Genel

“Gramofon süs eşyası değildir”

Yazan: ogedikoğlu@medyakronik.com

Sait Özgür Gedikoğlu

Kapalıçarşı Lütfullah Kapısı’ndan içeri girdiğinizde, bir gramofondan gelen büyülü sesi takip ederek bulabilirsiniz Mehmet Öztekin’i. Zamanda yolculuk ediyormuş hissi uyandıran küçücük bir dükkânı var. Duvarları Zeki Müren, Müzeyyan Senar gibi ölümsüz sanatçıların fotoğrafları ve taş plaklarla kaplı. Mekândaki her obje özenle yerleştirilmiş. Aralarında, 10 kadar gramofon dikkat çekiyor. Bakımları yapılmış, yeni sahiplerini bekleyen gramofonlar bunlar. Mehmet usta, daha büyük onarım ve yapım işlerini ise Merter’deki evinin atölye haline getirdiği odasında yapıyor. Elindeki gramofonların sayısı 50’yi aşıyor, çoğu 40 yaşını devirmiş… Ne aşklar, ne konaklar, ne yitip giden hayatlar görmüş…

Evlat sevgisi gibi

Okulu lise dönemlerinde bırakıp ve babasının dükkânında çıraklığa başlamış Mehmet Öztekin. Mesleği burada öğrenmiş. Yıllardan beri yurtdışındaki müşterileri için de onarım yaptığı ve Kapalıçarşı’da çalıştığı için İngilizce ve Almanca öğrenmiş. Biri Boğaziçi Üniversitesi’ni, diğeri tıp fakültesini bitiren iki oğlu var. Çocuklarından bahsederken gözleri parlıyor. Yaşamının çok önemli bir parçası olan gramofonlar içinse “Evlatlarım gibiler” diyor, “onları birkaç günlüğüne de olsa bırakıp gidemem hiçbir yere.”

“Türkiye’de, ne kadar atılmış gramofon varsa bana ulaşır. Bazen bir el değiştirir, bazen beş. Ama er ya da geç düşer elime” diyerek anlatmaya başlıyor zanaatını. En büyük sıkıntısı üretimi sona eren gramofonların parçalarına ulaşmak. Kendisine ulaşabilen bütün gramofonları alıyor, tamir edilebilecek olanları tamir ediyor. Çok yıpranmış olanları ise çeşitli parçalarını kullanmak için saklıyor. Bir cerrah titizliğinde, gramofondan gramofona organ nakli yapıyor sanki. Ve yaşama şansı olanları ayağa kaldırıyor. Çok emek ve sabır isteyen bir iş bu. Bazen gerçekten ümidinin kırıldığı da oluyor. O kadar sinirlenmiş ki bir gün, çok sevdiği bir gramofonu çöpe atmış. “Evladımı kaybetmiş gibi üzülmüştüm” diyerek açıklıyor hislerini. Gramofon dinlerken, her plakta gramofon iğnelerinin değiştirilmesi gerekiyormuş. Öztekin’e göre sadece bu örnek bile, gramofonların ne kadar hassas aletler olduklarını gösteriyor.

Tarihi baştan yaratmak…

Sadece bir tamirci değil Mehmet Öztekin, yeni gramofonlar da yapıyor. Mekanik aksamlarını eski cihazlardan çıkartıyor, gövdelerini ve borularını ise kendisi yapıyor. Bu tarzda üretimi Türkiye’de kendisi başlatmış. Dünyada da ilk olduğunu düşünüyor. Bu nostaljik aygıta artan talep, özellikle Uzakdoğu ülkelerinde yeniden seri üretime geçilmesini sağlamış. “Evladiyelik gramofonların, örneğin ‘His Master’s Voice’ marka bir gramofonun ne mekanik, ne de işçilik kalitesi yok bu ürünlerde” diyor Mehmet Usta. Kendi yaptığı gramofonlarda ise, her zaman en iyi markalardan çıkma parça kullandığı için, kalite sorunu pek olmuyor. Müşterilerinden de bir şikâyet gelmemiş. Yurt içi ve dışındaki gramofon meraklılarının ona gösterdiği ilgi başarısını kanıtlıyor.

Mehmet Öztekin’in söz sahibi olduğu diğer bir konu da taş plaklar. Elinde 1,500’e yakın plak var. Bir kısmını dinlese de, çoğunluğunu tarihi belge değeri taşıdığı için sakladığını belirtiyor. Kimisi paha biçilmez değerdeki bu koleksiyonun içinde Ortaoyuncusu İsmail Dümbüllü’nin, Udi Hrant gibi gayrimüslim Türk sanat müziği sanatçılarının kayıtları var.

“Süs eşyası değil”

2002 yılında Beyoğlu Sanat Merkezi’nde 50’ye yakın antika gramofonunu sergileyen Mehmet Öztekin’in müşterileri arasında, Turgut Özal ve Sakıp Sabancı gibi isimler de var. Müşterisinin gramofondan anlayıp anlamadığını hemen anladığını ve ona göre hareket ettiğini söylüyor. Üzerine titrediği gramofonlarını süs eşyası olarak almaya gelenleri eskiden geri gönderdiğini, ancak bugün, açıklamasını yaparak, böyle müşterilerine yeni üretilen Uzakdoğu malı gramofonları verdiğini anlatıyor. Çünkü ona göre, süs eşyası olması gerekenler, sesi gerçekten çok güzel olan antika gramofonlar değil, seri olarak üretilen yeni ürünler.
Mehmet Öztekin, 60’lı yaşlarının ortasında, kendi tabiri ile “geçmişin belgelerini günümüze taşımak” için inatla direniyor. Anıları “mumlayarak” saklamaya değil, bütün kişilikleri ve işlevleri ile yaşatmaya çalışıyor. Gramofonlarıyla. Onları bir süs eşyasından öte görenlerdenseniz, mutlaka uğrayın Gramofon Baba’ya, size anlatacağı çok şey var. Emin olun.

Gramofonun gelişimi ve Türkiye

Gramofon Amerikalı Emile Berliner’ın keşfi. Berliner, Edison’un bulduğu “fonograf” ve Bell ve Tainter icadı “grafofon”u geliştirerek 1887 yılında bu aygıtı üretti ve patentini aldı. Ama asıl başarısı, kendisinden önceki mucitlerin aksine, patentini aldığı bu aygıtı seri olarak üretebilmesiydi. 1888’de bir çinko diskten sert kauçuk plaklar yapmayı başardı ve 1893’te bin adet gramofon ile 25 bin plak sattı.

Türkiye gramofonla nispeten geç bir tarihte, 1920’li yılların başında tanıştı. Müziği, konser salonlarından çıkarıp her yerde dinlenebilir bir hale getiren gramofon tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de coşkuyla karşılandı. Önceleri belirli bir kesimin evlerine girebilen gramofon zamanla yayıldı. Dede Efendi, Hafız Burhan, Münir Nurettin Selçuk gibi nice bestekâr ve müzisyen bu aygıt sayesinde tanındı.

Müslüman asıllı Türk kadınının sesinin kaydedilmesi ise, gramofonun Türkiye’ye gelmesinden yaklaşık 30 yıl sonra mümkün olabildi. Süreyya Operet Heyeti’nin önde gelen sanatçılarından Fikriye Hanım bu kadınlardan biriydi. 1960’larda pikapların yaygınlaşması, yorgun gramofonların da sonu oldu; büyük bir kısmı odun sobalarında kül oldu ya da hurdacılara satıldı. Son yıllarda gramofonun tekrar aranır olması, bu emektar aletin tavan arasında kalan son örneklerinin gün yüzüne çıkmasına ve hatta yeniden üretilmesine neden oldu.

Yorum yazın