Sanat

Helal olsun sana, Kont Drakula…

Yazan: Meneviş Tozak

Vampirler ölüp dirilip, kendilerini yeniden keşfedene, Amerikalı Yazar Stephenie Meyer’e (36) şükretmeli. Çünkü yüzyıllar süren yaşamlarında vampirler hiç bu kadar meşhur olmamışlardı. Üstelik Meyer sayesinde sadece kuru şöhretle yetinmeyip, binlerce insanın evine ekmek götürmesine de vesile oluyorlar!

Stephenie Meyer’in 2005’te yayınlanan Alacakaranlık (Twilight) kitabı Arizonalı genç bir kadının (Bella Swan) vampir Edward Cullen’la aşkını anlatıyordu. Kitap, yakaladığı çok yüksek satışla aynı isimli filmin çekilmesini sağladı. Alacakaranlık, Kasım 2008’de gösterime girdi ve gişede 380 milyon dolar topladı. 21. yüzyıl sürümü vampirlerimiz, fenomenler bulvarına isimlerini böylelikle yazdırdı. Meyer’ın eli de armut toplamadı elbette: Birer yıl arayla serinin devam kitapları YeniAy (NewMoon), Tutulma (Eclipse) ve ŞafakVakti (BreakingDawn) yayınlandı; toplam 42 milyon kişi tarafından satın alındı.

Alacakaranlık bereketi

İşte, bu serinin ikinci kitabından uyarlanan Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay (TheTwilightSaga: New Moon) 20 Kasım’da tüm dünyada aynı anda gösterime girdi. Bir önceki film ve kitapların verdiği gazla, gelir gelmez, inanılmaz ilgi gördü.

The Guardian gazetesinde dün yayınlanan bir habere göre Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay ilk iki gününde tüm gişe rekorlarını devirdi. İlk gününde 72,7 milyon dolar hasılata ulaşarak Hollywood tarihinin “en büyük açılışı”na imza attı. Önceki rekor, Batman serisinin son filmi Kara Şövalye’ye (The Dark Night) aitti. Film, Temmuz 2008’de gösterime girdiği gün 67 milyon dolar hasılat yapmıştı. Yeni Ay ilk üç gün sonunda ise, bu filmle birlikte sadece Örümcek Adam 3’e (Spider Man 3) geçildi. Ancak gerek Kara Şövalye ve gerek Örümcek Adam 3, daha fazla sayıda sinemada gösteriliyordu.

Hepimizin bildiği gibi Alacakaranlık ürünleri, vampir antolojisinin ne ilk maddesi, ne sonuncusu olacak. Gelgelelim gişeleri şarhoş eden bu büyük başarı, kendi başarımızı, vampirlerin en kralı Kont Drakula’yı İstanbul’da ağırlayışımızı hatırlamak için güzel bir vesile.

Drakula İstanbul’da

1953 yapımı Drakula İstanbul’da, 1995’te kaybettiğimiz Yönetmen Mehmet Muhtar tarafından çekildi. İlk Türk korku filmiydi.

Korkunun efendisi
Drakula, İrlandalı Yazar Bram Stoker’in 1897’de yayınladığı romanı. Universal Pictures, 1912’de ölen Stoker’in eserini mirasçılarına telif ödeyerek 1931’de sinemaya uyarladı ve “resmi” Drakula filmi böylece yapıldı. Ama “vampir kont”u beyaz perdeye kazandıran gerçek isim Alman sinemacı F. W. Murnau’ydu. Murnau’nun, hemen tüm ögeleri romanla aynı olan 1922 tarihli Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi filminde Kont Drakula, “Kont Orlok” olarak anılmıştı. Bugün bir sinema klasik olarak nitelenen film, Stoker’ın varislerinin izni olmadan çekildiği gerekçesiyle gösterimden kaldırılmıştı.

Sinema dergisinin Aralık 1998 sayısından öğrendiğimize göre aynı zamanda, ABD ve Avrupa dışındaki ilk Drakula uyarlaması oldu. Gösterildiği tarihte ne derece ilgi gördüğüne dair bir bilgiye ulaşamadık. Ancak Temmuz 1998’de ABD’nin Maryland eyaletinde düzenlenen korku filmleri festivalinde, İngilizce altyazı ya da simultane çeviri sunulmamasına karşın ayakta alkışlandığını ve program dışına çıkılarak tekrar gösterildiğini yine Sinema’dan öğreniyoruz.

Romanya’da doğdu, İstanbullu oldu…

Filmi bügün de anmamızın nedeni, sadece ilk olma özellikleri değil. Drakula İstanbul’da kimi sahneleriyle, yaratıcısı Yazar Bram Stoker’in eserine, 1931’de çekilen orijnal filmden daha çok yaklaşıyor. Çünkü Universal Pictures’ın yaptığı o filmden değil, romandan doğrudan uyarlanıyor. Örneğin, romanın en önemli ögelerinden, Kont Drakula’nın Kazıklı Voyvoda’nın soyundan geldiği bilgisi ilk filmde atlanmasına karşın bu bağ, Türk versiyonda henüz en başlarda kuruluyor. Ayrıca bazı sahnelerde daha cüretkar.

Film, Yeşilçam’a geçiş döneminin jönlerinden Bülent Oran’ın oynadığı avukat Azmi’nin, İstanbul’dan mülk almak isteyen Kont Drakula’ya (Atıf Kaptan) yardım için Romanya’ya gitmesiyle başlıyor. Drakula’nın bir tabut içinde İstanbul’a gelişi ve Azmi’nin tebasının peşine düşmesiyle devam ediyor. Filmin sonunda Azmi, Drakula’yı Eyüp mezarlığında kıstırıp öldürmeyi başarıyor.

Drakula İstanbul’da “sapına kadar” olmasa da bir Türk filmi. Bunun ilk nedeni, Stoker’ın romanının Kazıklı Voyvodaadıyla 1923’te dilimize çevrilmiş olması. Filmin senaryosu Ali Rıza Seyfi’nin bu eserinden faydalanılarak yazılmış. Örneğin vampirlere karşı kullanılan haç sembolü, çeviride anılmadığı gibi filmde de hiç yer almıyor. (Fakat Kazıklı Voyvoda’daki milliyetçi söylemin tuzağına düşmüyor.)

Drakula’yı yerelleştiren ikinci neden ise Türkiye’deki izleyici düşünülerek yapılan “ince ayar”. Ana kahramanlar Renfield Azmi, Mina Seward Güzin, Lucy Weston Şadan, vampir avcısı Van Helsing Dr. Resuhi Bey oluveriyor İstanbul’da. Bir tek Drakula’nın ismi ve kendisi aynı. Velhasıl o da “Romanya’da doğdu/İstanbullu oldu/Helal olsun sana/Kont Drakula” dedirtecek kadar uyum sağlıyor ortama! Dansöz Güzin’i oynatıyor. Şatosunda ağırladığı Azmi’ye iyi geceler dilerken “Allah rahatlık versin” diyor. En büyük korkusu olan haç, hiçbir yerde karşısına çıkmıyor. Ama hayatında görmediği kadar çok sarımsakla muhatap oluyor.

İstanbul’dan Brad Pitt’e armağan

Kontun İstanbul macerasının, vampir dağarcığına kazandırdığı iki önemli şey var:

Atıf Kaptan, sivri köpek dişleri gözüken sinemanın ilk vampiri. Hafızamıza yerleşen vampir imgesinin en belirgin ögesi olan bu dişler İstanbul’da keşfedildi.

Vampirler, yine romanda olan ama daha önceki filmde yapılamayan “şato duvarlarında sürüngen gibi gezebilme” özelliğini bu filmle kazandı. Çünkü bu sahnelerin çekimi için bina yüzeyine benzer platformlar hazırlanıp, yere yatırarak çekim yapılmış. Bir başka deyişle, yıllar sonra Interview with the Vampire’da kan emen Brad Pitt ve Tom Cruise’un yürüdüğü zemin İstanbul’da imal edilmiş.

Sigara dumanıyla Alacakaranlık

Görüntü yönetmeni (filmin afişinde yer alan ünvanıyla, foto direktörü) Özen Sermet, dar bütçeyle sağlanan teknik başarının en önemli nedeni olarak görülüyor. Sermet, siyah beyaz filmlerde daha da ön plana çıkan gölge ve ışığı çok iyi kullanıyor. Tıpkı, Drakula’nın uyurgezer kadır Şadan’ın kanını ilk kez emdiği, kayalıkların üstünde silüetleri görülürken arkalarındaki denizde ayışığının parıldadığı tüyler ürperten sahnede olduğu gibi. Zaten Sermet, bu filmin üzerinden çok geçmeden ABD’ye yerleşiyor ve başarısını Hollywood’da da sürdüyor. Görüntü yönetmenliğini üstlendiği filmler arasında, Paramount Pictures büyük bütçeli yapımı Tarzan ve Orman Çocuğu (Tarzan and the Jungle Boy) da var.

“Dar bütçe kaynaklı yaratıcılık” söz konusu olduğunda, bir şehir efsanesi olarak kulaktan kulağa dolaşan sis sahnesine de değinmeden olmaz. Mezarlıkta çekilen bir planda sis görünümü yaratabilmek için 30-40 kişinin aynı anda üçer dörder sigara içip dumanını üflediği söyleniyor. İnsan nefesiyle sis yaratma azmi, Türk sinemasının Yeşilçam’a geçiş dönemine dair en gözde anılarından biri.

Korku tüneli

Türk sineması, Drakula İstanbul’da ile girdiği korku tünelinde kayboldu: Hatırlarsınız, bundan tam 50 yıl sonra çekilen, yapımcılığını Sinan Çetin’in üstlendiği Okul için “ilk Türk korku filmi” denmişti. 2004’teki bu “ilk” denemeden sonra korku temasıyla çekilen 19 film daha, beyaz perdemizden sessiz sedasız geçti.

Son beş yılda çekilen bu filmlerden hangisini hatırlıyoruz? Bizim yerli ve samimi Drakula’nın başarısı da sanırız bu sorunun cevabıyla ilgili. 1950’lerin görece kısıtlı olanaklarıyla yapılan film 45 yıl sonra bir sinema festivalinde bile ayakta alkışlanabiliyor. Helal olsun Drakula!

Yorum yazın