Etiket küresel ısınma

Dünyanın bekleyecek 20 yılı yok

Nıvart Taşçınivartt@gmail.com NASA’ya bağlı Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nün başkanı James Hansen 20 yıl önce, Amerikan Senatosu’nda öngörü ve cesaretin biraraya geldiği bir konuşma yapmıştı. Meteoroloji kayıtlarının alındığı tarihten beri görülen en şiddetli sıcaklıkların yaşandığı 1988’de, henüz kimsenin dile getirmediği gerçeği Hansen söylemeye çekinmedi. “Bütün veriler hava sıcaklıklarındaki artışın yüzde 99 insan faaliyetlerine bağlı olduğunu gösteriyor.”Yüz yıllık sıcaklık değişimlerini inceleyen Hansen, küresel ısınmanın boyutlarının, sera gazlarıyla neden sonuç ilişkisi kurulabilecek boyuta ulaştığını açıklamıştı. Konuşmanın üzerinden geçen 20 yılın 14’ünde sıcaklık ortalamaları 1988’i de geride bıraktı.James Hansen kaybedilen zamanın yarattığı öfkeyle, 23 Haziran 1988’deki konuşmasının yıldönümünde ABD Senatosu’na bir kere daha seslendi: “Fosil yakıtlarından enerji sağlayan şirketlerin yöneticileri eylemlerinin uzun vadeli sonuçlarının farkındalar. Fikrimce, bu insanlar doğaya ve insanlara karşı suç işledikleri gerekçesiyle yargılanmalı.” Bu son şansımız Küresel iklim değişikliği konusunda dünyanın belki de en önemli bilim adamı Hansen, Pazartesi günü (23 Haziran) ABD Kongresi’ndeki konuşmasında, atmosferdeki sera gazlarının “tehlikeli düzey”i çoktan geçtiğini ve 1988 seviyesine geri dönmek gerektiğini belirtti. Dünya atmosferinin, kitlesel yokoluşlar, ekosistem çöküşü ve deniz seviyesinde dramatik yükselmeler olmaksızın, insanlardan kaynaklanan bu karbon dioksit (CO2) yüküyle ancak birkaç 10 yıl daha dayanabileceğini söyledi. “Eğer çok farklı bir yol tutmazsak kızaracağız. Bu son şansımız.”Küresel ısınmayı “saatli bombaya” benzeten Hansen, ABD’nin iklim değişimindeki payına uygun şekilde davranması gerektiğini, bunun için de kömür yakıtlı enerji tesislerinin derhal durdurulması, rüzgâr ve güneş enerjisine rekabet şansı verebilmek için elektrik dağıtımında enerji kaybını en aza indiren yeraltı kablolarının döşenmesi gerektiğini belirtti.Yeni başkanın, Kennedy’nin Ay’a gitme kararıyla eşdeğer bir inisiyatif almak zorunda olduğunu söyleyen Hansen’a göre, karbon vergisi sistemine geçmek şart. Yani, fosil yakıtlarının çevre ve sağlık üzerinde yarattığı olumsuz etkilerin bedelinin saptanması ve bu bedelin doğrudan halka yapılacak ödemeler şeklinde düzenlenmesi gerekiyor.“Kamu arazilerinden ve okyanus açıklarından çıkardıkları petrolü son damlasına kadar kâr etmek için kullanan fosil yakıtı üreticilerini durdurmalıyız. Bizi bu son damlalar kurtarmayacak. Fosil […]

Dünya Bankası beni niye öptü?

Nıvart Taşçı Dünya Bankası, sanayi altyapısını çevreyle uyumlu teknolojilerle değiştirmek isteyen ülkelere “iklim kredileri” dağıtmaya hazırlanıyor. Türkiye’nin son 25 yılına “yapısal uyum politikalarıyla” damgasını vuran Dünya Bankası’nın kredileri, Kyoto Protokolü’nün bitiş tarihi olan 2012 sonrasını ve gelişmekte olan ülkeleri hedef alıyor. Bütün dünyayı ilgilendiren iklim sorunun çözümünde yer almanın kaçınılmazlığını anlayan ve kısa bir süre önce Kyoto Protokolü’ne taraf olacağını açıklayan Türkiye de artık konuyla ilgili müzakerelerin bir parçası olacak. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında düzenli aralıklarla gerçekleştirilen Taraflar Konferansı’ndan sınırlı sayıda ülkenin devlet başkanlarını bir araya getiren üst düzey zirvelere kadar, tüm görüşmelerin ana gündem maddesini Kyoto Protokolü’ne alternatif olacak anlaşmanın koşulları ve iklim kredileri oluşturuyor. Bu görüşmeler kimi zaman doğrudan emisyon hedeflerinin tartışıldığı teknik bir çerçevede ilerlerken, bazen de 13 Haziran’da sona eren son UNFCCC toplantısında olduğu gibi, emisyon kısıtlamalarının ekonomik alt yapısının adeta dayatıldığı bir taraflar savaşına dönüşüyor. Gelişmekte olan ülkelerin, Dünya Bankası kapsamında oluşturulacak “iklim fonları” sayesinde sanayileşmiş ülkelerin iklim yatırımı sömürgelerine dönüşmemek için verdiği sözlü mücadele, bu savaşın tipik bir örneği olacağa benziyor. Yeni protokolü ABD de imzalıyor Bugüne kadar Kyoto Protokolü’nü 180 ülke imzaladı. Protokolün ana amacı, fosil yakıtların kullanımından kaynaklanan ve sıcaklık artışlarına neden olan sera gazı emisyonunun azaltılmasını sağlamak. Protokol, emisyon salınımından en fazla sorumlu olan 37 ülke için, diğer 143 ülkeden daha büyük yükümlülükler getiriyor. Bu 37 ülkenin, 2008-2012 arasında sera gazı emisyonlarını 1990’daki düzeyinin yüzde 5.2 altına çekmesi gerekiyor. 2012’den sonra Kyoto’nun yerine geçecek yeni protokolün, Aralık 2009’da Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da imzalanması bekleniyor. Yeni anlaşmada, gelişmekte olan ülkeler de emisyon kısıtlama sorumluluğunu paylaşacak. Bu anlaşmaya atmosferdeki CO2 düzeylerinin yaklaşık dörtte birinden sorumlu olmasına rağmen Kyoto’yu imzalamayan ABD de taraf olacak. Anlaşmanın koşulları henüz belirlenebilmiş değil fakat Kyoto’nun hedeflerine yaklaşmak konusunda en fazla çabayı gösteren AB ülkeleri şimdiden 2020 hedeflerinin emisyonları yüzde 20 azaltmak olduğunu açıkladılar. Diğer sanayileşmiş […]

BM açlara yine hayal vaat etti

Nıvart Taşçınivartt@gmail.com Roma’da düzenlenen ve Birleşmiş Milletler üyesi 181 ülke temsilcisinin katıldığı Gıda Zirvesi dün (5 Haziran) sona erdi. Toplantılarda açlık ve gıda krizinin çözülebilmesi için tarım araştırmalarına ve verim artırıcı sistemleri hayata geçirecek yatırımlara ihtiyaç duyulduğunu savunan hükümet yetkilileri, zirve sonunda bütçelerinden ayıracakları payları açıkladı. Beş yıl içinde 1.5 milyar dolar tarım yatırımı yapacağı sözünü veren Fransa ve İslam Kalkınma Bankası bu listenin başını çekiyor. Ayrılan bütçeler, küçük üreticilerin tohum ve gübre gibi temel ihtiyaçlarının karşılanmasını, tarımsal altyapı çalışmalarına ağırlık verilmesini, yüksek verim sağlayacak tohumlama sistemlerine geçilmesini ve hastalık, tarım zararlıları gibi doğal afetlerle mücadele edilmesini sağlayacak yatırımlara harcanacak. Diğer yandan, şimdiye kadar uygulanan tarım politikalarının masaya yatırılmadığından, çiftçilerin ve küçük üreticilerin karar alma süreçlerinden tamamen dışlandığından ve biyoyakıtlarla ilgili hiçbir bağlayıcı karar alınmadığından yakınan birçok sivil toplum kuruluşu (STK) temsilcisi Roma Zirvesi’nde gelinen noktadan memnun değil. Roma Gıda Zirvesi’ni topa tutanların başında aynı tarihlerde çiftçi ve sivil örgütlenme liderlerini bir araya getiren alternatif Terra Preta zirvesi katılımcıları geliyor. Tarımsal ticaret kurallarının tarımsal ihracatı gerçekleştiren ülkeler tarafından belirlenmesine karşı çıkan STK temsilcileri, siyasi ve ekonomik elitlerin, dünya tarımını uluslararası şirketlerin denetimine sokmak için gıda ve iklim krizinden faydalandıklarını düşünüyor. STK’ler, forum sonunda yayınladıkları deklarasyonda, dünyanın en büyük gıda ve tohum kartelleri Monsanto ile Cargill şirketlerinin kar oranlarını sırasıyla yüzde 108 ve yüzde 86’ya, dünyanın en büyük gübre üreticisi Mosaic’in ise karını yüzde bin 134’e çıkardığını hatırlatarak, BM himayesinde Gıda Egemenliği Komisyonu adıyla yeni bir temsilciliğin kurulması çağrısında bulundular. Tüm dünyadan yüzlerce tarım kuruluşunun altına imza attığı bu çağrının temel dayanağını şu ifade özetliyor: “Yeryüzünü besleyen küçük ölçekli gıda üreticilerine saygı gösterilmesini ve destek verilmesini istiyoruz. Gıda ve iklim krizinin uzun vadeli, sürdürülebilir ve adil çözümü, ülkelerin ve toplulukların tarım politikalarına kendi koşullarına göre karar verdiği Gıda Egemenliği’dir.” Tarım alanları hala biyoyakıt üreticilerinin Tarım ve Gıda Örgütü Başkanı Jacques Diouf’un, […]

Kyoto hedefleri tutturulamıyor

Ahmet Şık Değişen iklim koşulları, küresel ısınma, kuraklık, seller, enerji kaynaklarının hızla tükenişi, temel gıda fiyatlarının inanılmaz yükselişi, açlık isyanları son birkaç yıldır hiç de yabancısı olmadığımız terimler. Hemen her gün dünyanın bir köşesinden, bu tür felaket haberlerine tanık oluyoruz. İnsanlık adeta kendi eliyle dünyanın sonunu hazırlıyor. Bilim insanları da kıyamet teorilerinin yakın gelecekte gerçekleşeceğine yönelik uyarılar yapıp hükümetleri önlem almaya çağırdı, çağırıyor. Bu uyarıların dikkate alan Birleşmiş Milletler 1992’de Rio De Janeiro’da düzenlenen Dünya Zirvesi’nde, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında bugün Kyoto diye anılan protokolü hazırladı. Böylece 1997’de Japonya’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre Toplantısı’nda katılımcı hükümetler tarafından kabul edilen ve sera etkisi yaratan gazların salımlarını kısmak üzere sanayileşmiş ülkelere çeşitli hedefler belirleyen uluslararası bir anlaşma olan Kyoto Protokolü ortaya çıktı. Küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda mücadeleyi sağlamaya yönelik uluslararası tek çerçeve olan Kyoto Protokolü’yle imzacı devletler, yeryüzündeki hayatı tehdit edecek derecede artan küresel ısınmanın nedenleri arasında gösterilen karbondioksit ve sera etkisine neden olan diğer gazların salımını azaltmaya; bunun için tedbir almaya söz veriyordu. En büyük kirletici ABD imzalamadı Kyoto Protokolü’ne göre gelişmiş ülkeler, 2008-2012 yılları arasında atmosfere saldıkları ve sera etkisi yapan karbon ve karbondioksit, metan, nitrik oksit, sülfür heksaflorid içeren gaz miktarının 1990 yılındaki seviyelerinden yüzde 5 aşağı çekmeleri gerekiyordu. BM verilerine göre, 2001’den itibaren 84 ülke anlaşmayı imzaladı, 34 ülke onayladı . Protokol, salım oranlarını düşürmek üzere belirli hedefler verilen dünya çapındaki salımların en az yüzde 55’inden sorumlu olan en az 55 ülkenin imzalamasıyla 16 Şubat 2005’ten itibaren yasal olarak bağlayıcı nitelik kazanabildi. Yürürlüğe girmesinden sonraysa Kyoto Protokolü’nü bugüne dek imzalayan ülke sayısı 176’ya çıktı. Ancak aralarında Brezilya, Çin ve Hindistan’ın da bulunduğu 137 gelişmekte olan ülke, “iklim değişikliğinin ana sorumlusu olarak görülmedikleri” için protokolü benimsediğini açıklasalar da, gaz salımını rapor etmekten başka sorumluluk taşımıyordu. Nüfusu dünyanın yüzde 4’ünü oluşturan ve toplam karbondioksit emisyonunun neredeyse […]

Sera gazlarını halının altına süpüreceklerdi…

Nıvart Taşçı BM Nüfus Fonu’nun 2007 Temmuz ayında yayınladığı rapora göre tarihte ilk defa küresel kent nüfusu kırsal nüfusu geçmiş bulunuyor. Sanayileşmeye paralel hızda ilerleyen kentleşme, toprağın “öteki” sakinlerini de giderek daralan bir alanda, günden güne azalan besin kaynaklarıyla yetinmeye zorluyor. İklim değişimine uyum sağlamakta zorlanan memelilerin, ilaç, tekstil ve gıda piyasasında satış değerine sahip hayvanların ve bitkilerin sayısı normalin 100 ila 1000 katı bir hızla azalıyor. WWF’nin verilerine göre 35 yıl öncesine kadar varlığını sürdüren canlıların sadece dörtte üçü hâlâ hayatta. 1992’de, 200 ülkenin altına imza atmasıyla hayata geçirilen BM Biyolojik Çeşitlilik Konvansiyonu, işte bu hızlı yok oluşla mücadeleyi hedefliyor. Konvansiyonun, 200’e yakın siyasi parti temsilcisini ve 100’ü aşkın bakanı bir araya getirdiği son toplantı mayısta Almanya’da gerçekleştirildi. 2010’a kadar biyoçeşitlilik kaybında “kayda değer azalma” sağlanmasının kararlaştırıldığı, ormanların ve denizlerin korunmasında kullanılacak bütçelerin görüşüldüğü toplantının resmi kayıtlara geçmeyen fakat belki de en önemli kararı, “okyanus gübrelemesi” projelerinin askıya alınması oldu. Teknoloji her derde deva mı? Biyoteknolojinin açlık, hastalıklar, çevre kirliliği, ekolojik yıkım gibi alanlara sirayet etmiş sorunları çözme iddiasının son noktasını okyanus gübrelemesi oluşturuyor. Küresel ısınmanın temel nedenlerinden sayılan karbondioksit CO2 oranlarını aşağı çekeceği iddia edilen bu yöntemde, demir parçacıkları gibi bazı özel maddeler okyanus açıklarına pompalanarak, bunlarla beslenen planktonların üremesi tetikleniyor. CO2 emen bu canlıların sayısındaki artışın atmosferdeki CO2 oranını azaltacağı düşünülüyor. CO2, sıcaklıklardaki normal dışı değişimlere neden olan sera gazlarının başında geliyor ve en büyük kaynağını fosil yakıtları oluşturuyor. Büyük ölçüde fosil yakıtlarına dayanan sanayisinden taviz vermek istemeyen Avustralya, Brezilya ve Çin, bu yöntemin en büyük taraftarları olarak karşımıza çıkıyor.Denizlerdeki karmaşık ekosistemi nasıl etkileyeceği öngörülemeyen okyanus gübrelemesinin diğer bir destekçisi de Kyoto Protokolü’nü imzalamaya yanaşmayan ve küresel CO2 salımlarının dörtte birinden sorumlu olan ABD. Sera gazı salımlarının 1994’deki düzeylerin yüzde 5 altına çekilmesini hedefleyen Kyoto Protokolü’nün sadece gelişmiş ülkeler açısından bağlayıcılığı bulunuyor. Sanayiye hiçbir müdahalede bulunmadan çözüm […]

Toprağın sahipleri toprak sahiplerine karşı

Nıvart Taşçı Bundan 12 yıl önce, 1996 Dünya Gıda Zirvesi’nde 80 ülkeden hükümet temsilcileri, 2015’e kadar açlık sorunuyla boğuşanların sayısını yarıya indirecek düzenlemeleri hayata geçirme kararı almıştı. Bu karar alındığında 830 milyon olarak belirlenen aç insan nüfusu aradan geçen 12 yılda azalmak bir yana, giderek arttı. Belirlenen tarihe kadar bu korkunç rakamın yüzde 50 daha artarak 1,2 milyara çıkacağı düşünülüyor. İklim krizi ve biyoyakıt üretimi gibi “yeni gündeme gelen” sorunlar, koşulları daha da çıkmaza sürüklerken, İtalya’nın başkenti Roma, çözüm önerilerinin görüşüleceği iki önemli toplantıya ev sahipliği yapıyor. Dünya Bankası (DB) ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) yapısal uyum politikaları ile Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Tarım Anlaşması’nı benimseyen Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı 44 ülke liderinin katılacağı BM Üst Düzey Gıda Zirvesi’nde gıda sorunu masaya yatırılıyor. 1 Haziran’da başlayan ikinci toplantı ise katılımcıları ve gıda krizine sunulan çözüm önerileriyle BM zirvesine alternatif bir nitelik taşıyor. Terra Preta Gıda Krizi, İklim Değişimi, Biyoyakıtlar ve Gıda Hâkimiyeti Forumu tüm dünyadan 2 bini aşkın sivil toplum kuruluşu (STK) ve sosyal hareket temsilcilerinin katılımıyla devam ediyor. Beslenme hakkı için acil durum çağrısı Roma’da gerçekleştirilen bu alternatif toplantının temsilciliğini yapan kuruluşların başında Uluslararası STK Planlama Komitesi (IPC) geliyor. Merkezi Roma’da bulunan komite, yerel hareketler ve sivil toplum kuruluşlarının kendi aralarındaki ve FAO (Dünya Gıda ve Tarım Örgütü) gibi daha büyük kuruluşlarla olan iletişimlerini kolaylaştıran bir ara bağlantı niteliği taşıyor. Çiftçilerin, küçük ve orta ölçekli üreticilerin, topraksızların, tarım işçilerinin ve köylülerin uluslararası hareketi La Via Campesina ve Batı Afrika Çiftçi ve Üretici Kuruluşları Ağı (ROPPA) ise Terra Preta’nın diğer iki düzenleyicisi. Toplantıyı düzenleyen kuruluşlar mayıs sonunda bir bildiri yayınlayarak, beslenme hakkını ihlal eden tüm yasal düzenlemelerin askıya alınacağı bir “acil durum çağrısı”nda bulunmuşlardı. Bildiride, BM ve bağlı kuruluşları ile ortak çalışmalara hazır olduklarını belirten STK’lar güney yarımküredeki açlık sorunuyla boğuşan ülkelerin borçlarının silinmesini talep etmiş, halkın gıdaya ulaşımını engelleyen […]

Küresel ısınmanın sıradan gerçekleri

Nıvart Taşçınivartt@gmail.com National Geographic Society ve GlobeScan tarafından geçen mayısta yayınlanan, farklı ülkelerdeki tüketicilerin çevreye duyarlılıklarının belgelendiği uluslar arası ölçekli rapor, tüketici alışkanlıklarını asıl yönlendirenin ekolojik bilinçten çok ekonomik koşullar olduğunu gösteriyor. Greendax olarak adlandırılan araştırma dünya nüfusunun yüzde 55’ini temsil eden 14 ayrı ülkeden 14 bin katılımcı üzerinde gerçekleştirildi. 2007 yılındaki küresel enerji tüketiminin yüzde 75’i de araştırmaya dahil edilen Kanada, ABD, Meksika, Brezilya, İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya, Macaristan, Rusya, Hindistan, Çin, Japonya ve Avustralya’da gerçekleşti.“Az gelişmiş”ler çevreye daha duyarlı Ülke sıralamalarının, katılımcıların tercih ettikleri ulaşım araçları, beslenme alışkanlıkları ve kullandıkları ev eşyaları üzerinden yapıldığı araştırmada Brezilyalılar ve Hindistanlılar çevreye en az zararlı alışkanlıklara sahip halklar olarak belirlendi. Araştırma özellikle gelişmekte olan ülkelerde, hükümetlerin ve şirketlerin çevre konusunda yeterli önlem almadığını düşünen halk, sorunları sahiplenme ve bireysel önlemler alma yoluna gittiğini ortaya koydu. Brezilya, Çin, Hindistan ve Meksika gibi gelişmekte olan ülkelerin vatandaşları çevre konusunda gelişmiş ülkelerin vatandaşlarından çok daha duyarlı davranıyor. Söz gelimi yaşam alanlarına enerji tasarrufu sağlayacak yeni sistemlerin yerleştirilmesi gibi değişikliklere daha açıklar. Raporda bu fark, çevre sorunlarına diğer ülkelerden daha fazla maruz kalıyor olmalarıyla açıklanıyor. Öte yandan Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Avustralya’daki tüketim alışkanlıklarının özendirilmesi, potansiyel bir çevre tehdidi olarak kenarda bekliyor. Nitekim “büyük bir eve sahip olmak en büyük amaçlarımdan biridir” sorusuna olumlu yanıt verenlerin başında Çinliler, Ruslar ve Hindistanlılar geliyor. Toplu taşıma aracı kullanımının yoğun olduğu Brezilya, Çin, Hindistan, Meksika ve Rusya’da, araç sahiplerindeki artış hem bu gizli tüketim eğiliminin, hem de lüks tüketimin önünü açan uygulamaların bir sonucu olarak kendini gösteriyor. Araştırmanın ilginç sonuçlarından biri de bu noktada ortaya çıkıyor. ABD, Avrupa ve Japonyalı katılımcılar, düşük alım gücü ve işsizlik gibi ekonomiyle ilgili konuları ülkelerinin en büyük sorunu olarak tanımlarken, Brezilya, Hindistan, Meksika ve Rusya’da yanıtlar hükümetleri içeriyor. Çevre ve iklim değişimini birinci sıraya yerleştirenler, sıcaklık değişimlerinin daha hissedilir olduğu Avustralya […]

Züğürdün geni zenginin çenesini yorar

Nıvart Taşçı Tohum şirketleri ve tarım kimyasalları üreticileri küresel ısınmadan da nasiplenmenin bir yolunu buldu. Uluslararası pazarı kontrol eden çok uluslu bu şirketler, bitkilerin kuraklık, aşırı soğuk ve sıcak, sel, tuzluluk gibi olağan dışı çevre koşullarında hayatta kalmasını sağlayacak genlerin patentini alma istiyor. Şirketlerin, “iklim genleri” olarak adlandırılan bu genlerin kullanım hakkını kazanması, mutfağınıza giren gıdaların çeşidini azalttığı gibi, tarım aktivitesinin 10 bin yıllık birikimini yok edebilir. Biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin toplumsal etkileri üzerine araştırmalar yapan Kanadalı ETC Grup’un yayınladığı raporda adı geçen şirketler, tohum ve tarım kimyasalları sektörünün büyük oyuncuları BASF, Monsanto, Bayer, Syngenta ve Dupont ile bunların partnerleri. Raporda “Gen Devleri” diye anılan bu şirketler, ABD ve Avrupa ülkelerinin yanı sıra Arjantin, Avustralya, Brezilya, Kanada, Çin, Meksika ve Güney Afrika’daki patent ofislerine toplam 532 gen için başvuruda bulundu. Patentlenmek istenen 532 gen, besin değeri taşıyan bitki türlerinde aşırı çevre koşullarına cevap verdiği düşünülen 55 geni içeriyor. Ve bu 532 başvurunun yüzde 49’u, dünyanın en büyük tohum şirketi Monsanto ve dünyanın en büyük kimyasal üreticisi BASF’a ait. 10 bin yılın kullanım hakkı Biyoteknoloji alanında verilen patentler, hukuki ve etik açıdan büyük tartışmalara neden oluyor. Yasalar sadece yeni buluşlara patent verilmesine izin veriyor. Ancak genlerin, yeni bir keşif olup olmadığı tartışma konusu. Çünkü mevcut uygulamaya göre, bir bitkide zaten var olan bir genin yapısını, işlevini ve konumunu tanımlamak, o genin patentini almak için yeterli oluyor. Patenti alan, o genin kullanıldığı ürünün tüm kullanım haklarına da sahip oluyor. Patentin varlığı ayrı bir sorun olmakla birlikte patent hakkını satın alan kurumun kimliği de büyük önem taşıyor. Çünkü büyük sermaye grupları, gıda ve tohum üretimini küçük üreticinin ve kamu kuruluşlarının denetiminden çıkarabiliyor. Böylece geçime dayalı tarım pratiğini ve doğal tohumların yerini, kar amaçlı ürün ekimi alıyor. Dahası tarım ürünlerinin çeşitliliği azalıyor. Zira patenti alınan gen, doğal olmayan yollarla elde ediliyor. Bu genler görüntüsü, üretkenliği […]

Bir türlü ısınamadık şu küresel ısınmaya

Gökhan Tan Doğa ya da basın jargonuyla “çevre” denilen şey, bu konuda aşırı hassasiyet gösteren azınlığın sorunu mu sadece? Cevap, evet. Türkiye’deki gazetecilerin büyük çoğunluğu böyle düşünüyor. Medyanın çevre sorunlarını ele alış şekline ve bu konudaki haberlerin, tüm haberler içinde tuttuğu hacme bakmak bizi bu sonuca götürüyor. Küresel ısınma Türk basınında çok önemli bir haber alanı olarak gözükmüyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) 6 Mayıs’ta düzenlediği “Medyanın küresel ısınmaya yaklaşımı” paneline medya yöneticilerinin gösterdiği yaklaşım, durumu yeterince açık bir şekilde ortaya koyuyor. TGC, hazırlıklarına aylar önce başladığı Küresel Isınma Kurultayı’nda, medyayla ilgili panele hemen tüm gazetelerin yayın yönetmenlerini davet ediyor. Yayın yönetmenlerinin bu daveti nasıl değerlendirdiklerini, kurultayın hazırlık komitesini başkanı, gazeteci Seda Poyraz’dan öğrenelim: “Yaklaşık iki ay öncesinden, gazetelerin yayın yönetmenlerini davet etmeye başladık. Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök’ü çağırdık ama o gün başka bir programı vardı. Bu durumda başka isimlere de gittik, örneğin Bekir Coşkun. Ancak mayıs ayı gündemleri yoğundu. Dolayısıyla Vahap Munyar’dan rica ettik. Milliyet gazetesi Yayın Yöntemeni Sedat Ergin hemen kabul etti. Star’dan Mustafa Karaalioğlu’nu çağırdık, o da danışmanına yönlendirdi. Ancak bu konu hakkında Mustafa Bey tarafından doğrudan bilgilendirilmediği için katılamayacağını bildirdi. Akşam gazetesi Yayın Yönetmeni Serdar Turgut’un katılması konusunda da çok ısrarcı olduk. Fakat onun da bir programı vardı. Bu durumda o gazeteden, yayın yönetmenliği tecrübesi de bulunan köşe yazarı Yavuz Semerci’yi çağırdık. Zaman gazetesinden Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’yı da çağırdık. O da katılamadı. Sabah Yayın Yönetmeni Ergun Babahan, panelden bir gün önce, çok acil bir programı çıktığı için katılamayacağını bildirdi. Vatan gazetesi Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, prensip olarak katılmayacağını ama gazete olarak destekleyeceklerini söyledi. Cumhuriyet gazetesi Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız panelin, gazetenin kuruluş yıl dönümüne denk geldiğini ve katılamayacağı için üzgün olduğunu bildirdi.” Seda Poyraz’ın bize söylemeyi unuttuğu, davet edilen başka yayın yönetmenleri de olabilir. Fakat davet edilen sekiz yöneticiden sadece Milliyet Yayın Yönetmeni Sedat Ergin panele katıldı. […]

“Küresel ısınma, gezegenin diğer yarısında sanıyorduk”

Nur Niyaz Bildik Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) dün İstanbul’da, “küresel ısınma” konulu bir kurultay düzenledi. TGC’nin konferans salonunda gerçekleşen kurultayda, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun konuşmasının ardından “Medyanın küresel ısınmaya yaklaşımı” konulu oturuma geçildi. Bu oturumda kürsüye, gazetelerin yayın yönetmenleri davetliydi. Ancak etkinliğe yayın yönetmeni düzeyinde katılım gösteren tek gazete Milliyet oldu. Küresel ısınma Türkiye’de ancak “evlerimize” girdikten sonra gazetelere girmeye başlayan bir kavram. Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin bu durumu toplumdaki o çok bilindik “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” tavrıyla özdeşleştiriyor biraz. Ergin, . “Küresel ısınma Türkiye için soyut bir tartışma konusuydu. İçedönük bir ülke olduğumuz için bu konu ‘gezegenin sadece diğer tarafını ilgilendiriyor’ diye düşünüyorduk. Ancak son üç yılda küresel ısınma bize kendini tüm acımasızlığıyla fark ettirdi ve biz de basın mensupları olarak konunun üstüne ciddiyetle eğilmeye başladık” diyor. Hürriyet Gazetesi Ekonomi Müdürü Vahap Munyar’ın görüşleri de bu yönde: “Yanımıza yaklaşana kadar küresel ısınmayı buzul kopmalarından ibaret sanırdık”. Munyar, “Yeşil fabrika’ teriminin etrafı yeşilliklerle çevrili fabrikalar için kullanıldığını, tuvaletlerimizdeki sifon suyu kapasitesini dokuz litreden altı litreye indirme çabalarının da ekonomiye katkı açısından iyi olacağını düşünürdüm” diyor. “Sonradan öğrendim ki yeşil fabrikalar yüzde 50 enerji tasarrufu yapıyormuş, su tasarrufuna da sadece ekonomik açıdan bakmamak gerekirmiş.” Kendi duyarlılığına şaşıran medya Panelin moderatörü Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, gazetelerin bu yıl küresel ısınma konusuna daha çok eğildiği görüşünde. Hisarcıklıoğlu bu konuda bir rapor da hazırlatmış. 2008’in ilk dört ayı içerisinde yerel gazeteler ve dergiler de dahil olmak üzere tüm basılı yayın organları taranarak hazırlanan rapora göre, içinde “küresel ısınma” geçen toplam 2 bin 953 haber yayımlandı. Bu konuya en çok yer veren gazete 119 haberle Cumhuriyet. Bunu 117 haberle Hürriyet, 113 haberle Sabah ve 81 haberle Milliyet izliyor. TOBB’un sadece “küresel ısınma” tamlamasını tarayarak yaptırdığı sanılan raporu, gazeteciler arasında da tartışma konusuydu. Vahap […]

“Benim gibi yaşarsan, üç gezegene daha ihtiyacımız olacak!”

Özgecan Okay “Uygunsuz Gerçek” (Inconvenient Truth) filminin sitesi olan www.climatecrisis.net, filmde olduğu gibi acı gerçekleri gözler önüne sürüyor ve hepimizi harekete geçmeye çağırıyor. Eğer siz de küresel ısınma gerçeğiyle ilgili bilgi edinmek ya da bireysel olarak nasıl katkıda bulanabileceğinizi öğrenmek istiyorsanız bu siteleri ziyaret edebilirsiniz. Böylelikle mutfağın ışığını açık bırakırken iki kere düşüneceksiniz.

Kyoto’dan sonra, Kopenhag’dan önce

Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen Bangkok’ta düzenlenen “İklim Değişikliği Toplantısı’nda, 2009 yılının sonunda Kopenhag’da imzalanması planlanan uzun vadeli uluslararası iklim değişikliği anlaşması üzerine görüşmeleri yapılandıran bir program oluşturuldu. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi UNFCCC) Sekreteri Yvo de Boer’in söylediği gibi, “Kopenhag’a giden tren yola çıktı.’’ Dört gün süren toplantı, 4 Nisan 2008’de sona ermişti. Araçlar analiz edilecek Kyoto Protokolü altında belirlenmiş olan süreç 2012 yılında sona erince, gelişmiş ülkelerin emisyon azaltma hedefine erişmesi amacıyla araçların analiz edilmesi konusundaki işlemler başlatıldı. Ayrıca bu araçların etkinliğini ve sürdürülebilir gelişmeye katkılarını arttırmak için uygulanan yollar tartışıldı. Bu tartışmaların en temel sonuçlarından biri emisyon ticaretinin kullanılmasının devam ettirilmesi. Bali’de karalaştırılan ‘’yol haritası’’ zenginleştirilecek Geçen yıl Bali’de düzenlenen BM İklim Değişikliği Konferansı’nda anlaşmaya varılan ve Kyoto Protokolü’nün yerini alacak yeni anlaşma için müzakerelerin çerçevesini içeren yol haritası, Bangkok’ta çıkan sonuçla zenginleştirilmeye başlatıldı. Bu yol haritası, yeni küresel iklim değişikliği anlaşmasına öncülük edecek. Ayrıca Bangkok toplantısında gelişmiş ülkeler için emisyon azaltma hedefini karşılamak, sürdürebilir gelişmeye katkı sağlamanın bir yolu olarak Kyoto Protokolü temiz gelişim mekanizması gibi piyasaya dayalı mekanizmaların kullanılmasının devam ettirilmesi ve geliştirilmesi konusunda net sinyaller gönderildi. Bu mekanizmalar sayesinde ülkeler sera gazı salınımı hedeflerine ulaşmak için başka ülkelerden salınım azalması satın alabilmeleri imkanı tanıyor. Toplantıda, Kyoto Protokolü’nü imzalayan ülkeler yer aldı. Bu protokolü 174 ülke imzalamıştı. Fakat sera gazı salımında birinci sırada yer alan Amerika başta olmak üzere Türkiye, Irak, Afganistan içinde bulunduğu 20 ülke protokolü imzalamamıştı. Kyoto Protokolü Birleşmiş Milletler’in girişimiyle Aralık 19977de Japonya’nın Kyoto kentinde bir araya gelen ülkelerin oluşturduğu protokol, küresel ısınmaya karşı topyekün mücadeleyi sağlamaya yönelik tek girişim. Bu protokolü imzalayan ülkeler, sera ve karbondioksit etkisine neden beş gazın salınımını azaltmaya veya salınım ticareti yoluyla haklarını arttırmayı taahhüt etti. Protokol, 16 Mart 1998 yılında imzaya açıldı. 18 Kasım 2004’te Rusya’nın katılımından sonra 16 Şubat 2005’te yürürlüğe girdi. Kyoto Protokolü’ne göre […]

“Çevre sorunları bir kriz değil, bir fırsat”

Alman Yeşiller Partisi’nin popüler isimlerinden ve Dışişleri Eski Bakanı Joschka Fischer’e göre gelişmekte olan ülkeler eski teknolojilerde ısrar etmek yerine en yeni ve en çevreci teknolojilerin peşinde koşmak zorunda. “Önce zenginleşeyim sonra çevre sorunlarını hallederim” düşüncesinin artık geçerli olmadığını dile getiren Fischer çevresel sorunların yalnızca bir kriz değil aynı zamanda bir fırsat olarak da algılanması gerektiğini söyledi. Marketing Türkiye ve Garanti Bonus Akademi’nin işbirliğiyle düzenlenen “Yeşil Pazarlama Konferansı”nda konuşan Fischer, Türkiye’nin yenilenebilir enerji konusunda önünde büyük fırsatlar olduğunu söyledi. Enerji fiyatlarında son dönemde yaşanan artışlar ve ortaya çıkan iklim değişikliği işaretleri nedeniyle Yeşiller Partisi’nin yıllardır söylediklerinin ciddiye alınmaya başladığını ifade eden Fischer geleceğin ekonomisinin ve teknolojisinin çevre üzerine odaklanacağını anlattı. Yenilenebilir enerji ve su yönetimi gibi konularda Türkiye’nin önündeki fırsatları değerlendirip hem yeni teknolojiler geliştirebileceğini hem ihracat olanakları yaratabileceğini hem de bölgesel bir merkez haline gelebileceğini söyleyen Fischer’a göre dünyanın önünde “sürdürülebilir ekonomiye” geçişten başka bir şansı bulunmuyor

Karanlık, sesini duyurdu

Simge Sunguroğlu WWF – Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın çağrısına uyan yüz binler, cumartesi akşamı ışıklarını kapatarak, tüm dünyayı daha iyi bir gelecek için örgütlenmeye davet etti. Işık, bu eylemin sembolüydü. İnsanları ihtiyacı kadar tüketmeye, küçük enerji tasarruflarla, büyük kazanımlar elde edilebileceğini göstermeye ve doğal kaynakları, yerküreyi korumaya yüreklendiren bir sembol. Bir saatlik eylem, kalıcı sonuç elde edebilmek için bireysel çabaların önemini ortaya koydu. Eylemi Türkiye’den destek veren kişi ve kurumların sayısı, dünyanın pek çok kentine göre düşük kaldı. Eylem saatinin, Beşiktaş-Fenerbahçe Süper Lig karşılaşmasıyla çakışması, Dünya Saati uygulamasına az sayıda işletmenin katılmasında etkili oldu. Uygulamanın öncesinde, WWF – Doğal Hayatı Koruma Vakfı’na kayıt yaptıran bazı kuruluşlar ışıklarını kapatmadı ancak küresel ısınmaya dikkat çekmeyi amaçlayan bu sembolik eylemi anlatan yayın ve duyurularda bulundu. Türkiye’de kim, ne yaptı? Hilton zincirinin Türkiye’deki tüm otelleri, eyleme katıldı. 29 Mart 2008’de, otellerde konaklayan tüm müşteriler konu hakkında bilgilendirildi. Restoran, lobi gibi genel mekânlarda ise bir saat süreyle ışıklar kapatıldı ve ortam mumla aydınlatıldı. Hilton İzmir Oteli’nde evlenen bir çift, davetlilerini mum ışığında misafir ederek eylemi destekledi. “Dünya Saati” hareketine katılan kurumların arasında Türkiye İş Bankası’da yer aldı. Banka, İstanbul Levent’teki ve aralarında Türkiye’nin en yüksek binasının da bulunduğu İş Kuleleri’nin ışıklandırmasına bir saat ara verdi. Yeni Karamürsel Mağazaları, 4. Levent’teki merkez binasında ışıklar söndürüldü. Santral İstanbul Müze Eğitim Birimi eylemi, hafta boyunca eğitim için Enerji Müzesi’ne gelen okul gruplarını bilgilendirerek destek verdi. Sıra dışı reklam alanları yaratmak için kurulan Sniper Channel, eyleme, internet sitesine “banner” koyarak dahil oldu. Ayrıca medya ajansları ve reklam verenlerin de içinde bulunduğu 1000 kişilik e-posta grubuna mesaj gönderdi. Eylemi internet sayfasındaki “banner” ile destekleyen NTSR Uluslararası Fuar ve Kongre Organizasyonları Şirketi, ofis ışıklarını söndüren bir başka kuruluştu. Mustafa Kemal Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki Toplum Gönüllüleri (TOG) kulüpleri de üniversitelerine afişler asarak ve e-posta gruplarına bilgi mesajları atarak destekte bulundu. […]

Küresel ısınma için bir saat karanlık

Simge Sunguroğlu adreslerine kayıt yaptırabiliyor. Şu ana kadar 19 bin 27 işyeri ve 260 bin 56 kişi eyleme katılacağını bildirmiş durumda. İstanbul, eyleme kent olarak kayıt yaptırmış değil. Ancak aralarında Garanti Bankası, Santral İstanbul Müze Birimi, Türkiye İş Bankası, Unilever ve YKM’nin de bulunduğu 19 kurum ışıklarını bir saat süreyle kapalı tutacak. Tasarruf, hayata engel değil Dünya Saati, tasarrufun bir sene içinde sadece bir saate sınırlı kalmaması gerektiği mesajını da veriyor. Gündelik yaşamdan ödün verilmesinin beklenmediği, kullanılmayan ve enerji tüketen aygıtların kapatılmasının, küresel tehdidi engellemek için yeterli olduğunun altını çiziyor. Örneğin, boşa yanan lambaların kapılması, emisyonu yüzde beş oranında düşürmeye yetiyor. Tasarruf için evde, işyerinde ve okulda uygulanabilecek tüyolar da veriliyor. Örneğin, telefon şarjları, MP3 çalar, televizyon ve mikrodalga gibi elektirikli aletler kullanılmadığı zaman bile enerji tüketiyor. Avustralya’da, Dünya Saati eyleminin ardından enerji tasarrufu bilincinin arttığı ve elektrik faturalarının yüzde 10 düştüğü gözlemlendi. Duştan bir dakika erken çıkmak bile kullanıcıyı, küresel ısınmaya karşı mücadeleye dahil ediyor.

Geri dönecekler!

Barselona’daki Deniz Bilimleri Enstitüsü (ICM) bilim adamlarının yürüttüğü araştırmanın sonuçları, Akdeniz’in son yıllarda yaşadığı denizanası sorununun artarak süreceğini gösteriyor. Araştırmacıların kentin turistik bölgesi Costa Brava açıklarında yaptığı çalışmaya göre, kışın üreyen, “mauve stinger’’ olarak isimlendirilen Pelagia noctiluca türü, karanlıkta parlayan tek hücreli denizanaları İspanya sahillerinde yeni bir istilaya hazırlanıyor. Araştırma, denizanalarının sadece yaz aylarında değil, yıl boyunca üreyerek çoğaldıklarını ortaya koydu. Bilim adamları, Kasım 2007 ile Ocak 2008 arasında Katalan sahili boyunca değişik ebatlarda dört ile 10 denizanasından oluşan 30 sürü buldu. Küresel dengesizlikICM araştırma profesörü Josep-Maria Gili’ye göre, bu sürüler geçen sonbaharda üredi. Yaz aylarında gerçekleşecek gel-git olayları, milyonlarca denizanasını derin sulardan iç kısımlara taşıyarak yeni bir istilaya neden olacak. Sahillerde gözlemlenen denizanası yoğunluğunun ilgilendikleri ana nokta olduğunu belirten Profesör Gili, bu türün artışındaki en önemli nedeni, aşırı balık avlanması sonucu denizlerde meydana gelen küresel dengesizlik olarak görüyor.Denizanalarını yiyerek beslenen kılıç balığı ve kırmızı ton balığı gibi büyük türlerin sayısı yanlış avlanma nedeniyle büyük oranda azalma gösterdi. Aynı zamanda sardalye ve ringa balığı gibi deniz canlılarıyla beslenen daha küçük balıkların sayılarında da önemli ölçüde azalma meydana geldi. Yara bandıKüresel ısınma, denizanalarının üremeleri için ideal koşulları da beraberinde getirdi. Bu durum 10 yılda bir meydana geliyordu, ancak son dönemlerde sıklaştı ve geniş alanlara yayılarak daha sık ortaya çıkmaya başladı. Gili, “Son dönemde meydana gelen büyük artış, bir şeylerin yanlış gittiğini yönünde denizden gelen bir mesaj. İnsanların, özellikle yetişkin balıkların denizde önemli bir rol üstlendiğinin acilen farkına varması gerekiyor. Aşırı balık avlanma ve avlanabilecek balık türleri konusundaki kanunları bir an önce yeniden düzenlemek zorundayız’’ dedi: “Denizanası popülasyonundaki artış; Japonya, Namibya, Alaska, Venezüella, Peru, Avustralya gibi birçok ülkede tespit edildi. Bu, uluslararası bir sorun.’’ Geçtiğimiz yaz İspanya’da, halk denizanaları hakkında uyarıldı ve bir sürü ile karşılaşmaları durumunda yetkilileri haberdar etmeleri istendi. Fakat söz konusu “alarm durumu” yaz aylarının sona ermesiyle birlikte bitirildi. […]

Güzellikle olmazsa parayla!

Simge Sunguroğlu ssunguroğlu@medyakronik.com LONDRA – Avrupa’nın en yüksek hava kirliliğine sahip olan kenti Londra’da “Low Emission Zone” yani düşük emisyon alanı oluşturuldu. 4 Şubat 2008 tarihinde başlayan uygulamaya göre, havayı en çok kirleten araçlar bu bölgeyi kullandıkları zaman ağır cezalara tâbi tutuluyor. Kamyon, otobüs, TIR ve kamyonet gibi vasıtaları şehir trafiğinden uzaklaştırmak için başlatılan bu sistem, hava kalitesini yükseltmeyi hedefliyor. Sistem kent merkezi dışındaki hemen tüm yolları ve bazı otobanları (M1 ve M4) kapsıyor. Medyakronik’e konuyla ilgili bilgi veren Londra Düşük Emisyon Bölgesi Operasyon Müdürü Daljit Mahal sorunu şöyle özetledi: “Bu böyle giderse ve önlem alınmazsa Londra’daki PM10 (insan faaliyetleri sonucu ve doğal kaynaklardan doğrudan atmosfere karışan, insan sağlığına zararlı katı partiküller) kirleticisini azaltmak için başlatılan programın 2010 hedeflerine ulaşamayacağını tahmin ediyoruz. Karayolu ulaşımı, bu maddenin yayılmasının tek kaynağı. Bazı araçları düşük emisyon alanı standartlarını yakalamaya teşvik etmek, PM10’un havadaki yoğunlaşmasını azaltacak ve böylece de başkentte yaşayan, çalışan ve ziyarete gelen insanların sağlığı korunacak.’’ Mahal’in verdiği bilgilere göre uygulamanın kapsamı zamanla genişletilecek ve 2012 yılında, daha fazla taşıt düşük emisyon alanı için belirlenen standartlara uymak durumunda kalacak. Kapsam dışında kalanlar Düşük emisyon alanı dizel motorlu kamyonları, otobüsleri, yolcu otobüslerini, yüksüz ağırlığı 1,2 tonu geçen kamyonetleri, sekizden daha çok koltuğa sahip minibüsleri ve kamyon türü özel amaçlı araçları kapsıyor. Şu anda sadece ağır kamyonlara uygulanan sistem, 7 Temmuz 2008’de hafif kamyon ve otobüslere, 4 Ekim 2010’da büyük kamyonetlere ve minibüslere uygulanmaya başlayacak. Arabalar, motosikletler ve küçük kamyonetler şimdilik yaptırıma tâbi değil. En yüksek ceza 200 Sterlin Araçların, yeni üretilen taşıtlar için Avrupa Birliği tarafından belirlenen egzoz emisyonu standartlarına sahip olması gerekiyor. Emisyon standardına uyulup uyulmadığı, Driver and Vehicle Licensing Agency (Sürücü ve Araç Tescil Kurumu), Vehicle and Operator Services Agency (Araç ve Sürücü Hizmetleri Kurumu) ve Society of Motor Manufacturers and Traders (Motor İmalatçıları ve Tüccarları Derneği) tarafından sağlanan verilere göre […]

Çocuk bezinden al ilhamı

Simge Sunguroğlu Sağlık sektöründe ve yaygın olarak çocuk bezlerinde kullanılan sıvı emici polimerler, tarım arazilerinde su tasarrufu için bilim adamları ve üreticilere ilham verdi. Polimerlerden faydanılarak Almanya’daki Giessen Üniversitesi’nin bilimsel desteğiyle üretilen Geohumus, geçtiğimiz günlerde Türkiye’de de satışa sunuldu. İçerisinde emiciler ve volkanik taşlar bulunan toprak renkli bu karışım, yüksek miktarda su tutabiliyor. Doğaya zarar vermiyor ve uzun ömürlü. Bir kilogram karışım yaklaşık 30 litre su saklayabiliyor. Toprakla karıştırıldığında suyun alt tabakalara inmesine engel oluyor ve bitkinin uzun süre sudan faydalanabilmesini sağlıyor. Yapılan testler ürünün yüzde 50 oranında su tasarrufu sağladığını gösterdi. Toprağa nefes aldırıyor Ürünün piyasadaki benzerlerinden farkı granül formunda, yani tanecikli yapıya sahip olmasında. Aynı işlevi gören diğer ürünler jel formunda olduğu için toprağın hava almasını engelleyebiliyor. Geohumus, tanecikli yapısı sayesinde hava akımını sağlıyor ve bitki kökleri oksijenden mahrum kalmıyor. Giessen Üniversitesi’nin gerçekleştirdiği araştırmalar, Geohumus’un bitki örtüsünün gelişimine ve toprağın verimini artmasına da katkı sağladığını ortaya koydu. Tunus, Suudi Arabistan ve Mayorka’nın verimsiz topraklarındaki denemelerde, Geohumus kullanılan alanlarda verimin yüzde 40 artış gösterdiği ve bitki örtüsünün daha uzun ömürlü olduğu belirlendi. Tuzlanmayı azaltması ve erozyonu engellemesi ürünün diğer avantajları. Dönüm başına 150 ile 300 kilogram Geohumus, bitki köklerine ve toprağın alt katmanlarına uygulanıyor. Toprağın özelliğine ve suyun kalitesine göre üç ile beş yıl arasında ömre sahip. Karışım, bu süre sonunda kendiliğinden yok oluyor ve zararlı kalıntı bırakmıyor. Bir kilogramı ortalama 10 avro. Toprağın verimine göre, dönüm başına 150–300 kilogram uygulanıyor. Buna göre ürünün dönüm başına maliyeti 1500 ile 3000 Avro arasında değişiyor. “Önce denemek gerekir” Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Erhan Akça, ürünün öncelikle Türkiye’deki kurak ve yarı kurak bölgelerde denenmesi gerekliliğine dikkat çekiyor. Akça, “Bu çok önemli çünkü bizim ülkemizde buharlaşma ve yağış rejimi çok farklı” diyor. Ürünü Almanya’dan ithal eden İnoveks Kimya San. ve Tic. A.Ş Genel Müdürü Doğan Elveren, “Geohumus’u Türkiye’ye […]