Etiket portre

ilk kurmaca film yönetmeni Alice Guy-Blaché

Sinema dünyasında Georges Méliès ve Lumière Kardeşler kurucu isimler olarak kabul edilse de, beyaz perdeye ilk konulu ve kurmaca filmi getiren yönetmen Alice Guy-Blaché’dir. Sinemanın kurucularından söz edildiğinde, uzun süre ismi unutulan veya unutturulan Guy-Blaché, Lumière Kardeşler’in 1895’teki ilk film…

Z Kuşağına bir portre: Sırrı Süreyya Önder kim değildir?

Geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan sinemacı ve politikacı Sırrı Süreyya Önder'in ardından başlayan tartışma, Önder'in siyasi konuşmalarının cımbızlanarak sosyal medyaya yayıldığı, Önder'i sevenler ve sevmeyenler ekseninde yeni bir kutuplaşmaya yol açtı. Oysa Önder ne siyasi duruşu, ne de kişiliğiyle yaşamı boyunca kutuplaşmaya ya da düşmanlaşmaya hizmet etmemişti. Özellikle Z kuşağının Önder'e yönelik sosyal medyada büyüyen önyargıları sahiplenmesi, HaberVs'nin gündem toplantılarında da uzunca tartışıldı. Bu tartışmalar sonucunda yazarımız Bora Şahin, Z kuşağı için bir Sırrı Süreyya Önder portresi derledi...

Golün Bedeli: Andres Escobar ve futbolun karanlık yüzü

Andres Escobar, sadece Kolombiya futbolunun değil, dünya spor tarihinin en saygı duyulan defans oyuncularından biriydi. Saha içindeki centilmenliği ve saha dışındaki alçakgönüllü yaşamıyla tanınan Escobar, 1994 Dünya Kupası’nda yaşadığı talihsiz olaylar ve ardından trajik ölümüyle futbolun karanlık yanlarını gözler önüne sermişti.

Tofaş’ın basketbolda inişli çıkışlı hikayesi

Tofaş Basketbol Takımı, 90’ların sonunda kazandığı beş kupa ile Türk basketboluna damga vurdu. Ancak ani bir kararla profesyonel liglerden çekilen kulüp, zirveden hızla uzaklaştı. Bugün, geçmişteki başarılarını tekrarlamak için yeniden mücadele ediyor.

Gökşin Sipahioğlu

Dünyanın en çok tanıdığı Türk gazeteciydi. Bu mesleğin doğasında “olumsuzu” görme de var. Bir gazeteci olarak bu dürtüyü anlayışla karşılardı sanırım

Laz müteahhit

Dokunmaktan en çok hoşlandığı şey “inşaat harcı”, en sevdiği koku “ağaç, tabiat, yeşillik”. Allah gönlüne göre verdi: Erdoğan Bayraktar, ilk Çevre ve Şehircilik Bakanımız.

Ömer Onan

Bugün onun doğum günü. Ve kariyerinde ilk kez All-Star'ın afişini süslüyor. Ömer Onan, 33 yaşında yıldızlığa terfi eden ilk basketbolcumuz...

Şenol Güneş: Karizmasız şampiyon?

Ulusal takımı, tarihindeki en büyük başarıya ulaştırdığında bile “karizma sahibi olmamakla” itham etmiştik Şenol Güneş’i. Trabzonspor’un olası başarısızlığında yine aynı şeyi mi söyleyeceğiz? Spor Toto Süper Lig‘in ilk yarısının tamamlanmasıyla oluşan tablo tüm futbolseverlerin birazcık şaşıracağı ama çoğunlukla takdir edeceği bir hal aldı. Tam 15 senenin ardından liderlik koltuğunda oturan ve en yakın rakibine 5, Süper Lig’in üç büyüğüne toplamda 42 puan fark atmış bir Trabzonsporvar karşımızda; ve bu fırtınanın ardında da Türk futbolunda adeta istikrarın sözlük karşılığı olan bir hoca: Şenol Güneş. Tesadüf mü denir yoksa şans mı? Bakıyoruz ki 95-96 sezonunun ilk yarısını yine lider olarak bitiren Karadeniz Fırtınası’nın başında yine Şenol Güneş var.Fakat Güneş, bu sefer daha temkinli gözüküyor. Zira 95-96 sezonunda şampiyonluğu kıl payı Fenerbahçe’ye yar etmişti Trabzonspor. Kalecilikten kaçamadı Futbolculuk yaşantısını file bekçisi olarak geçiren başarılı teknik adam, tam 15 sezon boyunca doğduğu şehrin takımı olan Trabzonspor’un kalesini korudu. Kariyerinde 31 kerede milli formayı taşıyan Güneş, bu maçların 5ine kaptanlık pazu bandıyla çıktı. Fakat daha bu zamanlara ulaşmadan genç bir delikanlıyken mahalle aralarında yapılan maçlarda göstermeye başlamıştı kaleciliğini. Kendisi kaleye geçmeyi çok istemeyip santrfor olarak görev yapmak istese de yeteneğinden dolayı bu mevkiden kaçamamıştı. Amatör olarak Erdoğdu Gençlikspor’da forma giymeye başladığına yine kaledeydi Şenol Güneş. O zamanları şöyle anlatıyor kendisi: “Ortaokuldaki lisedeki maçlarda kimse kaleye geçmezdi. Ben de hep ileride oynamak isterdim ama benim kalede iyi olduğum görülünce daha sonra bana lisans çıkartıp kaleye geçirdiler. Daha sonraki 20 yıl mecburi kalecilik yaptım” Henüz 20 yaşındayken, o zaman yeni kurulan Trabzonspor’a transfer oldu. Aynı zamanda Trabzon Eğitim Enstitüsü’ne devam eden Şenol Güneş’in zamanı futbol sahası ve fakülte sıraları arasında geçiyordu. 1975-1976 sezonunda Türkiye 1. Lig’inde bir ilk gerçekleşmiş ve kurulalı sadece 8 sene olan Trabzonspor, İstanbul hegemonyasını yıkıp şampiyonluk kupasına uzanmıştı. O yılki kadronun tamamı Trabzonlu futbolculardan oluşuyordu ve kalesinde de o sezon sadece 14 gol […]

Bir garip Kazım Kazım

”du. Gelecek Kazım Fenerbahçe yönetimi, kadro dışı bırakma kararını resmi olarak açıklamasa da, masum olduğunu dile getirdiği genç futbolcusunun “uçarılığı, hatta deli doluluğu”ndan usanmış görünüyor. Belli ki, doğru olsun olmasın, saha dışında yaşanan bunca şeyin sahadaki karşılığını görmekte zorlanıyor. Futbolcunun 5 milyon avro olarak belirlenen bonservis ücretinde de indirime gidileceği konuşuluyor. Haberlere göre Daum, onun takımında kalması için çaba harcıyor. Diğer taraftan Kazım, kendisine İngiltere’de kulüp arıyor. Oynadığı takıma renk getirdiği tartışma götürmeyen, gençliğini dolu dolu yaşayan bu yıldıza bir İngiliz kulübünün talip olması sizce de mümkün mü? Kısa futbol geçmişi, Kazım (Colin) Kazım’ın Fenerbahçe’de 2011’de sona erecek sözleşmesini tamamlayamama ihtimalini güçlendiriyor. Ve en önemli soru, son günlerde yaşanan kriz bir şekilde atlatılsa bile genç oyuncunun bundan bir “büyüme payı” çıkarıp çıkarmayacağı.

Burhan Altıntop’u atlatmak

Bazı karakterler vardır. Sıkkınlığınızı unutturup, moralinizi düzeltir onları izlemek. Avrupa Yakası’nın Burhan Altıntop’u da böyle bir karakter benim için. Engin Günaydın, bu karakterle Türkiye’nin en çok güldüğü oyunculardan biri haline geldi. Nişantaşı’nın taşralı dergi müdürü Burhan’ı o kadar çok benimsedik ki, başka bir Engin Günaydın düşünemez olduk. Öyle ki geçtiğimiz gün gösterime giren, Günaydın’ın kendi yazdığı ve başrolünü üstlendiği Vavien filminin daha çekimleri bile bitmeden hep aynı soruyu duyduk: “Burhan Altıntop karakterini aşabilecek mi?” Röportajlarından anlaşıldığı kadarıyla Engin Günaydın’ın kendisi de aynı endişeyi duyuyordu. Oysa bu soru, onu ünlü eden Zabıta İrfan karakterini canlardırdığı Bir Demet Tiyatro sona erdiğinde de yöneltiliyordu Günaydın’a. Burhan Altıntop’un henüz doğmadığı yıllarda örneğin, Milliyet gazetesindeki röportajında “Sizi hâlâ Zabıta İrfan olarak tanıyorlar. Bu rolün üzerinize yapışmasından korkmuyor musunuz” diye soruluyordu. 2005 tarihli bu röportajda, yıllar sonra tekrar karşılaşacağı bu soruyu şöyle yanıtlıyordu Günaydın: “O benim ilk işim olduğu için Zabıta İrfan olarak tanındım. Ama yeni projelerde yer aldıkça bu değişiyor.” Burhan’ı atlatmakGelin görün ki yıllar önce dile getirdiği “değişim”in onu getirdiği yer baba ocağı oldu. Nişantaşı’nın (ve bir röportajında “hiç sevmiyorum, benimle ilgisi yok” dediği) Burhan Altıntop’un izlerini Erbaa’da yıllarca yaşadığı evinde, gençken çalıştığı ağabeyinin dükkânında, gerçek yaşamından izler taşıyan Elektrikçi Celal karakteriyle unutturmak istedi. Bu çok yeni film hakkındaki ilk eleştirilere bakılırsa başardı da bunu. Dünkü Milliyet gazetesindeki röportajında kendisi de onaylıyor: “Burhan rolünün üzerime yapışması meslek hayatımın sonu olurdu. Seyirci benden Burhan Altıntop dışında başka bir şey istemezse benden ya da ben başka bir şeyi yapamazsam, çok çabuk hayatla ilgili bir karar alıp emekliye ayrılacaktım” diyor Günaydın, “galiba atlattım.” Sinemada kötü adam Bir Demet Tiyatro’nun Zabıta İrfan’ı, Aşkım Aşkım dizisinin Tarık Usta’sı, Avrupa Yakası’nın Burhan’ı, Size Baba Diyebilir Miyim dizisinin Mahir’i ve kısa sürelerle karşımıza çıkan daha niceleri… Engin Günaydın, televizyon ekranında “üzerine yapışan” pek çok rolü “atlattı”. Vavien için yapılan “Türk sineması […]

Önce ıssız, şimdi adsız ama hep ‘aile’den: Melis Birkan

Hâlâ “Birbirine bağlı çekirdek bir aileyiz” diye tanımladığı anne babasıyla Çekmeköy’de oturuyor. “Annem de babam da ekonomist. Babam bir süre borsada çalıştı. Şimdi ise öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Annem de bir süre gönüllü İngilizce öğretmenliği yaptı, sonra çalışmayı bıraktı. İyi ki de bıraktı çünkü bizim ailenin bu kadar birbirine bağlı olmasının nedeni biraz da odur. Başka bir şehirden İstanbul’a gelip zarar görmeden adapte olabilmemizin tüm sorumluluğunu annem üstlendi” diyor Issız Adam filminin gördüğü ilgi üzerine Milliyetgazetesi muhabiri Pelin Çini’nin 2008’de yaptığı röportajda. Issız Adam Alper’e (Cemal Hünal) kendini zor teslim eden, onu sevgiye ve sadakate inandırmaya çalışan Ada’yı oynayan Melis Birkan, Alper’de bulamadığı huzuru annesi Müzeyyen’in (Yıldız Kültür) evinde buluyordu. İzleyicinin, çoğu manken kökenli günümüz kadın oyuncularında göremediği samimiyetin nedeni de bu olsa gerek: Melis Birkan, hangi –ıssız- adamla dans ederse etsin o “çekirdek sevgi”den vazgeçmedi. İlkokula başladığı yıl babasının işleri nedeniyle Ankara’dan İstanbul’a gelir Melis. Henüz altı yaşındayken ortaya çıkan dans ilgisi üzerine ilköğretim ve lise yıllarında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda bale dersleri alır. Aynı üniversitede hem okuyup hem çalışarak modern dans eğitimini tamamlar. O zamanlar aklında oyunculuk yapmak yoktur. Oyunculuğa başlamasının ise kendi deyimiyle “film gibi” bir hikâyesi var. Bir gün dans gösterisi için katıldığı davette uzaktan, loş ışıklar altında, hiç makyajsız haliyle daha sonra menejeri olacak Özlem Durak tarafından fark edilir. Durak, Birkan’ı görür görmez yanındakilere “Kim bu kız” diye sorar. Tanıştığı Melis’e kartını vererek “beni ara” der. Melis arar aramasına ama bir yandan da oyuncu olmamak için uzun süre direnir. Çünkü o ana kadar oyunculuk aklının ucundan bile geçmez. Yapabileceğine de inanmaz zaten. Ama karşısında onu sadece birkaç saniye görüp, ona ondan daha çok inanan bir insan olunca bu durumu görmezden gelemez ve bir buçuk yıl kadar direndikten sonra ”Tarz-ı Hayat” adlı programı sunarak kameralara ısınma turu atmaya başlar. Birkan bu durumu Eleledergisine verdiği röportajda […]

Yönetmenlik yolunda bir karınca

Azim ve hırs olduğu sürece insanın isteyip de yapamayacağı şey olamasa gerek. İşte, bu azim ve hırs sayesinde, kendi yolunda ilerleyenlerden biri de Mehmet Selçuk Bilge. Üniversitenin ilk yıllarında kısa film çekmeye başlayan Bilge, çektiği ilk filmlerle başarısızlık konusunda ipi göğüslüyor. “Böyle film çekeceksen hiç çekme” diyenler bile oluyor, ama yılmıyor ve sabırla yeni filmlerini çekmeye devam ediyor. Azim ve istek ile şans birleşince de Bilge’nin ummadığı kapılar yavaşça açılmaya başlıyor. Mehmet Selçuk Bilge halen Plato Film Okulu’nda genç ve yetişkin oyunculara koçluk yapıyor. Oyuncu koçluğu gibi görece yeni bir mesleğin en genç temsilcisi aynı zamanda… Mehmet Selçuk Bilge, 1983’te muhasebeci bir anne babanın ikinci çocuğu olarak dünyaya geliyor. Ortaokul’da kendisini pek başarılı bulmasa da İstanbul’un en iyi okullarından biri olan Kabataş Erkek Lisesi’ne gidiyor. “Hayatımın en büyük dönüm noktası bu okula gitmekti” diyen Bilge, okuduğu okul sayesinde özgürlüğün ne demek olduğunu öğrendiğini ve belki de bu yüzden açık fikirli, yaratıcı bir insan olduğunu söylüyor. Lisenin ilk yıllarında “Acaba grafiker mi olsam?” diyor, ama aslında grafikerlik konusunda pek de bir şey bilmiyor. Bir gün herkes gibi o da Titanic filmine gidiyor ve gemi uzun uzun batarken Bilge’nin sinema fikri doğuyor. Tabii ÖSS, aşk meşk derken bu fikri biraz sekteye uğruyor. Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazanınca aile, Mehmet Selçuk Bilge’nin diplomat olacağını düşünüyor, fakat kendisinin hiçbir zaman böyle bir niyeti olmuyor. Üniversiteye adımını atar atmaz, daha önce hiç tiyatro deneyimi olmamasına rağmen tiyatro kulübüne yazılıyor. Yaz tatilinde gazetede “Okul” isimli bir korku filminin çekileceğine dair haber okuyor ve Plato Film’i arayarak bu filmde yer almak istediğini söylüyor. Figürasyon üstü bir role kabul ediliyor ve film, tesadüf eseri Kabataş Erkek Lisesi’nde, öğrenim gördüğü sınıfta çekiliyor. Tabii bir yandan da yönetmeni incelemeye alıyor, zira kendi çekeceği kısa film için kamerayı hangi açılarda koyması ve kaç kere plan değiştirmesi gerektiğini öğrenmeye çalışıyor. Üniversite […]

Hayalgücünde sınır tanımayan adam

Asıl adı Jeffrey Jacob Abrams ancak kendisi Hollywood dolayarında ismini baş harflerinin kısaltılmasın oluşan J.J. Abrahams ismi ile tanınıyor. 27 haziran 1966’da zamanının verimli yapımcılarından olan Gerald Abrams’ın oğlu olarak New York’da doğdu. Anesi de yapımcı olan ve Los Angeles’ta büyüyen Abrahams’ın sinema tutukusu 8 yaşında dedesinin onu Universal Studios turuna götürmesiyle başladı. Aynı akşam babasını tatlı sözlerle kandırdıktan sonra edindiği 8 mm kamerasıyla ilk film denemelerine başladı. Bundan sonraki 10 yıl içinde Abrahams sayısız amatör film çekti ve bunlarla çeşitli öğrenci film festivallerinde ödüller aldı.Öğrenciyken prodüktörlük yaptı Kendisini dünya çapında üne kavuşturacak sinema sektörüne 16 yaşındayken Nightbeast filminin müziklerini yaparak adım attı. Abrahams New York’da Sarah Lawrence College’e devam ederken, mezunuyetinden hemen önce ünlü film şirketi Touchstone Pictures tarafından satın alınarak 1990’da Taking Care of Business adıyla filme çekilen ilk tretmanını yazdı. Abrahams’ın aynı zamanda prodüktörü de olduğu, bir mahkumun radyo çekilişinden bedava bilet kazanması üzerine, beyzbol maçını izlemek için cezaevinden kaçışını anlatan filmin başrollerini ise Charles Grodin ve James Belushi başrolleri paylaştı. Abrahams’ın başarı grafiği başrolünü Harrison Ford’un oynadığı Regarding Henry, Mel Gibson’lı Forever Young ve Gone Fishin gibi filmlerin senaryoları ile daha da artan bir ivme kazandı. Bu zaman zarfı içinde Abrahams yapımcılığa da The Pallbearer, The Suburbans gibi filmlerle el atmaya başladı. 1988 yılında da Michael Bay’in yönetiği büyük etki yaratan Armageddon filminin senaryosuna katkıda bulundu. Ve 2006’da vizyona giren Mission Impossible 3’ün yardımcı yazarlık ve yönetmenliğini üstlendi. Televizyona geçiş Abrahams televizyonda ki ilk atılımını yaratıcısı ve yazarı olduğu Felicity dizisi ile yaptı. Kendisini ilk kez yönetmen koltuğuna oturma fırsatı sağlayan dizide Stanford’u kazanmışken lise aşkı uğruna New York Ünivestisei’ne giden Felicity adlı kızın başından geçenlerin anlatılıyordu. Televizyonla ikinci buluşmasını uluslararası genç ve güzel bir ajanın bir yandan Alliance 12 adlı örgütle savaşırken bir yandan da gizli ve sosyal yaşamı arasındaki dengeyi kurmaya çalışan hayatının anlatıldığı […]

Gülsüm’den Hürmüz’e Nurgül Yeşilçay

İlk oyunculuk denemesi, henüz çocukken her evcilik oyununda yer verdiği dudağını aşağı sarkıtarak konuşan Bakkal İsmail Amca’yı taklit etmek olan Nurgül Yeşilçay, şimdilerde 7 kocayı da idare etmeyi başaran fettan, işveli bir kadın rolünde çıktı karşımıza. İzleyen herkesin zihninde bir tat bırakan İkinci Bahar dizisinin asi genç kızı Gülsüm olarak hayatımıza giren Yeşilçay, sonraları Seymen Ağa’nın Amerika’da tanışıp evlendiği Bahar Karadağ olarak ününü pekiştirdi. Sonra filmler, diziler ve haliyle ödüller ardı arkasına geldi. 1976 yılında İzmir’de doğsa da babasının fanatikliği yüzünden nüfus kâğıdında yalnızca bir kez gittiği Afyon olarak yazılır. 4 yaşındayken ablalarından okuma yazmayı öğrenir. Altı yaşında çarpım tablosu ve dört işlem yapmayı da öğrenince okul hayatı ikinci sınıftan başlar. Aslında üçüncü sınıftan başalatılmak istenir ancak ufak tefek olduğundan babası ikiye başlamasını ister. Elektrikler kesildiğinde babasından dinlediği “Keçi Kız” masalındaki gibi kız gibi mi davranmıştır pek hatırlamasa da keçi gibi inatçı ve asi olduğunu hala dillendirir. Yıllar sonra karşısına bir travesti olarak çıkacak olan ilk aşkıyla, ailesi umursamaz sanıp evden kaçtığında 16’sındadır daha. Evlenmeyi düşündüğü bu aşk uğruna sevgilisiyle beraber bir bungalovda yaşamaya başlar. Gemici düğümleri yapıp satarlar. Ancak bu macera fazla sürmez. Eve geri döner ve döndüğünde anlar ki ailesi tarafından sandığından daha çok umursanmaktadır. Lise dönemlerinde izcilik yapan Yeşilçay’ın buradan öğrendiği tecrübesini hayata geçirdiği yer ise Erzincan depremi olur. “İzciyken oymakbaşı olmuştum. Tam o dönemde Erzincan depremi oldu. Biz yardım etmek için 8 kişilik bir grup olay yerine gittik. Türkiye’nin çok önemli bir gerçeğini, yaşanan sefaleti birebir yerinde görmek çok acı ve üzücüydü” diye anlatır tecrübesini. Resim yarışmasının ödülü fotoğraf makinesi olunca… Yeteneği olduğunu söylediği resimden ilkokul 3. sınıftayken katıldığı bir yarışmada derece alması üzerine kopar. Çünkü katıldığı “Barış” konulu bir yarışmada 3. olunca ödül olarak bir fotoğraf makinesi verilmiştir. Fotoğraf çekmek uğruna uzak kaldığı resime, bir gün okuldan eve dönerken öğrencilerine ders veren bir ressamın atölyesinin […]

Yaşamı savunurken, ölüm hakkı talep etmek

Hikmet Karahasan Tuğrul Cankurt’un ismini ilk kez Şubat 2008’de duyduk. 2004’te Ankara Polatlı’da geçirdiği trafik kazasında omurilik felci olan ve vücudunun yüzde 97’sinde hareket kaybı oluşan Cankurt, hayati fonksiyonlarının sona erdirilmesini yani ötanazi talep ediyordu. Ancak Türk Ceza Kanunu’nun 5237 sayılı maddesi Cankurt’un “ölme hakkı”nı kullanmasına engel oluşturuyor. Bu maddeye göre hastaya ötanazi uygulayan hekim, tasarlayarak (taammüden) adam öldürmüş kabul ediliyor ve ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasıyla cezalandırılıyor. “İnsanca yaşayamadığını” dile getiren ve iyileşme şansının olmadığını öğrenen Cankurt, “ölme hakkı”nı ötanazinin yasal olduğu İsviçre’de aradı ve 4 Mart 2009’da buradaki bir kliniğe başvurdu. Cankurt’un başvurusu kabul edildi; toplam 15 bin TL tutan ödemeler yapıldıktan sonra kendisine haber verileceği bilgisi geldi. Cankurt İsviçre’den gelecek haberi beklerken, belki de hiç umulmadık bir yerde, 18 Ekim 2009’da yapılan Avrasya Maratonu’nda karşımıza çıktı. Maratona, sosyal sorumluluk projelerine destek vermek üzere spor yapan Adım Adım oluşumunun atletleriyle katılan Cankurt, 16 Ekim’de yapılan basın toplantısında da “Ötanazi bir insanlık hakkı ama çaresizce eli kolu bağlı durmak olmaz, yaşama hakkı için çaba gösterilmesi gerekir” demişti. Cankurt’un maratona katılması ve kendisiyle benzer sorunlar yaşayan insanlara gönderdiği mesaj, iyileşme konusunda umutlarının tazelendiğini ve ötenazi talebinden vazgeçtiğini düşündürmüştü. Sabahgazetesinde bugün yayınlanan “” başlıklı habere bu nedenle kuşkuyla yaklaştık ve HaberVs mikrofonunu Cankurt’a yönelterek durumu hakkında bilgi almak istedik. Tuğrul Cankurt’la muhabirimiz Hikmet Karahasan konuştu: Bugün Sabah gazetesinde Erhan Öztürk’ün imzasıyla yayınlanan haberde, tedavi masraflarıyla ilgili sıkıntıda olduğunuz ve ötanazi kararından vazgeçmediğiniz belirtiliyor. Bunlar doğru mu?Henüz yazıyı okuyamadım ama benim durumumdaki insanlar için şöyle bir gerçek var; aldığınız tüm medikal malzemeleri peşin paranızla almak zorundasınız. Ayrıca yapılan son yasal değişiklikler sonucunda, yazdırdığınız her ilaçtan ve medikal malzemeden, maaşınızdan 10 TL gibi bir miktar kesiliyor. Üstelik günümüzde trafik kazası sonucunda oluşan sakatlıkları sosyal güvenliğin dışına çıkartmaya çalışıyorlar. Benim durumumdaki insanlar için bakıcı gibi bir ihtiyaç da var. Anlayacağınız birçok masraf söz konusu. […]

Türk sinemasına “40” dopingi

Türk sineması son yılların en hareketli dönemlerinden birini yaşıyor. Sezonun açılmasıyla birlikte toplam 71 Türk filmi, beyaz perdede yerini alıyor. Emre Şahin’in senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metrajlı filmi “40” ise bunlardan biri. 40 için “Ne sanat ne de kitlelere hitap eden bir film” tanımlaması yapan Şahin, filmiyle Türk sinemasındaki boşluğu doldurduğunu ve sinema sektörüne farklı bir bakış açısı getirdiğini söylüyor. 40, hemşire, taksici ve Paris’e gitmek isterken İstanbul’da sıkışıp kalan Nijeryalı mültecinin bir “çanta” altında toplanmasını anlatıyor. Hollywood’un ünlü dizisi Heroes’un oyuncularından Ntare Mwine, dizilerin dizisi Yaprak Dökümü’nün ünlü karakteri Ferhunde, yani Deniz Çakır ve Ali Atay başrolleri paylaşıyor. Türk-Amerikan ortak yapımı film, Altın Portakal Film Festivali’nde Behlül Dal Jüri Özel Ödülü’ne lâyık görüldü. Şahin’in ilk uzun metrajlı filmi olması ve festivalden ödül alması dışında 40’ın teknik açıdan önemli bir ilki daha var; O da filmin 35 mm yerine red kamerayla (Redcam) dijital olarak çekilmesi. Mevcut teknolojiyle sinemada en yüksek kalitede dijital görüntüyü alabilen kamera olan redcam, Türkiye’deki uzun metrajlı filmlerde henüz kullanılmıyor. Zira red ile çekilen filmler, disiplinli çalışmayan ve montaj için iyi bir bilgisayara sahip olmayan yönetmenlerin kâbusu olabiliyor. Emre Şahin’in ilk filminde bu yeni teknolojiyi kullanmaya cesaret etmesi belki de onun, Hollywood’da yetişmesiyle ilgili. Lisede Amerika’ya giden Şahin, Boston’da bulunan Emerson Collage’ın Sinema Bölümü’nden mezun oluyor. Öğrenciliği sırasında çektiği ilk kısa metrajlı filmi olan “Fetish” ile Amerika’da “Öğrenci Oscarları” olarak da bilinen EVVY’de En İyi Film ve Kurgu ödüllerini kazanıyor. Daha sonra çektiği ikinci kısa filmi “Çanta” ise New York Film Festivali’nde gösteriliyor ve Beverly Hills Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Görüntü Yönetmeni ödülünü alıyor. İş hayatına Hollywood setlerinde staj ve kamera asistanlığı ile başlayan Şahin, şimdi History ve Discovery Channel, BBC, ABC, NBC, CBS ve MTV gibi kanallara belgeseller de hazırlıyor. Bu arada Emre Şahin’in, gazeteci ve Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Haluk Şahin’in oğlu […]