Etiket milli takım

TBF’nin gençlere teklifi var

Türkiye Basketbol Federasyonu, 2017 yılında Türkiye’de gerçekleşecek Avrupa Şampiyonası için gönüllü gençlere ihtiyaç duyuyor. Gençlerin bu teklife ilgisi büyük.

Devlerin rakipleri de dev

Avrupa'nın hâlâ en korkulan ekiplerinden Türkiye'nin Avrupa Basketbol Şampiyonası’ndaki rakipleri Rusya, Yunanistan ve İtalya'ya karşı şansı ne?

Hata Hiddink’te mi?

Beşinci dakikada direkten dönen top, Hırvatistan karşısında "mucizeci" ruhu çağırabilirdi, olmadı. Hata görevden alınması beklenen Hiddink'te mi?

Trapattoni ve Kadir Topbaş

) Ne oldu o proje? Türkiye’nin önde gelen mimarları Topbaş’a cevaplarını basın yoluyla verdiler. Gelgelim Kartal Dönüşüm Projesi, dünyaca ünlü Mimar Zaha Hadid’e verildi. Peki, Topbaş’ın deyişiyle “şehri turizm merkezi haline getirecek” 2006 yılında çizilen o projeye ne oldu? Cevabı, MilliyetEmlak ekinin 25 Aralık 2009 tarihli “Kartal neden dönüşemedi” başlıklı haberinden alıyoruz: “(…) Zaha Hadid’in çizdiği projelerin başına neredeyse gelmeyen kalmadı. Zaten ilerlemeyisin sebeplerinden biri de bu oldu. Hadid, önce 1/5000 planlan teorik ve sembolik olarak ‘siluet’” bazında çizdi. Ama, İmar Kanunu’na ve İstanbul yönetmeliklerine uygun bulunmadı. Ve ‘uygunlaştırma’ çalışmaları başladı. Devreye İstanbul Metropoliten Planlama ve bazı özel şirketler girdi. Uygunlaştırma sonrasında 1/5000’lik planlar sembolik olarak 2 yıl önce Büyükşehir Belediyesi’nden geçerek askıya çıkarıldı ve onandı. Ancak planların sembolik olması, iptale neden olacaktı. Bu yüzden bu plan, sadece devam için bir kademe olarak düşünülmüştü. Daha sonra Zaha Hadid 1/1000’lik plan çalışmalarına başladı. Çünkü 1/5000’lik plan onanmadan 1/1000’liklerin çizim süreci başlayamıyordu. Bu seferki hedef, 1/1000’lik planlan ve buna bağlı olarak ‘yenilenmiş’ 1/5000’lik revizyonları seçim öncesi İBB ve Kartal Belediyesi meclislerinden geçerek onamaktı. Yurtdışında çizilmiş ve Türkiye’ye uyarlanmış plan, seçim öncesine Eylül 2008’e yetişti. Ancak, evdeki hesap, bir kez daha çarşıya uymadı. İlçe belediyesi 1/1000’likleri seçim öncesi hazırlayıp Büyükşehir’e gönderdi. İşler, bu aşamada 2009 yaz aylanna kadar kaldı. Bu sürede doğal olarak bütün planlama süreci de bekledi. En sonunda Büyükşehir Belediyesi, geçen ay Meclis gündemine almayı başarabildi. 1/5000’lik revizyonlu imar planlannı onadı. Bugünlerde askıya çıkması bekleniyor. Bundan sonra plan askıdan inince itirazlara cevap verilecek. Ardından 1/1.000’lik planlann Büyükşehir’de onanıp, Kartal Belediyesi’ne yollanması ve orada askıya çıkması bekleniyor.” Aynı çukur Uzun lafın kısası “Türk istemem” mantığıyla “dünyaca ünlü” bir ustaya çizdirilen proje, ödenen onca paraya rağmen bir türlü uygulamaya geçemiyor. Proje Türkiye’den bir mimara çizdirilseydi şu anda uygulanıyor olabilir miydi? Belki de. Ama en azından Topbaş’ın “bizimkiler çözemedi, başka alternatifler arayalım” demek için […]

Nerede o gençler?

) Bakan Özak, yakın gelecekte Türkiye’de Dünya Basketbol Şampiyonası, Kış Olimpiyatları gibi önemli spor organizasyonlarının düzenlenecek olmasını da ülkenin son yıllarda gerçekleştirdiği aşamaya bağlıyor: “Siz Avrupa’nın altıncı, dünyanın 16. büyük ekonomisi olursanız, İslam Konferansı Örgütünün başında siz varsanız ve ABD Başkanı ilk ziyaretini sizin ülkenize gerçekleştirirse, bunun değerlendirmesini de öyle yapmak lazım.” Başarı “teğet geçiyor” Büyüyen Türkiye ekonomisi, spor yatırımları ve lisanslı sporcu sayısındaki artış… Tüm bunlar dünya spor arenasında Türkiye’ye ne getiriyor? Örneğin, Özak’ın bahsettiği Kış Olimpiyatlarında, bir sporcumuzun madalya alacağını umabilir miyiz? Başarı, uluslararası alanda güreş ve halter dışında ismini tutarlı bir şekilde geçiremeyen Türk sporuna neden “teğet geçiyor”? Diğer taraftan, küçük yaş gruplarında mücadele eden sporcularımıza baktığımızda tümüyle farklı bir resimle karşılaşıyoruz. Türkiye, futbol da dahil olmak üzere 18 yaşın altındaki sporcuların katıldığı uluslararası turnuvalarda elle tutulur başarılara imza atıyor. Daha bu yaz, Genç Milli Basketbol Takımımız, Avrupa Şampiyonası’nda ev sahibi İspanya ile final oynadı ve Avrupa ikincisi oldu. Milli takımın, dünya şampiyonu İspanya’ya yenilmesi kimseyi üzmedi bile. Gençlerden iki ay sonra, bu kez Basketbol A Milli Takımımız Avrupa arenasındaydı. A milliler grup maçlarında, daha sonra final oynayacak iki ekibi, İspanya ve Sırbistan’ı yenmiş ancak çeyrek final uzatmalarında Yunanistan’a yenildikten sonra bir daha ayağa kalkamamıştı. Türkiye, finalistleri yendiği Avrupa Şampiyonası’nı sekizincilikle tamamlamıştı. Potadan havuza… Basketbolda yaşadığımız bu çelişkinin bir benzerine, geçtiğimiz günlerde İstanbul’da düzenlenen Avrupa Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası’nda tanık olduk. Türkiye 10-13 Aralık 2009’da gerçekleşen bu şampiyonaya genç bir ekiple katıldı. Milli takımda yer alan sporcuların çoğu, daha küçük yaşlarda katıldıkları turnuvalarda kürsüye çıkma başarı gösteren isimlerdi. Fakat alışa geldiği üzere Türkiye bu şampiyonayı da madalyasız kapadı. Turnuvada elle tutulur tek başarımız, 34 yaşındaki yüzümüz Derya Büyükuncu’nun, seçmelerinde Türkiye rekoru kırdığı 200 metre sırtüstü finalinde Avrupa beşincisi olmasıydı. HaberVs, Türkiye’nin genç kategorilerde kazandığı başarıyı yetişkinlerin yarıştığı turnuvalarda kazanamamasının nedenini havuzda aradı. Muhabirimiz Mert Oynargül milli takım […]

Thierry Henry, Fatih Terim ve utanabilme

” başlıklı imzasız haberde neler yazıyordu: “Görgü tanıkları sahada fitili ateşlenen kavganın tahmin edilemeyecek boyutlara ulaştığını, 1,5 dakika gibi kısa bir sürede yüzlerce yumruk ve tekmenin atıldığını belirttiler. Şiddet ve öfkenin zirveye tırmandığı anlarda zaman zaman bir kişinin üzerinde beş altı kişiyi bulduğu, futbolcuların dışında da olaylara onlarca insanın karıştığı ileri sürüldü.” Basın, gördüğünü de yazamadı o günlerde. Ya da yukarıdaki örnekte olduğu gibi imzasını atamadı, haberde geçmesi gereken isimleri anamadı. Eğer bu haber doğruysa “Bir kişinin üzerinde beş altı kişinin olduğu” kavgada kimin kalabalık taraf olduğuna siz karar verin: Deplasman takımı mı, evsahibi mi? Doğan Haber Ajansı’nın (DHA) kavganın tünel kapısındaki başlangıcına dair kısa görüntüsü dışında bir şey göremedik. (FIFA, DHA’ya kavga görüntülerinin neden kısa olduğunu da sordu. Ancak başka görüntü olmadığı yanıtını aldı.) Ama Futbol Federasyonu’nun, olayların Türk tarafından kaynaklanmadığını ispatlamak için medyaya dağıttığı, Fatih Terim’i, Emre Belezoğlu’nu devre arasında ortamı sakinleştirmek için çaba sarf ederken gösteren kayıtları bol bol izledik. Gerçekten de, en azından görüntü almaya çalışan kameralara saldırdığı bilinen Emre ne kadar da sağduyuluydu o gece! Terim: “Ülke olarak herkes üstüne düşeni yapmak zorunda” Ulusal takımı İsviçre karşılaşmasına hazırlayan Teknik Direktör Fatih Terim, ertesi gün yaptığı basın toplantısında “ulusal ruh halimiz”in ne olması gerektiğini açıklıyordu. Türkiye’nin ceza almaması için “Ülke olarak herkes üstüne düşeni en ince ayrıntısına kadar yapmak zorunda”ydı. “Hep birlikte hareket etmeli”ydik. Türkiye’ye karşı zaten önyargı var”dı. “Siyasilerimize, özellikle basınımıza çok iş düşüyor”du. İşte basınımız da, en ince ayrıntısına kadar, kendine düşen işi yapıyordu. Fatih Terim “vurun” dedi mi? “En ince ayrıntısı” sözü sonuna kadar da hak edilmiş olabilir. Çünkü kulübeden gelen bilgi, maçtan sonra Fatih Terim’in “vurun” dediğini söylüyor. Bunu bana, milli takımın o zamanki yardımcı teknik direktörlerinden birinin çalışma arkadaşı, geçen yıl söylemişti. Doğrudan, kulübedeki o isimden öğrendiğini söylemişti. Ben bu bilginin doğru olduğuna inanıyorum. Ve olaydan üç yıl sonra, havaalanında lig […]

Şampiyon olamayan dünya birincisi: İspanya

İçinde bulunduğumuz yıl içerisinde 100. yaşını kutlayan İspanya Futbol Federasyonu önderliğindeki İspanya Ulusal Takımı, 2008 yazında İsviçre ve Avusturya’da düzenlenen Avrupa Şampiyonası finalinde kupayı kazanarak tarihinde ilk kez FIFA dünya sıralamasında ilk sıraya yükseldi. Dünya Kupası kazanmadan bu sıralamada birinciliğe yükselen tek takım İspanya’nın futbol tarihi hayal kırıklıkları ile dolu. İlk resmi maçını 1920 yılında Belçika’da düzenlenen Olimpiyat Oyunları’nda Danimarka’yla oynayıp 1-0 kazanan ‘kırmızılar’, oyunları gümüş madalya ile tamamladı. Uruguay’da 1930’da düzenlenen ilk Dünya Kupası’na katılmayan ‘boğalar’, dört sene sonra İtalya’daki Dünya Kupası’nda çeyrek finalde ev sahibine boyun eğdi. Sonraki uluslarası turnuvalarda 1950’ye kadar, İspanya İç Savaşı ve II. Dünya Savaşı nedeniyle boy göstermeyen İspanyollar, 1950’de Brezilya’daki Dünya Kupası’nı dördüncü sırada bitirdi.Fakat 1962’ye dek düzenlenen hiç bir turnuvaya katılamayarak, başarılarını devam ettiremedi. İspanya, 1954 Dünya Kupası elemelerinde Türkiye’ye elendi. İlk büyük başarısını 1964’te ev sahibi olduğu Avrupa Kupası’nı kazanarak elde eden İspanya, 1984 yılında Fransa’da yapılan Avrupa Şampiyonası’nda ikinciliği elde edene dek, üç Avrupa, iki de Dünya Kupası’na katılamadı. 1966, 1978 ve 1982’deki dünya kupalarına da grup maçları sonrası veda ettiler. Meksika’da düzenlenen 1986 Dünya Kupası’nda ise Eric Gerets’li Belçika’ya çeyrek finalde penaltılar sonucu elendi. Türkiye’nin tek galibiyeti1954 ve 2009 yılları arasında dokuz kez karşılaştığımız İspanya’yı sadece bir kez mağlup edebildik. Dört maçı kaybettik, dört maç da beraberlikle sonuçlandı. Ulusal futbol takımımız İspanya’ya karşı tek galibiyetini, 1954’te İsviçre’de düzenlenecek Dünya Kupası elemelerinde aldı. Takımımız, Mart 1954’te İspanya’da oynanan ilk maçtan 4-1 yenik ayrıldı. Maçın İstanbul’da oynanan rövanşında Türkiye 1-0’lık sonuçla durumu eşitledi. O yıllarda averaj uygulaması yapılmadığından üçüncü karşılaşma tarafsız sahada (Roma) oynandı ve 2-2 sona erdi. Kupaya katılacak takım, top toplayıcı “Franco”nun attığı yazı-tura ile ekibimiz, İspanya’yı eleyip kupaya katılma hakkı elde etti. İspanya’ya karşı bugüne kadar kaydettiğimiz dört golü de, 1954’te oynanan o maçlarda attık. İspanya’daki yenildiğimiz ilk maçta Türkiye’nin golü Beşiktaşlı Recep Adanır’dan geldi. İstanbul ve Roma’da […]

“Ayağım kopsa bile oynamak istiyorum”

Gökhan Tan A Milli Futbol Takımı’nın, Almanya ile oynanacak yarı final karşılaşması öncesinde, kulübede oturacak futbolcusu bile kalmadığını yazmıştık iki gün önce. Haberin alt başlığında şu ifade yer alıyordu: “…bu kez sadece son dakikalarda değil, maç öncesinde de mucize gerekiyor. ‘Ayağı kopsa da oynayacak’ futbolcuların sahaya çıkabilmesi gibi.” Yarı finale mucizevi şekilde ulaşan milli takımın gerçekten de bu kez maç öncesinde de bir mucizeye ihtiyacı var. Bu mucize, bir mucizeye daha imza atabilecek sakat futbolcuların sahaya çıkabilecek ve takıma katkı sağlayabilecek düzeye gelebilmesi. Almanya maçında Türk Milli Takımı’nın kulübesinde, sağlık sorunu bulunmayan sadece üç futbolcu var. Bunların biri, takımın üçüncü kalecesi Tolga Zengin. Tolga, espirilere konu olduğu üzere orta saha ya da forvette oynayamayacağına göre, kale dışındaki mevkiler için sadece iki değişiklik şansımız var. Sakatlıklar “kağıt üstünde” Ancak elbette bu durum sadece kağıt üzerinde böyle. Turnuva boyunca sakatlanan (hatta turnuva da sakat gelen) ve bir daha sahaya çıkamayan futbolcuları kulübede ve hatta sahada göreceğiz. Fatih Terim, Türk futbolunun tarihinde ilk kez yakaladığı final oynama şansını kaybetmemesi için her türlü olasılığı düşünecek, sadece kendi değil futbolcular adına da risk alacaktır. Durumu belirsiz sakat oyuncular, Emre Belezoğlu ve Tümer Metin ihtiyaç durumunda oynayacaktır. Klişe deyimle, “Ayağı kopsa da oynayan” futbolcuları sahaya sürecektir. Servet Çetin’in dün, Vatan gazetesinden Tayfun Bayındır’a söyledikleri bu konuda ilk sinyali verdi. Şunları söylemiş Servet: “ Takımda bu kadar eksik varken Çarşamba akşamı ayağım kopsa da oynamak istiyorum. Ne yapıp edip sahaya çıkmayı düşlüyorum. Ama hocam ve doktorlar izin vermiyorlar. Futbol hayatımı tehlikeye atabiliceğimi söylüyorlar.” Vatan’daki haberde, önceki gün bir toplantı yapan doktorlar ve teknik heyetin, Servet’in oynama olasılığının çok az olduğunu belirtiliyor. İnsan hayatına verilen önem Haberde yer alan bir başka ayrıntı da dikkat çekici. Buna göre Türk Tabipler Birliği, Milli Takım doktorlarını arayarak Servet’i oynatmadıkları için teşekkür etmiş. “İnsan hayatına verdiğiniz önemden dolayı kutluyoruz” demiş. Tabipler Birliği, […]

Rusya Hollanda’yı eledi ama…

Gökhan Tan Futbolun en önemli turnuvaları Dünya ve Avrupa şampiyonaları her seferinde, ferken favorilerin elenmesine sahne olur. Dün gece bu maçlardan birine daha tanık olduk. Grup maçlarında, “ölüm grubu”nun tüm takımlarını (Romanya, İtalya ve Fransa) farklı mağlup eden ve bu nedenle turnuvanın en büyük favorisi olarak gösterilen Hollanda, çeyrek finale güçlükle çıkan Rusya tarafından kupa dışına itildi. “Turnuva takımı” Rusya’nın çeyrek finale çıkması ve Hollanda’yı elemesi tam da bu türde bir turnuvada görmeye alışık olduğumuz bir durum. Avrupa Şampiyonası’ndaki ilk maçında, birkaç saat sonra yarı finale çıkmak için İtalya ile karşılacak olan İspanya’dan üç fark yedi. İkinci maçında, 2004’teki kupanın sahibi Yunanistan’ı tek golle geçti. Yükselişi, son grup maçında da devam etti ve baştan sona üstün götürdüğü İşveç karşılaşmasını 2-0 önde bitirdi. Kupa tarihine baktığımızda ise Hollanda gibi, turnuvalara farklı galibiyetlerle başlayan “erken favorileri”n değil, Rusya gibi ivmesini sonradan kazanan takımların daha başarılı olduğunu görüyoruz. Zaten Hollanda karşısında Rusya’nın en büyük avantajı da buydu. Katıldığı hemen her turnuvada, gurup maçlarında futbolu ve parlak sonuçlarıyla göze batan İspanya, bu ilk gruptaki “erken favori”lerin demirbaş bir örneği. İkinci gurubun demirbaşı ise Almanya elbette. Euro 2008’de Türkiye’nin, “arkadan gelme” kupasını Almanya’nın elinden aldığı söylenebilir. “Futbol, Almanya’nın kazandığı bir oyundur” Ancak yarı final öncesinde Türkiye’nin durumu, Hollanda karşındaki Rusya’dan büyük bir farklılık gösteriyor. Burada İngilizlerin gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden Gary Lineker’in “Futbol 22 kişinin 90 dakika boyunca mücadele ettiği ve sonunda Almanlar’ın kazandığı bir oyundur” sözünü hatırlayalım. Lineker elbette bu lafı, Almanya’nın turnuva performansını göz önüne alarak söylemişti. Futbolu biraz olsun takip eden her insan, Almanya’nın sürünerek geldiği tüm büyük turnuvalarda final ya da yarı final oynadığını bilir. İşte bu yüzden de Almanya için her zaman “turnuva takımı” benzetmesi yapılır. Almanya, hemen her turnuvada aynı performansı gösteriyor. Oysa Türkiye, oynadığı dört maçı, toplamda sadece 9 dakika önde götürerek yarı finale çıktı. Yani, Ekşi […]

Seni seven ölsün

Gökhan Tan “Seni sevmeyen ölsün.” 1980’lerin akılda kalan şarkılarından biriydi. Şarkıyı ilk kez, bugün ismini bile zor hatırladığımız Tüdanya söylemişti. Çok geçmeden İbrahim Tatlıses tarafından seslendirildi ve şöhreti ülke sınırlarını aştı. Şarkı, tribünlerin unutulmaz tezahüratlarından birine de ilham verdi. Şöyle deniyordu: Tribünlerde coşacaksın/ Kupaları alacaksın/ Sen şampiyon olacaksın/Seni sevmeyen ölsün Tezahüratın patenti, Ali Sami Yen Stadyumu’nun kapalı tribününe aitti. 14 yıl boyunca şampiyonluk sevinci yaşayamayan Galatasaray taraftarlarınca, 1986-1987 sezonunun ikinci yarısında yazılmış ve diğer takımların tribünlerinde de benimsenmişti. Galatasaray o sezon şampiyon oldu. Ve kulübün o dönemki başkanı Ali Tanrıyar, yıllar sonra gelen şampiyonluğun verdiği hafifliğe dayanamamış ve kutlamanın yapıldığı gece kendisine uzatılan mikrofona “Galatasaray’ı sevmeyen ölsün” demişti. Elbette bunu kast etmiyordu Ali Tanrıyar. Ancak sözleri, tribünde durduğu gibi durmadı. Bu şekilde algılanmak istendi ya da, empatiyle yaklaşılmadı. En büyük tepkiyi gösterenler de bizzat Galatasaray taraftarıydı. Bir taraftar, hiç unutamadığım bir mesaj göndermişti kendi kulübüne. “Doğma büyüme Galatasaraylıyım. Ama canımdan çok sevdiğim, hayattaki en önemli varlığım olan torunum, Fenerbahçeli. Torunumun ölmesi isteniyorsa ben de Galatasaraylı değilim” diyordu. Nitekim Ali Tanrıyar da özür dilemiş, açıklamasının amacı aştığını söylemişti. Ama sözleri unutulmadı. Hıncal Uluç’un bugünkü “İnşallah eleniriz” başlıklı yazısını okuyunca bu sözler geldi aklıma. Şunları yazmış Uluç: “İnanın fena halde böyle diyesim geliyor..…Bu kahrolası Allah’ın belaları yüzünden, hem de ulusça en ihtiyaç duyduğumuz günlerde zafere lanet edip, yenilgi dilenesim geliyor..Hep ayni hikâye.. Hep ayni trajedi..Bir futbol maçı kazandık mı patlayan tabancalar ve durup dururken ölen masumlar..…Cinsel iktidarsızlıklarını, eksik erkekliklerini saklamak için her fırsatta silaha sarılanlar, güya havaya saydırdıkları kurşunlarla gene, zaferi kana boyadılar. Yığınla yaralı var.. 12 yaşındaki İzel şimdi yoğun bakımda yaşam savaşı veriyor. Çıkar mı belli değil.. Çıksa bir daha sağlıklı olur mu belli değil? Söyler misiniz, dünyada hangi maçı kazanmak buna değer?İnsan canından kıymetli bir şey var mı? O canın bedeli var mı?” Uluç, yazının sonuna doğru şu soruyu […]

Arda Turan

Hıncal Uluç, Arda’yı Portekiz maçının ilk 11’ine almayan Fatih Terim’i eleştirirken şöyle demişti: “Elinde Arda gibi birisi varsa, önce onu alırsın. Yanına da 10 kişi koyarsın…” Rıdvan Dilmen de Çek Cumhuriyeti maçından sonra “Arda ve arkadaşları” dedi ısrarla. Bence de doğru bu eleştiriler, fakat bir yandan da, onun sahip olduğu “futbol neşesi”nin “büyük futbolcu” vurgusunun gölgesinde kalmasından korkuyorum. Alper Görmüş İsviçre maçı ile Çek Cumhuriyeti maçının arasında bir tarihteydi, tam olarak hatırlamıyorum, Volkan Demirel ve Arda Turan bir basın toplantısında gazetecilerin sorularını cevaplıyorlardı. Artık ezberlediğimiz klişelerin ardı ardına tekrarlandığı bu türden basın toplantılarına karnım toktu, fakat Arda’yı görünce böyle durumlardaki klasik tepkimi göstermedim; oturdum, izlemeye başladım. Volkan bölümü tam beklediğim gibi geçti. Sıra Arda’ya geldiğinde, daha suratındaki mimikleri, yüzündeki gülümsemeyi görünce anladım farklı bir şeylere şahit olacağımı… Yok, öyle çok radikal, çok farklı şeyler söylemedi, fakat başka bir elektrik yayılıyordu halinden, tavrından. Neşeliydi, rahattı, espri yapıyordu. Belli ki birkaç gün sonraki maçı bir “milli onur” sınavı gibi yaşamıyordu. Belli ki öyle bir maçta oynayacak olmasının sevincini, neşesini yaşıyordu. Çek Cumhuriyeti maçından hemen sonra takımın kaptanı Nihat Kahveci’yle yapılan ayaküstü söyleşiyi hatırlıyor musunuz? Devre arasında soyunma odasının halini anlatırken “Birbirimizle şöyle konuştuk” dedi, “yenilirsek de iyi oynayarak yenilelim.” İnanın, ben bu sözlere inanmakta bugün dahi zorluk çekiyorum. Aklıma Arda gibiler, Nihat gibiler geldiğinde ikna olabiliyorum, “Doğrudur, öyle konuşmuş olabilirler” diyebiliyorum kendi kendime. Portekiz kâbusunun ardından bu sayfalarda şöyle yazmıştım:“Milli Takımımızın Portekiz’le oynadığı maçtan hemen önce, soyunma odalarının dışında gerçekleştirilen televizyon çekimlerini siz de izlemişsinizdir. Birbirlerine başarı dilerken, ‘gaz verirken’ suratlarında öyle bir şey vardı ki, ben ürktüm. ‘Çıkalım, şunlara günlerini gösterelim’ gibi bir şey ama tam da öyle değil. Biraz ‘ya yenilirsek biz ne yaparaz’ hali, biraz üzerlerindeki ağır yükün altında ezilmişlik duygusu… Belki başka şeyler de, ama, onlar her neyse, bizimkilerin üzerinde yarattığı şey, belli ki son derece negatif bir […]

Ya kaybetseydik?

Volkan Ağır Fatih Terim basını toplantıya, azarlamak için davet etmiş gibi görünüyordu. Geriden gelip, biraz da şansla, iki maç kazanmış olan tek takım olmanın gururuyla, “Mucizeler zaman alır” manşetini attı önce. Ardından da sanki bunu gerçekten bilinçli yapıyormuş gibi, “İşinizi biraz zora sokuyoruz, yazılarınızı son 15 dakika yırtmak zorunda kalıyorsunuz ” diyerek zaman zaman kendisini dinleyenlere “latifelerde” bulundu. Tavırları mesafeli, ama çoğu zaman soğuk ve sertti. Masaya yumruğunu vurarak koşuştu zaman zaman. Acaba kaybetseydik böyle bir toplantı düzenleyecek miydi? Kazanırken bile bu tavrı sergileyen futbol adamı, turnuvaya veda toplantısında basına nasıl davranacaktı? Aynı saatlerde, benzer bir toplantıda mikrofonların arkasına geçen Çek Teknik Direktör Karel Brückner’in, gülümser bir ifadeyle sarf ettiği sözlerine kulak verelim: “Futbol çok güzel bir oyun ama insafsız. Acı veren yenilgiler ve harika zaferler birbirine aittir. Futbol bu iki şey olmadan yaşayamaz. Bu karmaşık durum, sadece bu oyuna özgü bir durum ve bu durumdan fazlasıyla mutluluk duyuyorum, çünkü insanların bu oyuna duygularını katabilmesinin tek yolu bu.” Karel Brückner bu toplantıda, milli takımdaki görevini bıraktığını duyurdu. Basın mensupları teknik adamı, alkışlarla uğurladı. Bu alışılmadık uğurlamayı fazlasıyla hak ediyordu. Ümit milli seviyesinden başlayarak, tam 10 yıldır ulusal takımın başındaydı. “Çek ekolü”nü ayağa kaldırdı. 2004 Avrupa Şampiyonası’nın en iyi oynayan takımını yarattı ve kupanın şampiyonuna yenilerek elendi. Euro 2008 elemelerine, Almanya’nın bulunduğu grubun yenilgisiz birincisiydi ve bu takımı iki maçta da yenmeyi başardı.Gelgelelim Fatih Terim “Kaybetseydik darağaçları kurulur, oyuncularımızla birlikte orada asılabilirdik” diyordu. Büyük ihtimalle tüm basın da buna hazırlanıyordu gerçekten. Ama kazandıktan sonra da eleştirilmek, gerekirse “darağacına asılabilmek”, o koltuğun ve futbolun bir gereği değil mi? İki basın toplantısı bize iki teknik diretörün değil, iki anlayışın farkını öğretiyor. Kaybeden, futbolun güzel bir oyun olduğunu, kayıplar ve zaferlerin birbirine ait olup bu ikisi olmadan futboldan bahsedilemeyeceğini ve kaybetmenin de kazanmak kadar değerli olduğunu söylüyor. Kazanan, “Mucizeler zaman alır” diyor. Takımı 2-0 […]

Balçık skorla sıvanmaz

Mustafa Alp Dağıstanlı demiş. “Portekiz maçında da kötü oynamadığımızı düşünüyorum” gibi laflar da etmiş; o şişik ego balonu yüzünden mazur görüyorum. Durum, tam da onun dediği gibi, ama tersinden: Skor olarak önde tamamladığı için o da, başka birçok insan da Türk milli takımının iyi bir yerde olduğunu sanıyor. Halbuki, Çek maçı pekâlâ büyük bir hezimetle bitebilirdi. 2-0 ikiye katlanıp 4-0 olabilirdi biraz şansla: Direkten dönen bir top ve Koller’in karşı karşıya kaçırdığı gol. Türk takımı o kadar büyük bir acziyet içindeydi ki, Lig TV’de maçı yorumlayan Rıdvan Dilmen, Çeklerin ilk golünden sonra ufuktaki felaketi görmenin ama bir şey yapılamayacak olmasının verdiği trajik çöküntü içinde “Şimdi kontratak yapabilecek Milan Baroş gibi futbolcularını oyuna alacaklar ve bizi yıkacaklar” diyordu. Ama işte Türkiye’nin çaresizliği Çekleri rehavetin bataklığına çekti ve yutuverdi. Çünkü, Çeklerin tecrübeli teknik direktörü Karel Brückner, Rıdvan Dilmen’in korktuğu şeyi, en acemi teknik direktörlerin bile düşünebileceği hamleyi yapmadı. Yapmadı, çünkü Türkiye ikinci yarının başında da bir varlık gösteremiyordu. Evet, sonra bir baskı kurdu, fakat bu şuursuzca bir baskıydı, etkili olmaktan uzaktı, sonuç yaratabilecek nitelikte değildi. Brückner bunu gördü ve muhtemelen bu yüzden Milan Baros’u “fuzuli” yormak istemedi. “Nasıl olsa alacağız bu maçı” diye düşündü. Sabri’nin oyuna alınması ve Hamit’in ortasahaya çekilmesi onun için bir uyarı olabilirdi, daha doğrusu, olmalıydı. Ama orada da Türk takımının ne yapacağını bilmemesinin yarattığı bir şaşırtmaca oldu. Çünkü Hamit, Türkiye ilk golü atana kadar neredeyse, Sabri’yle yapışık denebilecek kadar yan yana oynadı. Kim nerede oynuyor belli değildi. Hamit işte bu durumda Sabri’ye o el-kol işaretlerini yaptı: ‘Git, biraz ileride dur.’ Ve işte, Hamit ortasahadan ilk hamlesini yaptığında da Türkiye ilk golünü buldu. Brückner için bu da bir uyarı olmadı, anlaşılmaz şekilde.Ama Türkiye, kurtulmak için sadece Çeklerin düştüğü rehavet bataklığının yetmeyeceği kadar büyük bir çaresizlik içinde olduğundan bir şey daha gerekiyordu: futbolun en önemli oyuncularından biri olan şans. O […]

Fatih Terim: “Bulmuşşunuz rahat ülkeyi yazıyorsunuz”

Medyakronik Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim, dün sürpriz bir basın toplatısı düzenledi. Terim’in söyleyecekleri, programda olmayan bir toplantıyla basının karşısına çıktığı için merak konusuydu. Teknik adam sözlerine “Mutlu, gururlu ve Türk milletinin kutlama mesajlarıyla dolu bir geceyi geride bıraktıklarını” ifade ederek başladı. Ama çok geçmeden sözü, toplantının “ana konusu” olan basına getirdi. “Liyakatı sizden değil milleten aldık” Milliyet gazetesinde yer alan habere göre Fatih terim şunları söyledi: “Kendi işimizi en iyi şekilde yapmaya çalışıyoruz. Sizlerin işini de zorlaştırıyoruz. 70. dakikadan sonra yazdıklarınızı çöpe atmak kolay değil. Bu sıkıntı için özür diliyoruz. Gecenin en karanlık olduğu an, sabaha en yakın olduğu andır. Oyuncularım bunu akıllarından hiç çıkarmıyorlar. Buraya gelirken ‘oynadığı futbolla keyif veren ve alan, kaybetse de kazansa da manşetlere çıkacak bir takım’ dedik. Verdiğimiz sözü tuttuğumuz için de mutluyum. İsviçre maçını 1-0’dan, son maçı da 2-0’dan çevirdik. Portekiz maçında da kötü oynamadığımızı düşünüyorum. Skor olarak geri düşünce eleştiri oluyor. Hatta saldıranlar da var. Hakaret edenler de var. Ben soyunma odasından futbolcularımı ’Allah utandırmasın’ diye uğurluyorum. Tüm enerji ve konsantrasyonumuzu en iyi şekilde kullanacağız. Bizimle üzülüp, bizimle seviniyor Türk halkı. Kaybetsek muhtemel darağaçları kurulabilirdi. Oyuncularımla ben orada asılabilirdik. İdam sehpalarını da aşıp geliyoruz. Bulmuşsunuz rahat ülkeyi yazıyorsunuz, İstanbul’a gelince isim vererek konuşacağız, biz liyakatı sizden değil milleten aldık. Dünya değişiyor, her şey değişiyor ama bazılarınız değişmiyor. Maçtan bir gün önce prim konusunu açıyorsunuz. Ağzına para lafını alan yokken. Yalan yazılıyor, yalanı da bana soruyorsunuz. Böyle bir ülkeyi buldunuz, rahatsınız. Mahkemeye veriyoruz sekiz ayda bitmiyor. Burada rahatsınız bunu tepmeyin.” Gerilimden beslenme Fatih Terim’in Çek Cumhuriyeti karşılaşmasından önce düzenlediği basın toplantısına katılan Milliyet yazarı Hasan Cemal ise şunları kaleme almıştı: “Fatih Hoca’nın yüz çizgileri de sıkıntılıydı, akşamki basın toplantısında. Söylemi, mimik ve jestleri, sağolsun, etrafına yine dalga dalga negatif enerji yayıyordu.Ve gazeteci milletinin genç habercileri, Hoca’ya sorularını genellikle çekine çekine yöneltiyorlardı, bir […]

Topu yuvarlaklaştıran adam

Gökhan Tan Kupaya renk kattığımız bir gerçek. Ama geride kalan 18 maç sonunda bu renk daha ziyade “ne yapacağı kestirilemeyen, gitti gidiyor denen maçı geri çevirebilen” özelliğiyle sınırlı. Türk Milli Takımı bu farkıyla şu anda büyük ihtimalle, turnuvanın en çok sivrilen (ve kupanın en büyük adayı olarak nitelenen) Hollanda’dan daha fazla konuşuluyor dünyada. Milli Takım, beklendiği gibi, kendine ait yolda ilerliyor. “Bu yol nedir” diye sorarsanız o zaten belli değil. Fatih Terim’in başında bulunduğu ekibin ismi, Avrupa Futbol Şampiyonası öncesinde de, aynı anda hem final, hem de grup maçlarında puan alamadan elenmekle birlikte anılıyordu. Bir takım hakkındaki tahminlerin bu kadar geniş bir yelpazede yer alması sanırım futbolu bilenlerin fazla olumlu ya da fazla olumlu düşünüyor olmasıyla açıklanamaz. “Olumlu” ya da “karamsar” cenahlardan birinde yığılma yaşanıyor olsa, yine de belli bir futbol anlayışından bahsedilebilir; bu durumda Milli Takım’ın bir “yol”a girdiği ve bu yolun belli kesimlerce sağlıklı bulunmadığı, aksayan yönlerinin olduğu düşünülebilir. Oysa mevcut tabloda Milli Takım’ın yolu, geride bıraktığımız maçlardan da görülebileceği üzere “finale çıkmak” ve “grupta puan alabilmek” arasında gezinip duruyor.Türk Milli Takımı’nın topu Milli Takım’ın performansı, futbolun doğasında yer alan “ihtimalleri” bile zorluyor. Spor Yazarı Bağış Erten’in benzetmesiyle “Top yuvarlak, ama Türk Milli Takımı’nın topu daha da yuvarlak.” Topu bu kadar yuvarlaklaştırmak elbette Fatih Terim’in şahsına münhasır anlayışının ürünü. Artık alışık olduğumuz üzere teknik adam, kendi gerçeğini, kendisi gibi düşünmeyen herkese kabul ettirmek için çabalamaktan bu turnuvada da vazgeçemiyor. Futbolcu tercihleri ve oynadıkları mevkilerle ilgili yapılan eleştirilerin hemen hepsi ortak noktalarda buluşuyor. Hemen her gazete ya da televizyonun Milli Takım kritiklerinde bu ortak eleştirileri görebilirsiniz. 7 Haziran’daki Portekiz maçında tutulan iki istatistik, beni “teknik adamın başarısı” konusunda bir sonuca götürüyor. Bu maçta Portekizli milliler, ilk yarıda topun yüzde 65’ine sahip oldular. Maç sonunda bu oran yüzde 53’e gerilemekle birlikte, oyunu istediği yönlendiren ve attığı iki gölün yanında üç […]

“Kabul edelim ki biz olmasak bu kupa çok sıkıcı olacak”

Spor Yazarı Mehmet Demirkol, Çek Cumhuriyeti karşılaşması için yazdığı yazıyı şöyle bitiriyor: “Şampiyonanın en acayip takımı olduğumuzu bir kez daha ispat ettiler. Avrupa’nın en acayip ülkesine de bu yakışır zaten. Başka hangi ülke bu kadar iniş çıkışı bir arada yaşar ki? Kabul edelim biz olmasak bu Avrupa’da bu kupa da çok sıkıcı olacak!”

“Atarsa benim oğlum atar” demişti Semih Şentürk’ün annesi!

Volkan Ağır Bir ölüm kalım maçı oynandı dün gece Basel St. Jakob Park Stadı’nda. Kazanan taraf şampiyonaya devam etme umudunu son maça taşıyacaktı. “Kendisini hatırlatmaya” gelen ve bunun için de sahaya gerçek kimliğini koyması gerektiğini hatırlayan milli takımımız kazanandı. Bu galibiyetle de bizi 2006 Dünya Kupası’nın dışına iten İsviçre’yi, kendi evindeki “parti”den kapı dışarı etmiş olduk. Avrupa Şampiyonası’na ilk kez katıldığımız 1996’dan beri sahip olduğumuz geleneği bozmamış ve ilk maçımızda Portekiz karşısından puansız ve golsüz ayrılmıştık. Bu mağlubiyetin endişe veren tarafı gol atıp ve puan toplayamamamız değil, futbolumuzu bile hatırlayamamızdı. Milli takım rakipten çok koşsa da bir türlü bir icraat geliştirememişti Portekiz karşısında. En güzel yorum Fenerbahçe’nin eski yıldızı Van Hooijdonk’tan geldi. “Evet Türk Milli Takımı çok koştu. Aurelio kimi tutacağını ararken, Tuncay’da geriye gelip top almak için çok koştu.” Artık istatistiklere nitelik olarak değil de nicelik olarak bakılmasının zamanı gelmiştir diye düşünüyorum. Açılış maçında Çeklere yenilen İsviçre ile oynanan maç, final havasına bürünmüştü bu nedenle. Neden kaybettik, nasıl kazandık? Portekiz maçını kaybettik çünkü hazırlık süreci boyunca “4-3-3 oynayacağız” diyen Fatih Terim, takımı 4-1-3-1-1 dizilişinde sahaya sürdü. Kanatları çok kullanan ve en önemli gücü kanat futbolcuları olan Portekiz’e sökmeyecek tek diziliş bu idi. Çünkü orta üçlünün sağındaki ve solundaki oyuncular defansa dönük “vefasız” oyunlarıyla bilinen isimlerdi. Bu, defanstaki kanat savunucularını zor durumda bıraktı. Tek forvet oynamaması gerektiği vurgulanan Nihat Kahveci ortada oynatıldı ve varlık gösteremedi. İsviçre maçını kazandık çünkü Fatih Terim, bu sefer doğru oyuncuları seçti. Doğru taktikle maça başlandı. Yağmurla birlikte saha şartları bozulana kadar da, sahadaki kadronun yanlış olduğunu gösteren bir durum yaşanmadı. Nihat, daha doğrusu Nihat’ın yine tek forvet oynatılması dışında. Terim bu yanlıştan da ikinci yarıda döndü. Mehmet Aurelio’nun yanına bir kesici oyuncu daha ekleyerek orta sahanın ortasını sağlama aldı. Arda ve Tuncay’ı kanatlara gönderdi. Semih’i oyuna alarak Nihat’ı. kaybolduğu santrfor bölgesinden Semih’in arkasına, serbest bölgeye […]

Sahi, neydi bizim futbolcuların yüzleri öyle?

Alper Görmüş (…)Startta olsak belki anlayamayacağız.Kamera yakın çekimlerde yüzleri ekrana getiriyor.Bizimkisi asık yüzlerden kurulu bir takım arkadaş.Onlar ise, adeta eğleniyor.Futbolun da zevkini çıkarıyor.İyi bir pasın, iyi bir şutun, iyi bir verkaçın nasıl keyifli bir şey oyduğunu hissediyor, biliyor, yaşıyor.Bizde bu gülümsemeye, keyfe, neşeye en yatkın iki isim, Nihat ile Tuncay bile gergin.Yüzlerinden düşen bin parça. (…) Biz, nasıl olduysa, hep kazanmak, mutlaka kazanmak, çok kazanmak, hemen kazanmak isteyen bir kültür edindik.Lakin, tat alma, keyif alma, paylaşma, gülümseme, sabırla ve akıl ile vicdanla mücadele etmeye dair yarı yollarda kaldık.Henüz memleketin nasıl yönetileceğinde, bir seçimin nasıl yapılacağında, kimin ne yetkisi olduğunda, rejimin esasında nasıl bir şey sayılabileceğinde, toplumun esas önceliklerinde dahi anlaşamayan, mutabakat sağlayamayan, gündelik hayatta birbirine hoyrat, siyasi hayatta birbirine nefret bir ülke yarattık.Baştan başa… Demir ağlarla ördük… Kafamızı, ruhumuzu, heyecanlarımızı, umutlarımızı.Belki de…Ruhları öyle bir kafesin içinde sıkışmış çocuklar da, ancak bu kadar oynayabildi.Gazla, tuzla, aslanım koçumla, asarım keserimle ancak bu kadar olabildi.Futbol bu. Yarın, çıkar oynar, kazanırlar.Belki de, yine oynayamazlar.Hiç oynayamazlar.Keyifle çıldıramazlar.Ruh bu… Sıkarsan büzüşür de… Çağırırsın, gelmez!

Sadece “Kendimizi hatırlatmak” değil

Volkan Ağır Sadece saatler kaldı. Sekiz yıl aradan sonra Türk Milli Takımı, Avrupa şampiyonluğu için mücadele verecek. “Bu değil de, şu olsaydı” gibi yorumların artık bir anlamı yok. (Milli takım başarılı olamazsa elbette kadro tercihi de tartışılacak. Başarılı olursak, elbette, bu konu hatırlanmayacak.) Bu noktada, mevcut kadrodaki oyunculardan beklentilerimizi, tek tek değerlendirmek istiyorum. Kalede Rüştü Reçber ve Volkan Demirel’in tercih edilmesi, elbette bu ikilinin uluslararası maç tecrübesinin fazlalığına dayanıyor. Ancak yine her ikisinin ortak özelliği, umulmadık hatalar yapabilmesi. Bunların en aza inmesini ümit etmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Rüştü, katıldığı ilk Dünya Kupası’nın bir çok yorumcuya göre en iyi kalecisi olmayı başarmış bir futbolcu. Volkan’ın Chelsea karşılaşmasındaki performansı da, kalede sorun yaşamayacağımız konusunda bizi umutlandıran bir başka neden. Trabzonspor’da iyi bir sezon geçiren Tolga Zengin’i büyük ihtimalle sahada göremeyeceğiz. Ancak bu isim de bizi olumsuz düşünmeye sevk etmiyor.Endişe veren hat: Defans Tartışmaya en müsait mevkiimiz defans. Sakatlığı ile korkutan ama 10 gün topa değmeden, sabırla tedavi olup geri dönen Servet Çetin, sadece azmiyle bile bu hatta en güvenilecek isim. Servet’e Çek Cumhuriyeti maçında çok iş düşecek. Forvet Jan Koller’i durdurabilecek bir oyuncu Servet. Kullandığımız korner atışlarında onun kafayla gol attığını görmek, eminim hiçbirimiz için sürpriz olmayacak. Servet’in yanında ise Emre Güngör’ün oynaması taraftarıyım. Çünkü özellikle defansın göbeğindeki iki oyuncunun uyumu, savunma hattı için en önemli gereklilik. Bülent Korkmaz ve Alpay Özalan ikilisi, bu uyumun önemini bize gösteren en iyi örnek. Emre Galatasaray’da Servet’le kısa sürede harika bir ikili oluşturup Kamerunlu Song’u bile kesti. Milli takımdaki yerini de, Fenerbahçe maçlarında sergilediği oyunla hak etti. Ama korkarım ki sahada Emre Güngör yerine, Gökhan Zan’ı göreceğiz. Sık sakatlanması nedeniyle “cam adam” lakabı takılan Zan, kulübü Beşiktaş’ta da endişeyle karşılanıyor. Nitekim Beşiktaş geçen onun mevkiine iki yabancı ve bir de Türk stoper transfer etti. Zan’ın, Uruguay maçında kaptırdığı topla kalemizde gole neden olması […]