adil bölüşüme dayalı sosyalizmle geleceğini düşünen bir sosyalistim dedim. Duymadılar” diyorsun. Onların orantılı kulakları duymaz. Duymasın. Biz duyduk. Duyuyorum. Sözünü öldüremezler. Söz, söylendi. Söyleyeni öldürebilirler, zindana atabilirler ama sözü öldüremezler. Bil ki düşlerimiz aynı. “Kuzu”larımız, o “ırkçı”ların ve “faşist”lerin de kuzularını yanlarına katarak, birlikte üretecekler o geleceği. Sen ve senin gibi dostların sözü, eylemi, tertemiz emeği umudumuzun kaynağı oldu hep. Babası ayan beyan bir kampanyayla hedef gösterilip, sonra da gözler önünde öldürülen bir çocuğun yüreğinde, daha o gün umudu yeşertebiliyorsa gücünüz, bir gün o güç adaletin zaferini de doğuracaktır biliyorum. Biliyorum, çünkü hiçbir nehir bir tabutu evinden mezara taşımak için doğup, yok olmaz. O nehir yerin altında çoğalmaktadır. Bir gün yüzeye çıkıp kendi zaferine, hiçbir mağdur yaratmayan zaferine akacak, adaletin toprağını besleyecek. Artık yas tutmaktan vazgeçip, üretecek elbet. Biliyorum. Şimdi, “bu kardeşim bunları niye anlatıyor” diyeceksin: Akşam olurken, daha yeni çökerken karanlık, ışıktan söz eder ya […]

28 Şubat’ın yarattığı kutuplaşma hâlâ devam ediyor

“28 Şubat’ın askeri darbe süreci sona erse de toplumda yarattığı tahribatın sonuçlarını silmek pek de mümkün olmadı. Türkiye toplumda bugün yaşanan kutuplaşmanın temellerinin 28 Şubat sürecinde atıldığı ve toplumun bir kesiminin bu süreçte “ötekileştirilmesinin” yarattığı travmanın sonuçlarının hala toplum üzerinde hissedildiği belirtiliyor. Tarih Araştırmaları Kulübü’ nün düzenlediği “28 Şubat-Post Modern Darbesi” başlıklı sempozyumda 28 Şubat 1997’ de Türkiye’ nin yaşadığı post-modern darbe, darbe öncesi ve sonrasında yaşananlar tartışıldı. Santralistanbul Kampüsü’nde 7 Mart pazartesi günü gerçekleştirilen sempozyumda İstanbul Şehir Üniversitesi’nden Prof.Dr. Ümit Cizre, 28 Şubat sürecini ve müdahale ardından gelen Türk siyasetini, bugün de çok kalıcı bir şekilde üzerinde hissettiğimiz bir nefret söyleminin başlangıcı olduğunu vurguladı. Cizre, bu dönemde toplumda nefret söyleminden kaynaklanan bir kutuplaşmanın olduğunu ve toplum üzerinde bir laik cephe oluşturulma hamlesinin yapıldığını söyledi. 28 Şubat’ ın en kalıcı mirası kutuplaşma TSK’ nın 28 Şubat’tan sonra toplumla ilişkilerinde tutturduğu bir yeni yol var diyen Cizre, TSK’ nın “laik cephe” dediğimiz bu blokun inşasına giriştiğini belirtti. Cizre, 28 Şubat’ın en kalıcı mirasının bu kutuplaşma olduğunu, laik cephe karşısında laik olmayan, zaman zaman irticacı, zaman zaman mürteci, zaman zaman islamcı bir cepheleşme içersinde yer aldığını vurguladı. Laik iktidar blokunun üniversiteler, yüksek yargı organları, STK’ lar, Kemalizme gönül veren bazı iş adamı kümeleri, zaman zaman örgütsüz bir halk grubuyla oluştuğuna değinen Cizre, dolayısıyla 28 Şubat sonrasında TSK’ nın bir siyasi partileşme olgusundan bahsedilebileceğine dikkat çekti. “Toplumla ilişkilerde 8 yıllık eğitimi işin içine katmak durumundayım” diyen Cizre, 8 yıllık eğitimin askeri bürokrasinin siyasal tercihlerinin tepeden inmeci bir biçimde topluma benimsetmeci faaliyetini gösteren bir öge olduğunu vurguladı. Merkez sağın silinmesi Cizre, 28 Şubat sonrasında askeri bürokrasinin AP’nin şemsiyesi altında yeni bir merkez inşasına giriştiğini, fakat bu hamlenin Türkiye’ de merkez sağın siyasetten tamamen tasfiyesiyle sonuçlandığını dile getirdi. Cizre, bunun temel nedenleri altında bu partilerin devletçi bir yapıya sokulmak istenmeleri, devlet yanında irtica karşıtı mücadelelerin […]

Okur gözüyle Alper Görmüş’ün “Zor Yazısı”

Hale Akay Doğruya doğru, Ahmet Şık‘ın gözaltına haberi alındığı andan itibaren insanların en çok merak ettiği konulardan bir Alper Görmüş‘ün ne yorum yapacağıydı. Perşembe gününden Salı sabahına kadar herkes bir haber/açıklama bekledi, merak edip Görmüş’ü arayanlar ulaşamadıklarını söyledi, diğerleri kulaklarının delik olduğunu düşündükleri insanlara “bir tatsızlık mı var?” diye sordu. En sonunda zaten OdaTV meselesi ilk gündeme geldiği günden beri Ahmet Şık hakkında kalem oynatmamış Görmüş’ün olumsuz bir tavrı olduğu kanaati uyandı. Akabinde yayımlanan yazı da bu kanaati destekledi. Alper Görmüş’ün Taraf‘taki o “çok zor yazısı”nın temel meselesi görüldüğü kadarıyla Darbe Günlükleri‘ne ilişkin Görmüş’e göre çok önemli olduğu anlaşılan bir yanlışı düzeltmekti. Uzun uzun yazılmış bu düzeltmeye karşın, Ahmet Şık’ın tutukluluk durumu küçücük bir kutuda, epey de şüphe uyandırıcı bir ara başlıkla, nasıl yorumlanacağı belli olmayan ifadelerle ele alınmıştı. Görmüş’ün kendisinin de belirttiği gibi Darbe Günlükleri ile ilgili yanlış bilgide Ahmet Şık’ın bir suçu yoktu, böyle bir iddiası olmamıştı [1]. Ancak yine Görmüş’ün çok iyi bildiği gibi, bu yazı yayınlandığı andan itibaren zaten epey yol kat etmiş olan Ahmet Şık’ı itibarsızlaştırma çabaları için mükemmel bir malzeme olacak, Şık’ın yanlış bilginin dolaşımındaki suçsuzluğuna ilişkin bilgi de görmezden gelinecekti. Nitekim böyle de oldu.[2] Salı akşamı ise Nokta’nın eski çalışanlarından Nevzat Çiçek Twitter’dan Nokta‘nın aynı dönemdeki benzer haberlerinden (kendi ifadesiyle ‘Darbe günlüklerinin ön haberi’) “Asker’in Medya Notları”nın da aslında kendisi tarafından yazılacağını, babası kalp krizi geçirdiği için Ahmet Şık tarafından yazıldığını bize muştuladı. Yani Ahmet Şık ödül aldığı bu habere de bir anlamda “konmuştu”. Bir okur olarak bu bilgilerin yalan olmadığına eminim, ama zamanlamasına bakarak bunun masumane bir bilgi düzeltme gayreti olduğuna kanacak da değilim. Ahmet Şık’ın gazetecilik kariyerinin Nokta‘daki sızdırma belgelere dayanan haberlerle sınırlı olmadığı çok açık, ancak onu bir kere Nokta’nın haberlerinin üstüne konan, yalan söyleyen kişi konumuna düşürmenin verdiği zararı düzeltmek de artık çok zor. Bir sürü insanın alt tarafı […]

Ahmet çıkacak, yine yazacak!

Geriye dönüp Ahmet Şık’ın haberlerini okuyun. Hepsinde ceberrut devletten hesap soran bir gazeteci göreceksiniz. Şimdi de, onun onurunu ve gerçek gazeteciliği korumak için, bizim devletten hesap sormamız gerekir. Gazeteciliğe ilişkin akademik çalışmaların büyük bir bölümü, gazetecilik ve gerçeklik arasındaki sorunlu ilişkiye dayanır. Haber, aslında gerçeğin aynası değil, gerçeğin sadece işlenmiş, tercih edilmiş, kısaltılmış, eklenmiş, kısacası üzerinde oynananmış bir temsilidir. Çokça da çarpıtılmış bir temsilidir. Her haber metninde o haberi yazan muhabirin, onu okuyan, başlık atan editörün kişisel yargıları, önyargıları vardır. Üstüne, medyanın ekonomi politiğinin, yani medya sahiplik mekanizmasıyla bu mekanizmanın iktidarla/güçle kurduğu ilişkilerin izi düşer. Althusser’in dediği gibi, zaten kendisi de devletin ideolojik aygıtlarından biri olan medya, doğası gereği, devletin baskı aygıtlarının (ordunun, polisin, yargının, cezaevlerinin, vd.) hegemonyacı taleplerine boyun eğer. Türkiye gibi ceberrut devletin sermayeyi ve medyayı arkasına alarak varlığını sürdürdüğü otoriter sistemlerde, haber iyiden iyiye propaganda aracına dönüşür, gerçek kaybolur. Hal böyle olunca, yurttaşın gerçeğe ulaşması, olan biten hakkında doğru, çok yönlü ve derinlemesine bilgi sahibi olması zorlaşır. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması ve sorgulanması sürecine ilişkin haber içeriklerini analiz ettiğimizde, Ragıp Duran’ın tabiriyle “hakiki gerçek” ve “medyatik gerçek” arasındaki korkunç farkı bir kez daha görmek mümkündür. Bir tarafta ülkenin bir yerinde olup bitmekte olan bir şeyler vardır, diğer yanda ise bu olup bitenlerin medyadaki temsili. Haber metinlerindeki gerçeklik inşa süreçleri tek tek ve detaylıca incelendiğinde, haberin, eğer istenirse, varolan gerçekliği tahrif etmekte nasıl ustalıkla kullanılabileceğine ilişkin önermeler bir kez daha doğrulanır.Devletin işlediği suçların “aktarımı” Biz, Türkiye’de, gerçeğin çarpıtıldığı habercilik pratiğini en çok devletin işlediği suçlara ilişkin bilgilerin kamuya aktarılmasında görürüz. Faili meçhul cinayetler, polisin adının karıştığı işkence/kötü muamele olayları, ordunun Güneydoğu’daki savaşı bahane ederek Kürtlere karşı giriştiği hak ihlalleri, darbe girişimleri, devletin hapishanelerinde tecritte tutulan siyasi tutukluların maruz kaldığı insanlık dışı durumlar gibi olaylar yaygın medyada ya hiç habere dönüşmez, ya da “devletin diliyle” haber olur. […]

Görmüş’ün “Zor yazısı” eksik olunca!

Alper Görmüş, “Özden Örnek Günlüklerini gün yüzüne çıkartan, ardından da yargılanan gazeteci olduğunu yıllarca tekrarladığı halde” gazetecilerin bu gerçeği kavrayamayıp Şık’a mal etmelerine üzülmüş. Nedir bu Şık aşkı, Görmüş düşmanlığı? Nadire Mater/ Bianet Alper Görmüş, Ahmet Şık’ın “Özden Örnek Günlükleri”ni ilk yayımlayan gazeteci olarak anılmasının yanlışlığını “Zor bir yazı: Dört yıl sonra darbe günlükleri” başlığıyla bugün Taraf’ta açıkladı. Yazı, zor, eksik, dolayısıyla o kadar “doğru” değil. Görmüş, “Medya ironik” köşesinden anlıyoruz ki, “Özden Örnek Günlüklerini gün yüzüne çıkartan, ardından da yargılanan gazeteci olduğunu yıllarca tekrarladığı halde” gazetecilerin bu gerçeği kavrayamayıp Şık’a mal etmelerine üzülmüş. Nedir bu Ahmet Şık aşkı, Alper Görmüş düşmanlığı? “Darbe günlüklerini açığa çıkartan gazeteci Ahmet Şık” cümlesini her gördüğünde çaresizliği artmış olarak kendi kendine “ben şimdi ne yapacağım” diye soruyormuş. Görmüş, medyadaki bu “yanlış” tekrarını “tuhaf” karşılıyor; Ahmet Şık’ın “Ergenekon’la ilişkisi gerekçe” gösterilerek tutuklanmasını da tek kelimeyle tuhaf bulduğu gibi. Tutuklanması “tuhaf”, ve “anlaşılmaz bir gelişme”ymiş. O kadar! Kendi yazdığı Taraf gazetesi dahil “yandaş”ı, “yandaş” olmayanı topyekün medya nasıl bir araya geldi de böyle “yalan” üretti ve Görmüş’ün hakkını yedi? En iyisi Görmüş anlatılarına başvurmak. “Sözünü ettiğim haberler silsilesi” diyor Görmüş “Türkiye’deki gazetecileri “TSK karşıtı” ve “TSK yandaşı” diye tasnif eden bir “Genelkurmay andıcı”nın Nokta’nın 8 Mart 2007 sayısının kapak haberinin konusunu oluşturmasıyla başladı.” Görmüş, Tarafgazetesinde 11 Eylül 2009’da yayımlanan yazısında “Haberler silsilesi” derken 29 Mart 2007’de yayımlanan “Darbe Günlükleri”ne giden süreçten söz ediyor. Silsilenin ilk haberi 28 Şubat’tan 10 yıl sonra “Genelkurmay andıcı/ İki tür gazeteci vardır: TSK karşıtları, TSK yandaşları!” oluyor. İmzaya bakıyoruz: Ahmet Şık. Şık’ın ödüllü haberi Ahmet Şık, “Genelkurmay andıcı/ İki tür gazeteci vardır: TSK karşıtları, TSK yandaşları!” haberiyle 10 Nisan 2007’de de Metin Göktepe Gazetecilik Yarışması’nda Yazılı Haber ödülünü alıyor. Burada durumu netleştirelim; “darbe günlükleri” derken medya aynen Görmüş’ün de altını çizdiği üzere bir süreçten/silsileden söz ediyor, dolayısıyla Ahmet Şık’ın adı da […]

Gazetecilik savunulmaz, savunur

Hiç utanıp sıkılmadan “Türkiye’de özgür basın var” diyenler… Bu insanlar kör ve sağır ama dilsiz değiller.* Yanı başımda olanları hayretle izliyorum. “Ergenekon” diyorlar adına yıllarıdır… Önce arkadaşlarım anlattı HaberVs’nin aranışını. Dinledim. Sonra televizyonlar konuşmaya başladı. Onları da dinledim. Hocalarım çok konuşmadı, konuşamadı ama ben sessizce köşemden izledim onları ne yaptıklarını, nasıl davrandıklarını izledim. Okulda Ahmet ismi geçen konuşmalara kulak kabarttım. Herkesin nasıl karışık nasıl allak bullak olduğunu gördüm. İlk başta sadece çok yakınımdan birisinin tutuklanmasının üzüntüsündeydim. Sadece tanıdığım, bir ailesi olduğunu bildiğim, onun için üzülen insanları görebildiğim için. Belki siz fark etmediniz polisler eşliğinde evinden çıkarılırken yüzündeki buruk gülümsemeyi, ben onun için üzüldüm. Hafta sonu Ahmet Şık’la ilgili yazılar yazan köşe yazarlarını okudum. Kimse açık açık söylemiyordu ama tutuklanmayacağı düşülünüyordu. Ben de öyle diyordum. “Yok artık” diyordum, “kesin bırakırlar, pazartesi toplantısında canımızdan bezdirir” diyordum. Hatta bana söyleyecekleri bile belliydi kafamda toplantı masasında. Şöyle bana doğru dönüp “yarın ne günü” diyecekti. Ben de ona “Kadınlar Günü” cevabını verdikten sonra “nerde haberin” diye zılgıtı yiyecektim. Hatta toplantıdan sonra hemen peşine takılıp yardım isteyecektim. İşte o zaman kendim için üzüldüm. Özgür olmadığım için üzüldüm. Asla gerçekten yapamayacağım bir meslek seçtiğim için üzüldüm. Aklımda bir soru var: Şimdi kim karşıma çıkıp da bana bu ülkede özgürce gazetecilik yapabileceğimi söyleyebilir? Hiç utanıp sıkılmadan “Türkiye’de özgür basın var” diyenler… Bu insanlar kör ve sağır ama dilsiz değiller. Oturup burdan basın özgürlüğü hakkında atıp tutacak değilim. Çünkü önce insanlar özgür olur. Sonra zaten insanların oluşturduğu gruplar gerek meslek grupları, gerekse üniversiteler, şirketler özgür olur. Ama biz özgür değiliz. Ahmet Şık benim hocamdır ve ben kimsenin karşısına çıkıp onu savunmayacağım. Çünkü onun benim savunmama ihtiyacı yoktur. Çünkü gazetecilik savunulmaz, savunur. * İstanbul Bilgi Üniversitesi, Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü dördüncü sınıf öğrencisi.

768

“Dokunulmazlık dosya sayısı 768’e ulaşmış Meclis” Bu cümleyi okumak ne kadar garip değil mi? Halkı temsil etme görevi verilmiş insanların, evrakta sahtecilik, zimmet, görevi kötüye kullanmak, görevli memura hakaret ve bunun gibi yüzlerce suçla anılıyor olması gerçekten garip. Bundan daha garip olan ise Ahmet Şık’ın Silivri cezaevinde olması. Yazının içinde özellikle kimin hangi suçla anıldığını zikretmiyorum çünkü maazallah beni de Ergenekoncu ilan edebilirler. Bir yanda yukarıda saydığım ve yüz kızartıcı suçlar olarak nitelendirdiğim dosyalara sahip bir grup varken, diğer yanda ise Türkiye’nin mayın mağdurları, yolsuzlukları, adaletsizlikleri, faili meçhul cinayetleri ile ilgili haber yapan ve ömrünü buna adayan bir Ahmet Şık var. Bir taraf şu anda özgürce ve istediği şekilde hareket edebilirken, diğeri Silivri cezaevinde. Aslında bunun üzerine konuşmaya bile gerek yok. Adaletsizliğin bu kadar bariz bir şekilde gözümüze sokulması ve bu konuda bir şey yapamıyor oluşumuz, belki de içinde bulunduğumuz durumun en acı hali. Adaletin büyük saraylar inşaa etmek ile olacağını sanan bir zihniyetin, Ahmet Şık’ı yargılaması ve suçlu bulması maalesef şaşırılacak bir durum olmaktan çıkmıştır. Bugüne kadar karşı olduğu faşist düşünce yapısına sahip olan insanlar ile anılmak, Ahmet Hoca’ya verilebilecek en büyük cezaydı. Ne hapis, ne idam ne de işkence. Ahmet Şık alabileceği en ağır cezalardan birini çoktan aldı. Ece Temelkuran‘ın dediği gibi vakit bağırmanın vaktidir. Şimdi bağırmazsak yarın beraber bağırabileceğimiz kimse kalmayacak ve tek başımıza sesimizi adaletsizliğin kol gezdiği karanlık kuyularda kaybedeceğiz. * Gazeteci, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü 2010 mezunu.

Bir anda kör olmak

Daha düne kadar birçok meslektaşı “Suçlu olup olmadıklarını bilmiyoruz” şeklinde yaptılar açıklamalarını. Şüpheyle yaklaşamıyorum. “Bir anda kör olmuşlar demek ki…” diyorum. * Hocalar, gazetecilik öğrencilerine senelerce “Bir gazeteci olaylara hep şüpheyle bakmalıdır” derler. Ahmet Şıkiçin verilen tutuklama kararından sonra, öğrenci olarak şüpheyle bakacağım, önce kendi geleceğim olacaktır. Ahmet Şık ile geçen sene sınıfta gündemi tartışıyorduk. Şık, bir gazetenin “Türkiye İran olur mu?” başlığı üzerine “Sizce bu ülkeye şeriat gelir mi?” diye sormuştu. Gençlerden biri, “Korkmayın hocam, bu ülkede asker var! Darbe olur, şeriat gelmez” diye atıldı. Şık, bu defa kaşlarını çatarak “Galiba bazılarımız darbenin iyi bir şey olduğunu sanıyor” dedi.Yine o ara, meslektaşı Ertuğrul Mavioğlu’yla Kontrgerilla ve Ergenekon’u Anlama Kılavuzu ve Ergenekon’da Kim Kimdir? adında iki kitap çıkardıklarında, operasyonlardan övgüyle söz edeceğini düşünmüştüm. Çünkü medyada, ne olduğunu tam anlayamadığımız Ergenekon’un, işi darbe planlarına kadar götüren derin devlet olduğu söyleniyordu. Şık, darbeye sıcak bakmıyorsa, operasyonları da onaylıyor olmalıydı. Oysa Nisan 2010’da Bianet’e verdiği söyleşide kitabı niye yazdığını şöyle anlatıyor : “Medya yoluyla bilinçli bir kafa karışıklığı yaratılarak ‘Türkiye’de gerçekten bir derin devlet temizliği yapılıyor’ algısı yerleştiriliyor. Ergenekon soruşturması, Türkiye’de bir şeyleri soruşturuyormuş gibi gösterip ama hiçbir şeyin soruşturulmadığı, esas faili gizlemek üzerine kurulu bir dava süreci benim gözümde. Bir yıl sonra yeni tutuklamalar olmazsa Ergenekon’dan bir kişi bile cezaevinde kalmayacak.” Şu an bu söyleşiyi okuyup, tutuklanma kararının kendisi için alındığını öğrenmek, insanların bir anda kör olduğu Yeşilçam filmlerini izlemek gibi geliyor. Ancak filmlerin gerçeklik payı da varmış. Daha düne kadar birçok meslektaşı “Suçlu olup olmadıklarını bilmiyoruz” şeklinde yaptılar açıklamalarını. Şüpheyle yaklaşamıyorum. “Bir anda kör olmuşlar demek ki…” diyorum. Olayı gözümde filme dönüştüren bir başka nokta daha var. Ahmet Şık’ın da içinde bulunduğu bir ekip 2007’de Nokta dergisinde “Darbe Günlükleri” başlıklı 50 sayfalık bir haber yayınlamıştı. Haberde, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen bir günlük deşifre ediliyordu. […]

Zor zamanda genç olduk

Bir çocuk oyunu vardır “vampir” diye. Vampir her zaman bir panikle kendini en çok suçlayanı öldürür ve ele verir kendini. ’tan takip edebilirsiniz İçinde bulunduğumuz tanımlaması zor günlerde, tanımlaması zor bir insan Ahmet Şık. Onun bu perdesi, sahnesi, yönetmeni, her şeyi karanlık oyunun bir aktörü edilmesi, istenenin aksine bazı şeyleri çok daha netleştirdi benim kafamda. Yanımda bu hissi paylaşan, farklı seslere, kalemin gücüne, özgürlüğün ışığına inanan insanlarla, İstanbul’un sesi en çok çıkan sokağında bir arada olmak, bir genç olarak bana güven verdi. Onun için, onun savunduğu değerler için, onu kısıtlayan zihniyete karşı orada bulunan herkes, yarınıma ortak oldu benim. Bir çocuk oyunu vardır “vampir” diye. Vampir fark ettirmeden köylüleri öldürmeye çalışırken, köylüler kimin vampir olduğunu tahmin etmeye çalışırlar. Vampir her zaman bir panikle kendini en çok suçlayanı öldürür ve ele verir kendini. Dilerim bu örnek, bu yaşananlar, bu süreç ve bu endişe dalgası herkese artık susmama cesaretini verir. Yarın ne olacağını beklemektense, dilerim korkmayız, dilerim unutmayız, ve dilerim unutturmayız. *HaberVs, Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü Liseliler Eğitim Programı katılımcısı, Lise öğrencisi

Teşekkürler Ergenekon, gözümü açtın!

Meneviş Tozak* Öğrenimimi İngiltere’de sürdürüyorum. Her gün Türkiye’den gelen kötü ya da bir haberle uyanmaya alıştım. Dün sabah da uyandığımda ilk işim, el alışkanlıgı ile Twitter’a bakmak oldu, yeni bir Ergenekon dalgasından bahsediliyordu, artık o kadar alışmışım ki garipsemedim bile. Ama haber bu sefer çok yakındandı. Gözaltına alınan gazetecilerden biri, Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü’nden hocam Ahmet Şık’tı. Haberlerin devamını okuyunca şaşkınlığım daha da arttı, neredeyse üniversitede ki son yılımın her gününü geçirdiğim ofisimiz de Ahmet Şık’ın eviyle eş zamanlı aranıyordu. Çok geçmeden gözaltına alındığı haberi düştü internete, o anın videosu ile birlikte. İlk defa tanıdığım biri tutuklanıyordu. Videoyu izlerken, eminim izleyen pek çok diğer öğrencisi için de geçerlidir, yüzümdeki gülümsemeyi farkettim. HaberVs‘yi ’tan takip edebilirsiniz Ergenekon nadir? Açıkçası derinlemesine bilmiyorum. Çok kişinin buna net bir cevabı olduğuna da inanmıyorum. Beni ilgilendiren Ahmet hocam ve aslında onunla birlikte hâlâ gözaltında ve tutuklu olan diğer gazeteciler. Beni ilgilendiren, bana gazeteciliği elinden geldiğince öğreten hocalarımdan birinin neden tutuklandığı. Beni ilgilendiren beni bazen zorla da olsa bir haberden diğerine yollayan hocamın da diğer gazeteciler gibi nedensizce günlerce ve aylarca hapiste kalıp kalmayacağı? İşin kötüsü de bunlara kimsenin bir cevap verememesi. Terör örgütüne üyeymiş, halkı kin ve düşmanlığa teşvik ediyormuş… Habervs’de geçen bir yılımız boyunca beni ve arkadaşlarımı da haber yazmaya, üretken olmaya, beraber çalışmaya teşvik ederken aslında beynimizi dolduruyormuş. Teşekkürler Ergenekon, gözümü açtın! Ben de ilerde haberci olmak istiyorum, bunu duyan herkes garipsiyor, “Başka iş mi yok” en sık karşılaştığım cümlelerden birisi mesela. Evet kimse kusura bakmasın, belki de gerçekten başka iş yok, çünkü…Bütün bu yaşanlardan sonra bir açıklama cümlesine ve “çünkü”ye ihtiyacım var mı? *King’s College London, Europe and the World IP Yüksek Lisans programı, Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü 2010 mezunu.

Bilgi’de Ahmet Şık için kampanya

HaberVs İstanbul Bilgi Üniversitesi çalışanları dün yapılan operasyonlarla gözaltına alınan çalışma arkadaşları Ahmet Şık’ın serbest bırakılması için bir kampanya başlattı. Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışan ve aynı zamanda medya bölümünün haber portalı habervesaire.com’un da editörlüğünü yürüten Ahmet Şık’ın serbest bırakılması istenen kısa kampanya metni şöyle: “Çalışma arkadaşımız, İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Ahmet Şık, evinde ve işyerinde yaklaşık 6 saat süren polis aramalarının sonucunda “Ergenekon terör örgütü üyesi olmak” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçlamalarıyla göz altına alındı. Biz, aşağıda imzası bulunan İstanbul Bilgi Üniversitesi çalışanları, yöneltilen bu suçlamaları, arkadaşımız Ahmet Şık’ı biraz olsun tanıyan herkesin yapacağı gibi, akla, mantığa ve vicdana uygun bulmuyoruz. Büyük bir hata yapıldığına inanıyor, arkadaşımıza sahip çıkıyoruz. Vicdanları yaralayan bu hatanın acilen düzeltilmesini talep ediyoruz.” HaberVs‘yi ’tan takip edebilirsiniz Ahmet Şık’ın çalışma arkadaşları bu imza metninin ilk aşama olduğunu, Şık’ın gözaltından serbest bırakılmasını umduklarını, aksi takdirde Şık serbest bırakılana kadar kampanyalarını sürdüreceklerini dile getiriyorlar: Ahmet Şık’ın serbest bırakılmasını isteyen çalışma arkadaşları Ahmet SüerdemAhmet TonakAkın TekAlan DubenAlev CavdarAli Alper AkyüzAli NesinAli SerdarAlper KırklarAnita OğurluAriana FerentinouArkadaş Su Esmen TekAslı GüneşAslı OdmanAslı TunçAyça ÇiftçiAyça İnceAydın UğurAyhan DoğanAyhan KayaAylin DağsalgülerAysegul AkaydinAyşe BeyazovaAyşe kayalarAyşecan AralAyşegül BaşerAyten ZaraBahar FıratBarış UlusBarış YılmazsoyBaşak TuğBaşak UçanokBerrak KarahodaBeyhan DemirBeyhan SunalBurhan ŞenatalarBülent BilmezBulent OzelCanan TanırCandan YasanCelil OkerCem HakverdiCemal Bali AkalCemil BoyrazCemil KoçakCenktan ÖzyıldırımCeren ÇetinerCeren MertChole Current Chris StephensonChristoph K. NeumannÇiğdem AsarkayaDeniz ÜnsalDerya NizamDicle ÖztürkEbru EzberciEbru EzberciEmek Toraman ÇolgarEmel BedrioğluEmine TopcuEmre GönenErgen Devrim KaragözErkan SakaErtan ÖnselEsin DemirciogluEsra ArsanEsra ElmasEsra Ercan BilgiçEthem ÖzgüvenEvin AslanEvren HosgörEzgi ArıduruFahri AralFatma Pınar ArslanFerda KeskinFerhat BoratavFeyza KasımoğluFigen Gönülcan MarangozFiliz LeventogluFiliz YılmazGökçe ÇatalolukGökçe ÇatalolukGökhan TanGörkem KeserGöktürk UyanGözde DurmuşGülgün AğabeyogluGüneş Ekin AksanGüney ÇobanGüventürk GörgülüGüzide Döndar EfeHale AkayHale BolakHalil BerktayHalil NalçaoğluHasan Kirmanoğlu Harun OzkanHuldan DereliHülya AlkanItır Erhartİlkem Kayıcanİpek Kotanİpek Tan ÇelebiJale ParlaKenan ÇayırKıvılcım YavuzKürşat BuminLevent YılmazMehmet Ali TuğtanMehmet GencerMehmet Özgür BahçeciMelda AkbaşMeneviş TozakMesut VarlıkMetin TaşMurat ÖzbankMurat PakerMustafa Erdem KabadayıMüge Ayan […]

Oradaydık

“Neden buradasınız” dediler, “Bugün ifade özgürlüğü, yarın cumhuriyet için” dedik. Bugün, saat 12’de Taksim Meydanı’ndaydık. O saatte derste olmamız gerekiyordu ama sırf orada olmak için izin almıştık. Dilediğimiz gibi düşüncelerimizi anlatabilmek, bunu yaptıkları için hapis yolu gösterilmiş binlerce gazetecinin yalnız olmadığını Türk ulusunun haktan hukuktan anlayan azınlığınca göstermek için oradaydık. Ülke gerçeklerini bir takım kurumlardan elde ettikleri çıkarlara göre çarpıtmadan aktaran yazarlar için oradaydık. Yandaş medya üyesi olmadan, yaptıkları çarpıcı araştırmaların sonuçlarını korkusuzca ortaya koyabilen gazeteciler için oradaydık. Yazın hayatının önemli isimleriyle yan yana sloganlar attık “AKP elini medyadan çek” diye bağırdık yüzlerce kişiyle beraber. Biliyoruz, sesimizi duyuyorlar; ancak değişen bir şey var ki, artık duymazlıktan gelemeyecekler. Bu millet görüyor, duyuyor, yaşıyor ve isyan ediyor. Sesimizin daha yüksek çıkacağı yarınlar, toplumu doğru yönlendirmek için çabalayan ve susturulmayan dürüst gazeteciler için, Ahmet için, Nedim için. Biz oradaydık. HaberVs, Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü Liseliler Eğitim Programı katılımcısı, Lise öğrencisi

Gazetecilerin eyleminin düşündürdüğü

Bir gazeteci adayı olarak geleceğim açısından iyi olanı öğrencisi olduğum Ahmet Hocam mı, yoksa onu içeri alanlar mı biliyor? Ergenekon terör örgütüne üye oldukları gerekçesiyle çoğunluğunu gazetecilerin oluşturduğu 11 kişinin dün sabah gözaltına alınmasının ardından medya mensupları Taksim İstiklal Caddesi’nde az önce sona eren bir eylem gerçekleştirdi. 1 Mart’ta yayın hayatına başlayan Aydınlık Gazetesi hazırlık gelmişti. Üzerinde Mevlana’nın “Diken içindeler ama gül gibiler. Hapisteler ama şarap gibiler. Balçık içindeler, ama gönül gibiler. Gece içindeler ama sabah gibiler” dizeleriyle birlikte parmaklıklar ardında yer alan Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’ın fotoğrafları basılmış el ilanları dağıttılar. Bu gazetenin okurları, ellerinde hem Türk bayrakları hem de üzerlerinde Atatürk resimleri bulunan bayraklarla, “Faşizm’e karşı omuz omuza” “Yurtsever basın susturulamaz” ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganlarını attılar. Aydnlık gazetesi ve okurları “ulusalcı” olarak anılır çoğu insan tarafından. Ardından da Ergenekon davası sürecinde içeri alınan Doğu Perinçek, Tuncay Özkan, Musatfa Balbay gibi isimler bağırılarak yoklama yapıldı. Ancak bu isimler arasında Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın olmaması dikkat çekiciydi. Bu sefer hem eylemci hem de eylemin haberini yapmak üzere bir araya gelen gazeteciler eylem öncesi son hazırlıklarını yapmaya başladı. Yürüyüşe başlamadan önce İngilizce ve Türkçe hazırlanan “Gazetecilere Özgürlük. Hemen Şimdi Adalet” yazılı pankartların kullanılması dikkat çekiciydi. Kalabalığın en önünde yer alan CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen, Cumhuriyet Gazetesi yazarları Hikmet Çetinkaya, Ali Sirmen, Hürriyet Gazetesi Yazarları Oktay Ekşi, Zeynep Göğüş, Ferai Tınç, Tufan Türenç yürüyüşe kol kola başladı. Bu sırada görüntü almak isteyen foto muhabirleri ve kameramanlar arasında yaşanan yer kapma çalışmaları eylemin kısa süreli gecikmesine neden oldu.Galatasaray Meydanı’nda sonlanacak yürüyüşün hemen başında Fransız Konsolosluğu’nun yanında yer alan CHP Beyoğlu İlçe Başkanlığı’nın penceresinden aşağı çiçekler atıldı. Bu hareket eyleme renk kattı ve alkış aldı. Ellerinde Radikal, BirGün, Posta gazeteleriyle birlikte üzerinde “Gazetecilere Özgürlük”, “Türkiye Basın Özgürlüğü’nde 138.”, “Bugün Ahmet, Nedim yarın kim?”, “AKP elini medyadan çek” yazan dövizler taşıyarak […]

“Ergenekoncu” yetişmek

’tan takip edebilirsiniz Gazeteci olmak bu kadar kötü bir şey ise, üniversiteler bu eğitimi veren bölümleri kaldırsın. Çünkü “Ergenekoncu” yetiştiriyorlar! Ancak gazetecilik kötü bir şey değilse ve üniversiteler bizlere bu şansı sağlamakta haklıysa, birileri bizi Ergenekonculaştırıyor. Son yıllarını, Ergenekon soruşturmasının yürütülmesindeki çarpıklıkları ortaya koymak için harcayan hocam Ahmet Şık da artık “Ergenekoncu” olduğuna göre, ülkemdeki her gazetecinin potansiyel “Ergenekoncu” olduğunu söyleyebilirim. *İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri 4. sınıf öğrencisi

Ahmet Şık’ın evinde ve ofisinde arama

HaberVs editörü Ahmet Şık’ın evi sabah saatlerinde polis tarafından basıldı. Saat 07:00 civarında Şık’ın Gümüşsuyu’ndaki evine gelen polis yaklaşık 4 saattir aramaya devam ediyor. Polis, saat 9 civarında, Şık’ın öğretim görevlisi olaraj çalıştığı İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki ofisine de geldi. Gazetecinin eşyaları, bilgisayarındaki dökümanlar tutanak tutulatak teslim alındı. OdaTV’nin bürosunda yayın hazırlığını sürdürdüğü kitabının bir kopyasının bulunduğu iddia edilen Şık, söz konusu soruşturmada isminin geçirilmek istenmesini HaberVs’de cevaplamıştı: ‘’ Şık’la birlikte gazeteci Nedim Şener, yazar Yalçın Küçük ve Sait Kılıç’ın da aralarında bulunduğu toplam sekiz kişinin evinde arama yapıldığı bildirildi.

Evdeki oyun istasyonu

Bilgisayar, internet ve oyun konsolları evde zaman geçirme alışkanlıklarımızı değiştiriyor. Play Station örneğin, pazardaki payı dikkate alındığında bunun başlıca nedenlerinden. Meraklıları için “oyun istasyonunun” tarihinde bir gezintiye çıktık. Teknoloji hızla geliştikçe beklentilerimiz de artıyor. “Ipad 2 ne zaman çıkacak, Dell e-touch tablet ne zaman satılmaya başlanacak, iphone 5 mi çıkacak, playstation 4 üretilecek mi üretilmeyecek mi?” Kafamızdaki sorular arttıkça ve her kafadan farklı bir ses çıktıkça merakımız daha da büyüyor. Bunun son örneklerinden biri PlayStation 4. Son aylarda, üretildi-üretilecek derken, bazı internet sayfalarında, bloglarda, gazetelerde: “Sony’den resmi açıklama: PS4 2011’de çıkacak” başlıklı haberler yayınlandı. Meraklılarını bir hayli heyecanlandıran bu bilgi öyle hızla yaygınlaştı ki Sony resmi bir açıklama yaparak haberlerin doğru olmadığı açıkladı. Sony Computer Entertainment CEO’su Kazuo Hirai yaptığı açıklamada, PlayStation 4 konsolu çıkaracaklarının doğru olmadığını, PS3 üzerinde geliştirme çalışmaları yapacaklarını açıkladı. “PS3’e yeni özellikler ekleyerek ve performansını güçlendirerek yola devam edeceğiz.Yakın dönemde yeni nesil bir konsol modeli planlamıyoruz” diyen Hirai, kafalardaki soru işaretlerini kaldırdı. PS3 için en az 10 yıllık bir ömür belirlediklerini söyleyen Hirai, 2007’de çıkan konsolun geliştirilerek en az 5 yıl daha pazarlanacağını belirtti. 1995’ten beri zirvede Evde vakit geçirme adetlerimizi değiştiren teknolojik aletlerin başında geliyor PlayStation. Peki Playstation hayatımıza ne zaman girdi, nasıl değişti ve gelişti? Meraklıları için Playstation’ın tarihinde bir gezintiye çıkalım istedik.Bundan tam 15 yıl öncesi. DVD formatının ilk kez çıktığı, eBay ve Yahoo’nun kurulduğu 1995 yılı; Playstation’ın doğum yılı. PS; Avrupa’da piyasaya sürüldüğünde en çok bilinen oyun konsulu Süper Nintendoydu. İlk olarak Nintendo ile giriştiği rekabet yarışında yıllar geçtikçe pek çok farklı rakibi olsa da, PlayStation oyun konsolları arasında en çok tercih edilenlerden biri oldu. Play Station konsolu, gri renkte, kablolu oyun kumandaları olan ve iki kişinin oyun oynayabileceği dikdörtgen şeklinde bir konsoldu. Konsolla beraber pek çok oyun da piyasaya sürüldü. İlk yıllarında en çok ilgiyi çeken oyun 1996’da çıkan Tomb Raider, […]