'Kürtlerin sesini duymazsak, silahların sesini duyarız'

Özgür Gündem hakkında basında yer almayan gazeteci görüşleri... HaberVs muhabirleri Türkiye basınıyla konuştu.

Özgür Gündem hakkında basında yer almayan gazeteci görüşleri... HaberVs muhabirleri Türkiye basınıyla konuştu.

Gazeteci Banu Güven, Özgür Gündem'in kapatılmasıyla ilgili görüşünü HaberVs ile paylaştı: Bu, karar haber alma hakkının da ihlali demek.

Özgür Gündem’in kapatılmasını “basına vurulmuş darbe” olarak gören dört gazete manşete taşırken, diğerleri için haber değeri taşımadı.
Bir yıl önce Ahmet Şık ve Nedim Şener’in de dahil olduğu gazeteciler gözaltına alındığında 60 gazeteci hapisteydi, şimdi bu sayı 139

Bilgi Üniversitesi öğrencilerinden bir grup, Şırnak Uludere'de 35 sivilin TSK bombalarıyla öldürülmesini protesto etti.

Gazetecilere göre medya her dönemin iktidarının tercihlerine göre bir düşman üretiyor ve savaş söylemi geliştiriyor

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), İstanbul Sütlüce’deki AKP İl Başkanlığı önünde ‘Sivil İtaatsizlik’ kapsamında oturma eylemi gerçekleştirdi. Eyleme yaklaşık 500 kişi katıldı. Kürtçe ve Türkçe “Biji serok Apo” (Yaşasın başkan Apo) ve “Öcalan’a uzanan eller kırılsın” şeklinde sloganların atıldığı eylemde, BDP il yönetiminden Felemez Erkan konuştu. Erkan, çatışma ortamı olmaması için uyarılarda bulunarak “Biz buraya yalnızca sesimizi duyurmaya, isteklerimizi bildirmeye geldik” dedi. Erkan, hükümetten siyasi tutukluların serbest bırakılmasını, askeri operasyonların durdurulmasını ve yüzde 10 seçim barajının indirilmesini talep ettiklerini belirtti. Dışarıda eylem sürerken, AKP binasının içi eylemden habersizdi. AKP İl Basın Danışmanlığı’na eylem hakkındaki görüşleri sorulduğunda “ne eylemi?” yanıtı alınması içerinin dışarıda olanlardan habersiz olduğunu gösteriyordu. Zira herkes akşam yemeği ve sonrasında mitetvekilleriyle yapılacak toplantının hazırlıklarını sürdürüyordu. Eylemin başlamasına yakın yaklaşık 30 polis varken, eylemcilerin sayılarının artmasıyla, 15 dakika içerisinde emniyet güçlerinin de sayısı 300’e çıktı. Polis, AKP İl Başkanlığı binasının önünde oturan eylemcileri kaldırarak, binanın karşısındaki Haliç kıyısına kadar götürdü. İstanbul Valiliği, olası bir çatışma için özel timi panzer ve göz yaşartıcı bombalar ile eylemde hazır bulundurdu. Eyleme katılan Nevzat Çeşme, “Biz savaşmak istemiyoruz, barışmak istiyoruz. Amacımız kamuoyununun dikkatini çekmek, sivil itaatsizlik kararımızın sürdüğünü göstermek” dedi. Eyleme katılanlar arasında yedi çocuğuyla birlikte gelen Berfin Kara, “Başbakan anadilde eğitim hakkımızı versin, çocuklarımla birlikte bizi dağa kaçırmasın” diyerek hükümetten talepleri doğrultusunda adım atılana kadar, oturma eylemlerinin devam edeceğini ifade etti.
Gazi mahallesinde kahvehanelerin ve bir pastanenin taranmasıyla başlayan olayların üzerinden 16 yıl geçti. Olaylarda hayatını kaybeden 22 kişi, olayların yıldönümünde anıldı ve faillerin cezalandırılması istendi. Gazi mahallesinde sivil toplum örgütü ve siyasi partilerin katılımıyla gerçekleşen gösteri, Eski Karakol Durağı önünden başlayıp, olaylarda hayatını kaybedenlerin mezarı başında son buldu. BDP İstanbul milletvekili Sebahat Tuncel, Gazi Olaylarının aydınlatılması için verdikleri önergelerin iktidar tarafından reddedildiğini söyledi. Türkiye’nin bu olayı aydınlatması gerektiğini belirten Tuncel,“Gazi, Türkiye’nin kendi geçmişiyle yüzleşmesi açısından bir fırsat. Gazi aydınlatılmadan Maraş, Sivas, Dersim, Zilan aydınlatılamaz. Çünkü bu katliamın arkasındaki zihniyet, Türkiye’deki farklı kültür ve kimlikleri kendisine tehdit ve bölücü gören zihniyettir.” dedi. Göstericilerin “Gazi’de düşene, dövüşene bin selam”, “Gazi şehitleri ölümsüzdür”, “Dersim, Sivas, Koçgiri unutulmaz hiçbiri…” sloganlarıyla yürüdüğü gösteride hiçbir olay yaşanmadı. Yürüyüşe BDP İstanbul milletvekili Sebahat Tuncel’in yanısıra, olaylarda hayatını kaybedenlerin aileleri, Metin Göktepe’nin annesi Fadime Göktepe, CHP milletvekili Mehmet Sevigen ve ESP Genel Başkanı Figen Yüksekdağ da katıldı. Avukat Remzi Kazmaz, Ergenekon davası iddianamelerinde Gazi olayının adının geçmesine rağmen hala gündeme gelmediğini belirtti. “Bu ülkede faili meçhulleri temizleyeceğiz” denmesine rağmen, başka şeylerin üzerine gidildiğini kaydeden Kazmaz, Savcı Zekeriya Öz’ün ‘Bu olayı aydınlatacağım’ demesine rağmen, aileler ve müdahil avukatları hala çağırmadığını söyledi. Olaylarda hayatını kaybeden Zeynep Poyraz’ın babası Cemal Poyraz’ın, yaptığı konuşmada 12 Mart 1995’te yaşananları anlattı ve faillerin yargılanmasını istedi. Teyzesiyle aynı adı taşıyan Zeynep Poyraz da teyzesine yazdığı mektubu okudu.12 Mart’ta ne oldu 12 Mart 1995 akşamı Alevilerin, Kürtlerin ve sol görüşlülerin yoğun yaşadığı Gazi Mahallesi’nde kahvehaneler ve bir pastane, şoförü öldürülüp gasp edilen bir taksiden açılan ateşle taranır. Açılan ateşle Alevi dedesi Halil Kaya hayatını kaybeder ve 5 kişi yaralanır. Gazi Mahallesi’nde olayı protesto eden halka polis ateş açar. 15 Mart’ta, Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nden cenaze törenine gelmek isteyenleri, engellemeye çalışan polis ve özel tim, kitlenin üzerine yine ateş açar. Böylece 12-15 Mart arasında toplam 22 kişi […]

Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi yönetiminde, bağımsız araştırmacılar tarafından Belgeleme ve Raporlama Yoluyla Türkiye’de Ayrımcılıkla Mücadele Projesi kapsamında hazırlanan ayrımcılık izleme raporlarının ön sunumu bugün gerçekleştirildi. Taslak raporda Ocak-Haziran 2010 dönemi içerisinde Türkiye’de yaşanan ırk veya etnik köken, din veya inanç, engellilik, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temellerinde ayrımcı muamelelere yer verildi. Çalışma yürütülen 4 ana başlıkla ilgili istihdam, eğitim, mal ve hizmetlere erişim konusundaki ayrımcı uygulamaların nedenlerinin ve çözüm önerileri sunularak aktarılan raporla Türkiye’de ayrımcılığın varlığı ve yoğunluğu hakkındaki bilginin yaygınlaştırılması hedefleniyor. Tüm hizmetler Sünnilere Türkiye’de din veya inanç temelinde ayrımcılığım izlenmesi raporu, Ergün Kayabaş ve Özgür Mehmet Kütküt tarafından hazırlandı ve sunuldu. Medya taraması, resmi verilen ve akademik çalışmaların kaynaklık ettiği raporda Aleviler, Ateistler, Bahailer, Bulgar Ortodokslar, Caferi Şiiler, Ermeniler, Gürcü Ortodokslar, Keldani Hıristiyanlar, Museviler, Nesturiler, Protestan mezhepleri, Roman Katolikler, Rum Ortodoks Hıristiyanlar, Sünni Müslümanlar, Süryaniler, Yehova Şahitleri ile Yezidilerle ilgili 15 ilde meydana gelen 20 vakaya yer verildi. Ergün Kayabaş, sağlık ve barınma alanında din veya inanç temelinde hiç bir vaka bulamadıklarını söylerken, istihdam alanında ÖSYM’nin yaptığı KPSS (Kamu Personel Seçme Sınavı) ve KPDS’ye (Kamu Personel Dil Sınavı) girmek isteyen başörtülü adayların başvurularının kabul edilmemesine dikkat çekti. Hükümetin bu konudaki düzenlemelerinin, başörtülü kadınların tereddüt yaşamasını engellemediğini ifade eden Kayabaş, “Sanki hükümet değiştiğinde bu konuda atılan tüm adımlar da kalkacakmış gibi bir kanıya vardık” dedi. Kayabaş, eğitim alanında zorunlu din dersleri ile ders kitaplarında yer alan ayrımcı ifadelere yapılan itirazların sonuçsuz kaldığını dile getirdi. Özgür Mehmet Kütküt, nüfus cüzdanlarındaki din hanesinin boş bırakılması veya farklı inançların yazılmasıyla ilgili ayrımcı uygulamalardan söz ederken, “Alevi vatandaşlar Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesini talep ediyorlar ancak reddediliyor” dedi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm hizmetlerinin Hanefi-Sünni inanca mensup yurttaşlar için olduğunu söyleyen Kütküt, “16-22 Nisan 2010 tarihleri arasında Kutlu Doğum Haftası yapıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı yetiştirme yurtlarından okullara, cezaevlerinden ana sınıflarına, kamu kurumlarından […]

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Araştırmaları Birimi’nden Dr. Müge Ayan Ceyhan, Eğitim Reformu Girişimi tarafından yürütülen Çift Dillilik ve Eğitim Projesi’ni dün Santral Yerleşkesi’nde sundu. “Bölünme kaygısından uzaklaşmak, farklılıkların zenginlik olarak kabul edildiği, barış içinde birlikte yaşayabildiğimiz bir toplum tahayyülünden söz etmenin artık zamanı gelmedi mi?” Bu sözlerle işe başladı Müge Ayan Ceyhan. Süregelen tartışmalar gösteriyor ki çift dilli eğitim bu tahayyülün tam da merkezinde yer alıyor. Ceyhan, uygun toplumsal ve pedagojik koşullar altında, doğru politikalarla hayata geçirilebildiği takdirde çift dilli eğitimin Türkiye’nin ileri götürülebileceği görüşünde. Bilgi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Birimi’nin Projeler Koordinatörü olan Ceyhan, projesini eğitimde çiftdilliliği, teknik boyutlarıyla ele alarak sundu. Avrupa Birliği mali desteği ile Eğitimde Haklar projesi kapsamında, pedagojik, dilsel ve toplumsal açıdan disiplinlerarası perspektifin sunduğu olanaklar çerçevesinde çiftdilliliği değerlendiren Ceyhan, kısa ve orta vadedeki çözüm önerilerini de anlattı. Türkiye çok dilli“Türkiye’nin etnik yapısındaki çeşitliliğin farkına varmamız gerek. Türkiye İstatistik Kurumu tarafından yapılan nüfus sayımlarında evde konuşulan dillere değinilmemekte” diyen Ceyhan, KONDA Araştırma’nın Milliyet Gazetesi için 2006’da yaptığı “Biz Kimiz?” adlı toplumsal yapı araştırmasını anlattı. Buna göre Türkiye’de konuşulmakta olan anadillerin dağılımı şu şekilde: Türkçe yüzde 85, Kürtçe/Kurmanci yüzde 12, Zazaca yüzde 1, Arapça yüzde 1,4, Ermenice yüzde 0,07, Rumca yüzde 0,06, İbranice yüzde 0,01, Lazca yüzde 0,12, Çerkezce yüzde 0,11, Kıptice yüzde 0,01. Türkiye’nin bu tür bir çokdilli yapıya sahip olması, çocukların önemli bir kısmının Türkçeden başka diller bilerek örgün eğitime başladığı anlamına geliyor. Türkiye’deki mevcut durumda Anayasa’nın 42’nci maddesinin; “Türkiye Devleti’nin dili Türkçedir ve Türkçeden başka hiçbir dil eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” şeklinde olduğunu söyleyen Müge Ceyhan, bu durumun tek istisnasının Lozan Barış Antlaşması’nda bulunduğunu dile getirdi. Buna göre, yalnızca azınlık gruplar olarak tanınan gayrimüslimlerin (Rum, Ermeni, Musevi) kendi dillerinde eğitim alma hakkına sahipler.Kürtler eğitime 1-0 yenik başlıyorMüge Ayan Ceyhan, Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’nın […]

Tarih Vakfı tarafından yürütülen “Toplumsal Uzlaşma Aracı Olarak Eğitimin Rolü Projesi” kapsamında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Bahar Fırat, “Alan Araştırması Raporu”nu Santral Yerleşkesi’nde sundu. Avrupa Birliği Komisyonu ve İstanbul İsveç Başkonsolosluğu’nun mali destek verdiği proje, 2009 yılının Şubat ayında başladı. 18 aylık proje çalışmasıyla toplumsal, kültürel ve siyasal alanda yaşanan çatışmaların çözümünde uzlaşma kültürünün yerleşmesi ve derinleşmesi için eğitimin oynayabileceği rolün Türkiye’de tartışmaya açılması ve bu çerçevede eğitime yeni yaklaşımların geliştirilmesi hedefleniyor. Araştırma; eğitim sürecinin ulusal kimlik ve vatandaş inşasında tarafsız bir araç olmadığını, hatta eğitimle toplumsal gruplar arasındaki eşitsizliklerin ve çatışmaların üretilmesi ya da sürdürülmesi arasında doğrudan veya dolaylı bir ilişki bulunduğunu ortaya koyuyor. Neden özellikle “Kürtler”Bahar Şahin Fırat ve ekibi alan araştırmasını, Temmuz 2009 ile Mart 2010 döneminde, 20 ilde 121 kişi ile yüz yüze yapılan mülakatlar şeklinde tamamladı. İller belirlenirken toplumsal çatışmaların en fazla yüzeye çıktığı yerlerin esas alındığını söyleyen Fırat, “Nüfusun nispeten homojen sayılabileceği illerin yanı sıra, en fazla göç alan ve Türk-Kürt çatışmalarının en çok gözlemlendiği illere öncelik verildi” dedi. Neden özellikle “Kürt sorunu” sorusuna, “Son yıllarda Türk-Kürt çatışmalarının şiddet içerdiğini görüyoruz. Bu eylemlerin çıkışı etnik farklılıklar. Diğer etnik grupların sorunlarını dışlayan bir bakış açısı yok.” şeklinde yanıt verdi. Eğitimin homojenleştirici, ulusu yaratmanın ve yeniden üretmenin ideolojik bir aygıt olduğunu belirten Fırat, “Tek tipleştirme ve asimile etme, eğitimin olmazsa olmaz bir parçası olarak algılanıyor.” dedi. Öğretmenlerin rolüBahar Fırat, araştırmanın ilköğretim 8. sınıf üstü öğrenciler ve farklı branşlardaki öğretmenlerle gerçekleştirildiğini ve görüşmelerde hazır soru setleri kullanılmadığını ifade etti. Türk ve Kürt kökenli kişiler ile konuşulduğunu ve kendi hikâyelerini, deneyimlerini aktarmalarına yardımcı olduklarını dile getiren Fırat, “Araştırmamızda Kürtler, eğitim sisteminde ayrımcılığa maruz kalıyor. Eğitim aracılığıyla bir vizyon veya gelecek sağlanmıyor, Türkleştirmeye çalışılıyor. Vasıfsız, sözleşmeli, kendi branşının dersini vermeyen öğretmenler tarafından eğitiliyor. Anadilde eğitim elbette olmalı ancak Türkçe eğitim ile de bir şeyler öğretilebilirdi.” şeklinde konuştu. Benden […]

Batman Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün düzenlediği, Yapım 13 Film Prodüksiyon işbirliği ile 12-13 Kasım 2010 tarihleri arasında gerçekleşecek olan Yılmaz Güney 1. Kürt Kısa Film Festivali için başvurular sona erdi. 40 yönetmene ait 43 adet filmi, yönetmen ve yapımcı Fatih Akın, yönetmen Özcan Alper, yönetmen Kazım Öz, yönetmen ve sinema eleştirmeni Ahmet Soner, yapımcı Suncem Koçer ve yazar Yavuz Ekinci değerlendirecek. Dereceye giren ilk 3 filme 5 bin, 3 bin ve 2 bin lira ödül verilecek. Bir de halk jürisi özel ödülü olacak. Kürt film festivali fikri Batman Belediyesi Kültür Müdürü Ali Sarıpınar, 2009-2014 stratejik eylem planlarını hazırlarken Kürt kültür ve sanat çalışmalarını teşvik edici Kürt Tiyatro Günleri, Kürt Edebiyat Günleri ve Hasankeyf Kültür Sanat Festivali gibi etkinlikler yapıldığını belirtti. Sarıpınar, Kürt Kısa Film yarışması fikrinin de bu yaklaşımın bir sonucu olarak ortaya çıktığını söyledi. Batman’ın tutuklu bulunan belediye başkanı Nejdet Atalay da, “Bir coğrafyada yaşanılan bir hikayeyi, en iyi o coğrafyada konuşulan dil anlatır” diyerek genç Kürt sinamacıları cesaretlendirmeye yönelik bir festival olacağını vurguladı. Neden Yılmaz Güney? Yılmaz Güney’in Türk sineması ve Kürt halkı için büyük bir değer olduğunu belirten Ali Sarıpınar, “Alternatif sinema adına yola çıkan tüm genç sinemacılar birgün Yılmaz Güney gibi olmayı hayal ettikleri bilinen bir gerçektir” dedi. Sarıpınar, Batman Belediyesi’nin 2005 yılında açmış olduğu sinema salonunun adının Yılmaz Güney Sinema Salonu olduğunu söyleyerek, böylesi bir etkinliğin adının da Yılmaz Güney olması gerektiğini belirtti.Kürtçe diyalogların kullanımı zorunlu Festivale katılan filmlerin katılma şartları arasında “Kürtçe diyalogların kullanımı zorunludur. Kürtçe’nin yanında diğer bütün dillerin kullanımı da serbesttir” ibaresi yer alıyor. Türkçe, Kürtçe ve İngilizce altyazılı olacak filmlerin ödülleri 14 Kasım 2010 tarihinde verilecek. Kültür Müdürü Ali Sarıpınar, beklentilerinin üzerinde bir katılım olduğunu belirterek “Bu organizasyonun, Kürt sinemasının gelişmesine katkı sağlayarak önümüzdeki yıllarda uzun metrajlı filmlerin yer alacağı büyük bir organizasyona dönüşmesini diliyorum” dedi.

2010 yılıydı… O dönem Türkiye’de, Bursaspor’da forma giyiyorum. Ülkenin bir ucundan bir ucuna deplasmana gitmiştik. Rakip Diyarbakırspor’du. …Tam hatırlamıyorum ama, ülkede durum bir hayli karışıktı. Bir nevi iç savaş durumu vardı sanırım. Kürt ve Türk halkı arasındaki gerilim futbola bile bulaşmıştı. Neyse, ligin ilk yarısında bizim taraftar Diyarbakırspor taraftarına yönelik bazı ırkçı tezahürat yapmışlar. Tabii ben anlamıyorum ne dediklerini. Biz de ikinci yarıda onların sahasında maç yapacağız ama havaalanına iner inmez polisler karşıladı bizim kafileyi ve kalacağımız otele onların eşliğinde sanki birer suçluymuş gibi gittik. Odamda uyumayı planlıyorum normal olarak ama imkan var mı? Cama doğru gitmemle, otelin hemen önünde patlayan havai fişekleri, otele doğru atılan taşları görmem ve tekrar yatağıma doğru yönelmem bir oldu. Ertesi gün maçın oynanacağı stada da yine iki polis otobüsüyle gittik. Ben de gerilmiştim ama pek de belli etmiyordum bizim çocuklara. Sahaya ısınmak için çıktığımız anla birlikte yoğun bir tezahüratla karşılaştık ama maçın başlamasına saniyeler kala Bulgar kalecimize kale arkasından taşlar atılmaya başlandı. Sonra hakem maçı başlattı. Stadı dolduran insanların gözlerindeki öfke 50 metreden bile fark ediliyordu adeta. Neden böyle öfke ve kin dolu olduklarını çözemedim normal olarak ama maç iyice çığrından çıkmaya başlamıştı. 15-16. dakikalardaydık… Bizimkilerden biri korner kullanmak için köşeye gelmişti. Hemen arkalarında duran emniyet görevlilerinin kalkanlarını aşan bir taş, yan hakemlerden birine isabet etti ve hakem yere yığıldı. Önce hakem dörtlüsü soyunma odasına gitti, sonrasında biz. Formalarımızı hızlıca çıkartıp eşofmanlarımızı giydik tekrar ve geldiğimiz gibi iki polis otobüsüne binip stattan çıkarıldık. Otobüsün camlarından içerisi gözükmüyordu ama etraftaki insanlar, bizim Bursasporlu futbolcular olduğumuzu, önümüzde bize eskortluk eden polis arabalarından anlamıştı. Oturduğum cama kocaman bir taş isabet etti ve cam tuzla buz oldu. Sonra kendimi koridora attım. Herkes otobüsün koridoruna sığmaya çalışıyordu. Aracın içindeki emniyet görevlisi, şöföre “Çabuk çabuk, daha hızlı sür” diye bağırıyordu. İlerlediğimiz her metrede onlarca taş fırlatıldı otobüse. Sanıyorum taşı atanlar […]

başlıklı yazısında, üç gün geçmesine rağmen haberi görmemekte direnen gazetecilere sesleniyordu. Medya, Altan’ın ancak bu üçüncü yazıyı kaleme aldığı gün habere yavaş yavaş yer vermeye başlamıştı. Ama bu “ilgi” bile olayın daha ziyade adli tıbbı ilgilendiren yönü ve “kaza”nın oluş şeklini anlama çabasıyla sınırlı kalıyordu. Kimse Türk askerinin mühimmatından olabileceğine ihtimal vermek istemiyordu, zaten neticede suç “cismin” üstüne tahtayla vuran Ceylan’ındı! Ceylan Önkol’un nasıl öldüğü (öldürüldüğü?) hâlâ tam olarak anlaşılabilmiş değil. Olayı “terörle mücadele” ya da “terör örgütünün eylemi” kapsamında değerlendirmeyi bile başaran savcılık, bir sorumlu bulamadı. Serap Eser ve Ceylan Önkol. Kaybettiğimiz bu iki can, medyada diğerinden daha az yer almayı hak etmiyordu. Serap İstanbul’da öldü. Buna Abdullah Öcalan’ın hücre koşullarını protesto eden göstericilerin attığı molotof kokteyli neden oldu. Ceylan Diyarbakır’da öldü. Ateş edilme iddiası yanlış ise, buna yerde bulduğu “askeri mühimmat” neden oldu. Aralarında ne fark vardı?

HaberVs Anayasa Mahkemesi, Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP), kapatılmasına karar verdi. DTP’nin “terör faaliyetlerin odağı haline geldiği” iddiasıyla, “ teröre bulaşmış bir partiye ifade özgürlüğü hakkı tanınamayağına” hükmeden mahkeme Abdülkadir Fırat, Ahmet Ay, Ahmet Türk, Orhan Miroğlu, Selim Sadak, Aydın Budak, Aysel Tuğluk ve Leyla Zana’nın da aralarında bulunduğu çok sayıda üye ve yöneticisine de siyaset yasağı getirdi. Mahkeme DTP eşbaşkanı Ahmet Türk ve DTP Diyarbakır milletvekili Aysel Tuğluk’un milletvekilliklerinin de düşürülmesine karar verdi. Anayasa Mahkemesi’nin aldığı bu kararla DTP 14 Temmuz 1993’ten Halkın Emek Partisi’yle başlayan süreçte kapatılan 7. Kürt partisi oldu. Kılıç açıkladı Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç bugün (11 Aralık 2009) akşam saatlerinde yaptığı açıklamada, DTP’nin ”Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine eylemlerin odağı haline geldiğinin anlaşıldığından Siyasi Partlier Kanunu’nun ilgili maddesi gereğince oybirliğiyle kapatılmasına karar verilmiştir” dedi. Partinin tüm mal varlığına el konularak Hazine’ye iade edileceğini de belirten Kılıç, “Yapılacak eleştirileri şimdiden görebiliyorum. Verilecek kararın zamanlaması için verilen tarihin amaçlı olduğu söylendi. Bu yorumlar çok acımasız. Biz 2 yıldır bu davayı görüşüyoruz..Eksiklliklerimiz vardı ve bu eksiklikler raportörümüz aracılığıyla giderilmeye çalışıldı ve bu zamana denk geldi. Bir siyasi partinin terörü ve şiddeti meşrulaştırmaya çalışması uygun değildir. Anayasa Mahkemesi terör ve şiddeti barışçıl çabalardan ayrı tutarak kararını vermiştir” dedi. DTP’yle ilgili verilen kapatma kararı yarın (12 Aralık) Resmi Gazete’de yayınlanacak. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararı DTP’te tevdi edecek ve partinin tüzel kişiliği sona erecek, malvarlığı hazineye geçecek. Haklarında milletvekilliğinin düşürülmesi ve siyaset yapmaları yasaklama kararı verilenlerin siyasi yasakları da başlayacak. “Parti kapatmakla sorun çözülemez” Siyaset yasağı getirilen Ahmet Türk, Anayasa Mahkemesi’nin kararının açıklanmasından sonra yaptığı açıklamada dana önceki sözlerinin arkasında durduklarını belirterek parti kapatma kararlarıyla sorunun çözülemeyeceğini söyledi. Sancılı bir süreç yaşandığını belirten Türk, “Elbette demokratik siyasette parti kapatmak, bir umutsuzluğu derinleştirir. Ama biz bütün buna rağmen Türkiye’de barışın yakalacağına inanıyoruz. Bu sancılı sürecin uzamaması, herkesin yeniden düşünmesi ve […]

Ülkenin doğusunda da batısında da sokaklar kaynıyor. Hükümetin ilan ettiği Kürt açılımı sürecinde, dağdan inerek Türkiye’ye gelen PKK militanlarının karşılama görüntüleriyle başlayan gerginlik sonucu nükseden Kürtlere yönelik linç girişimleri ülke geneline yayıldı. 30 yıldır savaştırılan iki toplum ve kardeş kavgasının öyle oldubittiyle çözülecek bir sorun olmadığı anlaşıldı. Ortaya atılan milliyetçi, şoven kıvılcımlar sokakta karşılık bulmaya başladığı bir sırada da Tokat’ın Reşadiye ilçesinde 7 askerin PKK saldırısyal öldürülmesi bu olayları çığırından çıkarakacak bir hale getirdi. İnternetteki sosyal paylaşım sitelerinde dahi önü alınamaz bir ırkçılık hakim oldu, oluyor. Sürece yaptıkları açıklamalarla adeta destek veren MHP ve CHP liderleri ise kışkırttığı kitleyi kontrol edemiyor ya da etmek istemiyor. Bir yandan batıda saldırıya uğrayan Kürtler, ülkenin doğusunda da sokakları savaş alanına çevirmiş durumda. Hemen her gün bir kentten polisle çatışma ya da gösteri haberleri geliyor. Batıdaki kimi kentlerde de zaman zaman yaşanan sokak gösterilerinde acı sonuçlar da ortaya çıkıyor. İstanbul Küçükçekmece’de 8 Kasım günü İETT otobüsüne atılan molotof kokteyli sonucu lise öğrencisi Serap Eser’in yaklaşık 1 ay komada kaldıktan sonra ölmesi bunun en yakın örneği. Açılım saldırıları kapsamıyor Aralarında PKK militanlarının da bulunduğu 34 kişinin Türkiye’ye dönüş yapmasından sonra başlayan sözel saldırılar, İzmir’de DTP konvoyuna yapılan saldırıyla filli hale geldi. Saldırılar toplumsal bir hestiriyle ülke genelinde Kürtlere yönelik linç girişimlerine dönüştü. İşin ilginci bu saldırıların hiç birinde şu ana dek tutuklanan olmamasıydı. Anlaşılan o ki, hükümetin demokratik açılımı, Kürtlere ve partileri DTP’ye yönelik linç girişimlerini engellemeyi içermiyordu. Polise attıkları taşlar nedeniyle yıllarca hapis cezasına çarptırılan Kürt çocuklar hapishaneleri doldururken, DTP binalarına kurşun sıkmak, taşlamak ve Kürt mahallerini basmak serbest. İç savaşa doğru mu gidiyoruz, yoksa iç savaş çoktan başladı mı derken sokaklarda çatışmalar başladı bile. İzmir’de tehlikeli prova 22 Kasım’da İzmir’e gelen Demokratik Toplum Partisi (DTP) Genel Başkanı Ahmet Türk’ü karşılamak için oluşturulan araç konvoyuna, ülkücülerin başını çektiği kalabalık bir grup taş ve sopalarla […]

“Copu ağzımıza soktuktan sonra, dişlememiz istenir ve sonra da hızla çekerlerdi. Dökülen dişlerimize bakıp gülerlerdi”… “Sıkı yönetim komutanları tabiiki bu işin çok farkındaydılar. Sıkıyönetim karargahının ilerisinde bir sorgulama merkezi var. Oradaki işkenceyi bilmemesi mümkün mü? Onun gözetiminde, deneyiminde oluyor. Oradan sesler geliyor, bağırmalar geliyor”… “13 yıl cezaevinde tutuklu kaldım. 3 kez idam cezasını çarptırıldım. Bu süre zarfında toplam 3 kez mahkemeye çıkmamışımdır”… “Ortaçağdaki Engizisyon mahkemeleri gibi; basarsın işkenceyi, alırsın itirafı, verirsin cezayı, 12 Eylül’ün adaleti buydu”… “O dönemde sıkıyönetim komutanları ‘kim daha çok adam asacak’ diye yarışıyorlardı”… “12 yıl cezaevinde tutuklu kaldım. Yargıtay kararıyla tahliye oldum. Şu anda dosyam kayıp, yargılandığımı bile kanıtlayacak durumda değilim.” Hesaplaşılamayan yakın tarih Yukarıda, farklı kişilerin ağzından anlatılanların hiç biri kurgu değil, yakın tarihimizin hesaplaşamadığımız gerçekleri. Üzerinden neredeyse 30 yıl geçtikten sonra, 12 Eylül 1980 darbesiyle bu toplumun üzerinden geçenin ne olduğu ve nasıl geçtiği daha yeni yeni anlatılmaya başlanır oldu. Az okuyan Türkiyelilerin bir kısmının kitaplardan öğrenebildiği travmalar; filmler, diziler ya da belgesellerle anlatılır oldu. Hepsinin tek bir istediği vardı: Anayasal zırhla korunan darbecilerin yargılanması. Sadece 5 general değil… Onlardan biri, “12 Eylül Adaleti” isimli belgesel Ankara ve İzmir’den sonra İstanbul’da da ilk kez izleyicisiyle buluştu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu’nda yapılan gösterimin izleyicileri ise çoğu 12 Eylül’de Mamak, Metris, Diyarbakır askeri cezevlerinde kalmış kişilerdi. Belgeseli izlemeye gelen dönemin tanıkları ve yeni kuşaktan yaklaşık 400 izleyici gösterimin yapıldığı her iki salonu da doldurmuştu. Vakıf Başkanı Cahit Akçam’ın gösterimden önce yaptığı konuşmada “ Belki yüreğimiz acıyacak ama biz 12 Eylül döneminin sadece insanlara acı veren ve mağdur eden bir dönem olarak anlatılmasına itiraz ediyoruz. 12 Eylül aynı zamanda askeri darbelere, faşist cuntalara karşı mücadelelerin tarihinin yazıldığı bir mücadele dönemidir. Onun için biz bu belgesel ve devamında, 12 Eylül’den hesap sormanın sadece beş generalle sınırlı bir iş olmadığını, 12 Eylülcülerin tümünden hesap sormak gerektiğini düşünüyor ve […]

“Gizleyemez yüzlerine işlenmiş sürgünleri, pirlerin ak sakalı her teli ayrı bir yaradan beslenir, ‘38’ den beri yürekleri ‘şark çıbanı’, anlatsalar masal, sussalar ağıt. gözü lal, dili lal, yüreği lal, yol anlatır o susar, su anlatır o dinler bir hüzün anıtıdır dersim sürgünü, yarası gizli, umudu lal.” (Ali Erenler) Saatli maarif takvimlerinin her güne bir gün düşen yaprakları Nisan ayı başını gösterdiğinde yazılırdı; mevsimlerden bahar, günlerden Kırlangıç Fırtınası olduğu. Göç mevsimine denk düştüğünden böyle anılan bu fırtınada, esip gürleyen gökyüzüne karşı sadece kırlangıçlar kanat çırpabilir. Güçlünün güçsüzü yok etmesine dayalı bu fırtınada sadece kanadı en kuvvetli olanlar sağ kalıp yoluna devam edebilir. Yanıbaşındakinin yok oluşuna, kanadının kırılıp ölümüne tanık olmuş kırlangıçlar kendilerinden sonra gelenlere, adeta soylarını kurutmayı amaçlayan bu fırtınayı ve benzer acıların tekrar yaşanmaması için bu afetten nasıl kurtulacaklarını anlatıp dururlar. Yaşanan acıların gelecek kuşaklara anlatılmasının tek amacı vardır, acıyla yüzleşip yaşamlarını sürdürmenin yolunu öğrenmek. Türkiye’nin maalesef geçmişi de adeta, yüzleşmesi eksik kalmış bir kırlangıç fırtınasına benziyor. Mesela, bugün hala rakamlarla tartışılan; kiminin soykırım kiminin katliam dediği Osmanlının son döneminde Ermeniler’in yaşadıkları… Sonra, çok değil 15 yıl geriye gittiğimizde, hala sürüp giden bir savaşın sonucu olarak boşaltılan 4 binden fazla yerleşim yeri ve göçe zorlanan onbinlerce insan çıkıyor karşımıza. Dersim’de zamanı ikiye bölen tarih: 1938 1915’le günümüz arasında bir yerde ise Dersimliler’in yaşadığı sürgün acısı hala taze ama hala tartışmadan uzak duruyor yerli yerinde. Modern Türkiye tarihindeki belki de en kara sayfa 1937 ve 1938 yıllarında Dersim bölgesinde yaşanan insanlık dışı eylemler. Bu yıllarda “tek millet” yaratmak isteyen anlayış, on binlerce savunmasız kadın, çocuk, yaşlı insanı ve hiçbir suçları olmadığı halde yok etti. Ölenlerin sayısının 40 binden az olmadığı araştırmacıların ortak görüşü. 10-12 binden az olmayan sayıda bir insan grubunun ise “batıya” muhacirliğe gönderildiği tahmin ediliyor. Kesin rakamlar verilemez; resmi istatistikler yok ve arşivler kapalı. Bu tarihteki olaylar Dersimlilerin hafızasında “milat”tır. […]

Hükümetin Kürt sorunun çözümüne ilişkin başlattığı girişimler, sorunun çözümünde izlenecek yol haritasının içeriği belli olmasa da sert bir siyasi tartışmayı başlattı. Hükümet siyasi parti temsilcileri ve sivil toplum kuruluşları temsilcileriyle görüşmelere başlarken CHP ve MHP liderleri başlatılan girişime muhalefet ediyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Bitlis gezisi sırasında Güroymak ilçesini Kürtçe adı olan “Norşen” diye anması ise en sert tartışmaları başlatan olay olmuştu. Cumhurbaşkanı Gül’ün dillendirmesiyle anımsanan yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesi uygulamasının başlangıcı cumhuriyetin ilk yıllarına dek uzanıyor. Uygulamanın başlamasıyla birlikte bugüne dek 75 bin yerleşim yerinden 30 bininin adı değiştirildi. Bu uygulama en çok Karadeniz ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da görüldü. İçinde ‘kızıl, çan, kilise’ kelimesi olan; ’Kürt, Gürcü, Tatar, Çerkez, Laz, Arap, muhacir’ gibi kelimeler içeren yerleşim yerlerinin isimleri de ‘sakıncalı’ görülerek bulundukları ortamda “bölücülüğe meydan vermemek” amacıyla değiştirildi. 75 bin yerleşim yerinden 30 bininin adı değişti Demokratik Toplum Partisi (DTP) Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan bu sorunu geçen yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşıyarak bir kanun teklifi verdi. Kaplan’ın kanun teklifi, diğer kültürleri temsil ettiği için ismi değiştirilen köy, mezra, il, ilçe ve coğrafi yerlerin eski isimlerinin yeni isimlerle birlikte kullanılmasına ilişkindi. Son 50 yılda değişik dil ve kültürleri temsil eden 30 binden fazla yerleşim yerinin adının değiştirildiğini belirten Kaplan, kanun teklifinde ismi değiştirilen köy, mezra, il, ilçe ve coğrafik yerlerin eski isimlerin yeni isimlerle birlikte kullanılmasını talep etti. Kaplan, TBMM’de yaptığı basın toplantısında yer isimlerinin değiştirilmesinin ilk kez 1925 yıllında Artvin’de Gürcüce olan yerleşim yerlerinin değiştirilmesiyle başladığını ve 1940 yıllında İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan 8589 Sayılı Genelge ile resmileştirildiğini ancak 2. Dünya Savaşı nedeniyle söz konusu yasanın çok fazla hayata geçirilemediğini söyledi. Cumhuriyet’in üzerine kurulduğu Mezopotamya, Trakya ve Anadolu’nun birçok medeniyete ev sahipliği yaptığını ve büyük bir zenginlik taşıdığın belirten Kaplan, “İsim değişikliğini yasal hale getiren 1949 yılında çıkarılan 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu’dur. Bu yasa uyarınca 1957 yılında […]

Dün tam anlamıyla çocuklara ayrılmış bir gündü. Sokaklarda çocuklar için hazırlanmış şenlikler, tüm televizyon programlarında farklı farklı maharetlerini sunan ve hatta devletin zirvesine oturan çocuklar. Televizyonda hangi kanalı açsak, ya kendinden geçercesine İstiklal Marşı okuyan bayrak renkli bir kız, ya da milli dansımız haline gelen kolbastı oynayan kızlı erkekli gruplar vardı. Barış Manço şarkıları söylendi, dünya çocuklarıyla kardeşlik mesajları verildi. Devletin zirvesiyse her sene olduğu gibi koltuğunu yarım saatliğine çocuklara bıraktı! Başbakan’ın koltuğuna oturan 23 Nisan Başbakanı 10 yaşındaki Ecem Gülce Uçar, Başbakan’dan bile daha iyi manevralarla cevapladı sorulan soruları. “Kriz” dediler, “Çok da etkilenmedik” dedi. “Maaşlar yetmiyor” dediler, “Dişimizi biraz sıkmak lazım” dedi. “Ermenistan sınırı” dediler, “Azeri dostlarımızı üzmek istemeyiz” dedi. “Kabine’de revizyon” dediler, “Daha koltuğa yeni oturdum, revizyonu konuşmak için erken değil mi” dedi. Ecem yaşından beklenmeyecek cevaplarla Başbakan’ı aratmasa da Cumhurbaşkanı Gül’ün koltuğuna oturan 4. sınıf öğrencisi Büşra Kılıç, 23 Nisan Cumhurbaşkanı olsa da çocuk olduğunun unutulmamasını istedi. Bir gazetecinin siyaset içerikli sorusu üzerine “Ben çocuğum, bana neden böyle şeyler soruyorsunuz” diye cevap verdi. Evet, o çocuktu ve diğer tüm çocuklar gibi siyasete, devlet işlerine, ekonomiye kısacası büyüyünce sıkça bulaşmak zorunda kalacağı konularla ilgilenmek zorunda değildi. Onun görevi çocuk olmaktı, çocukluğunu yaşamaktı.Doğu’da çocuk olursan… Peki ya Seyfi? O da henüz çocuk. 12 yaşında. Tıpkı Batı’daki tüm çocuklar gibi o da bugün eğlendirilmek, kendini önemli hissetmek istiyordu. Ama o ülkenin en doğusunda doğmuştu, teni batıdakilerden daha esmer, konuşması daha gırtlaktandı ve bir de polise taş atmış bulunuyordu. Doğal olarak onun için gün, elinde balonla eve dönerek değil, beynindeki kanamayla hastaneye yetişerek bitmeliydi. Hakkari’de günlerdir süren DTP’ye yönelik operasyon kapsamında Dağgöl ve Bağlar mahallelerinde slogan atan göstericilere polis tarafından müdahale edildi. Polis araçlarına taş atan göstericilere biber gazı ve tazyikli suyla müdahale eden Özel Harekat Timi’nden bir polis, 12 yaşındaki Seyfi Turan’ı yakalayarak tekme ve yumruklarla dövdü. Polis yere […]