Etiket müze

Yakup Kadri depoda, Memet Fuat evde

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 1932’de yayınlanan Yabanromanını, “milli edebiyat devrinin başlangıcı”, hatta “romanımızın ilk başyapıtı” diye nitelendirenlerin sayısı hiç de az değildir. Yakup Kadri bu romanda, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da aydın ve köylü arasındaki kopukluğu ortaya koymak ister. Kimilerine göre bunu yaparken köylüyü olduğundan kötü gösterir. Bu nedenle Yaban, yukarıda bahsedilen “edebi” övgüleri de çok hak etmez. Hakkındaki farklı yorumlara rağmen uzlaşılan gerçek, Yaban’ın Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olduğu. Ve bu ölümsüz eserin el yazması orijinali artık, İstanbul Bilgi Üniversitesi Edebiyat Arşivi’nde yer alıyor. Tıpkı Memet Fuat, Sabahattin Âli, Burhan Belge ve Yakup Kadri’nin diğer evrakı, kişisel eşyaları ve kütüphaneleri gibi. Edebiyat Arşivi, üniversitenin kütüphanesine bağlı birim olarak 2009’da kuruldu. Edebiyatçılardan geriye kalmış kişisel evrakı korumayı, onlar ve eserleri hakkında akademik çalışmalara veri sağlamayı ve bunlar sayesinde yeni yayınlar yapılmasını amaçlıyor. Arşivin ve tasnifinin sorumluluğunu, kendisi de bir edebiyatçı olan Sevengül Sönmez üstleniyor. Eleştirel basım “Eserlerin müsveddeleri, ilk taslakları kıymetli şeyler” diyor Sönmez, arşivin edebiyatçı ve akademisyenler için ne ifade ettiğini anlatırken. Bunun için yine Yaban romanını örnek veriyor: “Yakup Kadri Yaban’ı altı defterde kaleme almış. Romanın bu ilk taslağıyla yayınlanan hali arasında farklar olabilir.” Arşivdeki onlarca taslak edebiyatçılara “eleştirel basım” olarak isimlendirilen yeniden yayın yapma şansı tanıyor. Var olan eserler hakkındaki bu yeni yayınlar, edebiyatçının yaşadığı dönemle bugünün şartlarını karşılaştırmamazı ve eser sahibinin bu değişiklikleri neden yaptığını anlamamızı sağlayabilir. Aynı şekilde arşivdeki bilgi ve belgeler, bugünün anlayışıyla edebiyatçıların daha çarpıcı biyografilerinin yazılmasına yardımcı olabilir. Arşivde neler var? *Yakup Kadri’ye ait, pek çoğu imzalı ve ilk baskı 434 kitap* Leman Karaosmanoğlu’na çoğu imzalı 123 kitap* Servet-i Fûnun eserlerinin tamamı* Tarihçi Mehmed Asaf’ın belgeleri*Akbaba, Akis, Ayın Tarihi, Forum, Hayat, Hürriyet Gösteri, Karagöz, L’illustration, Malumat, Milliyet Sanat, Mizah, PolisMecmuası, Radyo, Resimli XX. Asır, Servet-i Fünun, Sevimli Ay, Şehbal, Tef, Türk Hava Mecmuası, Ülkü, Yedigündergileri*Adalet Ağaoğlu, Fethi Naci, İlhan Berk, Ömer Laçiner, […]

Borçlarımız mı? Alın!

Yunan aktivistler, Alman Focusdergisinin Yunanistan’daki mali krizi ve Avrupa Birliği’nden aldığı mali desteği hicveden kapağına yine aynı yöntemle cevap verdi. Focus, üretmeden tüketen Yunan halkını illüstre etmek için Yunanistan’ın kültür mirasından faydalanmıştı. Selanik’te yayınlanan O TOΠOE MOY (Memleketim) dergisi de kapağını aynı temayla tasarladı. Haftalık 700 binlik tiraja sahip Almanya’nın üçüncü büyük haber dergisi Focus, 22 Şubat tarihli nüshasının kapağında foto montaja başvurmuş, antik Yunan kaynaklı Milo Venüsü heykelini orta parmağını kaldırırken resmetmişti. Kapakta “Avro ailesinin dolandırıcıları” başlığı kullanılmıştı. Bu yayın Yunan basınında büyük tepkiyle karşılandı. Ancak belki de en etkili tepki, Selanik’te yayınlanan O TOΠOE MOY dergisinden geldi. O TOΠOE MOY, 23 Şubat tarihli nüshasının kapağında Atina’daki Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen (Yunan mitolojisinde yarı insan, yarı keçi varlık) heykeline yer verdi. Dergi Satir’in cinsel organına gönderme yaparak “Borçlarımız mı? Alın!” başlığını kullandı. Devamında da “Ama önce borçlu olduğunuz savaş tazminatlarını ödeyin” alt başlığını tercih etti. Focus, makalesinde, Yunanistan’ın AB ülkelerine 300 milyar avroluk borcunu mikroskop altına almış, AB ülkelerinde bütçe açığının gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYİH) oranı için belirlenen oranın yüzde 3 olmasına rağmen Yunanistan’ın yüzde 15’lere doğru gitmesini eleştirmişti. Makalede Yunan halkı yan gelip yatmak, tembellik yaparak dışarıdan gelen paralarla geçinmek ve AB’ye katkıda bulunmamakla itham edilmişti. Selanik merkezli gönüllü eylem grubunun karşılıksız dağıtılan yayın organı O TOΠOE MOY, internet sitesinde de yer alan bir mesajla Focusdergisi editörüne seslendi. “Dergimizin bu son sayısı ve Satir size, meslektaşlarınıza ve saygıdeğer derginize adanmıştır” dendi. Focus’un hakaretlerini kabul ettiği var sayılan Yunan halkı ve siyasetçileri de bu sert mesajda nasibini aldı. Focus’a adanan Satir Sayın Bay Helmut MarkwortFocusdergisi Genel Yayın Müdürü Derginizin kapağı bir zevksizlik ve kabalık ürünüdür. Paralarınız konusunda duyduğunuz kaygı, ülkemizin tarihine ve kültürüne hakaret etmek hakkını size vermez. Kültür, Sayın Bay Markwort, grubumuzun dergisinin kapağında görülmektedir. Kültür, Atina Arkeoloji Müzesinde bulunan bu Satir heykelidir. Umarım onu biliyorsunuz. Dergimizin […]

Yüz yıl öncesinin yüzleri

İstanbul’un 20’nci yüzyıl başındaki görüntülerinden oluşan “Sular, Sokaklar, Suratlar” adlı film projesinin ilk gösterimi 17 Şubat 2010 tarihinde Santralistanbul’da gerçekleştirilecek.İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nezih Erdoğan’nın yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği belgesel videoda Hollanda Film Müzesi ve Avusturya Film Arşivi’nden alınan görüntülerle, eski İstanbul portresi günümüzün müziği ve sesleriyle tekrar hayat buluyor. Prof. Erdoğan, daha önceden de arşiv çalışmaları yaptığını fakat bunların görsele değil belgelere dayalı olduğunu belirterek: arşiv çalışmalarını başka çalışmalarla bir araya getirmek istediğini söylüyor:“Belirli bir süre sonra arşivler sadece küf ve naftalin kokan belgeler olarak kalıyor. ‘Geçmişte olan biten bir şeyle neden ilgileneyim?’ sorusuna yanıt vermemiz gerekiyor. Aslında bu çalışmayı yapma sebeplerimden biri de bu soruya cevap verme ihtiyacı hissetmem .” Eski İstanbul görüntülerini izleyen kişilerin, normalde kafasını çevirip bakmadığı yerlere, bu tarz çalışmalardan sonra daha dikkatli ve duyarlı bir bakış açısıyla bakılabileceğinin altını çizen Nezih Erdoğan, bunun insanlarda bir farkındalık yaratacağına inanıyor.Estetik bir anlatım olarak arşiv görüntülerinin çok işine yaradığını belirten Erdoğan, Avusturyalı yönetmen Gustav Deutsch’un arşivlerden yaptığı filmlerden etkilendiğini belirtiyor:“Bizim yaptığımız iş çok sanatsal olmasa da eski görüntülerle yeni sesleri bir araya getirmek açısından başarılı olduğunu düşünüyorum. Özellikle o dönemde yaşayan insanlar kendilerini kaydeden kamerayla yeni tanışmışlardı, kameraya bakışları ve davranışları çok enteresan.” Görüntülerin hiç birinde restorasyon olmadığının altını özellikle çizen Nezih Erdoğan, görüntüleri orjinal halleriyle kullandıklarını vurguluyor:“Arka plandaki lekelerin, çiziklerin, görüntüye daha fazla estetik kattığını düşünüyorum. Bu arada şunu da eklemek lazım; görüntülerin hepsi siyah-beyaz değil bazı yerleri renkli, eskiden filmler tint adı verilen bir teknikle boyanıyordu. bu yüzden videoyu izlerken koyu sarı ve mavi renkler göze çarpacak.” Bu çalışmanın seyirciler üzerinde nasıl bir etki bırakacağı konusuna, kendi üzerinden cevap veren Nezih Erdoğan, videoda yer alan fakat bugün aramızda olmayan insanların, o dönemdeki renkli yaşamlarının, izleyiciler üzerinde ölüm ve yaşam kavramlarını ön plana çıkartacağını düşünüyor. Projelerini, gösterime girebilecek her festivalde yayınlamak istediklerini, […]

Müzelerin satış noktaları özelleşti

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 56 müze ve ören yerinin satış noktalarını özelleştirme ihalesini, Bilkent Holding bünyesinde catering ve otelcilik alanında faaliyet gösteren Bilintur kazandı. İhaleyle, Topkapı, Ayasofya, Noel Baba, Anadolu Medeniyetleri, Hacıbektaş, Mevlana ve Antalya Arkeoloji Müzesi’nin yanı sıra Efes, Olympos, Aspendos, Kayaköy, Sedir Adası, Patara ve Ihlara Vadisi gibi ören yerlerinin de aralarında bulunduğu 56 noktadaki satış alanlarının işletmesi blok halinde 8 yıl süreyle özel sektöre devredilmiş oldu. Akdeniz Üniversitesi Müzoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nevzat Çevik, 56 noktanın blok olarak özelleştirilmesinin sıkıntı yaratabileceğini söyledi. “Franchising” uygulamasıYüklenici firma, halıdan lokuma, çiniden replika satışına kadar her alanda tek yetkili olacak. Firma ayrıca dijital ve basılı yayıncılığın yanı sıra internet üzerinden kültür varlıklarının tanıtım ve satışını yapabilecek, franchising sistemiyle yurtdışında da şubeler açabilecek. Bakanlığın hazırladığı şartnameye göre, ihale kapsamına alınan müze ve ören yerlerinde mevcut satış noktalarının yanı sıra yeni satış alanları da kurulabilecek. Çini, tezhip, hat, halı ve kilim gibi geleneksel Türk el sanatlarıyla, kahve ve lokum üretimiyle satışı da yeniden düzenleniyor. Düzenlemeyle müze ve ören yerlerindeki satış kabiliyeti ve temsilinin gelişmiş ülkeler düzeyine ulaştırılması hedefleniyor. Bakanlık, hazırladığı ihale şartnamesinde, müze ve ören yerlerinin, ziyaretçi sayıları ve sahip olduğu tarihi zenginliklere rağmen “yetersiz işletmecilik” nedeniyle önemli bir satış gelirinden yoksun kaldığını vurgulamıştı. “Devlet müze işletemiyor”Prof. Dr. Nevzat Çevik, ihaleyi prensip olarak doğru bulduğunu ancak 56 noktanın blok halde özelleştirilmesinin sıkıntı yaratabileceğini söyledi. Çevik, 56 müze ve ören yerinin toplu ihale edilmesi yerine önceden belirlenen müze ve ören yerlerindeki pilot uygulamalara göre özelleştirme yapılmasının daha doğru olduğunu belirterek şunları söyledi: “ Pilot uygulamalarda edinilen deneyimle eksiklikler giderilebilir ve buna göre hareket edilebilirdi. Devlet bu işi yapamıyor. Müzecilik bir işletmecilik işidir. Memur zihniyetiyle işletmecilik yapılmaz. Müzeler aslında birer eğitim kurumudur. Özel sektörün bu işi daha iyi yapabileceğini sanıyorum. Ancak bu konuda fikir yürütmek için henüz erken. Uygulamanın sonuçlarını görünce bir şeyler […]

Yalvaç Ural’dan teneke oyuncaklar

Çocuk dergileri ve kitaplarıyla tanınan gazeteci Yalvaç Ural’ın düzenlediği “Yalvaç Ural Teneke Oyuncaklar Sergisi”, Rahmi Koç Müzesi’ndeki Fenerbahçe Vapuru’nda ziyaretçileriyle buluşuyor. 1910-2008 yılları arasında Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde üretilmiş oyuncakların yer aldığı, Yalvaç Ural Teneke Oyuncaklar Sergisi 14 Haziran’a kadar görülebilir.Merve Akçay- Duygu Furuncu

Yabancıdan öğrenci olmaz!

Kültür Bakanlığı Türkiye’de eğitim gören yabancı öğrencilerin öğrenciliğini onaylamıyor; müze ve ören yerlerine “turist” ücretiyle girmelerini istiyor.

Duvarlara can veren şehir gerillası

Birbirleriyle öpüşen eşcinsel polisler, alışveriş sepeti taşıyan mağara adamları, bir demet çiçek atan yüzü maskeli bir gösterici, kitle imha silahı kullanan maymunlar, silahlı bir askeri duvara dayayıp üst araması yapan bir kız çocuğu, Londra Hayvanat Bahçesi’nde fillerin bulunduğu bölümdeki duvarda yer alan,“Dışarı çıkmak istiyorum. Burası çok soğuk. Bakıcı kokuyor. Sıkıcı, sıkıcı, sıkıcı” yazısı, Londra Doğal Tarih Müzesi’nin duvarına güneş gözlüğü takmış, sırt çantalı ve elinde sprey boya olan Banksus Militus Ratus kimliğiyle tanıtılan ölü bir fare resmi… Bu graffitilerin ve burada anlatılamayacak kadar sayısız diğer örneklerin tümü başta Londra olmak üzere birçok Avrupa ile ABD şehrinin ve hatta İsrail’in Filistin’le arasına ördüğü güvenlik duvarının üzerinde yer alan eserlerin konularını oluşturuyor. Her biri sanat eseri değerindeki graffitilerin altında, kimliğini hiç açıklamadan ama dünyanın en çok tanınan “postmodern şehir gerillasının” imzası bulunuyor: Banksy. Meçhul bir hayalet Kentleri, yaşayanlarına egemen olmaya çalışan güçlere inat istediği şekilde dekore eden, “Bu işin bir parçası da çeneni kapamak ve insanlarla tanışmamaktır” diyerek gerçek adını hala gizli tutmayı başarabilmiş olan Banksy, ünlü olmayı reddettikçe ününe ün kattı. Esas kimliği üzerine dolaşıma giren rivayetlerin hiçbiri bugüne dek kanıtlanamadı. Bu kanıtlanamamış rivayetlerden en yaygın olanı ise gerçek adının Robert Banks olduğu. Son olarak The Independent gazetesinde yeralan bir makalede ise Banksy’nin adının Robin Gunningham olduğu iddia edildi. Ancak Banksy’nin manajeri bu iddiaya da tıpkı daha öncekilerde olduğu gibi, “Ne yalanlarım ne doğrularım” diyerek aynı yanıtı verdi. Bu hayalet sanatçının kim olduğu dışında Banksy’nin aslında bir kişi değil, farklı bir sanat grubu olduğuna yönelik iddialar da inanılan yaygın tevatürlerden biri. Kim olduğu bilinmese de hakkında çok sayıda efsane üretilen Banksy hakkında “gerçek” olduğuna inanılan tek bilgi ise kasaplık eğitimi alan 1974 Bristol doğumlu bir İngiliz olduğu ve yıllardır önce İngiltere’nin sonra da dünyanın birçok kentinin duvarlarını graffiti ve resimleriyle süslediği. Gaz maskesiyle röportaj Kendisiyle bugüne dek röportaj yapmayı başaran tek […]

Aşk duygusunu ifade eden iki parça ekmek

Sadece vücutları olan, başı olmayan onlarca resim, görünmeyen figürlü sürrealist kompozisyonlar ve dahası… Hepsi de Dali’nin kendi fırçasından kendisini ifade etme biçimini içeriyor. Hiçbir notaya bağlı kalmadan özgürce, sınırsızca yakaladığı her bir düşüncesini elleriyle tablolara aktaran ressam, “Aşk duygusunu ifade eden iki parça ekmek” adını verdiği eserinde o kadar tanıdık geliyor ki…İnsanın aklına hemen şu cümleleri getiriyor: “Bu ne kadar da tanıdık, ne kadar yakın ve aslında ne kadar uzak.” Ya da şu soruları: “Ben de yaparım bunu, kafası olmayan bir adam ve kadın görüntüsü işte, biraz karalamayla aynısı olur, olmaz mı acaba?” Bir o kadar yalın, bir o kadar net ve bağımsız duyguların, dahi bir elden çıkan manzarası muhteşem… Dali tablolarının arasında gezerken, mütemadiyen sınırsız bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Birilerine bir şey anlatma derdinde olmayan bir ressamla tanışıyorsunuz. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin dediği gibi; Sen ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayacağı kadardır.” Bilen ve hisseden bir gözün resmettiği, karşısında da her duygunun bir şeyler bulacağı odacıklar var sergide. Görünsün ya da görünmesin, okunsun ya da okunmasın, içinde pek çok hissiyatın olduğu tanıdık odalar hem de… Başı bulutlarla dolu adam“Beethoven’ın kafatası” adlı tablosunda da “Departure for the great journey”de de (Büyük seyahat için yola çıkış) hep aynı sadelik göze çarpıyor. Sözcüklerin anlamı büyüttüğü ifadeleri seçerkenki üslubu dahi eserine bir zarar veremiyor. Bu zarar kötü anlamda değil; eseri gören gözlerde yarattığı ya da yaratacağı etkiyi değiştirememesi anlamında…Sanattan anlayan bir insanın kılığına bürünerek zıplamaya, ya da sanki hep böyle bir dünyanın içindeymişsiniz gibi bir havaya bürünmeye ihtiyaç yok. Sadece kendi kimliğinizle, kendi özgür yolculuğunuzda, tıpkı sizin gibi özgür bir yolculukla tanışmaya bırakıyorsunuz kendinizi. Salvador Dali’nin eserlerini gören bir göz, ona çok da anlamlar yüklemek zorunda değil, çünkü o zaten anlamın kökenini sorgulamıyor. Bakan değil, görebilen bir gözün yandaşlığını istiyor sadece. Bunun için de büyük alıntıların okyanusunda, ya da büyük düşlerin sokağında yürümeye gerek […]

Pamuk gibi aşk: Masumiyet Müzesi

İnsanoğlu aşkı anlamaya, tarif etmeye çalışmış. Bu konuda pek başarılı olamadığı gibi “aşk acısı”na da bir çare bulamamış. Böylesine soyut ve göreceli bir kavramı kelimelere dökmek, bu duyguyla yaşamak ya da unutmak bir hayli zor olsa gerek. Aşk unutulur mu, acısı geçer mi, yoksa mutlu sonla mı biter bilinmez. Ama o, anneanne ve annelerimizin anlattığı gibi masum değil artık. Tabii zaman içerisinde aşk da insanlar gibi değişime uğruyor. Belki de aşk hep aynı kalıyor da bize yansıma şekli farklılaşıyor. Çocukluğumuzda anlatılan o masum aşklar, şimdi birden canavara dönüşüyor. Peki, masallarda okuduğumuz, filmlerde izlediğimiz o romantik aşklara ne oldu? “Biz hiç gerçek aşkı yaşayamayacak mıyız? Yoksa gerçek aşklar masallarda mı kaldı?” derken Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nde gerçek aşkın yine kitap ve filmlerde kaldığına şahit olduk. Tarihin ünlü aşıkları Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Masumiyet Müzesi’nde karşımıza Kemal ile Füsun olarak çıkıyor. Kitap okuyuculara “böyle de aşık olunur mu kardeşim?” dedirtecek kadar saplantılı bir ilişkiyi anlatıyor. Ama bu saplantı, 21. yüzyılın o “canavar” aşkları gibi değil, tam aksine adı gibi, masum. Masumiyet Müzesi, 1975 baharında başlayan, zengin Basmacı ailesinin otuzlu yaşlardaki küçük oğlu Kemal ile uzaktan akraba, yoksul Keskin ailesinin on sekiz yaşındaki kızları Füsun arasında geçen aşk hikâyesinin, 2008’e kadar etkisini yitirmeden gelişini anlatıyor. Aşıkların yasak ilişkisi, Kemal’in başka bir kadınla nişanlanmasıyla bitiyor gibi gözükse de daha da şiddetleniyor. Kemal, Füsun uğruna nişanlısından ayrılıyor, tüm engeller kalktı, kavuşacaklar derken bu sefer de ayrılık acısı Kemal’i sarsıyor. Yaklaşık bir sene Füsun’u arayan Kemal, en sonunda aşkına kavuşuyor ama bu sefer de başka bir engelle, Füsun’un kocasıyla karşılaşıyor. Bir türlü güzeline (Füsun’a) ulaşamayan Kemal, Füsun’un eli değen hemen her şeyi toplarken buluyor kendini. Füsun’un küpesi, sigara izmariti, bikinisi, onun su içtiği bardaklar ve daha birçok eşya, Kemal’in Nişantaşı’nda bulunan Merhamet Apartmanı’ndaki dairesinde birikmeye başlıyor. “Aşk kaçmaktan çok kovalamayı sever” […]

“Göstermeyeceksek niye koruyalım”

İşvecan Nur Özen Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT), geçtiğimiz günlerde, arşivinde bulunan tüm görüntülü ve ses kayıtlarını yayınlamak üzere Kalan Müzik’le bir anlaşma imzaladı. Bu gelişme sadece müzik severleri değil, sözlü kültürümüzün en önemli belgelerinin raflarda çürüdüğünü bilen insanları heyecanlandırdı. Kalan Müzik’in sahibi Hasan Saltık bu anlaşmayı “Bir devlet kurumunun (TRT), kendini korumak için tarihi boyunca yaptığı en iyi anlaşma” olarak niteliyordu. Haklıydı da. Çünkü TRT arşivinde bulunan on binlerce bant, her geçen gün, oksitlenme nedeniyle kullanılamaz hale geliyordu. Oysa Saltık’ın verdiği röportajlara göre TRT arşivinde, fotoğrafı dahi bulunmayan Anadolu âşık ve ozanlarının ve Klasik Türk Müziği üstatlarının görüntüleri bulunuyor. Arşiv nedir? Neden vardır? Belgelik, ya da daha yaygın ismiyle arşiv sözlüklerde şöyle tanımlanıyor: “Belgelerin ya da belge değeri taşıyan şeylerin saklandığı, korunduğu ve yararlanmaya sunulduğu yer.” Öyle görünüyor ki, bu tanım içerisinde üzerinde en çok durulması gereken, arşivin “yararlanmaya sunulmak” üzere var olan bir şey olduğu. Yukarıdaki TRT örneği de bunu gösteriyor. Arşiv, hayatımıza bir katkısı sunamadığı takdirde “oksitlenir” ve yok olur. Geçtiğimiz aylarda İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin düzenlediği “Görsel-İşitsel Arşivcilik Konferansı”na katılan, Hollanda Film Müzesi (Nederlands Filmmuseum) uzmanlarından Elif Rongen Kaynakçı’nın sözleri, bir arşivin var olma nedenini son derece iyi özetliyor. “Arşivciler olarak bizim görevimiz zaman kapsülleri oluşturmak değil. Yani bundan 100 sene sonra insanlar bir kutuyu açacaklar ve birden orada eski filmleri mi bulacaklar? Amaç sadece görüntüleri tarihsel birer veri olarak saklamak olmamalı. Çünkü bu bir şekilde sağlanabilir. Ancak onları yeniden seyredilebilir kılmak, bu materyalin kültürel değerini anlatmak için çok önemli. İzleyicinin merakını da körüklemeliyiz” Müzede, her gün dört film Kaynakçı’ya göre Türkiye’deki arşivlerin sorunları dünyadaki benzerlerinden çok farklı değil. Arşivler çoğu kez, toplum tarafından bilinmeyen, herhangi bir beklenti duyulmayan kurumlar. Çünkü insanlar aramadıkları, ihtiyacını duymadıkları birşeyi bulmakla ilgilenmiyor. Ancak yine de, Türkiye’deki arşivler kendilerini hatırlatmak, kendi girişimleriyle ön plana çıkmak için gözle görülür bir çaba […]

“Müzelerin zamlanacağı aylar öncesinden biliniyordu”

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın müze ve ören yerlerine sezonun tam ortasında yüzde 100’le yüzde 400 arasında zam yapması, bunu da zam açıklamasının ertesi günü yürürlüğe koyması, turizm acentelerini ve tur operatörlerini kızdırdı. Acenteler ve operatörler, meslek örgütleri TÜRSAB’ın (Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği) yerden yere vururken TÜRSAB’tan bu konuda açık ve net bir açıklama gelmedi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ise Medyakronik Editörü Gökhan Tan’a yaptığı açıklamada zammın aylar önce belli olduğunu, zamanında önlem almayan bir kaç küçük acentenin bir bardak suda fırtına koparttığını söyledi. Zammın yılbaşında belli olduğunu, kararın TÜRSAB ve acentelerle birlikte alındığını dile getiren Günay, acentelerin maliyet artışı diye bir durumun sözkonusu olmadığını şu sözlerle dile getirdi: “TÜRSAB yılın sonuna kadar olan bilet ihtiyacını önceki tarihlerde yaptığı toplu alımlarla karşıladı. Sadece TÜRSAB üyesi olmayan, ferdi çalışan bir kaç turizmcinin şikayeti var onun dışında hiç bir ciddi şikayet yok” Aniden yapılan zam tartışmasıyla birlikte TÜRSAB’ın bazı acenteleri kayırarak zam öncesinde indirimli fiyattan bilet almalarını sağladığın iddiaları ayın başından itibaren turizm sektörünü karıştırmıştı. Tartışmanın alevlendiği yer ise turizmcilerin tartışma platformu olan Tursapnet adlı mail grubu olmuştu. Kayırma iddialarının gündeme gelmesi üzerine TÜRSAB, kayırıldığı iddia edilen acentelerin 2006’dan 18 Temmuz 2008’e kadar aldıkları bilet adetlerini yayınlamış, ancak bazı turizmciler esas alımların zammın hemen öncesinde, 20-31 Temmuz arasında gerçekleştirildiğini öne sürerek bu tarihler arasında satılan bilet adetlerinin de yayınlanmasını istemişlerdi. TÜRSAB’tan şu ana kadar bununla ilgili bir açıklama gelmedi. Ancak yine aynı mail grubunda TÜRSAB’ın isteyen tüm üyelerine eski fiyattan bilet satacağını dolaylı yollardan da olsa duyurması tartışmaların şimdilik dinmesine neden oldu. Bakan Ertuğrul Günay: “Birkaç küçük acente fırtına kopartıyor” Medyakronik editörü Gökhan Tan’ın müze ve ören yeri zamları nedeniyle turizimcilerin zarara uğradığı ve bu nedenle birçok günlük turun iptal edildiği yönündeki iddiaları dile getirmesi üzerine Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, şu yanıtı verdi: “Hiç bir iptal yok. Biz bu […]

Roma kalıntılarının alt geçitte ne işi var?

Görkem Kızılkayak Halk arasında battı-çıktı olarak adlandırılan motorlu araç alt geçitleri, belediyelerimizin özellikle büyük kentlerin trafik yükünü hafifletmek için ürettikleri çözümlerin başında geliyor. Ama bu geçici çözümler Türkiye gibi “toprağı” inanılmaz zenginlikteki ülkelerde sorun yaratıyor. Bunun en son ve çarpıcı bir örneği bugünlerde İzmit’te yaşanıyor. Kent merkezinden geçen D-100 karayolunda, eski SEKA fabrikası önünde devam eden alt geçit inşaatında uzun süredir Roma İmparatorluğu dönemine ait kalıntılara rastlanıyor. Bu buluntular, imparatorluğun Anadolu’daki tek başkenti olan Nikomedia kentinin kalıntıları. Kentin ve imparatorluğun bilinmeyen tarihine dair bilgiler içeriyor. Ancak ne bu kalıntıların ne olduğunu anlamaya çalışan, ne de bölgede çalışan inşaat makinelerine “dur” diyen bir yetkili var. Kalıntıların, İzmit’in Roma Dönemi’nde altın çağını yaşamasını sağlayan İmparator Diokletianus dönemine tarihlendiğini belirtiliyor. Bunu belirtenlerse ne arkeolog, ne bilim adamı ne de bir resmi yetkili. Ama kültür mirasımıza bu gurupların hepsinden daha saygılı ve meraklı olan iki gönüllü: İzmit’te ilgili tarihi yayınlarıyla tanınan F. Yavuz Ulugün ve Muhittin Bakan. Ulugün ve Bakan’ın verdiği bilgileri, 1940’lı yıllarda eski SEKA Fabrikası arazisinde yapılan arkeolojik çalışmaların sonuçları da destekliyor. Buna göre çıkan kalıntıların Nikomedia güney yönündeki iç surları ya da agoraya (kent çarşısı) olması mümkün. Ancak söylediğimiz gibi, topraktan çıkan bu şeyler, topraktan farklı bir şey olarak algılanmadığı için üzerinde bilimsel çalışma yürüten Allah’ın bir kulu yok! Gerçekte, inşaat çalışmasının ilk günlerinde ortaya çıkan bu kalıntılar üzerine Kocaeli Müzesi’nin verdiği bir durdurma kararı da mevcut. Müze, Nisan 2007’de inşaatı durdurduktan sonra buluntuların bir bölümünü taşıyor. Ve durumu, konunun ilgilisi Kocaeli Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na bildiriyor. Koruma kurulu ise, inşaatın devam etmesinde herhangi bir sakınca görmeyerek durdurma kararını kaldırıyor. Bilimsel amaçlı herhangi bir sondaj ve inceleme yapılmadan devam ediliyor. İçinde bulunduğumuz ay bölgede arazi çalışması yapan Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi (TAY) arkeologları da battı-çıktı inşaatındaki kalıntıları, tarihi kaynaklardan öğrendiğimiz Nikomedia bilgilerinin arkeolojik verilerle doğrulanması için inanılmaz bir […]

Yeşim Salkım neye oturdu?

Özge Biçen-Gökhan Tan Dün sabah birçok gazete, magazin haberlerine yer verdikleri ikinci sayfalarında ve eklerinde Yeşim Salkım’ın “Rakı Balık” isimli şarkısının klip çekimine dair haber yayınlandı. Habere göre Sultan İbrahim’in (Deli İbrahim) tahtı özel izinle Topkapı Sarayı’ndan Sepetçi Kasrı’na getirilmiş ve çekimlerde kullanılmıştı. Sabahgazetesi haberi “Deli İbrahim’in tahtında klip çekti” başlığıyla verdi. Haberde şu ifade de yer aldı. “Sepetçiler Kasrı’nda çekilen klipte Salkım, Topkapı Sarayı’ndan özel izinle getirilen Deli İbrahim lakaplı 18. Osmanlı padişahının tahtını kullandı.” Haberi yapan gazeteci Başak Çokan’ın çekimler sırasında Sepetçiler Kasrı’nda olup olmadığını bilmiyoruz. Ama orada olmadığı belli olan pek çok gazete ve haber sitesi de (Vatan, Habertürk, vs..), her zaman olduğu gibi imza atma ihtiyacı duymadan, bu haberi ve aynı başlığı kullanmakta bir sakınca görmedi. Şüphesiz, pek çoğumuza göre incir çekirdeğini doldurmayacak kadar önemsiz bu haberin bir haber niteliği taşıdığını düşündük: Haber, 18. Osmanlı padişahının tahtının bir klip çekimi için başka bir mekana taşınmasıydı. Eğer gerçekse, sahiden de büyük bir haberdi. Topkapı Sarayı’nı aradık ve Kutsal Emanetler Dairesi Müdürü Hilmi Aydın’la görüştük. Aydın, gazetelerde yer alan haberleri görmese de böyle bir şeyin mümkün olmadığını söylüyor ve ciddiye alınmaması gerektiğini söylüyordu. Bu tarz haberlerin müzelere ve müzeciliğe yapılmış bir saygısızlık olarak değerlendiren aydın, Kültür Bakanlığı’nın projesi ve izni olmadığı takdirde tarihi eserlerin kullanılmasının mümkün olmadığını ifade ediyordu. Peki tahtın Sepetçiler Kasrı’na taşındığı bilgisi nereden çıkmıştı? Bunu haberi yapan ve yayınlayan gazetecilerin cevaplaması lazım. Çünkü gelişmeler üzerine ulaştığımız Yeşim Salkım’ın basın danışmanı Rana Akyıldız, gazetecilere böyle bir bilgi verilmediğini ancak Sepetçiler Kasrı’nda, Sultan İbrahim’in tahtının bir kopyasının bulunduğunu söylüyor. Akyıldız, dün yayınlanan haberler sonrasında ise tüm gazeteleri elektronik posta yoluyla uyardıklarını söylüyor. Gelgelim Sabahgazetesi, bugün yine ikinci sayfada yer verdiği Topkapı Saray Müzesi Müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın açıklamalarıyla yanlışını düzeltmiş görünüyor. Görünüyor diyorum çünkü Duygu Toprak imzasıyla yayınlanan haber şu ifadeyle başlıyor: “Yeşim Salkım’ın Sepetçiler Kasrı’nda […]

Millet, belleğine kavuştu

Belkıs Yağız Marmara Depremi’nin ardından 10 yıl süreyle kapalı kalan “Millet Yazma Eser Kütüphanesi” açıldı. Kütüphane, Ali Emîrî Efendi tarafından 1916 yılında bir araştırma ve ihtisas kütüphanesi olarak kurulmuş ve 1999 yılındaki depreme kadar Fatih’teki Şeyhülislam Feyzullah Efendi Medresesi’nde hizmet vermişti. Medresenin depremde ağır hasır görmesi üzerine eserler Beyazıt Kütüphanesi’ne taşınmış ve restorasyon başlatılmıştı. Restorasyon sekiz yıl sürdü. Ata yadigârı eserler Feyzullah Efendi Medresesi’ne döndü ve 24 Mayıs’taki açılışla kütüphane, özgün yerinde tekrar hizmet vermeye başladı. Kütüphanenin kurucusunun 19. yüzyılda kendi imkanlarıyla topladığı, nadir el yazması eserler geçtiğimiz yıl Pera Müzesi’nde “Ali Emîrî Efendi ve Dünyası; Fermanlar, Beratlar, Hatlar, Kitaplar” sergisinde sunulmuştu. Pera Müzesi’nin sahibi Suna-İnan Kıraç Vakfı, Ali Emîrî Efendi’nin eserlerinin korunması, dijital ortama aktırılması ve on binlerce kayıt fişinin tasnifi için kaynak ayırdı, emek harcadı. Kütüphanenin internet sitesinin yayınını da üstlendi. Restorasyon için 3 milyon YTL’ye yaklaşan bir kaynak ayıran devlet, Millet Kütüphanesi’nin açılışında Kültür ve Turizm Bakanı ve İstanbul Valisi tarafından temsil edildi. (Gözündeki rahatsızlık olmasaydı Başbakan da katılacaktı.) Bakan Ertuğrul Günay, Suna-İnan Kıraç Vakfı’nın katkılarına İnan Kıraç’a verdiği plaketle teşekkür etti. Káşgarlı Mahmud’un yaşadığı yer 10 yıl önce Beyazıt Kütüphanesi’ne taşınan eserlerin, kendi tarihi mekânına dönmesinde Millet Kütüphanesi Müdürü Melek Gençboyacı’nın sıra dışı çabası söz konusu. Çünkü Melek Hanım, 2001 yılında kütüphanenin müdürlüğüne tayin edildiğinde, 34 bin el yazması eser Beyazıt Kütüphanesi’de adeta unutulmuş durumdaydı. O bu eserleri tek tek kaydetti. Ve dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın karşısına çıkarak, Millet Kütüphanesi’nin dağılan personelini eski vazifelerine döndürdü. Feyzullah Efendi Medresesi’nin restorasyonuna ön ayak oldu ve kütüphaneyi Bayazıt’taki geçici binada hizmete soktu. Bilinen en eski Türkçe sözlük, Káşgarlı Mahmud’un yazdığı Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün tek orijinal nüshası Millet Kütüphanesi’nde bulunuyor. Ali Emîrî Efendi’nin 1914’te İstanbul’daki bir sahafta tesadüfen bulduğu bu eser ilk kez, Pera Müzesi’nde sergilenmişti. Orta Asya Türkçesi’ni bize bildiren bu “dil anıtı”nı izleyiciye sunmanın gururu, Melek Gençboyacı’nın gözlerinden […]

Josef Koudelka’yı tanımak

Belkıs Yağız) Sanırım, Ermeni asıllı olan Güler kadar profesyonel ve cesur fotoğrafçı da olamamıştır Koudelka, bir “Çek” olarak Çekoslavakya’da, çoğunluk olduğu halde. Koudelka’nın cesareti, objektife yansıyan fotoğraf karelerindedir, “kurgusuz” ve yalın, ama gene de sanatsal… Her bir öğenin, karenin içindeki yeri, duruşu ve fonksiyonunu daha çekerken, oluşa müdahale etmeden o hengamede kurgulamış olmak sanatın kendisi değil midir zaten. Ama Koudelka, bunun ötesinde sanki anı, gerçekten dondurmuş gibidir de… Bir işgalin anısını… Herhangi bir askeri müdahalenin, dünyanın neresinde olursa olsun, yaşatacağı insanlık dramının simgesini… Çırılçıplak bir çingene kız çocuğunun yapağı saçlarının altından bakan, hala masum ama cesur, kapkara gözleri geliyor gözümün önüne… Böylesine keskin hatlı bir fotoğraftan sonra “Başlangıçlar” dizisindeki başka bir karenin, tezat bir biçimde fluluğuna kayıyor hafızam. Belli belirsiz, elleri cebindeki, beyazın içinden yürüyerek gelen karanlık adamı düşünüyorum., bozuk kaldırım taşlarında. Daha yakın plandaki yine belli belirsiz ve kim bilir belki dalsız iki ağacın veya iki kaldırım lambasının yan çaprazında, bana yakın duran dört ayaklı tanımsız “şey” den, yılan gibi adama doğru uzanan figürün ne olduğuna anlam veremedim daha… Düşünüyorum. Hâlâ “Başlangıçlar” dayım. Koca bir ağaç kovuğunun ortasından gördüğüm yapraklardayım, dalları ışık huzmelerinden oluşmuş sanki. Işık sızıyor sanki, süzülüyor her yere… Gözleri görmeyen birine bunu nasıl anlatabileceğimi düşünüyorum. Gözleri görmeyen birinde bu görüntüyü canlandırmaya çalıştığımızı hatırlıyorum; Parmaklarıyla onu görmeye çalışmasını… Kendi varoluş alanımızı daraltarak, onun kendi sınırlarını aşmayı başarmasını izlemek… “Görmeyen” birine Koudelka’yı anlatmak çok zor. Görmeden Koudelka’yı algılayabilmek, daha da… Ama Koudelka o kadar çarpıcı ki, görene de görmeyene de mutlaka bir şeyler algılatıyor. 1986 yılından itibaren çalışmaya başladığı panaromik fotoğraf makinesi ile, doğadaki bozulmanın izlerini takip eder ve insan-doğa arasındaki o incecik dengeyi hatırlatır bize Koudelka. Bir dünya gezgininin gözünden, artık “Kaos”tur yeryüzü, “Retrospektif” te… (tdk; “dünden bugüne”). 1997’ye kadar olan fotoğraflarını içeren serbest tasarlanmış bu dizinin bir kısmı; tezatlar ve benzerlikler üzerine kurulan üç farklı görüntünün, […]

Bir atölye de siz ısmarlayın..

Santralistanbul Çocuk Atölyeleri Programı, 10 farklı başlık altında toplam 33 atölye ve iki konferansla 13 Nisan’da başladı. 8 Haziran’a kadar haftasonları gerçekleştirilecek atölyelerde, okul öncesi dönemden başlayarak her yaş grubu çocuklara yönelik çalışmalar yer alıyor. Atölyeler sırasında çocuklar; “Modern ve Ötesi” sergisi içinde sürpriz bir yolculuğa çıkacak, Enerji Müzesi içinde kendi vücutlarını bir makine gibi yönetecek, bir masal perisiyle yola çıkarak sanat eserleriyle ilgili kendi öykülerini oluşturacak, kendi bedenleriyle ışık – gölge oyunları oynayacak, elektronları yakından tanıyarak elektriğin sihirli dünyasına yolculuk edecek, kendi yaşadıkları şehri, İstanbul’u çizerek boyayacaklar. Dilerlerse anne – babaları, büyükanneleri, büyükbabaları ile birlikte “Elektro Şov”a katılabilecekler. Atölyeler, dans, koreografi, fizik, edebiyat, plastik sanatlar gibi pek çok alanda uzman eğitimciler tarafından yürütülüyor. Atölyelere katılım sınırlı olduğundan çocukların kayıt yaptırması gerekiyor. Atölyelere katılım için kayıtlar (0212) 444 0 428 no’lu İletişim Merkezi’nden yapılabiliyor. Askıda atölye Santralistanbul çocuk atölyelerine katılım bedeli ödeme olanağı olmayan çocukların da bu etkinliklere katılabilmesi için bir de “Askıda Atölye programı” yürütülüyor. Ebeveynler çocuklarının kaydını yaparken fazladan bir veya birkaç atölye ücreti ödeyerek Askıda Atölye havuzumuza katılabiliyorlar. Santralistanbul, bu katkılarla, Eyüp bölgesindeki devlet okulları ile kurduğu ilişki çerçevesinde bölge çocuklarının da olası en geniş katılımını sağlamayı amaçlıyor. Askıda Atölye katılımları bilgisi, her hafta sonu santralistanbul Çocuk Atölyelerinde duyuruluyor. Çocuk Atölyeleri Bahar Programı ana sayfası içinhttp://cocuk.bilgi.edu.tr/index.html