Etiket film

Sinan Tuzcu: ‘Oyunculuğumu tartıştırabilmek için Atatürk oldum’

Bir oyuncunun canlandırdığı karaktere hayranlık duyması, ya da bunun tam tersi, rolün inandırıcılığından kaybettir mi? Zülfü Livaneli’nin çok tartışılan filmi Veda’da Mustafa Kemal’i canlandıran Sinan Tuzcu’ya (33) bu soruyu sormamızın nedeni, film nedeniyle kendisiyle yapılan söyleşilerde Atatürk’e hayranlığını dile getirmesiydi. Tuzcu, Türkiye’deki insanların yedi yaşından başlayarak resmi tarih bilgisiyle kuşatıldığını ancak Atatürk söz konusu olduğunda, hakkaniyet adına bu çizgiden ayrılmasının mümkün olmadığını söylemişti. Diğer taraftan, Türkiye’de çekilen ve içinde Atatürk olan her film sanatsal boyutundan çok, siyasal ve tarihsel açıdan değerlendirilir ve tartışmalar da genellikle bu eksende ilerler. Dolayısıyla Atatürk rolüne soyunan her oyuncuyu, bu tartışmalar arasında kaybolma, oyunculuk performansını tehlikesi bekler. HaberVsmuhabirleri Tuzcu’ya yönelttiği bir başka soruda, performansının bu tartışmalara yenik düşüp düşmediğinin yanıtını aradı. Sinan Tuzcu için “Atatürk olmak” ne ifade ediyor?Ürkütücü bir şey. Kostümle, makyajla ona benzemeye başladığınızı fark edince o bir süre sonra sizin için de bir oyuna dönüşüyor. Aynanın karşısında kendinizi oynar buluyorsunuz. Saç renginiz değişiyor, göz renginiz değişiyor. Normaldeki hareketleriniz, biçimleriniz, konuşma tarzınız, bakışınız hepsi değişiyor. Bir de bunu yaratırken tek başınıza değilsiniz, “Ben bunu böyle oynuyorum ağabey” deme gibi bir şansınız yok yani. Herkes bir fikir belirtiyor oysa siz doğal olmak zorundasınız. Canlandırmanın teknik tarafını düşününce biraz ürkütücü ve zor. Ama aynayla baş başa kaldığınızda acayip keyifli bir şey. Çok gurur verici. Atatürk oynayan kaç kişi var ki Türkiye’de? İşte Rutkay ağabey, Haluk ağabey… Halit Ergenç de var ama daha çıkmadı. Nurseli İdiz, Cumhuriyet Kadınları için Atatürk olmuştu. Bir de Alican Yücesoy var. Alican’la zaten hep ortak oynuyoruz biz. Rutkay ağabeyden, Haluk ağabeyden sonra geliyor olmak Halit için de, Alican için de ve benim için de çok mutlu bir şey. Rolü kabul etmekte bir tereddüt yaşadınız mı?Yaşamaz olur muyum? “Yapamam” dedim Zülfü ağabeye. Çünkü bunun için çok sağlam bir vakte sahip olmanız lazım. Biraz önce saydığım bütün o öğeler. Birinci sınıf bir ekip […]

Pippa’ya Mektubum

Barış mesajı vermek amacıyla ülkesi İtalya’dan yola çıkan ve otostopla Orta Doğu’ya gitmeye çalışan Pippa Bacca’nın ölümünün ardından tam iki koca yıl geçmiş. Bu bize, ölümlerin ardından zamanın ne kadar pervasız ve hızlı geçtiğine dair minik bir kanıt. Bingöl Elmas bu hızlı geçişe “biraz yavaş”, son sürat hafıza kaybına “dur” demek isteyenlerden sadece biri. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Pippa’ya Mektubum filmi bunların bir tezahürü. Her bir çerçevesinde ayrı kadınlar, ayrı hikâyeler barındıran bu film Pippa’nın yolculuğunun sembolik bitişi için hazırlanmış. Film Pippa’nın öldürüldüğü Gebze’den başlayıp Suriye sınırında son buluyor. Bingöl Elmas (yönetmen, kameraman, oyuncu), erkeklerin en “erkek” olduğu boyuta, TIR şoförlerinin dünyasına elinde kamerası, siyah gelinliği ve arkasında onu takip eden ekip arkadaşları ile giriş yapıyor. En başlarda hâkim duygu ne tepki vereceğini bilememek olsa da konuştukça açılıyor şoförler. Pek çoğu onu siyah elbiseyle otoban kenarında gördüğünde hayat kadını sandığını itiraf ediyor. Otele gitmeyi teklif edenler de oluyor, bu otostopun çok tehlikeli olduğunu, “çocuk yapıp yuva kurması gerektiğini” söyleyenler de. “Ahlak” kelimesini ağzından düşürmeyen bizim gibi bir toplumun taşralarında aslında insanların ne kadar farklı yaşadığını, ahlak anlayışının kilometreden kilometreye değişebileceğini fark ettiriyor film. Ve en çok, en üzücü olarak da kadın hareketi, kadınların özgürleşmesi, mutluluğu, hakları adına daha kat edilecek uzun uzun yolların var olduğunu hissettiriyor. Hatay’daki köylü kadının kendisi ve kadınlar için sadece “bir bulut kadar özgür olmayı istediğini” yüzümüze çarpıyor. Pippa’ya yazılan mektup, kadın olmanın ve olduğun gibi kendini koruyarak hayatta kalmanın ne kadar zor olduğunu hissettiriyor iliklerinize kadar. Bingöl Elmas ekibiyle birlikte söyleşiye geldiğinde, bunun sembolik bir yolculuk ve devam olduğunun tekrar tekrar altını çiziyor: “Amacımız ‘Bakın bu yolculuk böyle de olabilirdi’ demek değildi. Pippa ve ben kesinlikle farklı koşullar içerisindeydik. O geldiği bu ülkenin diline de kültürüne de yabancıydı, yani minik bir tebessüm de onun yanlış algılanmasına sebep olabilirdi, ben insanlarla konuşarak ortamı yumuşatma olanağına sahiptim. […]

Alkazar’da son matine

İstanbul ve Türkiye’nin en eski sinemalarından, Beyoğlu’nun sembol yapılarından Alkazarkapanıyor. İlk film gösterimini 1923’te yapan sinema, 28 Şubat Pazar günü gerçekleşecek son seansın ardından sessizliğe bürünecek. 1925’ten beri aynı ismi taşıyan Alkazar’ın müze ya da benzeri bir işlev üstlenmesi gündemde. Beyoğlu’nun sadece en eski değil, cephe süslemeleri ve heykelleriyle en güzel mimarilerinden birine sahip yapısının yeni sahibi Nizam Hışım. Beyoğlu Güzelleştirme ve Koruma Derneği başkanlığını da yürüten Hışım, son yıllarda bölgede yaptığı yatırımlarla göze çarpan bir işadamı. Lacoste, Gloria Jeans, Swatch ve Nike gibi markaların İstiklal Caddesi üzerindeki mağazalarının sahibi. 2007’da, 19. yüzyılda iş hanına çevrilen Voyvoda Caddesi’ndeki 700 yıllık Ceneviz Sarayı’nı (Palazzo del Comune) satın aldı ve otele çevirmek üzere restorasyona başladı. Alkazar’ı ise Kasım 2009’da sinemanın ortakları İsak Mizrahi, Necla Birsel ve İhsan Cengiz Yarımağan’ın mirasçılarından 7,5 milyon dolar karşılığında aldı. Nizam Hışım: “Tekrar sinema olabilir” Sinemanın yeni sahibinin, ticari faaliyetleriyle ön plana çıkan bir isim olması kültür sanat takipçilerini endişelendirebilir. Nizam Hışım HaberVs’ye yaptığı “Tek hayalimiz, kültür ve sanata ilgi duyan kurum ve kuruluşlarla ortak çalışmak” açıklamasıyla Alkazar’ın kültür işlevini devam ettirmesine dair niyetini ortaya koyuyor. Cine Salon Electra Tarih Vakfı’nın yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi’ne göre 1918-1920 yıllarında inşa edildiği tahmin edilen Alkazar Sineması, ilk film gösterimini 1923’te gerçekleştirdi. İlk ismi Cine Salon Electra, ilk işletmecileri Safvet ve Naci beylerdi. Bugünkü ismini 1925’te aldı. Zaman içinde birkaç kez el ve işletmeci değiştirmesine rağmen işlevi hep aynı kaldı. Kasım 2009’da İşadamı Nizam Hışım tarafından alınmadan önce son sahipleri İsak Mizrahi, Necla Birsel ve İhsan Cengiz Yarımağan’ın mirasçılarıydı. Sinema 1930’lardan sonra kovboy ve korku filmleriyle özdeşleşti. 1950’lerde, Makseki Süvari, Zorro, Yüzbaşı Amerika gibi kahramanların seri filmleri ağırlık kazandı. 1960’larda Ayfer Feray’ın kendi adıyla kurduğu tiyatroya ev sahipliği yaptı. 1970’lerde seks filmlerinin gösterildiği bir mekan haline geldi. Aynı dönemde alt salonu birahane ve bilardo salonuna dönüştürüldü. Bu dönem 1994’te sona erdi […]

Yüz yıl öncesinin yüzleri

İstanbul’un 20’nci yüzyıl başındaki görüntülerinden oluşan “Sular, Sokaklar, Suratlar” adlı film projesinin ilk gösterimi 17 Şubat 2010 tarihinde Santralistanbul’da gerçekleştirilecek.İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nezih Erdoğan’nın yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği belgesel videoda Hollanda Film Müzesi ve Avusturya Film Arşivi’nden alınan görüntülerle, eski İstanbul portresi günümüzün müziği ve sesleriyle tekrar hayat buluyor. Prof. Erdoğan, daha önceden de arşiv çalışmaları yaptığını fakat bunların görsele değil belgelere dayalı olduğunu belirterek: arşiv çalışmalarını başka çalışmalarla bir araya getirmek istediğini söylüyor:“Belirli bir süre sonra arşivler sadece küf ve naftalin kokan belgeler olarak kalıyor. ‘Geçmişte olan biten bir şeyle neden ilgileneyim?’ sorusuna yanıt vermemiz gerekiyor. Aslında bu çalışmayı yapma sebeplerimden biri de bu soruya cevap verme ihtiyacı hissetmem .” Eski İstanbul görüntülerini izleyen kişilerin, normalde kafasını çevirip bakmadığı yerlere, bu tarz çalışmalardan sonra daha dikkatli ve duyarlı bir bakış açısıyla bakılabileceğinin altını çizen Nezih Erdoğan, bunun insanlarda bir farkındalık yaratacağına inanıyor.Estetik bir anlatım olarak arşiv görüntülerinin çok işine yaradığını belirten Erdoğan, Avusturyalı yönetmen Gustav Deutsch’un arşivlerden yaptığı filmlerden etkilendiğini belirtiyor:“Bizim yaptığımız iş çok sanatsal olmasa da eski görüntülerle yeni sesleri bir araya getirmek açısından başarılı olduğunu düşünüyorum. Özellikle o dönemde yaşayan insanlar kendilerini kaydeden kamerayla yeni tanışmışlardı, kameraya bakışları ve davranışları çok enteresan.” Görüntülerin hiç birinde restorasyon olmadığının altını özellikle çizen Nezih Erdoğan, görüntüleri orjinal halleriyle kullandıklarını vurguluyor:“Arka plandaki lekelerin, çiziklerin, görüntüye daha fazla estetik kattığını düşünüyorum. Bu arada şunu da eklemek lazım; görüntülerin hepsi siyah-beyaz değil bazı yerleri renkli, eskiden filmler tint adı verilen bir teknikle boyanıyordu. bu yüzden videoyu izlerken koyu sarı ve mavi renkler göze çarpacak.” Bu çalışmanın seyirciler üzerinde nasıl bir etki bırakacağı konusuna, kendi üzerinden cevap veren Nezih Erdoğan, videoda yer alan fakat bugün aramızda olmayan insanların, o dönemdeki renkli yaşamlarının, izleyiciler üzerinde ölüm ve yaşam kavramlarını ön plana çıkartacağını düşünüyor. Projelerini, gösterime girebilecek her festivalde yayınlamak istediklerini, […]

Altyazıyı kim yazdı?

Büyük ilgi gören Lost, Prison Break, Fringe, Dextergibi diziler tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de önemli sayıda takipçiye sahip. Yeri geliyor yeni bölüm için insanlar saatlerini kurup sabah erkenden uyanıyor, yeri geliyor planlarını erteleyip dizinin yeni bölümü için ekrana kitleniyor. İşte bu döngünün içinde bir grup insan var ki, çoğu kez hiç karşılık beklemeden bu dizileri izlememize yardımcı oluyor. Onlar ne bu dizileri üreten dev prodüksiyon şirketlerinin içinde, ne de bu dizileri yayınlayan televizyon kanallarında, ne de internette dizileri –aslında korsan olarak– yayınlayan internet sitelerinde… Ama yaptıkları iş özellikle internetten indirerek bu dizileri ve filmleri seyreden yüzbinlerce kişinin işine yarıyor, hatta seyir zevkinin vazgeçilmez bir parçası haline geliyor. Sanal âlemde adlarına sıkça rastladığımız altyazı çevirmenlerinden bahsediyoruz. Yakın zamanda Lost‘un yeni sezonunun başlamasıyla birlikte sanal âlemde altyazı faaliyetleri yine hareket kazanmışa benziyor. Kimi siteler altyazı için kendi ekiplerini kurarken, kimi izleyiciler ise kendi beğendikleri çevirmen olmayınca yeni bölümü izlemiyorlar bile. Bazı izleyiciler hızlı bir şekilde altyazıya ulaşmak isterken, bir kısım izleyici ise hızdan çok kaliteli çevirilere önem veriyor. Altyazı çevirmenleri, çoğu kez karşılık beklemeden yaptıkları bu iş sonucunda zaman zaman eleştiriye de uğruyor. En çok çeviri yanlışları ve altyazının düzensizliği konusunda tepki görüyorlar. Eleştirilere rağmen “Bu işi yapan birileri olmasa ne yapardık’’ sorusu akla geliyor. Merak edilen bir başka konu ise dizi ve film keyfinin olmazsa olmazı altyazıları çeviren insanların bu işten maddi bir karşılık alıp almadıkları. Arkadaş sohbetlerinde ortaya çıkan bu soru bazen internet ortamındaki tartışmalara da taşıyor. HaberVsmikrofonunu sanal alem çevirmenlerine yöneltti. Bu işi neden yaptıklarını, eleştirilere nasıl yaklaştıklarını, sanal âlemde gelen ün hakkında ne düşündüklerini ve maddi kazançlarının olup olmadığını sordu. “Ünlendikçe, hatamızı bulmak için daha çok çaba harcıyorlar”eşekherif Maddi bir karşılık almıyorum. Bir ego tatmini söz konusu oluyor. Genel olarak “sebebi şudur” diyemem, ama insanlar e-posta gönderip “Teşekkür ederiz, iyi ki varsınız” dedikleri zaman, yaptığınız işten gurur […]

Şu meşhur ‘gişe sorunu’

Bir filmin ödül alma kriterleri nedir? Ya da, ödüle layık görülen filmler neden gişede başarıya ulaşmaz? Daha da genellersek, Türkiye’de sinemacıların ve halkın sinemadan beklentisi birbirine çok mu uzaktır? Tazeliğini yıllardır yitirmeyen bu ve benzeri soruları tekrar tekrar sormak için yeterince nedenimiz var. Çünkü Türkiye’de, başta en köklü ve önemli sinema festivalimiz Altın Portakal’da olmak üzere, ödüle layık görülen filmler çoğu zaman salonlarda ilgi görmüyor. Nitekim 2009’da gerçekleşen 46. festivalin “en iyi film” dahil 5 ödüllü filmi Bornova Bornova, Türkiye’de 11 bin 859 kişi tarafından izlendi. Diğer taraftan gişe rekorları kıran örnekler ise eleştirmenler tarafından kimi zaman “film” olarak bile görülmez. Ödülsüz Recep İvedik serisinin ilk iki filmi de 4 milyonun üzerinde seyirciye ulaşmıştı. Serinin üçüncü filminin gelecek hafta (12 Şubat) gösterime girecek ve büyük olasılıkla yine yüksek bir gişeye ulaşacak olmasıyla benzer tartışmalar yine gündeme gelecek. Ve yine büyük olasılıkla İvedik’in gişe başarısını, aynı kulvarda yarıştığı ticari filmler kadar Altın Portakal’da ödül alan filmlerin gişesiyle kıyaslayan haberler ve yorumlara tanıklık edeceğiz. HaberVs, Türk sinemasının “ödül ve gişe” ikilemini, sinema eleştirmenleri ve akademisyenlerle tartıştı. Festival filmleri, gişe filmleri 2008’de Altın Portakal jürisinde de yer alan Sinema Yazarı Sevin Okyay’a göre sinema izleyicisi “absürd eğlence”yi tercih ediyor: “İnsanlar tercihlerini sanatsal yönü daha düşük filmlerden yana kullanıyorlarsa bu konuda bizim yapabileceğimiz bir şey yok.” Yönetmen Burcu Aykar “kafa yormayı değil de sadece eğlendirmeyi amaçlayan” yapıya sahip fimlerin geniş kitlelere hitap ederek, yüksek gişe hedeflediğini söylüyor. Bu filmler, özellikleri ve dilleriyle festivaller için çok da geçerli olmayabiliyor. “Zaten amaçları sinema sanatını ileriye taşımak, sinema ve hayat üzerine düşünmek/düşündürmek değil genellikle. Para kazanmak ve ticaret yapmak” diyor Aykar. Festival katılımcısı (seyirci, yarışmacı, eleştirmen vs.) ise bir festival filminden herhangi bir popüler filmde gördüğünden fazlasını bekliyor. Bu yüzden de festivallerde ödül alan filmler gişede başarıyı yakalayamayabiliyor. Bir başka Sinema Eleştirmeni Engin Ertan seyircinin ve jüri […]

Kameramda cin var: Paranormal Activitiy

Paranormal Activity2007 yılında İsrail asıllı yönetmen Oren Peli tarafından çekilmiş, bağımsız bir korku filmi. Meraklısının “sokak”tan temin edip çoktan seyrettiği film Türkiye sinemalarında bugün gösterime giriyor olsa da, dünyada ikinci bir Blair Cadısı (Blair Witch) fırtınası kopartttı. El kamerasıyla çekilen korku filmi fenomenini yaratan Blair Witch Project, mütevazı bütçesiyle de takdir toplamıştı. (Bu seriyi Halka[The Ring] ve Ölüm Çığlığı [REC] filmleri izlemişti.) Şimdi 1999’da çekilen o ilk filmin dörtte biri bütçeyle gerçekleştirilen son halkasıyla karşı karşıyayız. Devamını artık siz düşünün… Paranormal Activity’nin kahramanı genç çift, başlarına musallat olan bir tür şeytanla mücadele etmeye çalışıyor. O “bir nevi şeytan”, baş karakter Katie’yi (Katie Featherston) sekiz yaşından beri tanıyor. “Bir nevi şeytan” geceleri kızın kulağına fısıldayarak onu uykusuz tutuyor, sesler çıkartıp rahatsız ediyor, hatta işi ayağından tutup sürüklemeye kadar götürüyor. Katie’nin “ben herşeyi hallederim bebeğim” kalıplı erkek arkadaşı Micah (Micah Sloat) meseleyi kavrayamamış olsa da durumu toparlamaya çalışıyor. Söz konusu doğa üstü varlığın ne olduğunu anlama isteği Micah’a bir kamera aldırıyor ve o kamera sayesinde biz de sevimli banliyö evinde neler olup bittiğine şahit oluyoruz. Jenerikte karşılaştığımız “Katie ve Micah’ın anısına” yazısı filmde yaşananların gerçok olduğu izlenimini yaratıyor. Ve -benzer örneklerde de sabit olduğu üzere- gizli kamera, bu duyguyu pekiştiriyor. Film sinema severleri de ikiye bölmüş durumda. Kimileri sinemadan titreyek çıktıklarından bahsediyor, kimi ise aradığını bulamadığından, böyle ucuz bir film için harcadıkları para ve zamana acıdıklarından bahsediyorlar. Ancak hemfikir olunan bazı noktalar var: Paranormal Activity’nin sinema salonlarının karanlık ortamını çok iyi kullandığı ve yönetmen Oren Peli’nin bir korku filmini korkunç yapan teknikleri çok iyi çözdüğü. Çünkü film bir efsanenin ya da hikâyenin peşinden koşmuyor. Sıradan bir çiftin, hepimiz için bir güven ortamını çağrıştırabilicek huzurlu ve güzel evlerine, sıcacık yataklarına “bir nevi şeytan” katarak seyirciyi yavaş yavaş ele geçiriyor. Yalın çekimlerle tetiklenen gerçeklik duygusu, basit efektler ve başarılı kurguyla sizi içine alıyor. Yönetmen […]

Burhan Altıntop’u atlatmak

Bazı karakterler vardır. Sıkkınlığınızı unutturup, moralinizi düzeltir onları izlemek. Avrupa Yakası’nın Burhan Altıntop’u da böyle bir karakter benim için. Engin Günaydın, bu karakterle Türkiye’nin en çok güldüğü oyunculardan biri haline geldi. Nişantaşı’nın taşralı dergi müdürü Burhan’ı o kadar çok benimsedik ki, başka bir Engin Günaydın düşünemez olduk. Öyle ki geçtiğimiz gün gösterime giren, Günaydın’ın kendi yazdığı ve başrolünü üstlendiği Vavien filminin daha çekimleri bile bitmeden hep aynı soruyu duyduk: “Burhan Altıntop karakterini aşabilecek mi?” Röportajlarından anlaşıldığı kadarıyla Engin Günaydın’ın kendisi de aynı endişeyi duyuyordu. Oysa bu soru, onu ünlü eden Zabıta İrfan karakterini canlardırdığı Bir Demet Tiyatro sona erdiğinde de yöneltiliyordu Günaydın’a. Burhan Altıntop’un henüz doğmadığı yıllarda örneğin, Milliyet gazetesindeki röportajında “Sizi hâlâ Zabıta İrfan olarak tanıyorlar. Bu rolün üzerinize yapışmasından korkmuyor musunuz” diye soruluyordu. 2005 tarihli bu röportajda, yıllar sonra tekrar karşılaşacağı bu soruyu şöyle yanıtlıyordu Günaydın: “O benim ilk işim olduğu için Zabıta İrfan olarak tanındım. Ama yeni projelerde yer aldıkça bu değişiyor.” Burhan’ı atlatmakGelin görün ki yıllar önce dile getirdiği “değişim”in onu getirdiği yer baba ocağı oldu. Nişantaşı’nın (ve bir röportajında “hiç sevmiyorum, benimle ilgisi yok” dediği) Burhan Altıntop’un izlerini Erbaa’da yıllarca yaşadığı evinde, gençken çalıştığı ağabeyinin dükkânında, gerçek yaşamından izler taşıyan Elektrikçi Celal karakteriyle unutturmak istedi. Bu çok yeni film hakkındaki ilk eleştirilere bakılırsa başardı da bunu. Dünkü Milliyet gazetesindeki röportajında kendisi de onaylıyor: “Burhan rolünün üzerime yapışması meslek hayatımın sonu olurdu. Seyirci benden Burhan Altıntop dışında başka bir şey istemezse benden ya da ben başka bir şeyi yapamazsam, çok çabuk hayatla ilgili bir karar alıp emekliye ayrılacaktım” diyor Günaydın, “galiba atlattım.” Sinemada kötü adam Bir Demet Tiyatro’nun Zabıta İrfan’ı, Aşkım Aşkım dizisinin Tarık Usta’sı, Avrupa Yakası’nın Burhan’ı, Size Baba Diyebilir Miyim dizisinin Mahir’i ve kısa sürelerle karşımıza çıkan daha niceleri… Engin Günaydın, televizyon ekranında “üzerine yapışan” pek çok rolü “atlattı”. Vavien için yapılan “Türk sineması […]

Önce ıssız, şimdi adsız ama hep ‘aile’den: Melis Birkan

Hâlâ “Birbirine bağlı çekirdek bir aileyiz” diye tanımladığı anne babasıyla Çekmeköy’de oturuyor. “Annem de babam da ekonomist. Babam bir süre borsada çalıştı. Şimdi ise öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Annem de bir süre gönüllü İngilizce öğretmenliği yaptı, sonra çalışmayı bıraktı. İyi ki de bıraktı çünkü bizim ailenin bu kadar birbirine bağlı olmasının nedeni biraz da odur. Başka bir şehirden İstanbul’a gelip zarar görmeden adapte olabilmemizin tüm sorumluluğunu annem üstlendi” diyor Issız Adam filminin gördüğü ilgi üzerine Milliyetgazetesi muhabiri Pelin Çini’nin 2008’de yaptığı röportajda. Issız Adam Alper’e (Cemal Hünal) kendini zor teslim eden, onu sevgiye ve sadakate inandırmaya çalışan Ada’yı oynayan Melis Birkan, Alper’de bulamadığı huzuru annesi Müzeyyen’in (Yıldız Kültür) evinde buluyordu. İzleyicinin, çoğu manken kökenli günümüz kadın oyuncularında göremediği samimiyetin nedeni de bu olsa gerek: Melis Birkan, hangi –ıssız- adamla dans ederse etsin o “çekirdek sevgi”den vazgeçmedi. İlkokula başladığı yıl babasının işleri nedeniyle Ankara’dan İstanbul’a gelir Melis. Henüz altı yaşındayken ortaya çıkan dans ilgisi üzerine ilköğretim ve lise yıllarında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda bale dersleri alır. Aynı üniversitede hem okuyup hem çalışarak modern dans eğitimini tamamlar. O zamanlar aklında oyunculuk yapmak yoktur. Oyunculuğa başlamasının ise kendi deyimiyle “film gibi” bir hikâyesi var. Bir gün dans gösterisi için katıldığı davette uzaktan, loş ışıklar altında, hiç makyajsız haliyle daha sonra menejeri olacak Özlem Durak tarafından fark edilir. Durak, Birkan’ı görür görmez yanındakilere “Kim bu kız” diye sorar. Tanıştığı Melis’e kartını vererek “beni ara” der. Melis arar aramasına ama bir yandan da oyuncu olmamak için uzun süre direnir. Çünkü o ana kadar oyunculuk aklının ucundan bile geçmez. Yapabileceğine de inanmaz zaten. Ama karşısında onu sadece birkaç saniye görüp, ona ondan daha çok inanan bir insan olunca bu durumu görmezden gelemez ve bir buçuk yıl kadar direndikten sonra ”Tarz-ı Hayat” adlı programı sunarak kameralara ısınma turu atmaya başlar. Birkan bu durumu Eleledergisine verdiği röportajda […]

Yönetmenlik yolunda bir karınca

Azim ve hırs olduğu sürece insanın isteyip de yapamayacağı şey olamasa gerek. İşte, bu azim ve hırs sayesinde, kendi yolunda ilerleyenlerden biri de Mehmet Selçuk Bilge. Üniversitenin ilk yıllarında kısa film çekmeye başlayan Bilge, çektiği ilk filmlerle başarısızlık konusunda ipi göğüslüyor. “Böyle film çekeceksen hiç çekme” diyenler bile oluyor, ama yılmıyor ve sabırla yeni filmlerini çekmeye devam ediyor. Azim ve istek ile şans birleşince de Bilge’nin ummadığı kapılar yavaşça açılmaya başlıyor. Mehmet Selçuk Bilge halen Plato Film Okulu’nda genç ve yetişkin oyunculara koçluk yapıyor. Oyuncu koçluğu gibi görece yeni bir mesleğin en genç temsilcisi aynı zamanda… Mehmet Selçuk Bilge, 1983’te muhasebeci bir anne babanın ikinci çocuğu olarak dünyaya geliyor. Ortaokul’da kendisini pek başarılı bulmasa da İstanbul’un en iyi okullarından biri olan Kabataş Erkek Lisesi’ne gidiyor. “Hayatımın en büyük dönüm noktası bu okula gitmekti” diyen Bilge, okuduğu okul sayesinde özgürlüğün ne demek olduğunu öğrendiğini ve belki de bu yüzden açık fikirli, yaratıcı bir insan olduğunu söylüyor. Lisenin ilk yıllarında “Acaba grafiker mi olsam?” diyor, ama aslında grafikerlik konusunda pek de bir şey bilmiyor. Bir gün herkes gibi o da Titanic filmine gidiyor ve gemi uzun uzun batarken Bilge’nin sinema fikri doğuyor. Tabii ÖSS, aşk meşk derken bu fikri biraz sekteye uğruyor. Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazanınca aile, Mehmet Selçuk Bilge’nin diplomat olacağını düşünüyor, fakat kendisinin hiçbir zaman böyle bir niyeti olmuyor. Üniversiteye adımını atar atmaz, daha önce hiç tiyatro deneyimi olmamasına rağmen tiyatro kulübüne yazılıyor. Yaz tatilinde gazetede “Okul” isimli bir korku filminin çekileceğine dair haber okuyor ve Plato Film’i arayarak bu filmde yer almak istediğini söylüyor. Figürasyon üstü bir role kabul ediliyor ve film, tesadüf eseri Kabataş Erkek Lisesi’nde, öğrenim gördüğü sınıfta çekiliyor. Tabii bir yandan da yönetmeni incelemeye alıyor, zira kendi çekeceği kısa film için kamerayı hangi açılarda koyması ve kaç kere plan değiştirmesi gerektiğini öğrenmeye çalışıyor. Üniversite […]

Görsel-işitsel mirasın peşinde

Traces in Grains, İstanbul Bilgi Ünivesitesi İletişim Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü tarafından, bu alana ilişkin varlığı koruma, farkındalığı arttırma ve ulaşılabilir bir görsel-işitsel miras bırakabilme amacına yönelik bir etkinlik olarak göze çarpıyor. Bu yılın seminerleri 23-24-25 Kasım tarihlerinde Santralistanbul’da gerçekleştirildi. Bu yılki etkinliğe katılanlardan biri de uzmanlık alanları eski sinema, Hollywood ve Japon sineması ve beşeri bilimler olan Tom Gunning’ti. Halen Chicago Üniversitesi’nde sanat tarihi ve medya çalışmaları hakkında ders veren Gunning, Türkiye’deki öğrencilerle ilk kez biraraya geldi ve “What is moving with the moving image” adlı konferansında sinemanın esin kaynağı olan flipbook’un tarihini anlattı. Arka arkaya sayfalara çizilen şekillerin, sayfalar hızla çevrilince hareket ediyor gibi görünmesi prensibiyle çalışan flipbook, 1868’den başlayıp geçirdiği dönüşüm sonunda Lumiere kardeşlerin 1895’te ilk film sayılan eseri ortaya çıkarmasında büyük bir esin kaynağı olmuştu. Elif Rongen Kaynakçı ve Simona Monizza’nın sunduğu interaktif olarak gerçekleştirilen restorasyon konulu örnek olay incelemesinde de 3 eski filmin Glorious Lady, Az Utolso Hagnal ve Eva restorasyon çalışmaları ele alındı. Hollanda Film Müzesi’nde çalışan Kaymakçı ve Monizza, filmlerin nasıl arşivlerden çıkarıldığı, restorasyon çeşitleri ve restorasyon için yapılan çalışmaları izleyicilerle paylaştı. Bu arada izleyiciler, bir Macar filmi olan Az Utolso Hagnal’ın aslında Casablanca’yı da çeken ünlü yönetmen Michael Curtiz’in Amerika’ya yerleşip bu ismi almadan önceki bir işi olması gibi sinema tarihi açısından bazı ilgi cekici detayları da öğrenme fırsatı buldular. Arşivden bir film buldukları zaman nerdeyse dünyadaki bütün film müzeleri ile irtibata geçtiklerini, en küçük bir ipucunun bile kendileri için önemli olduğunu anlatan Röngen ve Monizza, film restorasyonunun en az resim ve tarihi eser restorasyonu kadar önemli bir iş olduğunu, unutulmuş, parçalanmış bir filmi tekrar seyirci tarafından izlenebilir hale getirilmenin kendileri için en büyük motivasyon olduğunu söylüyorlar.

Gülsüm’den Hürmüz’e Nurgül Yeşilçay

İlk oyunculuk denemesi, henüz çocukken her evcilik oyununda yer verdiği dudağını aşağı sarkıtarak konuşan Bakkal İsmail Amca’yı taklit etmek olan Nurgül Yeşilçay, şimdilerde 7 kocayı da idare etmeyi başaran fettan, işveli bir kadın rolünde çıktı karşımıza. İzleyen herkesin zihninde bir tat bırakan İkinci Bahar dizisinin asi genç kızı Gülsüm olarak hayatımıza giren Yeşilçay, sonraları Seymen Ağa’nın Amerika’da tanışıp evlendiği Bahar Karadağ olarak ününü pekiştirdi. Sonra filmler, diziler ve haliyle ödüller ardı arkasına geldi. 1976 yılında İzmir’de doğsa da babasının fanatikliği yüzünden nüfus kâğıdında yalnızca bir kez gittiği Afyon olarak yazılır. 4 yaşındayken ablalarından okuma yazmayı öğrenir. Altı yaşında çarpım tablosu ve dört işlem yapmayı da öğrenince okul hayatı ikinci sınıftan başlar. Aslında üçüncü sınıftan başalatılmak istenir ancak ufak tefek olduğundan babası ikiye başlamasını ister. Elektrikler kesildiğinde babasından dinlediği “Keçi Kız” masalındaki gibi kız gibi mi davranmıştır pek hatırlamasa da keçi gibi inatçı ve asi olduğunu hala dillendirir. Yıllar sonra karşısına bir travesti olarak çıkacak olan ilk aşkıyla, ailesi umursamaz sanıp evden kaçtığında 16’sındadır daha. Evlenmeyi düşündüğü bu aşk uğruna sevgilisiyle beraber bir bungalovda yaşamaya başlar. Gemici düğümleri yapıp satarlar. Ancak bu macera fazla sürmez. Eve geri döner ve döndüğünde anlar ki ailesi tarafından sandığından daha çok umursanmaktadır. Lise dönemlerinde izcilik yapan Yeşilçay’ın buradan öğrendiği tecrübesini hayata geçirdiği yer ise Erzincan depremi olur. “İzciyken oymakbaşı olmuştum. Tam o dönemde Erzincan depremi oldu. Biz yardım etmek için 8 kişilik bir grup olay yerine gittik. Türkiye’nin çok önemli bir gerçeğini, yaşanan sefaleti birebir yerinde görmek çok acı ve üzücüydü” diye anlatır tecrübesini. Resim yarışmasının ödülü fotoğraf makinesi olunca… Yeteneği olduğunu söylediği resimden ilkokul 3. sınıftayken katıldığı bir yarışmada derece alması üzerine kopar. Çünkü katıldığı “Barış” konulu bir yarışmada 3. olunca ödül olarak bir fotoğraf makinesi verilmiştir. Fotoğraf çekmek uğruna uzak kaldığı resime, bir gün okuldan eve dönerken öğrencilerine ders veren bir ressamın atölyesinin […]

Helal olsun sana, Kont Drakula…

Vampirler ölüp dirilip, kendilerini yeniden keşfedene, Amerikalı Yazar Stephenie Meyer’e (36) şükretmeli. Çünkü yüzyıllar süren yaşamlarında vampirler hiç bu kadar meşhur olmamışlardı. Üstelik Meyer sayesinde sadece kuru şöhretle yetinmeyip, binlerce insanın evine ekmek götürmesine de vesile oluyorlar! Stephenie Meyer’in 2005’te yayınlanan Alacakaranlık (Twilight) kitabı Arizonalı genç bir kadının (Bella Swan) vampir Edward Cullen’la aşkını anlatıyordu. Kitap, yakaladığı çok yüksek satışla aynı isimli filmin çekilmesini sağladı. Alacakaranlık, Kasım 2008’de gösterime girdi ve gişede 380 milyon dolar topladı. 21. yüzyıl sürümü vampirlerimiz, fenomenler bulvarına isimlerini böylelikle yazdırdı. Meyer’ın eli de armut toplamadı elbette: Birer yıl arayla serinin devam kitapları YeniAy (NewMoon), Tutulma (Eclipse) ve ŞafakVakti (BreakingDawn) yayınlandı; toplam 42 milyon kişi tarafından satın alındı. Alacakaranlık bereketi İşte, bu serinin ikinci kitabından uyarlanan Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay (TheTwilightSaga: New Moon) 20 Kasım’da tüm dünyada aynı anda gösterime girdi. Bir önceki film ve kitapların verdiği gazla, gelir gelmez, inanılmaz ilgi gördü. The Guardian gazetesinde dün yayınlanan bir habere göre Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay ilk iki gününde tüm gişe rekorlarını devirdi. İlk gününde 72,7 milyon dolar hasılata ulaşarak Hollywood tarihinin “en büyük açılışı”na imza attı. Önceki rekor, Batman serisinin son filmi Kara Şövalye’ye (The Dark Night) aitti. Film, Temmuz 2008’de gösterime girdiği gün 67 milyon dolar hasılat yapmıştı. Yeni Ay ilk üç gün sonunda ise, bu filmle birlikte sadece Örümcek Adam 3’e (Spider Man 3) geçildi. Ancak gerek Kara Şövalye ve gerek Örümcek Adam 3, daha fazla sayıda sinemada gösteriliyordu. Hepimizin bildiği gibi Alacakaranlık ürünleri, vampir antolojisinin ne ilk maddesi, ne sonuncusu olacak. Gelgelelim gişeleri şarhoş eden bu büyük başarı, kendi başarımızı, vampirlerin en kralı Kont Drakula’yı İstanbul’da ağırlayışımızı hatırlamak için güzel bir vesile. Drakula İstanbul’da 1953 yapımı Drakula İstanbul’da, 1995’te kaybettiğimiz Yönetmen Mehmet Muhtar tarafından çekildi. İlk Türk korku filmiydi. Korkunun efendisiDrakula, İrlandalı Yazar Bram Stoker’in 1897’de yayınladığı romanı. Universal Pictures, 1912’de ölen Stoker’in […]

Bir zamanlar Sulukule’de

Sulukule’de yüzlerinden gülümseme eksik olmayan Romanlar, hünerli ellerin çaldığı enstürmanlardan yükselen müziğe kıvrak danslarla eşlik eden kadınlar, sokakları dolduran çocukların kavga dövüş içinde duyulan sesleri yok artık. Yıkıldı, yıkılacak derken yaz sonu gelmeden, eski neşesinin yerini önce buram buram hüzün kokan enkaz yığınları ardından şimdilik dümdüz edilmiş boş araziler aldı. Kimsenin, ardında kamu yararı bulunduğunu iddia edemeyeceği adına “kentsel dönüşüm” denen bir “soylulaştırma” ya da rant projesi uğruna insandan, kültürden ve tarihten arındırılan bir semt, “Bir zamanlar Sulukule’de…” diye başlayacak anıların mahallesi oldu artık. Haklarını yemeyelim. Evleri yıkılmasın, kültürleri yok edilmesin, karınları doymaya devam etsin diye çok uğraştı Romanlar ya da yaygın adlarıyla çingeneler. Azımsanmayacak bir destek de buldular. Sezen Aksu’dan Gogol Bordello’ya kadar kimler gelmedi ki yanından yöresinden geçenlerin burun kıvırarak kafasını çevirdiği o semte. Ama olmadı. Dünyanın bilinen ilk yerleşik çingene topluluğu Sulukuleliler 2 yıl içinde zorla tahliye edildi. Sulukule’nin son günleri Ulusal ve uluslararası basının haberlerine, Avrupa Parlamentosu’nun raporlarına, öğrencilerin tezlerine, belgesellere konu oldular. Öyle ki internetin en yaygın kullanılan arama motoru Google sayfasında “Sulukule” ve “yıkım” sözcüklerini bir arada yazdığımızda yaklaşık 400 bin sonuç çıkıyor ortaya. Bugüne kadar yapılanların iyisi vardı ya da kötüsü işe yarayanı ya da yaramayanı vardı. Ama içlerinden biri var ki tamamlandığında “Sulukule’de ne oldu? Yok edilen neydi?” sorularının yanıtını en iyi verecek olanlardan biri. Cem Madra’nın henüz tamamlanmamış bu yüzden de dek pek bilinmeyen belgeselinden bahsediyoruz. Madra’nın, “Sulukulenin son günleri” adını verdiği belgelesini diğerlerinden farklı kılan ise “içeriden” bir gözle yaşananları bize anlatması. Bir tarihin nasıl yok edilebiliceğinin belgesi Çünkü Madra, belgeseli yapmaya karar verdiğinde bir ev kiralayarak 6 ay boyunca Sulukule’de yaşamış. Yıkım kararı verildikten sonra geçen olayları, verilen mücadeleleri, hayal kırıklıklarını ve kaybedenin sadece Sulukuleliler olmadığını gösteren bütün süreci yakından ve birebir içeriden takip edip aktarıcı görevi üstlenen bir belgesel çıkmış ortaya. Belgeselin adına bakıp göreceğinizin sadece yok edilen […]

Türk sinemasına “40” dopingi

Türk sineması son yılların en hareketli dönemlerinden birini yaşıyor. Sezonun açılmasıyla birlikte toplam 71 Türk filmi, beyaz perdede yerini alıyor. Emre Şahin’in senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metrajlı filmi “40” ise bunlardan biri. 40 için “Ne sanat ne de kitlelere hitap eden bir film” tanımlaması yapan Şahin, filmiyle Türk sinemasındaki boşluğu doldurduğunu ve sinema sektörüne farklı bir bakış açısı getirdiğini söylüyor. 40, hemşire, taksici ve Paris’e gitmek isterken İstanbul’da sıkışıp kalan Nijeryalı mültecinin bir “çanta” altında toplanmasını anlatıyor. Hollywood’un ünlü dizisi Heroes’un oyuncularından Ntare Mwine, dizilerin dizisi Yaprak Dökümü’nün ünlü karakteri Ferhunde, yani Deniz Çakır ve Ali Atay başrolleri paylaşıyor. Türk-Amerikan ortak yapımı film, Altın Portakal Film Festivali’nde Behlül Dal Jüri Özel Ödülü’ne lâyık görüldü. Şahin’in ilk uzun metrajlı filmi olması ve festivalden ödül alması dışında 40’ın teknik açıdan önemli bir ilki daha var; O da filmin 35 mm yerine red kamerayla (Redcam) dijital olarak çekilmesi. Mevcut teknolojiyle sinemada en yüksek kalitede dijital görüntüyü alabilen kamera olan redcam, Türkiye’deki uzun metrajlı filmlerde henüz kullanılmıyor. Zira red ile çekilen filmler, disiplinli çalışmayan ve montaj için iyi bir bilgisayara sahip olmayan yönetmenlerin kâbusu olabiliyor. Emre Şahin’in ilk filminde bu yeni teknolojiyi kullanmaya cesaret etmesi belki de onun, Hollywood’da yetişmesiyle ilgili. Lisede Amerika’ya giden Şahin, Boston’da bulunan Emerson Collage’ın Sinema Bölümü’nden mezun oluyor. Öğrenciliği sırasında çektiği ilk kısa metrajlı filmi olan “Fetish” ile Amerika’da “Öğrenci Oscarları” olarak da bilinen EVVY’de En İyi Film ve Kurgu ödüllerini kazanıyor. Daha sonra çektiği ikinci kısa filmi “Çanta” ise New York Film Festivali’nde gösteriliyor ve Beverly Hills Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Görüntü Yönetmeni ödülünü alıyor. İş hayatına Hollywood setlerinde staj ve kamera asistanlığı ile başlayan Şahin, şimdi History ve Discovery Channel, BBC, ABC, NBC, CBS ve MTV gibi kanallara belgeseller de hazırlıyor. Bu arada Emre Şahin’in, gazeteci ve Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Haluk Şahin’in oğlu […]

Altın Portakal’dan Hollywood’a

46.sı düzenlenen Altın Portakal Film Festivali’nin ödüllü filmleri arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi mezunu genç bir yönetmenin de yapıtı var. Efe Conker’in bol ödüllü filmi “Geri Dönüşüm Günlüğü” Türkiye’nin en köklü film festivalinden de boş dönmedi ve kısa film dalında Digital Film Academy Ödülü’ne layık görüldü. Conker bu ödülü, Mustafa Dok’un “Köy” ve Cahit Çeçen’in “Tamirci Çırağı” filmleriyle paylaştı. 10–17 Ekim 2009’da gerçekleşen festivale 234 kısa film başvurmuş ve 26 film yarışmaya hak kazanmıştı. Efe Conker ödülünü almak üzere Antalya’ya gelemedi. Çünkü Aydın Kuşadası’nda askerlik görevini yerine getiriyordu. Telefonla ulaştığımız genç yönetmen, törene katılıp, Antalya’da ödülünün keyfini yaşayamamaktan dolayı burukluğunu dile getiriyordu: “Ödüller beni motive ediyor. Çünkü yoğun mesai ve inançla hazırladığım projelerin başarıya ulaştığını görüyorum. Ayrıca yaptığım işlerin tanınması açısından önemli bir fırsat. Maalesef ödül almayan filmler gerektiği ilgiyi göremiyor.” Altın Portakal, Conker ve filminin ödül aldığı ilk festival değildi. Bir objenin zaman içindeki karmaşık öyküsünü aktaran, 4 dakika uzunluğundaki “Geri Dönüşüm Günlüğü” ilk ödülünü 2008’de Amerika’nın Los Angeles kentinde düzenlenen Uluslararası Öğrenciler Film Festivali’nde “en iyi deneysel film” dalında kazandı. Film bu yıl, 16. Altın Koza Film Festivali’nde de aynı kategoride ödüllendirildi. Ve en son, Galatasaray Üniversitesi’nin düzenlediği kısa film festivalinde ise “en iyi görüntü yönetmeni” dalında ödüle uzandı. Ayrıca Cannes ve Ankara film festivallerinde de gösterime hak kazandı. Efe Conkerİstanbul’da 1985 yılında doğan Efe Conker İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık ve Sinema ve Televizyon bölümlerinde öğrenim gördü. Sinemaya, proje asistanı olarak çalıştığı PTT filmiyle başladı. Bu film için çalışırken çektiği kısa filmin iyi tepkiler almasıyla reklam yerine film yapımcılığına yöneldi. Anka Film’de çalışırken Treasure of Ugarit filminde yapım asistanı olarak görev aldı. 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de ödül alan Geri Dönüşüm Günlüğü, ulusal ve uluslar arası birçok festivalde gösterildi, ödüller aldı. Conker kazandığı ödüllere sevinse de, başarının yenilenmesi gerektiği görüşünde. 28 Temmuz’da, askere gitmeden hemen önce tamamladığı […]

Mete Tunçay’a göre Mustafa

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Mustafabelgesel filmiyle ilgili soruşturmasını “takipsizlik” kararıyla sona erdirdi. Savcılığın görevlendirdiği bilirkişi, inceleme sonucunda filmde 28 hata tespit etti. Ancak savcılık, Kasım 2008’de yapılan üç farklı başvuruda iddia edilen “Atatürk’e hakaret ve aşağılama” unsurları bulunmadığına kanaat getirdi. Yönetmenliğini ve senaryosunu gazeteci Can Dündar’ın üstlendiği, 29 Ekim 2008’de gösterime giren belgesel, gerçekleri yansıtmadığı ve Atatürk’ü küçük düşürdüğü gerekçeleriyle sert eleştirilere maruz kalmıştı. Film, gösterime girmeden birkaç gün önce, ana sponsoru Turkcell’in çekilmesiyle gündeme gelmiş ama 1 milyon 100 bin kişiyi sinema salonlarına çekerek, yılın en çok izlenen yapımları arasında yer almıştı. Savcılığın, bilirkişiye hazırlattığı raporu İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mete Tunçay ile konuştuk. Tunçay, NTV Tarih dergisinin Mart 2009 sayısında kaleme aldığı kısa yazısında da Mustafaaleyhindeki değerlendirmeleri haksız bulduğunu ve Can Dündar’ın anlatımını başarılı bulduğunu dile getiriyordu. Tarihçi, bilirkişinin belgeselde işaret ettiği hataların çoğu için “Laf değil” ifadesini kullanıyor.“Ne Milli Mücadele tarihi, ne de Atatürk’ün biyografisi” Mete Tunçay’a göre, bilirkişinin hata olarak gördüğü 28 maddenin çoğu “hata” değil. Bilirkişi Erzurum ve Sivas kongrelerinden, Amasya Tamimi’nden, Yunanlılar dışında Anadolu’yu işgal eden diğer devletlerin ordularından bahsedilmediğini dile getiriyor. Tunçay bu tespite “Mustafa ne Milli Mücadele tarihi, ne de Atatürk’ün biyografisi. Belgesel, insan-üstü gösterilen Atatürk’ün –belki biraz magazine kaçarak– insani boyutlarını vurgulamayı amaçlıyor. Öte yandan Atatürk hakkında tüm gerçekleri gösterme gibi bir iddiası yok. Bunu yapsan herhalde o film altı saat sürer” sözleriyle karşılık veriyor. Raporda, “Erzurum’daki Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’in Atatürk’e ‘Emrinizdeyim’” demesinin yanlış bir aktarım olduğu, Karabekir’in bu göreve Atatürk’le görüştükten sonra atandığı iddia ediliyor. Tunçay bunun doğru olmadığı, Karabekir’in Mustafa Kemal’den çok daha önce bölgeye gittiği ve Atatürk’e sorulup sorulmamasının bu atamanın sonucunu değiştirmeyeceği görüşünde. “Şam’ın sürgün yeri olduğu doğru” Bilirkişi, “Atatürk’ün Şam’a sürgün amacıyla gönderildiği” bilgisinin de gerçeği yansıtmadığını, Şam’ın döneme göre çok canlı ve ileri bir kent olduğunu dile getiriyor. Tunçay’a göre ise […]

Kadınım, sömürülmek için varım

2003 yılında kurulan Filmmor Kadın Kooperatifi sadece kadın katılımcıların yer aldığı ve kadınlar için üretmek, paylaşmak, itiraz etmek ve eyleme geçmek için tasarlanmış bir platform. Altı yıldır yapılan filmler, düzenlenen paneller, söyleşiler, sergiler ve atölyelerle cinsiyetçiliğin önüne geçebildikleri bir dünya düşünün izini sürüyor. Kadınların Medya İzleme Grubu, Anayasa Kadın Platformu gibi çeşitli kadın örgütlerine destek veren Filmmor ekibi, kadınlara kendini ifade etme, yaratma, ayrımcılığa, şiddete ve sömürüye karşı koyma ortamı sunuyor. Bu yılki organizasyon yine kadın yönetmenlerin çektiği film ve belgesellerle sesini duyurmaya devam ediyor. Bu küçük beden tecavüz edilmek içindir İngiltere’de Ulusal Sinema Okulu’nda görüntü yönetmenliği ve yönetmenlik eğitimi gören Kim Longinotto’nun çektiği Rough Aunties (Teyzeler) belgeseli Güney Afrika’da tacize, tecavüze, kötü muameleye maruz kalmış kadınlara yardım eden kuruluşları anlatıyor. Beş kadının bir araya gelerek oluşturdukları “Ayıcık Bobi Operasyonu”, tecavüz edilen küçük çocukların yaşadıklarını anlatmalarını ve adaletin yerini bulmasını amaçlıyor. “Ayıcık Bobi” dedikleri ayıların üstünden tecavüz ya da taciz mağduru çocukların nerelerine dokunulduğu, onlara nasıl tecavüz edildiği çocukları zorlamadan anlattırılıyor. Başına gelenleri oyuncak ayının üstüne bantlar yapıştırıp kalemle işaretleyerek gösteren çocuklar, suçlulular yakalanana kadar dernek evinde bakılıyor. Ailelerinin bile sahip çıkmadığı bu çocuklara hem psikolojik destek sağlanıyor hem de hukuksal süreçte yardımcı olunuyor. Polisle birlikte evlere baskınlar düzenleyen bu beş kadın, altı yaşındaki bir kıza tecavüz eden oğlunu koruyan bir annenin “O kıza önce babası tecavüz etti, oğlumu niye tutukluyorsunuz?” sözleriyle karşılaşabiliyor. Tecavüze uğramış on bir yaşındaki zeka özürlü kızın evine döndüğünün ertesi günü büyükbabası tarafından da tecavüze uğraması Zulu halkının ne kadar yozlaşmış olduğunu düşündürtüyor. “Bir toplumun ruhunu en iyi çocuklarına davranışı yansıtır” diyen Nelson Mandela’nın sözlerini hatırlatan belgesel izleyende bir an Zulu halkını “ötekileştirme” eğilimi yaratıyor. Oysa Güney Afrika’da yaşanan çocuk istismarları Türkiye’dekinden farklı değil. Prof. Dr. Oğuz Polat’ın 23 Nisan: Çocuk Hakları ve Türkiye konulu makalesinde belirttiği gibi “Adalet Bakanlığının son açıkladığı verilere göre Türkiye’de yılda […]

Komedinin küfürlüsünü seviyoruz

Türk sineması son dönemde sadece işlediği temalarla değil kullanılan dille de çok konuşuluyor. Özellikle komedi türündeki filmlerde kullanılan dilin küfür içerikli ve argo ağırlıklı olması birçok eleştiriye neden olurken gişede milyonları bulan izleyici kitlesiyle rekor kırmaktan da geri kalmıyor. Her yaştan seyircinin tıklım tıklım doldurduğu bu filmler, “Komedi küfürle aynı şey midir?” veya “Küfürsüz komedi olmaz mı?” tartışmalarını da alevlendiriyor. Sinemanın gerçek hayatın beyazperdeye yansıması olduğu düşünüldüğünde, kimileri küfrün bol miktarda kullanılmasında sakınca görmüyor. Çünkü küfür de gerçek hayatın vazgeçilmez bir unsuru olarak kabul ediliyor. Gerçek hayatta da küfürlü konuşulmasını birçok insan hoş karşılamasa da kullanılmasını engelleyemiyor. Dolayısıyla sinemada gerçek hayatta olan bir şeyin yok sayılması beklenemiyor. Bazı izleyiciler ise küfrün ve argonun kendine has bir edebiyatı olduğunu ve belirli yerlerde kullanılan küfürlü kelimelerin gayet keyifli olabileceğini düşünüyor. Yerinde ve ölçülü kullanılan sözlerin daha gerçekçi ve samimi olduğu savunuluyor… İstanbul Bilgi Üniversitesi, İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nezih Erdoğan’a göre küfrün sinemada kullanılmasının nedeni de filmde gerçeklik havası yaratmak. Birçok senaristin sinemada argo konuşmalara yer vermesinin nedenini gündelik hayatın gerçekliğini yansıtmak istemesine bağlıyor. Erdoğan, “Küfürün kullanılması belli bir durumda düşüncelerin ifade bulması. Sinema bağlamında seyircinin gerginliğini boşaltıyor. Biz ona gülüyoruz, küfrün kendisini komik bulmuyoruz belki. Sebebi, bazı gergin yayları boşaltması. Komik bulmasak da gülüyoruz. Argo konuşmaların altında yatan cinsellik gelip kilidi açıveriyor.” Diğer yandan birçok komedi filmine bakıldığında bazı sahnelerde sadece küfür etmek için küfür kullanıldığı da görülüyor. Bir görüşe göre küfür olmadan da komedi filmi yapılması mümkün. Ancak bir kısım seyirci, küfrü komedi filmlerinin olmazsa olmazı olarak görüyor. Prof. Dr. Nezih Erdoğan ikinci gruptan. “Bence sinemada küfür kullanılmalı. Senarist ya da yönetmen gerekli görüyorsa mutlaka yer almalı. Ama temelde bakmamız gereken sinemada işin kolayına kaçmak için yapıldığı mı, yoksa sahneyi gereksiz şekilde fazlalaştırmak için mi yapıldığıdır.” Sinemada küfüre olan eğilim artıyor mu? Cem Yılmaz ve Murat Akdilek’in yapımcılığını üstlendiği […]