Etiket gezi

Filistin’in kuşbakışı işgali

“Kuşbakışı: Filistin” sergisi, İstanbul’da hem sanatseverlerle hem de Filistin’e gözlerini çevirmiş olan izleyicilerle buluştu. Mart 2025’te kapılarını açan ve 25 Ocak 2026’ya kadar ziyaret edilebilen sergi, Filistin’in sömürgeleştirilme sürecini tarihi belgeler ve kuşbakışı fotoğraflarla aktarıyor. Fotoğraf, tarihi resimler ve harita…

Dünyayı gezmenin en ucuz yolları

sitesine üye olarak aynı yönde seyahat eden kişilerle aynı arabayı paylaşmak. Yalnızca benzin parasının paylaşımı sözkonusu olduğu için seyahat etmenin en kolay ve ekonomik yolu bu. 5 kıtada, 70’den fazla ülkede ve 850 binden fazla bölgede kullanılan bu yöntem yeni insanlarla tanışmak için de ideal. Ben alırım sırt çantamı, atlarım trene, her durakta iner doyasıya gezerim dünyayı diyorsanız bunun için iki seçeneğiniz var. İlki, Avrupa Demiryolları İşletmeleri tarafından uygulanan Interrail Pass (pas bilet). Tek biletle, istenilen yerde ve zamanda istenilen trene binme olanağı sağlayan bu uygulama, Avrupa’nın 30 ülkesinde 3 gün ila 1 ay arasında serbest dolaşım imkanı tanıyor. Bilet fiyatları, yaşa göre 3 kategoriye ayrılıyor. 26 yaş altı için bilet fiyatları gidilecek ülke sayısı ve güne göre 32 ila 194 avro arasında değişiyor. 26 yaş üstü ise, birinci ve ikinci mevki olarak, yine gidilecek ülke sayısı ve güne göre 115 ila bin 885 avro arasında değişiyor. İkinci yöntem ise, Interrail’in İskandinav versiyonu olan Scanrail. Norveç, İsveç, Danimarka ve Finlandiya’yı 26 yaş altındakilere 2 aylık geçiş bileti alarak 177 ila 276 avroya; 26 yaş üstündekilere ise, 235 ila 367 avroya gezme imkanı tanıyan Scanrail, İskandinav ülkelerini bir uçtan bir uca gezmek isteyenler için bulunmaz fırsat.

Yanıbaşımızdaki uzak komşu: İran

Utku Güven İran’a gideceğimi aileme ve arkadaşlarıma söylediğimde verdikleri tepki çok da şaşırtıcı değildi. Annem bir süre düşündü ve ağlamaya başladı. Sonuçta anne. Çevremdekilerin tepkileri genellikle şöyleydi: “Sakın ölme!”, “Ne yapacaksın orada? Gidecek başka yer bulamadın mı?” “Seni orda ajan diye tutuklayıp asarlar?” Bazıları şakayla karışık, bazıları ciddi de olsa tepkileri yadırgamadım. Çünkü onlar da, herkes gibi kitle iletişim araçlarının bize yansıttıklarıyla karar veriyorlardı. Çoğunluğun gözünde sanki İran’da normal insan yaşamıyordu. Onlar İran’ı işinde gücünde, çoğunlukla geçim derdinde, kibar, güzel yardımsever insanların, Ömer Hayyam’ın, Hafız’ın, İslam rönesansının ülkesi olarak değil, köktendinci sapkın bir rejimin ve tüm dünyayı bombalamaya hazır bir grup teröristin ülkesi olarak biliyorlardı. Bu yaratılan algının yanlışlığını, kadim medeniyetlerin ve dinlerin doğduğu bu ülkeyi ziyaret eden herkes kısa sürede anlayabilir. 1979’daki Hümeyni’nin İslam devriminden bu yana inişli çıkışlı otoriter teokratik yönetime rağmen toplumu “islamlaştırma” projesi pek de gerçekleştirilebilmiş değil. Burada da yanlış bir algı var aslında. Her türlü muhalefetin ve özgürlüğün engellenmesine rağmen, dini alanda bir serbestlikten söz etmek mümkün. Musevi, Zerdüşt ve Hıristiyan -çoğunluk Asuri (Süryani) ve Ermeni- cemaat azınlık statüsünde ve mecliste birer delegeyle temsil ediliyorlar. Kendi ibadethaneleri, hatta Ermenilerin okulları bile var. Ama elbette Müslümanlar için bir özgürlük alanından söz etmek zor. Örneğin bir Müslümanın din değiştirmesinin cezası ölüm! Türkiye sınırındaki Urumiye şehrinde, İlk Hıristiyan kavimlerden Asurilere ait tarihi kilisenin kapısında tesbih çeken orta yaşlı bir kadının bu yasayı çiğneyenlerden biri olduğunu öğreniyoruz. İlk önce bilgi vermeye hevesli olmasa da, daha sonra kilisenin ölümcül hastalığını iyileştirdiğini ve bu “mucize” sonucu Hıristiyan olduğunu söylüyor. Ama elbette durumunun öğrenilmesinden korkuyor. Dediğim gibi, İran devletinin halkı “islamlaştırma” projesinin halk nezdinde, özellikle dış dünyayla internet ve uydu aracılığıyla etkileşim halinde olan gençler arasında tam anlamıyla kabul gördüğünü söylemek biraz zor. İdeolojik eğitime ve baskılara rağmen gençler her alanda özgürlük arayışı içinde. Ulemanın müziğin her türünü şeytan icadı ilan etmesine […]

Dedegül Dağları’nın etrafında 5 gün

Mustafa Alp Dağıstanlı Kovada gölünde kıyamet kopuyordu. İlk işareti, hışımla esen rüzgar vermişti; kuzeyden karanlık bulutları sürüklüyordu. Çadırları kurmuş, ateş yakmak için etraftan odun toplamış ve kaplarımızı suyla doldurmuştuk. Cumartesi (12 Temmuz) sabahı 8 kişi İstanbul’dan üç arabayla yola çıkmış, 8 saatlik eğlenceli bir yolculukla önce Ereğli’ye varmıştık. İlk iş, Ereğli gölündeki adada biraz geç bir içkili öğle yemeği yedik. Mezeler taze ve lezizdi. Kerevit istedik, ama henüz çıkmamıştı. Biz de sudak söyledik. Bir tatlı su balığına göre gayet lezzetliydi gelen sudaklar. Deniz balıkları (tuzlu su) daha lezzetlidir. (Hakiki alabalığın ayrı bir yeri olduğunu unutmayalım tabii.) Ama çok tuzlu denizlerin balıkları da çok lezzetli değildir genel olarak. Karadeniz balıklarının Ege ve Akdeniz balıklarından lezzetli olması da bundan.Bütün denizlerin bütün balıklarını, Ege’nin çipurasını, mercanını, lipsosunu, eşkinasını büyük bir iştahla yerim ben de, ama bir karşılaştırma için Ege barbunuyla Karadeniz barbununu tatmanızı öneririm. Ege barbunu göz, Karadeniz barbunu ise damak ziyafeti sunar. Ege barbunu tartışmasız daha gösterişlidir; iridir, pasparlaktır ve dipdiri görünür. Fakat Karadeniz barbunu yayında gayet yavandır. Bir oturuşta 50-60 Karadeniz barbununu rahatlıkla yiyebilirim ben. Madem balığın lezzetinden konuşuyoruz, Salah Birsel’in bir tesbitini de aktarayım bari: “Balık ne kadar çirkinse o kadar lezzetlidir.” Bundan emin değilim ama; lüfer çirkin değildir fakat lezzetine de diyecek yoktur. Neyse… Yemekten sonra kamp için alışverişi Ereğli’de yaptık. Ve işte sonra da Kovada’ya geldik. Havanın kararmasına yakın, hafiften yağmur başladı. Biz de bir yandan ateşi yakmaya koyulduk. O arada Bünyad’ın gürleyen sesi duyuldu: “Vitooo, arabanın kapısını aç. Şehirde değilsin artık, kitlemene gerek yok dağbaşında!” Yağmur şiddetini arttırınca, her zaman tedarikli olan David bir tente çıkardı ve ateşin yanındaki iki büyük ağacın arasına gerdik. Yaz ortasında polarlarımızı ve yağmurluklarımızı giyinip üç metrelik tentenin altına 8 kişi sığındık. Yağmur sert rüzgarla birleşip kırbaç olmuştu. Yine de yılmadan rakılarımızı içip (bira içen birkaç hain vardı), ateşi besleyip fırtınanın biraz […]

Bir atölye de siz ısmarlayın..

Santralistanbul Çocuk Atölyeleri Programı, 10 farklı başlık altında toplam 33 atölye ve iki konferansla 13 Nisan’da başladı. 8 Haziran’a kadar haftasonları gerçekleştirilecek atölyelerde, okul öncesi dönemden başlayarak her yaş grubu çocuklara yönelik çalışmalar yer alıyor. Atölyeler sırasında çocuklar; “Modern ve Ötesi” sergisi içinde sürpriz bir yolculuğa çıkacak, Enerji Müzesi içinde kendi vücutlarını bir makine gibi yönetecek, bir masal perisiyle yola çıkarak sanat eserleriyle ilgili kendi öykülerini oluşturacak, kendi bedenleriyle ışık – gölge oyunları oynayacak, elektronları yakından tanıyarak elektriğin sihirli dünyasına yolculuk edecek, kendi yaşadıkları şehri, İstanbul’u çizerek boyayacaklar. Dilerlerse anne – babaları, büyükanneleri, büyükbabaları ile birlikte “Elektro Şov”a katılabilecekler. Atölyeler, dans, koreografi, fizik, edebiyat, plastik sanatlar gibi pek çok alanda uzman eğitimciler tarafından yürütülüyor. Atölyelere katılım sınırlı olduğundan çocukların kayıt yaptırması gerekiyor. Atölyelere katılım için kayıtlar (0212) 444 0 428 no’lu İletişim Merkezi’nden yapılabiliyor. Askıda atölye Santralistanbul çocuk atölyelerine katılım bedeli ödeme olanağı olmayan çocukların da bu etkinliklere katılabilmesi için bir de “Askıda Atölye programı” yürütülüyor. Ebeveynler çocuklarının kaydını yaparken fazladan bir veya birkaç atölye ücreti ödeyerek Askıda Atölye havuzumuza katılabiliyorlar. Santralistanbul, bu katkılarla, Eyüp bölgesindeki devlet okulları ile kurduğu ilişki çerçevesinde bölge çocuklarının da olası en geniş katılımını sağlamayı amaçlıyor. Askıda Atölye katılımları bilgisi, her hafta sonu santralistanbul Çocuk Atölyelerinde duyuruluyor. Çocuk Atölyeleri Bahar Programı ana sayfası içinhttp://cocuk.bilgi.edu.tr/index.html

Siz hiç maden ocağı gördünüz mü?

Özlem Özbaşoozbas@medyakronik.com Hikâyenin kahramanları küfesiyle, feneriyle yeniden canlanıyor. Zonguldak, Türkiye’nin ilk maden müzesine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Önümüzdeki sene maden müzesine dönüştürülecek olan TTK Eğitim Ocağı, 1910’a kadar maden, 2. Dünya Savaşı sırasındaysa sığınak olarak kullanılmış. 1963’ten itibaren madencilerin eğitimi için kullanılan ocak, 1997’de ziyaretçilere açıldı. Yerin 50 metre altında, yaklaşık 800 metrekarelik alanda hizmete açılacak müzede, kömür çıkarmada kullanılan malzemelerin yanısıra, ziyaretçilerin, kömür çıkarılma ve işlenme sürecini izleyebilecekleri filmler ve görüntüler de yer alacak. Zonguldak Valisi Yavuz Erkmen, kömürün elde edilme sürecinin “anavatanında” öğrenileceğinin altını çiziyor. Kültür Tabiat Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Orhan Düzgün de iddialı. Düzgün’e göre burası dünyanın en iyi maden müzesi olacak. 150 yıllık madencilik kültürünün korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasında önem teşkil edecek müzenin, önümüzdeki yıl açılması planlanıyor.

Dice Kayek ve Paris

Bilge Egemenbegemen@medyakronik.comFotoğraflar: Eric FaconGece bütün karanlığıyla gelip de gökyüzüne kurulduğunda daha da romantik olur bu şehir. Lakabını boşuna “ışıklar şehri” takmamışlar. Kafanızı nereye çevirip baksanız bir tablo çıkar karşınıza. Sonra bir tane daha. Bir tane daha. Bakmaya doyamazsınız. Şaşırırsınız, kıskanırsınız, karışık bir sürü duygu yaşarsınız. Sonunda bari en azından birkaç günlüğüne buraya ait olmaya çalışırsınız. Çıkıp en ince damarlarında yürürsünüz. Sokak, sokak. Haritasız ve kilometrelerce. Sonra o meşhur cafe’lerinden birine oturup söylersiniz kendinize buzlu bir kahve. Fakat heyhat ne yaparsanız yapın, olmaz işte! Yüzünüzdeki şaşkınlık ve yalnızlık ele verir sizi işte. Bir türlü Parisli olamazsınız. Öyle kolay kolay Parisliymiş gibi yapamazsınız. Paris uyanıktır! Yılda 30 milyondan fazla turiste alışıktır. Bir türlü almaz içine sizi. Yapar size 3 günlük hevesli yabancı muamelesi. Fakat elbet vardır zincirleri kırıp, duvardan atlamanın bir yolu. Bulursanız kendinize iki gerçek Parisli, işte o zaman çıkarırsınız Paris’in çırılçıplak röntgenini. Açılır önünüzde kapılar ve girersiniz içeri… Tabii “Parisli” olmanın yüz bin farklı karşılığı vardır. Aynı apartmanda oturan iki komşunun bile Parisleri birbiriyle alakasızdır. 40 yıl boyunca kesişmez hayatları. Ne dinledikleri müzikleri, ne de içip, eğlendikleri mekânları. Biri ak sever, diğeri kara. İki renk arasında da milyonlarca farklı ton vardır. Adresleri çok benzerdir zarfların üzerinde, ama yaşadıkları hayatlar Asya ve Amerika gibi uzaktır birbirine. Dice Kayek’in Paris ve Parisliliği bir “romantik komedi” filminin seti gibi. Ya da Cosmopolitan ve benzeri dergilerin kadınlara kâğıt üzerinde sunduğu o hayatın, ete kemiğe bürünmüş hali. Bu hayatın merkezinde moda duruyor. Üzerinden parfüm kokuları fışkırıyor. Fondaysa, şık restoranlar, lezzetli yemekler, her an bir sanatçı ya da ünlüye rastlayabileceğiniz cafe’ler, hep bir ağızdan Fransızca çene yarıştıran kadınlar ve kahkahaları ve tıkır tıkır öten topuklu ayakkabıları figüranlık yapıyor. Sanki bu film setinde bir sabah aniden birisinin yüzünde bir sivilce patlak verse krizlerin en alası çıkabilir. Dünya yerinden hop oturup, hop kalkabilir. Tabii adı Dice, soyadı Kayek […]

Evinizde hissedin!

Tünel’de unutulmaya yüz tutmuş bir sokağa giriyoruz, binaların arasında çamaşırların sallandırıldığı… The House Apart, hem kaosun içinde hem de bir o kadar korunaklı, sıcacık, “ev gibi”. Lüks otellerde size ait olmayan, sizi yabancılaştıran odalarda geçirilen vakittense, kendinizi evinizde hissetmenizi sağlayacak, basit ama şık bir konseptle yaratılmış The House Apart’lar. Karşılığında öyle büyük paralar sarfetmenize de gerek yok üstelik. The House Apart’ın ortaklarından ve işletmecisi Alex Varlık, hizmetin sadece konaklamadan ibaret olmadığını, her şeyi içeren bir paket programları bulunduğunu söylüyor. Paket, The House Cafe’de kahvaltı, yeme-içme, alışveriş, eğlence ve havaalanı transferlerini de kapsıyor. Odalarda, konuklar için her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Öyle ki yangın söndürme cihazlarının rengi bile metalik gri. Yakın zamanda, anahtarlıkların Louis Vuitton ile kaplanacağından bahsediyor Varlık ve ekliyor “Tabii misafirlerimiz ayrılırken bunları geri almayı unutmayacağız!” Apartların dekorasyonunu, ödüllü mimarlık ofisi Autoban yapmış. The House Apart fikinin nasıl doğduğunu sorduğumuzda şöyle anlatıyor Varlık: “Bu, İstanbul’da olmayan bir konseptti. İnsanlar büyük paralar harcayıp lüks otellere gidiyor. Bunun en önemli nedeni evlerindeki rahatlığı hissedebilmek. Fakat resepsiyonda sizi karşılayan görevliden, odalardaki minyatür yiyecek-içeceklere, tek kullanımlık sabunlara kadar her şey sizin oraya ait olmadığınızı yüzünüze haykırıyor. İnsanların asıl aradıkları şey sıcaklık, biz insanlara bunu sunma fikriyle yola çıktık.” Zincirin ilk halkası için Tünel’i seçmiş olmalarına değinince, Varlık haklı olarak semtin dinamizminden bahsetmeye başlıyor. Hedefledikleri müşteri profilinin de Tünel’i ya da Cihangir’i tercih eden kitle olduğunu ekliyor. “İyi pazarlama, pazarlama olmayandır” Neden reklam yapmadıklarını ise şöyle açıklıyor: “İyi pazarlama, pazarlama olmayandır. Kulaktan kulağa yayılan, daha sınırlı fakat daha istenildiği gibi bir müşteri profilimiz var. Kalmaya gelecek misafilerin yemekten alışveriş zevklerine, sevdikleri müziklere kadar her şeyi öğrenip ona göre hizmet veriyoruz. İstanbul’a gelen bir yabancının şehirde kaybolup gitmesini önlüyoruz bir anlamda. Verdiğimiz hizmet bizim en etkili reklamımız”. Varlık, The House Apart’larda turistlerin yanı sıra işadamlarını, üniversite öğrencilerini ve genç çiftleri de ağırladıklarını söylüyor. […]