Etiket film

Japon Filmleri Festivali başlıyor

Bu yıl altıncısı düzenlenecek olan “İstanbul Japon Filmleri Festivali” 22-25 Ocak tarihleri arasında, Levent Kültür Merkezi’nde (Onat Kutlar Sinema Salonu) başlıyor. Bu yılın tüm filmleri, Japonca orijinal seslendirmeli ve Türkçe altyazılı olarak gösterilecek. Filmler konularına göre “Büyük Ustalar-Japon Sinema Dünyasını Şekillendiren Yönetmenler”, “Tanınmayan Seçkin Japon Filmlerinden Örnekler”, “Günümüzün Japon Sinemasından Kesitler” ve “Japon Animasyonunun Başyapıtları” olarak 4 ana başlık altında toplandı.Her kategoriden türünün en iyi örneklerinden seçilmiş toplam 11 yapıt seyircilere gösterilecek. “Büyük Ustalar-Japon Dünyasını Şekillendiren Yöntemler” bölümünde, Japon sinemasının en önemli yönetmenlerinden olan Akira Kurosawa’nın 1952 yapımı “Yaşamak”adlı filmiyle Mikio Naruse’nin “Yüzen Bulutlar” adlı filmi bu bölümde izlenebilecek.“Tanınmayan Seçkin Japon Filmlerinden Örnekler” bölümünde, yönetmen Takeshi Kitano’nun “Bir Deniz Manzarası”, Seijiro Kamiyama’nın “Haçiko: Bir Köpeğin Hikayesi”, Akihiko Shiota’nın “Arkana Bakma” adlı filmleri gösterilecek.“Günümüz Japon Sinemasından Kesitler” bölümünde, yönetmen Lee Sang-il’in “Hula Kızları”, Eiichiro Hasumi’nin “Umizaru: Çevik Dalgıçlar”, Atsuhiro Yamashita’nın “Linda Linda Linda”, Tetsuya Nakashima’nın “Kamikaze Kızları” da gösterimde olacak filmler arasında bulunuyor.“Japon Animasyonunun Başyapıtları” bölümünde, Schinichiro Watanabe’nin “Cennet Kapısı” ve yönetmenliğini Keiichi Hara’nın yaptığı “Coo ile Geçen Yaz” filmleri festivalde yer alacak. Japon Filmleri Festivali’ne giriş ücretsiz olacak.

Savulun Türk sineması geliyor

Yakın zamana dek Hollywood filmlerinin hem izleyiciye hem de filmlere yön verdiği Türkiye’de son birkaç yıldır yeni bir hareketlilik var. Artık kendisini toparlayarak, sezon içerisinde salonları doldurup taşıran eserler son birkaç yıldır hep Türk filmleri. Yerli sinemanın yükseliş trendinin arkasındaki en büyük müttefiki ise kuşkusuz televizyon ve diziler. Dizilerden ve oyuncularından aldığı gücün yanı sıra teknolojik efektlerle süslü, sinema tekniği açısından hayli mesafe kat etmiş ve küçümsenmeyecek bütçelerle çekilen filmler sinema salonlarını dolduruyor. Sınırların ötesinden de sık sık nitelikli Türk sinemacıların çeşitli uluslararası yarışmalarda kazandığı ödüller ve başarılarıyla ilgili haberler geliyor artık. Hâl böyle olunca 1990’lı yılların ortalarından beri bir tırmanış içindeki Türk sinemasının niteliksel yükselişi niceliksel olarak da kendini gösterdi. Gişede yükselen başarı Son yıllarda, 2001 ekonomik krizi hariç film üretimi sürekli ararken 2005’te, son 10 yılın en yüksek rakamına ulaşarak toplam 27 Türk filmini izleyiciyle buluşturan sinemacılar 2006’da ise bu rakamı 34’e yükseltti. O yıl gişe hâsılatının da yüzde 52’sini toplayarak Avrupa’nın en yüksek rakamına ulaşan Türk sineması 2007’de ise farklı türlerde toplam 43 film üretimiyle rekor kırdı. 1990’dan bu yana ilk defa 40 film sınırının geçildiği 2007’de film sayısının çokluğuna karşın izleyici sayısında düşüş oldu. 2006’da 17 milyon 800 bin kişiyi salonlara dolduran Türk sinemasının izleyici sayısı 2007’de 11 milyon 500 bin civarında kaldı. 2007’nin en sevindirici yanı ise birçok yerli yapımın yurtdışından ödüllerle dönmesi oldu. Beş Vakit, Kader, Takva, İklimler, Küçük Kıyamet 2006’nın ödüllü filmleri iken Yumurta, Rıza, Beynelmilel, Yaşamın Kıyısında, Polis, Adem’in Trenleri, Mutluluk ve Sis ve Gece 2007’yi ödülle kapatan filmlerdi. İzleyicilerin yarıdan çoğu, “Türk sineması” dedi Yerli film üretiminin tavan yaptığı yıl ise 2008 oldu. Toplamda 39 milyon izleyiciyi salonlara dolduran 265 filmin vizyona girdiği bu yıl, sinemalarda gösterime giren 52 yerli yapımın izleyici sayısı ise 20 milyon 800 bin oldu. Böylece 2008’de tıpkı geçen birkaç yılda olduğu gibi 4 Avrupa’da sadece Türkiyeliler, […]

Ağlar mısın, ağlamaz mısın?

“Issız Adam’a gittin mi?”“Issız Ada mı? Ya evet duydum birkaç kişiden daha, çok güzelmiş”,“Yok, Issız Ada değil, Issız Adam” Gösterime girene kadar neredeyse ismini bile duymadığımız Issız Adam hakkındaki konuşmaların çoğu bu tür diyaloglarla başlıyor. Ardından filme giden birileri, “Mutlaka git, çok güzeldi, ağlamaktan bir hâl oldum” diyerek arkadaşına hem filmi seyretmesi hem de ağlaması konusunda yardımcı oluyor. Bu, Çağan Irmak’ın artık alıştığımız “filmin reklamını yine kendisi yapmalıdır” anlayışının başarısı. Basın filmin oyuncularına ve çekildiği mekanlara ilgi gösteriyor. Ama yönetmenin ne kendisini ne de filmin reklamını ortalıklarda görebilmiş değiliz bugüne kadar. Gösterime girdiği ilk on günde 242 bin kişinin izlediği Issız Adam gişede, filmin ismini çağrıştıran bir şeklide sessizce yükseliyor. Tıpkı daha önceki filmleri Mustafa Hakkında Her Şey, Babam ve Oğlum ve Ulak’ta olduğu gibi, fısıltı gazetesi çalışıyor. (Geçtiğimiz yıl vizyona giren Babam ve Oğlum 66 haftada 3 milyon 831 bin 567 izleyiciyle tüm zamanların en çok izlenen ikinci filmi konumunda.) Filme giden herkes ağlamıyor elbette. Ama ağlanmasa bile insanın boğazında ciddi bir düğümlenme, en azından yutkunma hissi uyanıyor. Filme seyredenler “ağlamaktan bir hâl oldum” demese belki de filmde ağlanacağı ya da duygusal bir ruh haline girileceği akla gelmeyebilir. Klasik bir aşk oyunuyla karşılaşıyoruz Issız Adam’da. Erkek, kendini beğenmiş, “hiçbir kadına bağlanmam” tavırlarında. Kadın ise erkeklerden daha önce incinmiş ve bu yüzden de tedbirli davranmaya çalışıyor. Fazla direnemiyor ve kendini tutkulu bir aşkın içinde buluyor. Son 15 dakikaya kadar her şey güllük gülistanlık. İşte ne oluyorsa son dönemeçte oluyor ve o bildiğimiz, kendine güvenen, ıssızlığı seven erkek özüne geri dönüyor. Başroldeki “ıssız adam” final sahnesinde seyirciyi gafil avlıyor ki, işte o ana kadar ağlamayanlar da kendini gözyaşları içinde bulabiliyor. Tabii, filmde çalan müzikler de buna tuz biber olmuyor değil. Semiramis Pekkan’dan “Bana yalan söylediler”, Michel Fugain’dan “C’est un beau roman”, Hümeyra’dan “Tutsana ellerimi”, Nil Burak’dan “Ben yalnızım”, Sezen Aksu’dan “Tükeneceğiz” […]

“Türk sineması, toplumdan daha Avrupalı”

Doğrusu Thomas Elsaesser’le röportaj yapma imkânı belirdiğinde tedirgin olmadım değil. Öyle ya, 66 yaşındaki sinema araştırmacısının bugüne kadar yazdığı kitapları üst üste koysam neredeyse boyuma yetişirdi. Elsaesser, konferans vermek için geldiği İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin konferans salonuna girdiğinde bu endişem azaldı. Koca salonda sadece 10-15 kişinin oturduğunu gördü ve “Ne güzel, biz bizeyiz” diyerek gülümsedi. Bu sıcak karşılaşma sanırım sadece beni değil, karşılarında “huysuz bir ihtiyar” görmeyi uman diğerlerini de rahatlatmıştı. Bu rahatlık konferans sonrasındaki görüşmemize de yansıdı. Sinema araştırmacısı, eleştirmeni, yazar ve akademisyen Thomas Elsaesser, İngiltere Sussex Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı öğrenimi gördü. Berlin doğumlu Elsaesser’in akıcı İngiliz aksanını ve literatür okumalarını andıran film analizlerini aldığı eğitime bağlamak mümkün. Londra’da film eleştirmenliği ve uluslararası film dergisi Monogram’ın editörlüğünü yaptı. Akademik kariyerine Avrupa romantizmi ve edebi modernizm dersleri vererek başladı. East Anglia Üniversitesi’nde 1976 yılında Film Çalışmaları, 1991 yılında Amsterdam Üniversitesi’nde Sinema ve Televizyon Çalışmaları programlarını başlattı. 2001’e kadar başkanlığını yürüttüğü 1200 öğrencili bu bölümün halen “Avrupa Sineması” başlıklı doktora programını yürütüyor. Aynı anda şu ana 20. cildi yayınlanmış olan Film Culture in Transition (Değişmekte Olan Film Kültürü) serisinin de editörlüğünü yapıyor. “Sinema ‘Türkiye’nin AB’ye girme sorunu’yla ilgilenmez” Thomas Elsaesser Bilgi Üniversitesi’ndeki konuşmasına sinemanın kamusal alanda yeri ve işlevini sorgulayarak başladı. Mayıs 1968’teki öğrenci olayları, Kasım 1989’da Çernobil Faciası ve özellikle 11 Eylül 2001 El Kaide saldırısından sonra ulusal, etik ve dinsel sorunları çözmede iletişimin ne kadar önemli hale geldiğini vurguladı. Liberal demokrasi ve açık ticaretle şekillenen ve eşitsizliğin hüküm sürdüğü günümüzde, Barrack Obama’nın seçilmesini de bu iletişim gereksiniminin altını çizen söylevlerine bağladı. 20. yüzyıl sonlarında yaşanan politik krizlerin etik sorunlar doğurduğunu ve bu sorunların sinema aracılığıyla kamusal alanda dile getirildiğini belirtti. Sinemanın “Türkiye Avrupa Birliği’ne girmeli mi?” gibi somut konularla değil bireysel seçimlerle ilgilendiğini dile getiren Elsaesser, sinemanın gücünü birey ve kendisi ya da birey ve öteki arasındaki ilişkiyi ortaya koymasından […]

Acemi Prenses terfi etti

Melis Ozan Cnbc-e dizilerini yakından takip edenlerin de hatırlayacağı gibi 12 Kasım 1982 New York doğumlu Anne Hathaway henüz 17 yaşındayken komedi-drama dizisi Get Real ile 1999’da hayatımıza girdi. İlk oyunculuk deneyimi açısından vasat sayılabilecek bir performans sergilediği dizide, canlandırdığı Megan Green karakteriyle yine de seyircinin sempatisini kazanmayı başardı. İri gözleri ve dolgun dudaklarının kattığı güzellik sıkça kullandığı yağmurda ıslanmış yavru kedi bakışlarıyla bütünleşince Megan Green’in yaşadığı aile, arkadaş ve cinsellik üzerine sorunları bir bakıma daha izlenebilir kıldı. New York Gallatin Üniversitesi’nde sahne oyunculuğu eğitimi almasına karşın eleştirmenlerce 17 yaşındaki bu ilk deneyimi çok fazla gelecek vaat etmediği düşünülse de Hathaway aktris annesi Kate McCauley’in izinden gitmekten vazgeçmedi. 2001 yılında Garry Marshall’ın yönettiği Disney yapımı The Princess Dairies’de (Acemi Prenses) başrolde yer alması, Hathaway’in ismini duyurdu, yıldızını parlatan bu filmle yapımcılarının dikkatini çekti. Klasik “çirkin ördek yavrusu”nun prensese dönüşme hikâyesinde yer almak hayran kitlesine büyük katkı sağlasa da oyunculuk açısından fazla çaba gerektirmeyen bir karakteri canlandırması Hathaway’i eğlenceli ama boş filmlerin sıradan aktrisi kategorisine soktu. 2004’te oynadığı iki film, soprano özelliğini gösterip iki şarkı seslendirdiği Disney yapımı Ella Enchanted The PrincessDairies 2: Royal Engagement, kafalardaki bu karışık imajını pekiştirdi. Umutlar azalıyor On beş yaşına kadar, büyüdüğünde rahibe olmayı hayal eden romantik komedilerin masum kızı, 2005’te Havocve Brokeback Mountain filmlerinde sergilediği cesur sahnelerle büyüdüğünü ispatladı. Artık yetişkinlere yönelik filmlerde oyunculuğunu kanıtlamaya çalışan aktris “sanatın talep ettiği ölçüde” soyunmaktan çekinmeyeceğini de göstermiş oldu. “Oldukça sağlam değerlere” sahip olduğunu her röportajında dile getiren Hathaway, özellikle Brokeback Mountain’da eşcinsel kocasıyla arabada seviştiği sahneyle hafızalara kazındı. Sonunda işe yarar film seçmeyi öğrenmeye başladı ve film endüstrisinde Gwyneth Paltrow’u anımsatan bir şekilde vasattan “fena değil”e doğru ilerleyen yıldızlar arasına girdi. Derken 2006’da ticari kaygılarla yapılmış bir Hollywood filmi The Devil Wears Prada’da (Şeytan Marka Giyer) yer aldı. Lauren Weisberger’ın ne bir temeli, ne doğru dürüst sonucu […]

“Göstermeyeceksek niye koruyalım”

İşvecan Nur Özen Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT), geçtiğimiz günlerde, arşivinde bulunan tüm görüntülü ve ses kayıtlarını yayınlamak üzere Kalan Müzik’le bir anlaşma imzaladı. Bu gelişme sadece müzik severleri değil, sözlü kültürümüzün en önemli belgelerinin raflarda çürüdüğünü bilen insanları heyecanlandırdı. Kalan Müzik’in sahibi Hasan Saltık bu anlaşmayı “Bir devlet kurumunun (TRT), kendini korumak için tarihi boyunca yaptığı en iyi anlaşma” olarak niteliyordu. Haklıydı da. Çünkü TRT arşivinde bulunan on binlerce bant, her geçen gün, oksitlenme nedeniyle kullanılamaz hale geliyordu. Oysa Saltık’ın verdiği röportajlara göre TRT arşivinde, fotoğrafı dahi bulunmayan Anadolu âşık ve ozanlarının ve Klasik Türk Müziği üstatlarının görüntüleri bulunuyor. Arşiv nedir? Neden vardır? Belgelik, ya da daha yaygın ismiyle arşiv sözlüklerde şöyle tanımlanıyor: “Belgelerin ya da belge değeri taşıyan şeylerin saklandığı, korunduğu ve yararlanmaya sunulduğu yer.” Öyle görünüyor ki, bu tanım içerisinde üzerinde en çok durulması gereken, arşivin “yararlanmaya sunulmak” üzere var olan bir şey olduğu. Yukarıdaki TRT örneği de bunu gösteriyor. Arşiv, hayatımıza bir katkısı sunamadığı takdirde “oksitlenir” ve yok olur. Geçtiğimiz aylarda İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin düzenlediği “Görsel-İşitsel Arşivcilik Konferansı”na katılan, Hollanda Film Müzesi (Nederlands Filmmuseum) uzmanlarından Elif Rongen Kaynakçı’nın sözleri, bir arşivin var olma nedenini son derece iyi özetliyor. “Arşivciler olarak bizim görevimiz zaman kapsülleri oluşturmak değil. Yani bundan 100 sene sonra insanlar bir kutuyu açacaklar ve birden orada eski filmleri mi bulacaklar? Amaç sadece görüntüleri tarihsel birer veri olarak saklamak olmamalı. Çünkü bu bir şekilde sağlanabilir. Ancak onları yeniden seyredilebilir kılmak, bu materyalin kültürel değerini anlatmak için çok önemli. İzleyicinin merakını da körüklemeliyiz” Müzede, her gün dört film Kaynakçı’ya göre Türkiye’deki arşivlerin sorunları dünyadaki benzerlerinden çok farklı değil. Arşivler çoğu kez, toplum tarafından bilinmeyen, herhangi bir beklenti duyulmayan kurumlar. Çünkü insanlar aramadıkları, ihtiyacını duymadıkları birşeyi bulmakla ilgilenmiyor. Ancak yine de, Türkiye’deki arşivler kendilerini hatırlatmak, kendi girişimleriyle ön plana çıkmak için gözle görülür bir çaba […]

Her şeyin bir tarihi var: Clapperboard

Övgü Akgürgenovgu@medyakronik.com Sinema endüstrisinde kamera arkasında kullanılan belki de en çekici tasarımlardan biri olan clapperboard’ların nasıl yaratıldığını, ilk kez ne zaman kullanıldığını biliyor muydunuz? İşte sinemaseverlerin merak ettiği sorunun cevabı… Clapperboard’un yaratıcısı Clapperboard, 1920’de Melbourne’daki Eftee Stüdyosu’nun prodüktörü Frank Thrinig tarafından tasarlandı. Daha sonra Leon Leon ve Matthew L. Davies tarafından geliştirilen clapperboard, çekim sonrasında görüntülerle ses kaydının senkronize bir şekilde montajlaşmasını sağlamak için üretilmeye başlandı. Türkçe karşılığı çekim tahtası olan clapperboard’un en önemli işlevlerinden biri de, üzerinde belirtilen çekim tarihi, bölümü ve sahnesi gibi detay bilgiler sayesinde çekimlerde oluşabilecek karışıklıkları engellemek. Üzerinde yönetmenin ve yapımcının isminin bulunduğu tahtalar da var. Clapperboard’u kim kullanır? Clapperboard’u sette clapper loader da denilen kameraman asistanı kullanılır. Tahta üzerindeki bilgileri ise senaryo denetimcisi yazar. Kamera kayda girmeden önce clapperboard odak noktasına tutulur. Aynı zamanda karaktere de yakın konumda olmalıdır. Tahtanın hareketi, kameranın kayda girmesi ve oyuncuların oyuna başlamaları için bir işarettir. Clapperboard’un çeşitleri Clapperboard’un Amerika ve Avrupa’da kullanılan iki farklı versiyonu mevcut. Amerikan versiyonu sahne numarası, çekim sayısı ve kamera açısı olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Avrupalı sinemacıların kullandığı tahtalarda ise çekim sayısı ve sahne numarası gibi bilgiler yer alıyor. Ayrıca çekimde birden çok kamera varsa her kameraya bir harf verilir. Çekim yapan kamera hangisi ise clapperboard’un üzerine, kameraya verilen harf yazılır.

Medya postunda pornocular

Mustafa Alp Dağıstanlı, bu hassasiyetle yazıldığını anlayacaksınız. Post Medya’nın haberi sunuşunda bırakın bu hassasiyeti, ne bir nezaket var, ne bir dürüstlük var… Gazetecilik mahareti saydıkları ve sandıkları ucuz cinlik ve kabalık var. Şu başlıkla sunmuşlar: “Erotik film yıldızı bakireymiş.” Spotları da şu: “‘Feleğin çemberinden geçmiş’ erotik film oyuncusu Sevgi Deniz’in ilginç hayat öyküsü…” Böylece, bizim bilmediğimiz gazeteciliği sergileyip haberi okunur kılmış oluyorlar! Evet, Sevgi Deniz, kendisiyle yapılan konuşmada bakire olduğunu söylüyor, ama bu değil ki Sevgi Deniz’in hayatı ve hayat hikayesi. Ama Postmedya’nın “ilginç hayat öyküsü”nden anladığı bu. Sadece bu kadarla kalsa iyi, Post Medya’nın haberimizi koyduğu sayfadaki linklerbu, medya postundaki pornocuların foyasını ortaya çıkarıyor: “erotik video indir”, “en sıcak videolar”. Sevgi Demir’in “Başıma kakılmasından korkuyorum” dediği şeyin daniskasını yapıp, başkalarının en sıcak videolarını da onun başına kakıyorlar. Post Medya’da her habere tıkladığınızda, ekranda o habere uyumlu linkler beliriyor. Bu insan hikayesi için de uygun gördükleri linkeler bunlar. Hiç emek harcamadığınız, başkasının yaptığı bir haberi alıp, ruhundan koparacak şekilde sunamazsınız. Sevgi Deniz’i kıracak, rahatsız edecek şekilde, yazarını rahatsız edecek şekilde sunamazsınız; çünkü tecavüz etmiş olursunuz. Post Medya, işte bu yapılmaması gerekeni yapmış. Üstelik, muhabirimizin ve Medyakronik’in adını da koyduğu için biz böyle yapmışız gibi algılanıyor. Sevgi Deniz’le konuşmadık bu meseleyi, dolayısıyla nasıl algıladığını bilmiyoruz, ama muhabirimiz ve öğrencimiz İlknur Aydoğan’ın nasıl algıladığını biliyoruz. Post Medya’nın haberimizi kullandığını bildiren mesajında şöyle diyor: “Bir internet sitesi Sevgi Deniz haberini kullanmış ve ‘Erotik film yıldızı bakireymiş’ başlığını kullanmış. Tabii, haberde adım ve medyakronik de var. Bu normal mi? Tamam, yazı dilini değiştirmemişler falan, ama o başlık bize ait değil, nasıl olabiliyor bu? O internet sitesini ne kadar ciddiye alıp almamız gerektiğiyle ilgili bir şey olabilir bu, ama rahatsız etti beni… Atılan başlık hikayenin kendisine zarar veriyor ve ayıp ediyor. Ben, haberi yapan kişi, Sevgi Deniz’in fotoğrafının yanında o başlığı görünce utandım. O hikayeye […]

“Kadınlığımı unuttuğuma inanamıyorum”

Bir odayı gördüğünde hemen oranın kaç metrekare olduğunu çıkarabilen insanlar vardır ya, ben hiç çıkaramam, ama o insanların bile Sevgi Deniz’in kaldığı otel odasını görünce akıllarında metreye veya kareye dair bir şey kalacağını sanmıyorum. O kadar dar ki, odanın kendisinde bile tıpkı içinde yaşayanda olduğu gibi “feleğin çemberinden geçmiş” bir hava var. Buna bütün oteli dâhil edebiliriz belki. Resepsiyonun yanındaki küçük televizyonda durmadan eski Türk filmlerinin şarkıları çalıyor: “Ümitlerimi kırdın/ Hayallerimi yıktın.” Şarkılar söyleşiye tam doğru bir fon oluşturamazdı, çünkü hiç bilmediğimiz bir Türk filmini ve şarkısını daha yeni öğreniyorduk. Sahne için uydurulmuş bir isim gibi dursa da Sevgi Deniz gerçek adı. Sanatçı olmak için 16 yaşında kalkmış İstanbul Levent’ten Beyoğlu’na gelmiş, anlatıyor: “Bir kulüp vardı Parmakkapı’da, oraya geldim. Girdim içeriye, sanatçılar falan vardı, heveslendim. Sahneye çıkarttılar, yarım yamalak bir şey okudum. Ses tonum çok güzeldir ve öyle başladım.” Tabii sanatçı olmanın içinde sadece şarkıcılık yok, sinemacı da olmak istiyormuş Deniz, ama dediğine göre “fiziksel olarak fazla” oluşu onun erotik filmlerde oynamasına sebep olmuş, yani bilmeyerek girmiş. “Bilerek girer misin? İlk erotik filmleri çeken acemi biri vardı. Seneler önce, uydurmasyon bir ajans. 5–6 kız gittik ajansa. Şimdi öldü gitti adam, ama hayatımı karartan o insan oldu; ‘Ay, fiziğin şöyle, ay böyle güzelsin, sana afiş yaptıracağız, güzel filmlerde oynatacağım’ diye diye gittim vallahi.” Normal filmde oynayacağını düşünüyor, ama gerçeği öğrendiği gün dün gibi aklında. “Güzel, kadife fitilli bir pantolonum vardı, hiç unutmam, yeni çıkmıştı onlar. Üstte bir bluz, saçlar darmaduman. Gittik, o bize içkiler ikram etti yazıhanesinde. ‘Ben,’ dedim, ‘içki içmem.’ Efes biralar da yeni çıkmış. Tutucu bir aile bizimki, her ne kadar İstanbul’da yetişsem de. Kızlara içirdi, bana içiremedi. Hani hap atıyorlar, uyutuyorlar ya, ama bana yapamadılar. Gözümün önünde o kızlara 5-6 erkekle birden çekim yaptırdılar. Kız kıza onları böyle, beraber anla… Kızları, kollarımı tuta tuta seyrettirdiler. Bana da yaptıracaklar, […]

Futbol neden sadece futbol değil?

Volkan Ağır The Power of the Game 2010 Dünya Kupası’nın ev sahibi Güney Afrika’yla başlıyor. Bu turnuvayı görmeden ölmeyeceğine inandığım 89 yaşındaki Nelson Mandela’dan başlayarak ülke çapında, tüm kurumlarıyla giriştiği hazırlık çalışmalarına tanık oluyor. Dünya Kupası organizasyonuyla birlikte, ülkedeki her türlü ve özellikle de ekonomik zorlukların aşılacağına değinen film, 2006’da düzenlenen bir önceki turnuvaya katılamayan ve böylece büyük bir tecrübe eksikliği yaşayan Güney Afrika’nın önündeki güçlüğü de gözler önüne seriyor: İkinci sınıf insan olarak yetiştirilen siyahların beyazlarla eşit düzeyde etkileşime geçememesinin ülkede yarattığı hayal kırıklığına dikkat çekiyor. Futbol konusunda, az gelişmiş pek çok ülkenin bile gerisinde kalan, ama son yıllarda geride kalmışlığını telafi etmek için hızlı adımlar atma çabasına giren ABD için de bir bölüm ayrılmış filmde. Amerikalılar futbol oyununa, kendi “football”larıyla karıştırmamak için “soccer” isimi veriyor. Michael Apted, bu farklı anlayışı aktarabilmek için ABD futbolunun önde gelen isimleriyle konuşuyor. Milli Takım Teknik Direktörü Bruce Arena’yla, takımın sembol ismi Landon Donovan’la röportaj yapıyor. 1994 yılında bu ülkede düzenlenen Dünya Kupası’nda kurulan ve Amerika’daki futbol sevgisini artırmak için çabalayan taraftar grubu “Sam’s Army”nin üyeleri ve kurucuları ile birlikte oluyor. İran’da kadın olmak Filmin en ilgimi çeken kısmı ise İranlı kadın gazetecinin futbola merakının anlatıldığı bölüm. Tehlikeli olduğu iddiasıyla, kadınların maçlara girmesinin izin verilmediği ülkede Mahin Gorji’nin örnek mücadelesi aktarılıyor bu bölümde. Kadın spor yazarı, küçük bir çocukken erkek kılığında stadyuma girerek izlemiş ilk maçını. Amcasıyla girmiş stadyuma. Şimdilerde işinden dolayı stadyumlara girebilen tek kadın. Ancak, ne yazık ki erkek gazetecilerin sözlü tacizlerine maruz kalmaya devam ediyor. 2006 Dünya Kupası’nı ABD’de takip eden az sayıdaki kadın gazeteciden biri olan Gorji, bu turnuvadaki tecrübelerini paylaşıyor izleyiciyle. İran’daki kadın futbol takımlarının antrenman görüntülerinin de yer aldığı film, gerçekte kadınların bu ülkede bu oyuna birçok ülkeden daha çok ilgi gösterdiğini aktarıyor. 2006 Dünya Kupası esnasında Almanya’nın Berlin şehrinde olmayanların farkında olmadığı sokak futbolu turnuvası da […]

Moda, filmleriyle konuşuyor

Festivalde, moda dünyasıyla ilgili filmlerin yanı sıra ilginç etkinlikler de yer alıyor. Dünyaca ünlü modacılar Alexander McQueen ve Jean Paul Gaultier’in film arşivlerinden kesitlerin bu etkinliklerden biri. Ece Sükan film arşiviyle, Zeynep Tunuslu da kendi çekeceği bir filmle katkıda bulunacak. 12 Nisan 2008 Cumartesi günü başlayacak olan etkinlikte moda ile ilgili filmler, atölye çalışmaları, saç ve makyaj tasarımı kursları, sempozyumlar ve daha birçok farklı etkinlik olacak. Ayrıca eski kıyafetlerini getirenlere gün içinde genç tasarımcılar farklı dikim stilleriyle yeni elbiseler tasarlayacak. Etkinlik cumartesi gecesi daha da renkleniyor. Bir saat süreli prömiyerin ardından, genç tasarımcıların ürünlerinin görücüye çıktığı yarım saatlik bir moda gösterisi yapılacak.Bu gösterinin müzikleri yine modacı DJ’ler tarafından yapılacak.

Kadın yönetmensiz sinema

Gezici Film-mor Kadın Filmleri Festivali’nin altıncısı, 10 Mart 2008 akşamı İstiklal Caddesi’nde, kadınların “sazlı sözlü” etkinliğiyle açıldı. 14 ülkeden 33 filme ev sahipliği yaptı; İstanbul’un ardından Van ve Diyarkır’da devam etti. Bu ayın sonunda, 25-26 Nisan 2008’de ise Samsun’da sona erecek. Bu yılkı teması “kadına yönelik şiddet” olan festival, Türkiye’de kadın sinemacıların sayıca çok kısıtlı olduğu gerçeğini bize hatırlattı. Biz de bu soruyu, festival düzenleyicilerine ve Gazeteci Ferai Tınç’a yönelttik.

Savaş Dinçel yaşasaydı, 66 yaşına basacaktı

Övgü Akgürgenovgu@medyakronik.com1942 yılında İstanbul’un Fatih ilçesinde doğan Savaş Dinçel, Koca Ragıp Paşa İlkokulu’nu bitirdikten sonra İstanbul Erkek Lisesi’ni kazandı. Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Belediye Konservatuarı’nda tiyatro eğitimi almaya başlayan Dinçel, aynı günlerde karikatür çizmeye de merak sardı. Sahneye ilk adımını İstanbul Şehir Tiyatroları’nda atan Dinçel, 12 Eylül 1980’de tiyatrodan uzaklaştırıldı. Bunun üzerine Güldürü Eğitim Merkezi’nde karikatürler çizmeye başlayan Dinçel, Günaydıngazetesine de “Tonton” isimli bir bant hazırladı. İki kez karikatür sergisi açan Dinçel’in, “Çizgilerle Nazım Hikmet” isimli bir kitabı da var. 1980 darbesinin etkileri azalmaya başladığında Danıştay kararı ile Şehir Tiyatroları’nda tekrar çalışmaya başlayan Dinçel, Küçük Prens, Keşanlı Ali Destanı gibi edebi eserleri tiyatro sahnesine taşıdı. Ziya Öztan’ın yönetmenliğini yaptığı Kurtuluş ve Cumhuriyet filmlerinde İsmet İnönü’yü canlandıran Dinçel, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Gen-Ar Tiyatrosu, AST ve Münir Özkul ile birçok projeye imza attı. Bunun yanı sıra yazarlıkla da uğraşan Dinçel’in Uçurtmanın Kuyruğu, Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye, Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye isimli üç oyunu var. Sessiz Gemiler isimli dizi çekimi sırasında rahatsızlanarak hastaneye kaldırılan Dinçel, ciddi bir operasyon geçirdi. Ameliyat sonrasında 20 Aralık 2007’de iç kanama geçiren Dinçel, hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetti. Aldığı ödüller:* 8. ÇASOD “En İyi Oyuncu” Ödülleri, 2001, En İyi Erkek Oyuncu, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar20. İstanbul Film Festivali, 2001, En İyi Erkek Oyuncu, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar22. Siyad Türk Sineması Ödülleri, 2000, En İyi Erkek Oyuncu, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar2. Lions Tiyatro Ödülleri, 2002, Yılın Oyun Yazarı, Uçurtmanın Kuyruğu Rol aldığı yapımlar:* • Sessiz Gemiler Mümtaz bey 2007• Bir İhtimal Daha Var Mercan 2006• Esir Kalpler Rüçhan Akerman 2006• Eve Dönüş Sacit 2006• Sevda Çiçeği Naşit 2006• Can 2006 Bir Salkım Üzüm 2005• Ölümüne Sevdalar Barbayani 2005• Peki Olur Şekerim 2003• Abdülhamit Düşerken Tevfik Paşa 2002• Ekmek Teknesi Nusrettin 2002• Çemberler 2000• Sinekli Bakkal 2000• Bizi Güldürenler 2000• Abuzer Kadayıf 2000• Dar Alanda Kısa Paslaşmalar […]

Filmmor Eskişehir, Tunceli ve Van’da devam ediyor…

Sebu Akman Haldun Ülkü Bu yılki teması ‘Kadınların Tarihi: İtaat, İsyan, Feminizm’’olan Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali 14 Mart – 12 Nisan arasında gerçekleştiriliyor. 13 ülkeden 46 filmin gösterildiği festival, İstanbul’dan sonra 28-29 Mart’ta Eskişehir’de, 4-5 Nisan’da Tunceli ve 11-12 Nisan’da Van’da izleyicileri ile buluşuyor. Bu yıl altıncısı düzenlenen festivalde aşağıdaki filmler izlenebiliyor: 68° ve Açık / Dawn Westlake / ABD Aile Toplantısı / Ísold Uggadóttir / İzlanda Bazı Kadınlar / Sally Grizzell Larson / ABD Bir Başka Güzel Gün Daha / Tu, Pei-Shih / İngiltere Büyük Aşık / Martine Asselin / Kanada Cinsel Saldırıya Son! / Aishah Shahidah Simmons / ABD Dilsizleştirilme / Efsun Dürriye Namal, Özlem Sarıyıldız / Türkiye Dön Oyun Oynayalım / Ayten Başer / Türkiye Dört Harfte Ölüm / Katie Steed / İngiltere Fondöten / Yeşim Doğan / Türkiye Gündelik Hayatın Pornografisi / Jane Caputi / ABD Helin / Sibel Akkulak / Türkiye Kameralı Kadın / Yeşim Aslan / Türkiye Kimsenin Evcili / Ayşegül Güryüksel / Türkiye Kontrol / Buket Öngen / Türkiye Kusursuz Sportmenliğin Tarihi / Erika Tasini / İtalya – ABD La / Elif Nur Kerkük / Türkiye Mahremiyet / Eva Weber / İngiltere Makedonya Rüyası / Biljana Garvanlieva / Almanya Metamorfoz / Netalie Braun / İsrail Saklı / Laleh Barzegar / İran Satıldı / Marie José van der Linden/ Hollanda Satılık Değil / Marie Vermeiren / Belçika Susma Söyle / Inbar Levi / İsrail Tuvalet Nerede Acaba? / Paromita Vohra / Hindistan Tutsak’tan Yeniden Doğuşa / Elif Bezal / ABD –Türkiye Zamane Sığınakları / Heddy Honigman / Hollanda Mavi Gözlü Dev / Biket İlhan / Türkiye Saklı Yüzler / Handan İpekçi / Türkiye Biri Şarkı Söylüyor, Öteki Söylemiyor / Agnes Varda / Fransa Çalışkan Rosie / Connie Field / ABD Çiçekler Simone de Beauvoir İçin / Carole Roussopoulos, Arlène Shale / Fransa […]

Dizi sektöründe imitasyon devri

Övgü AKGÜRGENovgu@medyakronik.comMedium: Zeliha’nın gözleriAllison DuBois’nın gerçek yaşam öyküsünden uyarlanarak çekilen NBC’nin “Medium” isimli dizisi Türkiye’de “Zeliha’nın Gözleri” adlı Türkçe formatıyla STAR TV’de karşımıza çıktı. Her iki dizinin başkarakteri de işlenmiş cinayetleri ve insanların geleceklerini görebiliyor ve cinayetlerin çözümünde polise ve insanlara yardım ediyor. Lost: GölTüm dünyada olduğu kadar Türkiye’de de geniş bir izleyici kitlesine sahip olan “Lost”un Türk versiyonu ise henüz yayınlanmaya başlamadı. Şu anda YouTube gibi video paylaşım siteleriyle sesinin duyurmayı başaran “Göl” isimli dizi, merakla bekleniyor. Grey’s Anatomy : DoktorlarShow TV’nin sevilen dizisi “Doktorlar” da Dizimax’te yayınlanan “Grey’s Anatomy” isimli yabancı dizinin bire bir kopyası.Dawson’s Creek: Kavak YelleriKanal D’de yayınlanan “Kavak Yelleri”, cnbc-e’nin sevilen dizisi “Dawson’s Creek”in tam anlamıyla Türk uyarlaması. Bu iki dizi, senaryodan karakterlerin davranışlarına ve fiziksel özelliklerine kadar pek çok noktada benzeşiyor. Örneğin karakterler açısından bakıldığında, Deniz’in Dawson, Aslı’nın Joey, Mine’nin Jen, Efe’nin de Pacey olduğu açık seçik anlaşılıyor. ________________________________________________HaberVs’yi Facebook sayfamıza üye olarak da izleyebilirsiniz—————————————————————————————————————————— 24: Mahşercnbc-e’de yayınlanan “24” kadar etkileyici bulunmadığından mıdır bilinmez, atv’de yayınlanan “Mahşer” isimli taklit dizi kısa bir süre sonra yayından kaldırıldı. Sabrina: Acemi CadıOrijinaline sadık kalınarak çekilen bir diğer Türk dizisi ise “Acemi Cadı”. Sihir yapabilen bir lise öğrencisi genç kızın hayatını anlatan ve çocukların ilgiyle izlediği Sabrina seneler sonra Türk yapımcılar tarafından yeniden keşfedilince ona içerik olarak tıpatıp benzeyen Acemi Cadı Türk televizyonlarında yayınlanmaya başladı.My Name Is Earl: Hakkını Helal Etcnbc-e’nin bir başka sevilen dizisi “My Names Is Earl”, “Hakkını Helal Et” adıyla Türkçeleştirilip dini bir dizi formatına çevrildi. Orijinalinde sit-com olarak çekilen dizi, STV’de dini mesajlar veren bir diziye döndü.

Fleet Sokağı’ndan korkunç bir müzik yükseliyor!

Özgecan Okay “Müzikal korku filmi de olur mu?” demeyin. Tim Burton yaparsa olur. Film kısaca Sweeney Todd adıyla kötü bir üne sahip Benjamin Barker’ın komedi, dram ve gerilim dolu hikâyesini anlatıyor: 15 yıl boyunca haksız yere hapis yatan Todd, intikam yemini ederek İngiltere’ye geri döner. Kötülük konusunda kendisinin tam bir kopyası olan kiracısı ve aşığı Mrs. Lovett ise suç ortağı olur. İşte bundan sonra Fleet Sokağı’ndan korkunç kokular yükselmeye başlar. Bu ikiliye dikkat! Tim Burton filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Johnny Depp şeytan berber Sweeney Todd rolünde karşımıza çıkıyor. Donuk ve uğursuz bakışlarıyla kini, sesi ve yorumuyla da korkuyu iliklerimize kadar hissettiriyor. Sweeney Todd’un suç ortağı Mrs. Lovett karakterini ise Fight Club’taki Marla karakteriyle de hatırladığımız Helena Bonham Carter oynuyor. Mrs. Lovett , Todd’un kurbanlarından turta yapan bir kadıncağız! Karanlık karakterleri canlandırma konusunda birbirlerinden aşağı kalmayan Depp ve Carter kesinlikle harika, daha doğrusu korkunç bir ikili olmuşlar. Broadway’den sinemaya Sweeney Todd beyaz perdeye aktarılmadan önce de büyük ses getiren bir müzikaldi. Oyun yazarı Christopher Bond’un, İngiliz yazar Hugh Wheeler’ın aynı isimli kitabından sahneye uyarladığı müzikalin şarkı sözlerini ve müziklerini Amerikalı kompozitör Stephan Sondheim yazmıştı. Eser, 1979’da Broadway’de sahnelendi ve sekiz dalda Tony Ödülü kazandı. Bunlardan biri de en iyi müzik dalındaydı. Gösterinin komedi, drama ve korku unsurları Sondheim’ın film müziğini andıran çalışmalarıyla bütünleşti. Dünyada yüzlerce kez sahnelenen müzikal son olarak kısa süre önce tekrar New York’un tiyatro izleyicisiyle buluştu. Müzikalle korku sinemasını birleştiren bir film yaratma imkânını çok heyecan verici bulan Burton, en favori müzikal olarak Sweeney Todd’u gösteriyor. Film, en iyi erkek oyuncu, sanat yönetmeni ve kostüm tasarımı olmak üzere üç dalda Oscar’a aday gösteriliyor. Kimdir bu Tim Burton? Filmleri iple çekiliyor. Eskileri bile binlerce kez izleniyor. Facebook’ta adına 460 tane grup mevcut ve 6 bin 476 “fan”ı var. Kimdir bu Tim Burton? Burton, küçük yaşlarda çizim yapmaya başladı, bir Disney […]

Yabanmersinli pasta tarifi

Özlem Özbaşoozbas@medyakronik.comWong Kar Wai, İngilizce olarak çektiği ilk bu filmiyle izleyicilerini, gitmek – dönmek arasındaki mesafede illa ki “kırmızı” bir gezintiye çıkarıyor. Benim Aşk Pastam, yönetmenin -kendi deyimiyle- fiziksel mesafesi küçük olmasına rağmen duygusal mesafesi millerce olan kişilere ve o mesafelere farklı açılardan bakışı.Kimsenin yemek istemediği, günün sonunda çöpe giden yabanmersinli pastaya talip Elizabeth (Norah Jones), kalp kırıklığını önce Jeremy’nin (Jude Law) kafesinde, sonra da kilometrelerce ötede unutmaya çalışıyor. Başrollerini Rachel Weisz ve Natalie Portman’ın paylaştığı “başka hayatlar”ın da eşliğinde… Wong Kar Wai dokunuşlu bütün filmler gibi bu filmde de senaryodan bahsetmek, filmi kelimelerle anlatmak kâfi olmuyor. İçsel yolculuğunu tamamlamak için birçokları / birçoğumuz gibi yaşadığı yerden kilometrelerce uzaklaşan ve 300 günün sonunda hem aşkı hem de yabanmersinli pastasını bıraktığı yerde “rezerveli” bulan Elizabeth’in şiiri bu. Tüm Kar Wai filmleri gibi görsellikleriyle, müzikleriyle hayran bırakan, metaforlarıyla sabit, bol kırmızılı, mavili, yeşilli… Üstelik fazlasıyla lezzetli, yendikten sonra dudakta misafir kalan kremasıyla… Melankolik aşkların kırmızı yönetmeni 1958 Şanghay doğumlu Wong Kar Wai, beş yaşındayken ailesiyle birlikte geldiği Hong Kong’ta grafik tasarımı eğitimi aldıktan sonra televizyonda yapım asistanlığı, dizi senaristliği yaptı. 1989’da Cannes Film Festivali eleştirmenler haftasında gösterilen “As Tears Go By” filmi ile dikkatleri üzerine çekti. Hong Kong Film Festivali’nde en iyi film ve en iyi yönetmen ödülleri dahil toplam beş ödül aldı. Serüveni, 1990 yapımı “Days Of Being Wild” ile devam etti. “Ashes Of Time” ile tamamen farklı bir konuyu, farklı bir bakışla sundu. 1994 yapımı “Chungking Express”, kült film mertebesine yükselmekte gecikmedi. “Happy Together” filmi, 1997’de Wong Kar Wai’ye Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandırdı. Yönetmen, 2000 yapımı “In The Mood For Love” ile bir anlamda zirveye çıktı. Aşkın rastlantısal doğası ve yitirilmiş zaman kavramlarını kendi elleriyle yoğurduğu “2046” ise yönetmenin en pahalı ve çekimleri en uzun süren filmi oldu. Eleştirmenler tarafından yaşayan en önemli yönetmenler arasında gösterilen Kar Wai’nin […]

Yedinci yılında !f hâlâ bağımsız!

Müge Doğrular Sinemaseverler şubat ayında bağımsız sinemanın en heyecan verici etkinliğine seyirci olacak. !f İstanbul AFM Bağımsız Filmler Festivali’nin yedincisi 14–24 Şubat tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilecek. Festivalin proje koordinatörü Gülçe Cin, festivalin genişlemesinden duyduğu heyecanı ve yapılacak yenilikleri anlattı. Gülçe Cin, !f’in (IKSV’nin film festivalinin yanında) İstanbul sinema sahnesine önemli katkısının bulunduğunu söylüyor: “Bütün dünyada çok ses getiren ve Türk seyircisine seyrek ulaşan filmleri sinemaseverlerle buluşturması açısından !f, çok önemli bir yere sahip. Farklı zevkleri olan insanlar kolay kolay ulaşamayacakları isimlere !f sayesinde ulaşabiliyor. Ve bu buluşma sadece filmlerle değil, festival nedeniyle İstanbul’u ziyaret eden yönetmen ve prodüktörlerin atölyeleri sayesinde de gerçekleşiyor.” !f ayrıca, yurtdışındaki benzerlerinin aksine geniş bir pazara ulaşamayan kısa filmleri de destekleme misyonunu üstleniyor. Hevesli ve amatör kişilerin yarattığı, gösterime giremeyen kısa filmleri birkaç farklı seçkide bir araya getiriyor. !f ekibi bu kişileri bir araya getirip, atölyelerine dahil ederek bir “community building” çabasına da giriyor. Seneler boyunca bu konuda olumsuz eleştiri almadıklarını, herkesin (yurtiçinden ve yurtdışından) festivalle ilgili heyecan verici yorumlarda bulunduğunu ekliyor Cin. Festival artık oturdu Komünite yaratma çabasında başarılı olduklarının göstergesi genel katılımcı profili. Kişiler sadece bir değil, birden fazla filme, partiye ve atölyeye katılıyor. Seyircilerin seçimleri kendi zevklerini yansıtıyor. Festivalin artık “oturmuş” olması sadık bir kitlesinin varlığını gösteriyor. Gülçe Cin her yıl festival kataloğunu büyük bir sabırsızlıkla bekleyen birçok kişi olduğunu söylüyor. Peki, bu katalog nasıl oluşuyor? Öncelikle festival ekibi düzenli olarak yurtdışındaki uluslararası festivalleri sıkı bir şekilde takip ediyor, yeri geldiğinde bizzat katılıyor. Bildikleri ve takip ettikleri prodüksiyon/dağıtım şirketleri de film seçiminde önemli bir faktör. Zaten seneler ilerledikçe festivalin şöhreti de artıyor. Ancak en önemlisi festivalin bağımsızlığından taviz vermemesi! Hedefte İzmir var Gülçe Cin’in verdiği bilgiler doğrultusunda bu seneki yeniliklere gelince… Öncelikle !f’in gösterim alanı genişliyor. İlk başladığında gösterimlerini sadece Beyoğlu AFM Fitaş sinemasının iki salonunda gerçekleştiren festivale daha sonra Caddebostan AFM Budak […]

Kameradan dayak yiyen kadın

Özlem Özbaş oozbas@medyakronik.com İlk kısa filmini henüz 16 yaşındayken çekmiş Yeşim Aslan. O yaşta kendisini sinemaya yönlendiren şeyi şöyle açıklıyor: “O yıllarda yan flüt ve bateri çalıyordum, resim yapıyordum, fotoğraflar çekiyordum… Yapmak istediğim şeyin ‘sanat’ olduğu çok açıktı.”Biri üzerinde profesyonelleşmesi gerektiğinin farkına vardığı gün, bunların hepsini içinde barındıran şeyin “sinema’’ olduğunu anlayarak sinemaya yöneldiğini ekliyor.İlk filmi “150. Sayfa’’dan sonra “Tarihin Doğurduğu Kent: Safranbolu” isimli belgeselle devam etmiş serüveni. Üniversite yıllarında çektiği “Süper Kahraman Okurları Üzerine Kısa Bir Film”i birçok yerde gösterilme şansı yakalamış. Yeşim Aslan, sinemadan uzak kaldığı yıllarda “Sekans” dergisinde sinema yazıları yazmış ve Ankara’da “Sinema Dostları Derneği’’nde sinema derslerine katılmış.İlk filminin üzerinden geçen 11 yılda nelerin değiştiğini şöyle anlatıyor Aslan: “O dönemde sinema algım çok farklıydı. Tek bildiğim sinema yapmak istediğimdi. İzlediğim, sevdiğim gibi bir şey çekmek istedim. Kısa filmde neyi anlatabilirim, kısa filme hangi öyküler yakışır bilmiyordum. Sonra 150. Sayfa’nın konusunun kısa filme ne kadar yakışmadığını öğrenmiş oldum.’’Kameralı Kadın’ı çekme fikri çok önce, sinemada “kameranın varlığı’’nı sorgulamaya giriştiği sırada başlamışsa da, bir gece arkadaşlarına “Benim şöyle de bir hayalim var” dediği bir anda doğmuş. Filmde kameranın, yönetmenle oyuncu arasında nerede durduğunu, işlevsel olarak sadece kayıt tuşuna basılınca bize “an”ı gösteren bir makine olup olmadığını sorguladığını söylüyor Aslan.Filmi izleyenlerin verdiği tepkiler ise hayli ilginç. “Bazılarına filmdeki şiddet yetmedi, ‘Neden kan yok?’ dediler. ‘Ben bu filmde böyle bir şiddet izlemek istemezdim’ diyenler de oldu. Marilyn Monroe’nun da kameralar tarafından öldürülmüş bir kadın olduğunu söyleyenler oldu. İzleyenlerden biri de kadının aslında kendi kendisini dövdüğünü söyledi, kadının toplumsal baskı karşısında kendisini cezalandırması olarak okudu bunu. Çok farklı yorumlar, çok farklı okumalar çıktı.’’ Yönetmenin tercihi Yeşim Aslan’ın kendi okumasını soruyoruz bu durumda. Aldığımız cevap şöyle: “Kadın kamerayı öpüp koklasaydı da hemen hemen aynı mesaj verilirdi. Yine kameranın işlevi sorgulanmış olurdu, yine kadının toplumsal rollerine, medyadaki yansımasına gönderme yapmış olurdum. Ama yönetmenin varlığı […]