Etiket Meneviş Tozak

Anons skandalı haberciliği!

2009-2010 Turkcell Süper Lig’i Fenerbahçe ve Bursaspor arasındaki şampiyonluk yarışının ardından Bursaspor’un kupayı kazanması ile sonlandı. Ancak sezonun son maçında yaşanan olaylar daha uzun süre konuşulacak gibi gözüküyor. En çok tartışılan konu ise Türkiye futbol tarihine geçmesi kesin olan “anons skandalı”. Ancak skandalın yalnızca kendisi değil, ertesi gün gazetelerde veriliş biçimi de skandal olarak tarihe geçmeye aday gözüküyor. Çünkü, skandalla ilgili haberlerin bir çoğu olayın sorumlusu olarak bir kişiyi adeta hedef gösterirken işin içyüzüne ilişkin doğru düzgün hiç bir bilgi içermiyordu. Onbinlerce taraftarı gülünç duruma düşüren bir olayın sorumlusu olarak gösterilen kişinin resimlerini basıp bu kişiyi “işte sorumlu” diye okla göstermekte hiç bir sakınca görmeyen gazeteler, bu kişinin can güvenliği için mi emniyete götürüldüğünü, yoksa başka bir nedenle mi göz altına alındığına bir türlü karar veremediler. Skandal anı Pazar gecesine dönüp olayı tekrar hatırlayalım: Trabzonspor-Fenerbahçe maçının 90+2’nce dakikasında, stat hoparlörlerinden yapılan “Bursa maçı 2-2 bitti, Fener şampiyon” anonsu ile stadyumda maçı izleyen binlerce taraftar ve futbolcular kutlamalara başlamıştı. Ancak acı gerçek birkaç dakika sonra ortaya çıktı, Bursaspor Beşiktaş’ı 2-1 mağlup etmişti ve Trabzonspor ile beraber kalan Fenerbahçe şampiyonluğu kaybetmişti. Taraftarlar öfkelendi, teknik ekip ve futbolcular yıkıldı, yönetim ne yapacağını bilemedi. Ancak biraz zaman geçip ortalık sakinleşince, herkes tek bir kişiye yoğunlaştı, anonsu yapan stat görevlisi, Hakan B. … Suçlu bulundu! Ertesi sabah yayınlanan gazetelerde de “suçlu arayışı” devam etti. Star, HaberTürkve Hürriyetgazeteleri, anonsu yapan Hakan B.’nin anons yüzünden gözaltına alındığını söylerken, Vatangazetesi ise B.’nin can güvenliği olmadığı için polis tarafından emniyete götürüldüğünü yazdı. Bunun yanında Sabah, HaberTürkve Hürriyet, B.’nin fotoğraflarını “İşte anonsu yapan adam” ve “İşte o adam” gibi hedef gösterici cümlelerle yayınladı. Bu gazetelere karşılık Taraf, Cumhuriyet, Radikalve Sabah Spor, anonsu yapan görevlinin adına haberlerinde yer vermedi. Sabahgazetesinin resim kullanıp, isim vermemesi, iyi niyetinden çok bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor izlenimi yarattı. Milliyetise bütün bu tartışmaların dışında Bingül’ü kesin bir “suçlu” […]

Bihter Behlül aşkı ne olacak?

Televizyon dizilerinin son furyasını romandan uyarlananlar oluşturuyor. Şimdiye kadar pek çok roman senaryolaştırılıp seyircilerin beğenisine sunuldu. Hatta son zamanlarda en çok konuşulan diziler de bu grubun içinde. Kimileri uyarlama dizilerle romanların katledildiğini düşünürken kimisi de bu diziler sayesinde edebiyat eserlerinin daha çok tanınacağını düşünüyor. Ancak kitapçılarda, “Aaa Aşk-ı Memnu’nun kitabı çıkmış” gibi cümleler kurulduğuna şahit olanlar da var. Öte yandan okuyup da sonunu bilenin dahi izlediği bu dizilerin rating uğruna uzatılmasının verdiği kabak tadı da cabası. Bir dönem kendisi de Bihter karakterini canlandırmış olan Müjde Ar, yaptığı televizyon porgramında, “Eğer dizi biraz daha uzarsa zavallı Bihter randevuevine düşecek” diyerek varolan durumu özetlemişti aslında.Bu değerli edebiyat eserleri, ortaya çıkan diziler ve oyunculuklarla internet sitelerinin de espri kaynağı olmaya devam ediyor. Aşk-ı Memnu’da Behlül’ün çığlık sahnesi üstüne eklenen sesler ve müziklerle hala internet ortamlarında binlerce kişinin eğlencesine yarıyor. Yaprak Dökümü’nün babası Ali Rıza Bey’in sürekli fenalaşmasına rağmen bir türlü ölememesi, Tahsin’in uzun bir süre bir türlü “siftah” yapamaması, eve gelenleri hep beraber karşılayan aile üyeleri gibi detaylar ise ekşisözlük’ten asparagas haber sitesi Zaytung’a kadar pek çok yerde espri malzemesi oldu. Televizyon ekranlarının fenomeni haline gelen Kurtlar Vadisi’nin hayranları ise dizileri hakkındaki “şiddete yöneltiyor” eleştirisine ise “Kurtlar Vadisi şiddete yöneltiyorsa, Aşk-ı Memnu da yengeye yöneltiyor” diye karşılık veriyor.Bunca hengame arasında kim haklı bilinmez ama bir süre daha fırtınası dinecek gibi görünmeyen bu uyarlama dizilerin her ne kadar kitapları okunmasa da rating rekorları kırdığı kesin. Habervs olarak izleyicinin merakını gidermek amacıyla, şu an hala gösterimde olan ve “sonları merakla beklenen” Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu, Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü, Halide Edip Adıvar’ın Samanyolu ve Kalp Ağrısı ile Orhan Kemal’ın Hanımın Çifliği romanlarından uyarlanma dizilerin nasıl bittiğini “araştırdık”. Aşk-ı MemnuNihal: Behlül ve Bihter’in ilişkisini ikisinin konuşması sırasında duyduktan sonra baygınlık geçirir.Beşir: Nihal’e aşık olan ve onun üzüntüden hastalanıp yatağa düşmesine dayanamayan Beşir Behlül ve […]

Margaret Moth

“Somali’deki doğum günlerimizi, Irak’daki gündoğumlarını, Tibet’in zirvelerini, Kongo Nehri’nde yüzüşümüzü ve Champs-Elysées’de paten yaptığımız zamanları düşününce hâlâ gülümsüyoruz. Gülüşlerimiz, sıradışı hayatlarımızdan geriye kalan anılarımızı, kameranın arkasında yaşadığımız hayatın en samimi anlarını yansıtıyor.” CNN Internationalkameramanı Cynde Strand, 21 Mart’ta ölen meslektaşı Margaret Moth’un ardından www.cnn.com’da bunları yazıyordu. Sadece CNN’deki çalışma arkadaşları değil, dünyanın saygın haber kuruluşlarında çalışan birçok gazeteci, Afganistan’dan Bosna’ya, Irak’tan Gürcistan’a omuz omuza görev yaptıkları Moth’u yazılarıyla uğurladı. Özellikle de kadınlar… Ülkesinin ilk kadın haber kameramanı olan Moth, erkeklerin egemen olduğu bir alanda hemcinslerin neferi olmuştu. Savaş muhabirlerinin, daima saçlarına uyumlu siyah makyajı ve giysileriyle hatırladığı bu güzel kadın, silahların gölgesinde de olsa güçlü duruşundan ödün vermemişti. Moth’la birlikte kadın haberciler idollerini, İstanbullular ise bir “hemşeri”sini kaybetti. Hayatının son yıllarını CNN’in bölge ofisinde görev yaptığı İstanbul’da geçiren Moth bu kente, öldükten sonra küllerinin getirilmesini isteyecek kadar bağlıydı. 1951’de Yeni Zelanda doğumlu Moth, yaşam tarzına erken yaşlarda karar vermiş gibiydi. İlk kamerasını sekiz yaşında edindi. Gerçek adı Margaret Wilson’dı. “Evlenene kadar babamın ismini, evlendikten sonra da kocamın ismini taşıyorum. Neden kendi adım olmasın” diyerek soyadını Moth olarak değiştirdi (bu ismi, paraşütle atladığı Tiger Moth modeli uçaktan esinlenerek almıştı). Ama aile yaşantısına hiçbir zaman ilgi duymadı, evlenmedi. Kendini, dünyanın zor coğrafyalarında görev yapan şanslı azınlık içinde görüyordu: “Milyoner bile olabilirsiniz, ancak yine de bizim gittiğimiz yerlere gidemezsiniz” diyordu kendisiyle yapılan bir söyleşide. 1983’te Amerika’ya geldi ve 1990 yılında CNN’e geçene kadar Teksas’daki KHOU’da (Amerikan CBSTelevizyonu’nun Houston’daki iştiraki) çalıştı. Margaret Moth, Lübnan’dan Güney Afrika’ya kadar dünyanın pek çok yerinde yaşanan savaşlarda gönüllü olarak görev yaptı. Koyu siyah saçı ve makyajı, bazen beraber uyuduğu postalları ve her zaman siyah giyinmesi ile kendine has bir stili vardı. Hangi şartlar altında olursa olsun her sabah erken kalkıp saçını, makyajını düzeltmesi ve kilosundan her zaman şikayetçi olması da, güçlü görüntüsü altında aslında bir kadın olduğu gerçeğindendi. […]

Dertlerimizin yönetmeni Semih Kaplanoğlu

“Küçüklüğümden beri bu işi yapacağımı biliyordum” sözleriyle giriyor konuşmasına. “İzmir’in açıkhava sinemalarında bir gecede üç film izleyerek büyüdüm. Fransız Kültür Merkezi sayesinde de Yeni Dalga akımı olmak üzere neredeyse bütün Fransız filmlerini ‘hatim ettim’ söyledi. İstanbul’a geldikten sonra getir götür” işlerinden, kamera asistanlığına ve dizi senaristliğine kadar pek çok iş yaptım.” Semih Kaplanoğlu’nun “sıkıcı filmler” yapmasının nedeni çocukluğu mu? Yönetmenin Avrupa’nın en önemli sinema organizasyonlarından Berlin Film Festivali’nde, festivalin en önemli ödülü Altın Ayı’yı kazandığı filmi Bal bugün gösterime giriyor. Bilindiği üzere Bal, Kaplanoğlu’nun Yusuf isimli karakter üzerine yazıp yönettiği üçlemenin son filmi. Üçlemenin ilk filmi Yumurta, 2007 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin en iyi filmi seçilmişti. Kaplanoğlu, üçlemenin ikinci filmi Süt’ü ise 2008’de çekmişti. İlk filmi, 2001’de gösterime giren ilk filmi Herkes Kendi Evinde’den beri benzer eleştiriler yapılıyor. Filmlerindeki sıkca kullandığı uzun planları sıkıcı bulunan Kaplanoğlu, 30 Mart’ta Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde yapılan söyleşinde bu eleştiriyi şöyle cevaplıyor: “Bizi kendimizden koparacak filmler yapmak, filmlerimden çıkınca ‘Oh ne güzel vakit geçirdik bütün dertlerimizi unuttuk’ denmesini istemiyorum. Hayır dertlerimiz var, belki sıkıcı bir iş yapıyorum ama seyirciyi dertlerine geri döndürmek istiyorum.” Kaplanoğlu’na göre herşeyin parçalandığı bir zamanda yaşıyoruz. Parçalıyoruz, parçalanıyoruz. “Ben bütüne inanıyorum” diyor yönetmen. “İnsan üzerine birşey yapıyorsak parçalamamamız gerekiyor. Çünkü uzun planların bizi gerçek zamana yaklaştırdığını düşünüyorum. Ayrıca bu tür sahneleri, filmlerimde zaman kavramını hissettirmek için de kullanıyorum.” Manevi gerçeklik Yönetmen, tarzı hakkında şu açıklamayı da yapıyor: “Oyunculardan aktörlük değil, kendilerini açmalarını isterim. Çünkü hepimizin duyguları hemen hemen aynı. Ve bu durumun insanları birbirine yaklaştıran birşey olduğunu farkettim. Duygular üzerinden filmler yapıyorum ve gerçekçiliği burada yakalıyorum.” Varoluşun sadece insanla anlaşılamayacağını düşünen Kaplanoğlu “sonsuz derecede büyük olanı, sonsuz derecede küçük olanla” anlatmaya çalıştığını söylüyor. Önemli olanın, duyuların ötesinde bildiğimiz ama tanımlayamadığımız yerlere dokunmak olduğunu ve zaten bunu sorgulayarak da sanata yaklaşmaya çalıştığını vurguluyor. “Filmi oluştururken bütün parçalar uyumlu […]

Chatroulette’de bir gece

Üç kadın, kullanıcılarının yüzde 14’ünün “ekranda görmek istemeyeceğiniz hareketler yaptığı” Chatroulette’i merak etti; bir cumartesi gecesini internette geçirdi.

Üç boyutun her boyutu

Avatar’ın dünya genelinde 2,4 milyar dolarlık bilet gelirinden sonra üç boyutlu filmler Hollywood için yeni bir çıkış noktası olmaya başladı. En son Clash of the Titans (Titanların Savaşı) filmi de pastadan lokma kapmak için gösterim tarihini ileri atma pahasına 3-D’ye çevirildi. Ancak şimdilik Amerika’da bile bu durumu karşılayacak sinema altyapısı yok. Amerika ve Kanada’da mart ayı sonunda sayısı 4 bine yaklaşması beklenen üç boyutlu sinema salonları, bu yıl gösterime giren ve girecek olan, aralarında DreamWorks’den Shrek Forever After, Disney’den Alis Harikalar Diyarında ve Toy Story-3‘ün de olduğu 19 adet üç boyutlu filmin hakkını verebilecek kapasiteye sahip değil. Her büyük sinemada en fazla 2 veya 3 adet üç boyutlu salon bulunduğu için sinema sahipleri aynı anda vizyona giren üç boyutlu filmler arasında tercih yapmak zorunda kalacak. Büyük şirketler de eskiden olduğu gibi yine normal versiyonları da üç boyutlularla birlikte vizyona sokmak zorunda kalacak. Üç boyutlu salonlarının maliyeti yüzlerce sinamadan oluşan zincirler hesaba katıldığında hiç de azımsanacak gibi değil. Bir sinema perdesini üç boyutlu sisteme çevirmek yaklaşık 70 bin dolara mal oluyor. Ancak buna rağmen Amerika’nın ünlü sinema zinciri Regal Entertainment’ın başkanı Amy Miler, seneye bu maliyetin tartışma konusu dahi olmayacağını ve değişimin hızla gerçekleştirileceğini söylüyor. Geçtiğimiz günlerde çıkan haberlere bakılırsa Türk sineması da üçüncü boyuttan geri kalmaya pek niyetli değil. 2011 sonunda vizyona girmesi planlanan “Çadır” adlı ilk üç boyutlu Türk filminin çekimlerine başlandığı belirtiliyor. Çanakkale Savaşı’nı konu eden filmin 10 milyon dolara mal olması planlanıyor. 3 boyutlu görüntü nasıl oluşuyor İnsan gözü saniyede 24 kareyi akıcı olarak algılıyor. Üç boyut duygusunu yaratabilmek için çok yüksek hızda saniyede gözün görebileceğinden fazla kare geçiyor. Filmler çekilirken çift kamera kullanılıyor biri sağ göz için diğeri sol göz için görüntü kaydediyor. Takılan gözlükler sol göze farklı kareyi sağ göze farklı kareyi gösteriyor bu sayede gözlerimiz iki ayrı açıdan görüntüleri yakaladığında derinlik kazanıyor. Diğer yandan […]

Alexander McQueen

Henüz 40 yaşına gelmeden dört kere İngiltere’nin en başarılı tasarımcısı ödülünü aldı. Prens Charles’tan ünlü model Gisele Bunchen’e, Sex and The City’nin moda ikonu Sarah Jessica Parker’a kadar pek çok ismi giydirdi. Tasarımları dünyaca takip edilirken, sınır tanımaz, değişik ve enerjik olarak tanımlandı. Defilelerindeki değişik şovlarla da, ünlü model Kate Moss’un 3-D hologramını sahnede bir prizmaya hapsetmek veya modellerin sahnede kurtlarla beraber yürümesi gibi, yaratıcılığını her zaman ortaya koyup kendini meslektaşlarından ayırabildi. Koleksiyonlarında kullandığı kafatası onun sembolü haline geldi ve kendi içinde sakin sayılabilecek moda dünyasına yepyeni bir enerji getirdi. Instyledergisinin moda editörü Hal Rubenstein onu “olağanüstü bir yetenek ve aşırı bir karakter” olarak görmüştü. 21. yüzyılda moda dünyasını fethetmeyi amaçlayan ve büyük ölçüde de başaran bir moda ikonuydu. Alexander McQueen önceki gün hayatına son verdi. Sadece moda dünyasında değil, yaratıcılığın söz konusu olduğu her alanda örnek alınan gösterilen bir başarıya imza attı. McQueen’in 41 yıla sığdırdığı başarı öyküsü1969 yılında Londra’da bir taksi şoförünün altı çocuğunun en küçüğü olarak dünyaya gelen McQueen, ilk moda çizimini henüz üç yaşındayken bir kâğıt parçasına çizdiği elbise olduğunu söylüyor. O yıllarda kendi kız kardeşleri için kıyafet dikmeye başlayan McQueen 16 yaşındayken moda kariyerinin peşinde koşmak için okulu bıraktı. O zamanlar ailesinin kendisine çok karşı çıktığını söyleyen McQueen bu durumu Elledergisine verdiği bir röportajda , “Ailenin pembe kuzusuydum” sözleri ile anlatıyor. Daha sonra Londra’nın merkezinde bulunan ve erkekler için özel ve el işi kıyafetler üretmesiyle meşhur sokağı Savile Row’daki Anderson&Sheppard’da çırak olarak çalışmaya başladı. Burada geçirdiği yıllar elbise yapımındaki teknik stilini ve terzilik becerilerini geliştirebilmesi ve deneyim kazanması için büyük bir şans oldu. Savile Row’da geçirdiği süre içerisinde 16. yüzyıldan günümüze kadar kalıp kesiminde ustalaştı. Bu deneyimler ve yetenekler ileride kariyerini oluşturmasına büyük katkı sağladı. Koji Tatsuno ile bir süre çalıştıktan sonra Bono’nun kullandığı gözlükleri ile ünlenen modacı Romeo Gigli ile çalışmak için İtalya’ya taşındı. […]

Şu meşhur ‘gişe sorunu’

Bir filmin ödül alma kriterleri nedir? Ya da, ödüle layık görülen filmler neden gişede başarıya ulaşmaz? Daha da genellersek, Türkiye’de sinemacıların ve halkın sinemadan beklentisi birbirine çok mu uzaktır? Tazeliğini yıllardır yitirmeyen bu ve benzeri soruları tekrar tekrar sormak için yeterince nedenimiz var. Çünkü Türkiye’de, başta en köklü ve önemli sinema festivalimiz Altın Portakal’da olmak üzere, ödüle layık görülen filmler çoğu zaman salonlarda ilgi görmüyor. Nitekim 2009’da gerçekleşen 46. festivalin “en iyi film” dahil 5 ödüllü filmi Bornova Bornova, Türkiye’de 11 bin 859 kişi tarafından izlendi. Diğer taraftan gişe rekorları kıran örnekler ise eleştirmenler tarafından kimi zaman “film” olarak bile görülmez. Ödülsüz Recep İvedik serisinin ilk iki filmi de 4 milyonun üzerinde seyirciye ulaşmıştı. Serinin üçüncü filminin gelecek hafta (12 Şubat) gösterime girecek ve büyük olasılıkla yine yüksek bir gişeye ulaşacak olmasıyla benzer tartışmalar yine gündeme gelecek. Ve yine büyük olasılıkla İvedik’in gişe başarısını, aynı kulvarda yarıştığı ticari filmler kadar Altın Portakal’da ödül alan filmlerin gişesiyle kıyaslayan haberler ve yorumlara tanıklık edeceğiz. HaberVs, Türk sinemasının “ödül ve gişe” ikilemini, sinema eleştirmenleri ve akademisyenlerle tartıştı. Festival filmleri, gişe filmleri 2008’de Altın Portakal jürisinde de yer alan Sinema Yazarı Sevin Okyay’a göre sinema izleyicisi “absürd eğlence”yi tercih ediyor: “İnsanlar tercihlerini sanatsal yönü daha düşük filmlerden yana kullanıyorlarsa bu konuda bizim yapabileceğimiz bir şey yok.” Yönetmen Burcu Aykar “kafa yormayı değil de sadece eğlendirmeyi amaçlayan” yapıya sahip fimlerin geniş kitlelere hitap ederek, yüksek gişe hedeflediğini söylüyor. Bu filmler, özellikleri ve dilleriyle festivaller için çok da geçerli olmayabiliyor. “Zaten amaçları sinema sanatını ileriye taşımak, sinema ve hayat üzerine düşünmek/düşündürmek değil genellikle. Para kazanmak ve ticaret yapmak” diyor Aykar. Festival katılımcısı (seyirci, yarışmacı, eleştirmen vs.) ise bir festival filminden herhangi bir popüler filmde gördüğünden fazlasını bekliyor. Bu yüzden de festivallerde ödül alan filmler gişede başarıyı yakalayamayabiliyor. Bir başka Sinema Eleştirmeni Engin Ertan seyircinin ve jüri […]

Apple’ın son harikası ne kadar harika?

Apple uzun süredir spekülasyonlar yaratan, dedikoduları basına sızan yeni cihazını 27 ocak günü basına tanıttı. Birçok kişinin heyecanla beklediği İpad, her zaman olduğu gibi yine Apple’ın CEO’su Steve Jobs tarafından tanıtıldı. Bazı kesimler tarafından bir devrim olarak görülürken, bazıları için hayal kırıklığı oldu. Birçok Apple hayranı, Ipad’in beklentilerinin çok altında olduğunu belirtiyor ve dört beden büyük İpod Touch’tan pek farkı olmadığını söylüyorlar. Hatta dalga geçmek için bu tanıtımı “İfail” olarak isimlendiriyorlar. Özellikle de İpad’in tanıtımını eleştirenlerin sayısı oldukça fazla. İphone gibi bir devrimden sonra Steve Jobs’un çıkıp da “Bakın İpad’de arka fonu istediğiniz gibi değiştirebiliyorsunuz, kendi resminizi koymanız bile mümkün” gibi bir tanıtım yapmasına garipseyenler fazla, pekçok kişi bu tanıtıma cevap olarak “benim en eski modellerden olan cep telefonum bile bunu yapabiliyor” şeklinde tepkilerini dalga ile karışık olarak dile getiriyorlar. İpad her ne kadar basın tarafından göklere çıkarılsa da, pek çok eksiği olduğu tanıtımı izleyen ve cihazı inceleyen dikkatli gözlerden kaçmıyor. Cnet’in yaptığı anket de bunu açıkça gösteriyor. Sitesinde İpad’i kesinlikle almayı düşünmeyenlerin oranı yüzde 50. Sayıya vurulduğunda daha tanıtımından 24 saat geçmeden bunu söyleyen kullanıcı sayısı 10 binin üzerinde. Flash ve Java desteği yok Cihazın iş için değil daha çok eğlence amacı güttüğünü söyleyenlerin sayısı da oldukça fazla, ilk bakışta göze çarpan eksikler ise şunlar, cihaz neredeyse her web sayfasında kullanılan Flash ve JAVA yazılımlarını desteklemiyor. Adobe’un açıklamasına göre dünyadaki bilgisayarların yaklaşık yüzde 90’ında Flash kullanılıyor ve ayrıca Adobe İphone OS için Flash desteğinin hazır olduğunu ve Apple’ın izin verdiği anda her cihazına yüklenebileceğini söylüyor ve hatta bunun garantisini de veriyor. İpad normal Apple bilgisayarlarda bulunan Mac OS X sistemini barındırmıyor. Bulundurduğu sistem Apple ve İphone’un klasik uygulamalarını desteklese de bir adım öteye gitmekte zorlanıyor. USB’siz bilgisayar olur mu? Bir başka önemli eleştri ise USB girişinin olmaması. Neredeyse piyasadaki tüm cihazlarda USB girişi bulunurken İpad’de bulunmaması onun asla bilgisayar […]

Kameramda cin var: Paranormal Activitiy

Paranormal Activity2007 yılında İsrail asıllı yönetmen Oren Peli tarafından çekilmiş, bağımsız bir korku filmi. Meraklısının “sokak”tan temin edip çoktan seyrettiği film Türkiye sinemalarında bugün gösterime giriyor olsa da, dünyada ikinci bir Blair Cadısı (Blair Witch) fırtınası kopartttı. El kamerasıyla çekilen korku filmi fenomenini yaratan Blair Witch Project, mütevazı bütçesiyle de takdir toplamıştı. (Bu seriyi Halka[The Ring] ve Ölüm Çığlığı [REC] filmleri izlemişti.) Şimdi 1999’da çekilen o ilk filmin dörtte biri bütçeyle gerçekleştirilen son halkasıyla karşı karşıyayız. Devamını artık siz düşünün… Paranormal Activity’nin kahramanı genç çift, başlarına musallat olan bir tür şeytanla mücadele etmeye çalışıyor. O “bir nevi şeytan”, baş karakter Katie’yi (Katie Featherston) sekiz yaşından beri tanıyor. “Bir nevi şeytan” geceleri kızın kulağına fısıldayarak onu uykusuz tutuyor, sesler çıkartıp rahatsız ediyor, hatta işi ayağından tutup sürüklemeye kadar götürüyor. Katie’nin “ben herşeyi hallederim bebeğim” kalıplı erkek arkadaşı Micah (Micah Sloat) meseleyi kavrayamamış olsa da durumu toparlamaya çalışıyor. Söz konusu doğa üstü varlığın ne olduğunu anlama isteği Micah’a bir kamera aldırıyor ve o kamera sayesinde biz de sevimli banliyö evinde neler olup bittiğine şahit oluyoruz. Jenerikte karşılaştığımız “Katie ve Micah’ın anısına” yazısı filmde yaşananların gerçok olduğu izlenimini yaratıyor. Ve -benzer örneklerde de sabit olduğu üzere- gizli kamera, bu duyguyu pekiştiriyor. Film sinema severleri de ikiye bölmüş durumda. Kimileri sinemadan titreyek çıktıklarından bahsediyor, kimi ise aradığını bulamadığından, böyle ucuz bir film için harcadıkları para ve zamana acıdıklarından bahsediyorlar. Ancak hemfikir olunan bazı noktalar var: Paranormal Activity’nin sinema salonlarının karanlık ortamını çok iyi kullandığı ve yönetmen Oren Peli’nin bir korku filmini korkunç yapan teknikleri çok iyi çözdüğü. Çünkü film bir efsanenin ya da hikâyenin peşinden koşmuyor. Sıradan bir çiftin, hepimiz için bir güven ortamını çağrıştırabilicek huzurlu ve güzel evlerine, sıcacık yataklarına “bir nevi şeytan” katarak seyirciyi yavaş yavaş ele geçiriyor. Yalın çekimlerle tetiklenen gerçeklik duygusu, basit efektler ve başarılı kurguyla sizi içine alıyor. Yönetmen […]

2010 İnsan Hakları Ödülü: Hayati Yazıcı ve U2

). Yazıcı’ya göre U2 “parayla falan gelecek bir grup” değildi. Çünkü insan hakları ihlalleri olan ülkelere gitmedikleri bilinen bir gerçekti. Daha önce Türkiye’ye karşı böyle bir tavırları olmuşmuştu. Ama anlaşmaları yapmışlar ve onlardan (hükümet?) ekstra talepleri de olmamıştı. Konser Ramazan’a denk gelmekteydi. Ya onlar iftarı açıp konsere gidebilir ya da belli mi olur, önce U2 onlarla iftara gelirdi. Başbakan Yardımcısı Yazıcı U2 konserine yapılan katkıyı, 10 Aralık’taki İstanbul 2010 AKB basın toplantısında detaylandırdı. U2’ye 1 milyon TL, bilet fiyatlarının ucuzlaması için ödeniyordu. Yazıcı’ya göre İstanbul konserinin biletleri, Avrupa’daki konserlerden daha ucuz olacaktı. U2 dinlemenin karşılığı HaberVsolarak U2’nin 2010’da Avrupa’da “U2 360° Tour” programına aldığı konserlerin bilet fiyatlarını inceledik. Grubun Ağustos ve Eylül 2010’da gerçekleştireceği 8 konserin biletleri, çeşitli sitelerde avro, dolar ve sterlin para birimleriyle satılıyor. İncelemizde aynı konsere ait biletlerin farklı sitelerde, farklı fiyatlardan satıldığını gözlemledik. İstanbul konseri de buna dahildi. Örneğin bir sitede İstanbul konserinin “saha içi” bileti 141 sterlinden satılırken, Türkiye’de saha içinin iki katından daha fazlaya satılan “üçüncü kategori” bir başka sitede 65 sterlinden satışa sunuluyor. Konserlerin yapıldığı stadyum ve salonlarda farklı oturma düzenlerinin olması da, fiyatlandırmayı etkileyen bir başka faktör. U2 konserlerinin bilet fiyatlarını İstanbul fiyatlarıyla kıyaslarken, bu 8 ülkede görece tutarlı sınıflama ve fiyatlandırma sunan www.ticketbande.co.uk sitesini referans aldık. Bu sitede sterlin üzerinden satılan biletlerin TL karşılığını hesapladık. En ucuz İstanbul, en pahalı Viyana Kıyasladığımız tüm kategorilerde en ucuz biletler İstanbul’da. Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda birinci kategori 375 TL, ikinci kategori 300, üçüncü kategori 225 ve saha içi (ayakta) biletleri 100 TL’den satılıyor. Biletlerin en pahalı olduğu Viyana konserinde 668 TL’den satışa çıkan birinci kategori, Paris konserinde ortalama 622 TL’den satılıyor. Bu iki kent, 468 TL (ortalama) ve 340 TL’lik saha içi bilet fiyatlarıyla da ilk iki sırada yer alıyor. Sekiz kentte ve tüm kategorilerde İstanbul’dan daha ucuz bilet satılan tek konser Torino’da. 6 Ağustos […]

Sosyalim, çünkü paylaşıyorum!

2000’li yıllarda internet, birilerinin içerik hazırlayıp birilerinin de okuduğu bir mecra olmaktan çıkıp kullanıcıların yarattığı içeriğe evsahipliği yapan bir ortam haline geldi. Web 2.0 adı verilen bu değişimin hemen ardından da “sosyal paylaşım devrimi” geldi. Artık internette herkes içerik üretiyor ve ürettiği içeriği sınırsız bir şekilde paylaşabiliyor. Medyatava’nın mayıs ayında yayınladığı ComScore internet sitesinin Türkiye için özel olarak hazırladığı raporda Türkiye’de 15 yaş ve üstü toplam 18,1 milyon kişinin internet kullandığı ve mayıs ayında internette toplam 544 milyon saat vakit geçirildiği ve kişi başına aylık 30 saatlik bir internet kullanımını olduğu belirtiliyor. İnternette geçirilen bu sürenin büyük çoğunluğunun sosyal paylaşım ortamlarında harcandığına ise hiç kuşku yok. İşte hayatımızı en çok etkileyen ve onlarsız nasıl iletişim kurduğumuzu hatırlayamadığımız bazı paylaşım siteleri… Bloglar Blog yada Türkçe adıyla ağ günlükleri, web tabanlı günlük gibi düşünülebilir. Genellikle güncelden eskiye doğru sıralanmış yazı ve yorumların yer aldığı bir yayın sisteminden oluşan bloglarda yayıncının seçimine göre okuyucular yazılara yorum yapılabiliyor. Pek çok insan tarafından kullanılan blogların yazarlarına blogger adı veriliyor. Web 2.0, yani kullanıcıların yarattığı içerik sisteminin temeli olan ve yemek, moda, sanat,ekonomi, politika gibi sınırsız bir konu yelpazesine sahip bloglar o kadar popüler ki, kimilerine göre bu yayıncılık biçimi klasik gazetelerin yerini almaya en büyük aday durumunda. Blog yazmak yada “blogger” olmak için öyle çok teknik bilgiye de gerek yok, günümüzde blog kullanıcılarının yaş yelpazesi de çok geniş. Ve ücretsiz olarak kullanılabilmesi de bu sayının artışında oldukça etkili. WordPress ve Blogspot gibi siteler halen en popüler ücretsiz blog siteleri durumunda. Milyonlarca blogun kayıtlı olduğu Technorati.com adlı blog arama motoru bloglar aleminde neredeyse Google’dan daha etkili bir konumda.. Facebook 2006 yılında Harvard’da okuyan Marc Zuckerberg tarafından ilk başta sadece Harvard’lı öğrenciler için kurulan Facebook, şu anda dünyada 350 milyonu aşmış olan üye sayısı ile en popüler sosyal paylaşım aracı. Fotoğraftan videoya içinde bulunduğunuz ruh halinden katılacağınız […]

Yeni başlayanlar için Flash Forward

İngiliz Guardiangazetesi tarafından bu sonbaharda yayınlanması en çok beklenen dizilerin başında gösterilen Flash Forward, 6. sezonun sonunda bitmesi planlanan Lost’un seyirci kitlesine göz dikmeyi hedefleyecek kadar iddialı bir dizi olarak karşımıza çıktı. Türkiye’deki televizyon kanallarında yayınlanan ve ağalardan, basit kurgulu senaryolara uygun kahramanlardan ya da “çağdaş” bir görünüme kavuşturulan romanlardan uyarlanan dizilerin aksine hayli yaratıcı bir senaryosu olduğunu söylemek mümkün. Dünya üzerinde yaşayan herkesin kısa bir süre için geleceklerini görüp başlarına gelecek iyi ya da kötü olaylara doğru yol alışını anlatan dizi, yayımlanmaya başladığı ilk haftadan itibaren kimi sahnelerinde göndermelerde bulunduğu Lost gibi geniş bir fanatik kitlesine sahip oldu. 24 Eylül 2009 tarihinde Amerikan ABC kanalında gösterilmeye başlanan yükselen başarı grafiği ve kurgusu ile dikkat çeken dizi, ülkemizde resmi olarak gösterilmeye başlamadan önce de internet üzerinden hatırı sayılır bir izleyici kitlesine sahip oldu. Başrollerini ise Joseph Finnes, John Cho, Jack Davenport, Sonya Walger, Courtney B. Vance ve Dominic Monaghan gibi daha önce pek çok diziden ve filmden tanıdığımız başarılı oyuncular paylaşıyor. 2 dakika 17 saniyelik bir gelecek Her bölümünde giderek artan bir heyecan, yeni ipuçları, küçük ayrıntılar ve olaya yeni bir boyut katan dizi, gizemli bir etken nedeniyle dünya üzerindeki herkesin 2 dakika 17 saniye süresince bilinçlerini kaybederek bayılmalarıyla başlıyor. Hareket halindeki uçakların pilotları, trenlerin makinistleri, otomobillerin şoförleri de bayıldığı için aynı anda milyonlarca insanın öldüğü felaketler de yaşanıyor. Bayılma sürecinin sonunda sağ kalanlar içinse daha farklı bir hayat başlıyor. Çünkü dizi aynı anda herkesin bu bayılma süreci içinde altı ay sonraki geleceklerini görmelerini anlatıyor. Mesela, başroldeki FBI ajanı Mark Benford, bu gizemli olayın sırrını çözmeye çalışırken ofisinde saldırıya uğrayacağını; kahraman ajanımızın eşi Olivia Benford ise bu olayın sorumlularından biriyle kendini sevgili olarak görüyor. Lezbiyen bir karakter hamile kaldığını, intihar edeceği sırada bayılan ve gelecekte Japon bir sevgilisi olduğunu gören doktor Bryce Varley ise Japonya’da aşkını aramaya koyuluyor. İnsan geleceğini […]

Hayalgücünde sınır tanımayan adam

Asıl adı Jeffrey Jacob Abrams ancak kendisi Hollywood dolayarında ismini baş harflerinin kısaltılmasın oluşan J.J. Abrahams ismi ile tanınıyor. 27 haziran 1966’da zamanının verimli yapımcılarından olan Gerald Abrams’ın oğlu olarak New York’da doğdu. Anesi de yapımcı olan ve Los Angeles’ta büyüyen Abrahams’ın sinema tutukusu 8 yaşında dedesinin onu Universal Studios turuna götürmesiyle başladı. Aynı akşam babasını tatlı sözlerle kandırdıktan sonra edindiği 8 mm kamerasıyla ilk film denemelerine başladı. Bundan sonraki 10 yıl içinde Abrahams sayısız amatör film çekti ve bunlarla çeşitli öğrenci film festivallerinde ödüller aldı.Öğrenciyken prodüktörlük yaptı Kendisini dünya çapında üne kavuşturacak sinema sektörüne 16 yaşındayken Nightbeast filminin müziklerini yaparak adım attı. Abrahams New York’da Sarah Lawrence College’e devam ederken, mezunuyetinden hemen önce ünlü film şirketi Touchstone Pictures tarafından satın alınarak 1990’da Taking Care of Business adıyla filme çekilen ilk tretmanını yazdı. Abrahams’ın aynı zamanda prodüktörü de olduğu, bir mahkumun radyo çekilişinden bedava bilet kazanması üzerine, beyzbol maçını izlemek için cezaevinden kaçışını anlatan filmin başrollerini ise Charles Grodin ve James Belushi başrolleri paylaştı. Abrahams’ın başarı grafiği başrolünü Harrison Ford’un oynadığı Regarding Henry, Mel Gibson’lı Forever Young ve Gone Fishin gibi filmlerin senaryoları ile daha da artan bir ivme kazandı. Bu zaman zarfı içinde Abrahams yapımcılığa da The Pallbearer, The Suburbans gibi filmlerle el atmaya başladı. 1988 yılında da Michael Bay’in yönetiği büyük etki yaratan Armageddon filminin senaryosuna katkıda bulundu. Ve 2006’da vizyona giren Mission Impossible 3’ün yardımcı yazarlık ve yönetmenliğini üstlendi. Televizyona geçiş Abrahams televizyonda ki ilk atılımını yaratıcısı ve yazarı olduğu Felicity dizisi ile yaptı. Kendisini ilk kez yönetmen koltuğuna oturma fırsatı sağlayan dizide Stanford’u kazanmışken lise aşkı uğruna New York Ünivestisei’ne giden Felicity adlı kızın başından geçenlerin anlatılıyordu. Televizyonla ikinci buluşmasını uluslararası genç ve güzel bir ajanın bir yandan Alliance 12 adlı örgütle savaşırken bir yandan da gizli ve sosyal yaşamı arasındaki dengeyi kurmaya çalışan hayatının anlatıldığı […]

Görsel-işitsel mirasın peşinde

Traces in Grains, İstanbul Bilgi Ünivesitesi İletişim Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü tarafından, bu alana ilişkin varlığı koruma, farkındalığı arttırma ve ulaşılabilir bir görsel-işitsel miras bırakabilme amacına yönelik bir etkinlik olarak göze çarpıyor. Bu yılın seminerleri 23-24-25 Kasım tarihlerinde Santralistanbul’da gerçekleştirildi. Bu yılki etkinliğe katılanlardan biri de uzmanlık alanları eski sinema, Hollywood ve Japon sineması ve beşeri bilimler olan Tom Gunning’ti. Halen Chicago Üniversitesi’nde sanat tarihi ve medya çalışmaları hakkında ders veren Gunning, Türkiye’deki öğrencilerle ilk kez biraraya geldi ve “What is moving with the moving image” adlı konferansında sinemanın esin kaynağı olan flipbook’un tarihini anlattı. Arka arkaya sayfalara çizilen şekillerin, sayfalar hızla çevrilince hareket ediyor gibi görünmesi prensibiyle çalışan flipbook, 1868’den başlayıp geçirdiği dönüşüm sonunda Lumiere kardeşlerin 1895’te ilk film sayılan eseri ortaya çıkarmasında büyük bir esin kaynağı olmuştu. Elif Rongen Kaynakçı ve Simona Monizza’nın sunduğu interaktif olarak gerçekleştirilen restorasyon konulu örnek olay incelemesinde de 3 eski filmin Glorious Lady, Az Utolso Hagnal ve Eva restorasyon çalışmaları ele alındı. Hollanda Film Müzesi’nde çalışan Kaymakçı ve Monizza, filmlerin nasıl arşivlerden çıkarıldığı, restorasyon çeşitleri ve restorasyon için yapılan çalışmaları izleyicilerle paylaştı. Bu arada izleyiciler, bir Macar filmi olan Az Utolso Hagnal’ın aslında Casablanca’yı da çeken ünlü yönetmen Michael Curtiz’in Amerika’ya yerleşip bu ismi almadan önceki bir işi olması gibi sinema tarihi açısından bazı ilgi cekici detayları da öğrenme fırsatı buldular. Arşivden bir film buldukları zaman nerdeyse dünyadaki bütün film müzeleri ile irtibata geçtiklerini, en küçük bir ipucunun bile kendileri için önemli olduğunu anlatan Röngen ve Monizza, film restorasyonunun en az resim ve tarihi eser restorasyonu kadar önemli bir iş olduğunu, unutulmuş, parçalanmış bir filmi tekrar seyirci tarafından izlenebilir hale getirilmenin kendileri için en büyük motivasyon olduğunu söylüyorlar.

Helal olsun sana, Kont Drakula…

Vampirler ölüp dirilip, kendilerini yeniden keşfedene, Amerikalı Yazar Stephenie Meyer’e (36) şükretmeli. Çünkü yüzyıllar süren yaşamlarında vampirler hiç bu kadar meşhur olmamışlardı. Üstelik Meyer sayesinde sadece kuru şöhretle yetinmeyip, binlerce insanın evine ekmek götürmesine de vesile oluyorlar! Stephenie Meyer’in 2005’te yayınlanan Alacakaranlık (Twilight) kitabı Arizonalı genç bir kadının (Bella Swan) vampir Edward Cullen’la aşkını anlatıyordu. Kitap, yakaladığı çok yüksek satışla aynı isimli filmin çekilmesini sağladı. Alacakaranlık, Kasım 2008’de gösterime girdi ve gişede 380 milyon dolar topladı. 21. yüzyıl sürümü vampirlerimiz, fenomenler bulvarına isimlerini böylelikle yazdırdı. Meyer’ın eli de armut toplamadı elbette: Birer yıl arayla serinin devam kitapları YeniAy (NewMoon), Tutulma (Eclipse) ve ŞafakVakti (BreakingDawn) yayınlandı; toplam 42 milyon kişi tarafından satın alındı. Alacakaranlık bereketi İşte, bu serinin ikinci kitabından uyarlanan Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay (TheTwilightSaga: New Moon) 20 Kasım’da tüm dünyada aynı anda gösterime girdi. Bir önceki film ve kitapların verdiği gazla, gelir gelmez, inanılmaz ilgi gördü. The Guardian gazetesinde dün yayınlanan bir habere göre Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay ilk iki gününde tüm gişe rekorlarını devirdi. İlk gününde 72,7 milyon dolar hasılata ulaşarak Hollywood tarihinin “en büyük açılışı”na imza attı. Önceki rekor, Batman serisinin son filmi Kara Şövalye’ye (The Dark Night) aitti. Film, Temmuz 2008’de gösterime girdiği gün 67 milyon dolar hasılat yapmıştı. Yeni Ay ilk üç gün sonunda ise, bu filmle birlikte sadece Örümcek Adam 3’e (Spider Man 3) geçildi. Ancak gerek Kara Şövalye ve gerek Örümcek Adam 3, daha fazla sayıda sinemada gösteriliyordu. Hepimizin bildiği gibi Alacakaranlık ürünleri, vampir antolojisinin ne ilk maddesi, ne sonuncusu olacak. Gelgelelim gişeleri şarhoş eden bu büyük başarı, kendi başarımızı, vampirlerin en kralı Kont Drakula’yı İstanbul’da ağırlayışımızı hatırlamak için güzel bir vesile. Drakula İstanbul’da 1953 yapımı Drakula İstanbul’da, 1995’te kaybettiğimiz Yönetmen Mehmet Muhtar tarafından çekildi. İlk Türk korku filmiydi. Korkunun efendisiDrakula, İrlandalı Yazar Bram Stoker’in 1897’de yayınladığı romanı. Universal Pictures, 1912’de ölen Stoker’in […]

Hayata dair bir oyun: Hakiki Gala

Bir pazar akşamı, haftasonunun son demleri. Hava da haftasonununu bittiğini anlatır gibi. İnsanı daha kötü ve karamsar hale getirmek ister gibi yağmur taşıyan bütün kara bulutlar tüm kasvetiyle üstümüze üstümüze geliyor. Ama yağmura hiç aldırmayan bir kalabalık var Taksim sokaklarında. Her ne kadar eğlencenini kalbinin attığı yer olsa da ilginç bir şekilde herkes bir yerlere koşuşturma telaşında. Ben de öyle. Adını ilk kez duyduğum Oyuncular Tiyatro Kahvesi içindeki Cem Safran Sahnesi’ni arıyorum. Sora sora tarif edilen pasaja giriyorum. Tıpkı diğerleri gibi bu pasajın girişinde de şapka, bere, çorap satıcıları var. Doğru yerde miyim bir kez daha emin olmak için satıcılardan birine tiyatroyu soruyorum ama bilmiyor. Bir iki adım atınca görüyorum, doğru yerdeyim. Şapkacının haline güleyim mi üzüleyim mi bilmiyorum. Aklımda Nazım Hikmet’in, “Hani derya içinde olup da deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf” dizesinin geçtiği şiiri merdivenleri çıkmaya başlıyorum. Kısa süre sonra, dışarının soğuğundan ve karmaşasından uzak insanın içini ısıtan tiyatronun içindeki küçük bir kafedeyim. Benim gibi oyun başlayana dek bir şeyler içmek için beklemeye karar vermiş az sayıda insanın arasına karışıyorum. Yoklukları hissedilmeyecek hayatların hikayesi Çok beklemek de gerekmiyor zaten, 15 dakika sonra beni buraya çeken oyunu izlemek üzere yerimi alıyorum. Tiyatronun kendine has bir havası var; sevimli, samimi. Tiyatro dediysem öyle çok gözünüzde büyütmeyin. Ortalama bir evin yatak odası kadar bir sahne ve salonuna sığacak kadar da koltuk koyulacak bir alanda izleyiciler. Hepsi bu kadar. Herkes yerine oturuyor. Ama yine de salon boş. 25-30 koltuk kapasiteli salonda, herkes dediğim kişi sayısı iki elin parmakları kadar. Sahneye bakıyorum, dekor çok sade, bir masa, 2 sandalye ve bir de küçük bir masa daha var komodin gibi. Biraz sonra bütün ışıklar sönüyor ve oyun başlıyor. O güne dek birbirlerinin varlığından habersiz bu hoyrat dünyada apayrı, yoklukları bile hissedilmeyecek denli sıradan hayatlar sürmüş iki kişi Müesser Hanım ve Lütfi Bey, bir Hıdrellez gecesi […]

Bir zamanlar Sulukule’de

Sulukule’de yüzlerinden gülümseme eksik olmayan Romanlar, hünerli ellerin çaldığı enstürmanlardan yükselen müziğe kıvrak danslarla eşlik eden kadınlar, sokakları dolduran çocukların kavga dövüş içinde duyulan sesleri yok artık. Yıkıldı, yıkılacak derken yaz sonu gelmeden, eski neşesinin yerini önce buram buram hüzün kokan enkaz yığınları ardından şimdilik dümdüz edilmiş boş araziler aldı. Kimsenin, ardında kamu yararı bulunduğunu iddia edemeyeceği adına “kentsel dönüşüm” denen bir “soylulaştırma” ya da rant projesi uğruna insandan, kültürden ve tarihten arındırılan bir semt, “Bir zamanlar Sulukule’de…” diye başlayacak anıların mahallesi oldu artık. Haklarını yemeyelim. Evleri yıkılmasın, kültürleri yok edilmesin, karınları doymaya devam etsin diye çok uğraştı Romanlar ya da yaygın adlarıyla çingeneler. Azımsanmayacak bir destek de buldular. Sezen Aksu’dan Gogol Bordello’ya kadar kimler gelmedi ki yanından yöresinden geçenlerin burun kıvırarak kafasını çevirdiği o semte. Ama olmadı. Dünyanın bilinen ilk yerleşik çingene topluluğu Sulukuleliler 2 yıl içinde zorla tahliye edildi. Sulukule’nin son günleri Ulusal ve uluslararası basının haberlerine, Avrupa Parlamentosu’nun raporlarına, öğrencilerin tezlerine, belgesellere konu oldular. Öyle ki internetin en yaygın kullanılan arama motoru Google sayfasında “Sulukule” ve “yıkım” sözcüklerini bir arada yazdığımızda yaklaşık 400 bin sonuç çıkıyor ortaya. Bugüne kadar yapılanların iyisi vardı ya da kötüsü işe yarayanı ya da yaramayanı vardı. Ama içlerinden biri var ki tamamlandığında “Sulukule’de ne oldu? Yok edilen neydi?” sorularının yanıtını en iyi verecek olanlardan biri. Cem Madra’nın henüz tamamlanmamış bu yüzden de dek pek bilinmeyen belgeselinden bahsediyoruz. Madra’nın, “Sulukulenin son günleri” adını verdiği belgelesini diğerlerinden farklı kılan ise “içeriden” bir gözle yaşananları bize anlatması. Bir tarihin nasıl yok edilebiliceğinin belgesi Çünkü Madra, belgeseli yapmaya karar verdiğinde bir ev kiralayarak 6 ay boyunca Sulukule’de yaşamış. Yıkım kararı verildikten sonra geçen olayları, verilen mücadeleleri, hayal kırıklıklarını ve kaybedenin sadece Sulukuleliler olmadığını gösteren bütün süreci yakından ve birebir içeriden takip edip aktarıcı görevi üstlenen bir belgesel çıkmış ortaya. Belgeselin adına bakıp göreceğinizin sadece yok edilen […]