Etiket oyun

Yerli bilgisayar oyunlarının yükselişi

Yerli bilgisayar oyunlarının yükselişi devam ediyor. Hızla gelişmekte olan bu sektörde birbirinden yaratıcı oyunlar öne çıkıyor. Yurt dışındaki yatırımcılarında ilgisini çeken Türk oyunları, insanlar tarafından da büyük ilgi görüyor.

Kilitli eğlence

Kapılar üzerinize kilitli. Dışarıya çıkmanızı sağlayacak ipuçları ise etrafınızda saklı.
"80 metrekarelik bulmaca" Istrapped, Türkiye'nin ilk "evden kaçış oyunu".

Evdeki oyun istasyonu

Bilgisayar, internet ve oyun konsolları evde zaman geçirme alışkanlıklarımızı değiştiriyor. Play Station örneğin, pazardaki payı dikkate alındığında bunun başlıca nedenlerinden. Meraklıları için “oyun istasyonunun” tarihinde bir gezintiye çıktık. Teknoloji hızla geliştikçe beklentilerimiz de artıyor. “Ipad 2 ne zaman çıkacak, Dell e-touch tablet ne zaman satılmaya başlanacak, iphone 5 mi çıkacak, playstation 4 üretilecek mi üretilmeyecek mi?” Kafamızdaki sorular arttıkça ve her kafadan farklı bir ses çıktıkça merakımız daha da büyüyor. Bunun son örneklerinden biri PlayStation 4. Son aylarda, üretildi-üretilecek derken, bazı internet sayfalarında, bloglarda, gazetelerde: “Sony’den resmi açıklama: PS4 2011’de çıkacak” başlıklı haberler yayınlandı. Meraklılarını bir hayli heyecanlandıran bu bilgi öyle hızla yaygınlaştı ki Sony resmi bir açıklama yaparak haberlerin doğru olmadığı açıkladı. Sony Computer Entertainment CEO’su Kazuo Hirai yaptığı açıklamada, PlayStation 4 konsolu çıkaracaklarının doğru olmadığını, PS3 üzerinde geliştirme çalışmaları yapacaklarını açıkladı. “PS3’e yeni özellikler ekleyerek ve performansını güçlendirerek yola devam edeceğiz.Yakın dönemde yeni nesil bir konsol modeli planlamıyoruz” diyen Hirai, kafalardaki soru işaretlerini kaldırdı. PS3 için en az 10 yıllık bir ömür belirlediklerini söyleyen Hirai, 2007’de çıkan konsolun geliştirilerek en az 5 yıl daha pazarlanacağını belirtti. 1995’ten beri zirvede Evde vakit geçirme adetlerimizi değiştiren teknolojik aletlerin başında geliyor PlayStation. Peki Playstation hayatımıza ne zaman girdi, nasıl değişti ve gelişti? Meraklıları için Playstation’ın tarihinde bir gezintiye çıkalım istedik.Bundan tam 15 yıl öncesi. DVD formatının ilk kez çıktığı, eBay ve Yahoo’nun kurulduğu 1995 yılı; Playstation’ın doğum yılı. PS; Avrupa’da piyasaya sürüldüğünde en çok bilinen oyun konsulu Süper Nintendoydu. İlk olarak Nintendo ile giriştiği rekabet yarışında yıllar geçtikçe pek çok farklı rakibi olsa da, PlayStation oyun konsolları arasında en çok tercih edilenlerden biri oldu. Play Station konsolu, gri renkte, kablolu oyun kumandaları olan ve iki kişinin oyun oynayabileceği dikdörtgen şeklinde bir konsoldu. Konsolla beraber pek çok oyun da piyasaya sürüldü. İlk yıllarında en çok ilgiyi çeken oyun 1996’da çıkan Tomb Raider, […]

Çevrimiçi kariyeriniz FlipLife’la başlıyor

Second Life, dünyayla birlikte Türkiye gündemine bomba gibi düştükten sonra, çevrimiçi oyun oynama alışkanlığı hızla artmaya başladı. İnternet üzerinden kendi tarlasını kurarak “çiftçi” olanlar, sanal paralarla saatlerce poker oynayıp “kumarbaz” olanlar, kendi ordusunu kurarak başarılı bir “general” gibi hissedenler varken, bu piyasayada hiç olmayan yepyeni ve mantık çerçevesine oturabilen çevrimiçi oyun başladı. Bu yeni oyunun ismi “FlipLife”. Almanya’da yaşayan Türk bir girişimci olan İbrahim Evsan tarafından başlatılan projenin şimdiden 10 bini aşkın üyesi var. 

 FlipLife’ın HTML5 tabanlı bir çevrimiçi oyun olması, bilgisayar özellikleri çok iyi olmayanların da bu oyunu oynamasına olanak tanıyor. Yeni oyunda yapmak istediğiniz veya yaptığınız mesleği seçebiliyorsunuz. Seçtiğiniz meslekten sonra, oyun içindeki görevlerle kariyer basamaklarını bir bir tırmanıyorsunuz.Arkadaşlarla halı saha maçı yapalım FlipLife sadece mesleğinizle ilgili görevlerle sınırlı değil. Ayrıca görevlerden sıkılırsanız arkadaşlarınızla etkinliklere katılmanız için üst menüden “boş zamanlar” sekmesine tıklamanız yeterli. Boş zamanlar kısmından arkadaşlarınızla futbol, boks, tenis gibi spor dallarında yarışabiliyorken, “düşler kahvesi”, ”bira parkı”, “kulüp 90”, “VIP club” gibi etkinliklere katılarak yeni arkadaşlıklar edinebiliyorsunuz. Bu farklı etkinliklere katılmanın, karakterinizin enerjisini doldurmaya da katkısı oluyor. Futbol etkinliğine katılıp, kayıt yaptırıyorsunuz ve sizinle futbol oynayacak diğer oyuncuları beklemeye başlıyorsunuz. Maçları 2, 4, 8 gibi oynama seçenekleriniz var. Futbola kayıt yaptırırken önceden “savunma” ve “hücum” setlerinizi, “sağ” ve “sol” şeklinde seçiyorsunuz. Rakiplerinizle aranızdaki rekabetinizi seçtiğiniz savunma ve hücum seçeneklerine göre devam ettiriyorsunuz. Futbol maçlarını kazanmanız halinde, ekstra enerjinin haricinde, görevlerinizde kullanabileceğiniz materyaller kazanıyorsunuz. Hadi alışverişe çıkalım!FlipLife.com’un kullanıcılarına sunduğu en çarpıcı alternatiflerden bir tanesi de “alışveriş”… Karakterimizle görevleri yerine getirirken; boş zamanlarımızı değerlendirirken, bir yandan da alışveriş yapabiliyoruz. Üst menüden, “alışveriş” sekmesine tıkladığımızda karşımıza “ceket”, “şapka”, “kolye”, “spor giyim” gibi çeşitli seçenekler çıkıyor. Bu seçeneklerden birine girdiğinizde, ister oyun parasıyla isterseniz de “gerçek parayla” alışveriş yapabiliyor, karakterinizi farklılaştırabiliyorsunuz. Oyun henüz deneme aşamasında olduğu için, ilerleyen günlerde alışveriş bölümüne yeni seçenekler eklenecek. 

 En keyifli haliyle “gazeteci” […]

Şırnak’ta, top peşinde koşmak

Ali Abaday* Referandummuş, askerler sivillere boyun eğmişmiş, evetçiler ile hayırcılar birbirine girecekmiş, yaz sıcakları daha da devam edecekmiş, ünlüler birbirleri hakkında konuşuyormuş… Boşver. Canım uzun süredir top oynamak istiyordu. Ama öyle halı sahada altışardan değil. Bildiğin mahalle arasında ya da eskiden mahallelerde olan boş alanlarda. Şimdilerde o boş alanları bulmak, çölde vaha bulmak gibi zor olduğundan asfalta bile razıydım. Ne var ki arabaların, şehrin yollarından fazla olduğu İstanbul’da her 10 saniyede bir kesilmeyecek maç yapmak da kolay değil. Bir de tabii artık büyümüş bir adamla maç yapmak isteyecek kaç çocuk var durumu… Yine de içimde acayip top oynama isteği vardı. Zaten susmuştum; yaşananlara, ülkede ve dünyada olanlara buğulu bir camın ardından bakar gibi bakıyordum. Yaz sıcağında ne yapacağını bilmez bir haldeyken, iki gün bir yere gideyim düşüncesindeyken, uzaktan gelen bir daveti kabul ettim. Bir süredir aklımda olan Şırnak’a, çocuk olmanın zor olduğu o topraklara gittim. Hava kararıp, güneş yerini aya bırakmak üzereyken girdiğim tozlu şehirde çok kısa sürede bir grup arkadaş buldum. Yaşları 8 ila 10 arasında değişen bir grup arkadaş. Kendi aralarında Kürtçe konuşsalar da benimle Türkçe konuşma nezaketini gösterdiler. Biraz sohbet ettik bakkalın önünde. İlginçtir, biz de küçükken bakkalın önünde muhabbet ederdik. Galiba herkesin bir bakkal önü muhabbet dönemi oluyor hayatta ya da oluyordu. Hava artık tam kararıyor derken de bir top geldi ayaklara ve ufaktan bir maç çevirdik. İçimdeki çocuk mutlu bir haldeyken ben yeni arkadaşlarımdan çalım yememeğe çalışıyordum. Kuru sıcakta biraz terleyerek bitirdik maçı. Güldük, fotoğraf çektirdik. Hayattan son bir kaç laf edip ayrıldık. O sırada birbirimizi bir daha belki hiç göremeyeceğimizi onlar değil ama ben düşünüyordum. Büyümenin kötü etkisi artık ayrılıkları bilmek ve onlardan hoşlanmamak. Top oynamak için saatlerce yol yapmış, top oynarken eskiden büyüklerin kapıldığı endişelere artık kendi kapılan biri olsam da anladım ki; bazen buğulu camları silmek için çocuk olmak ve sokakta top […]

Chatroulette’de bir gece

Üç kadın, kullanıcılarının yüzde 14’ünün “ekranda görmek istemeyeceğiniz hareketler yaptığı” Chatroulette’i merak etti; bir cumartesi gecesini internette geçirdi.

Sosyalim, çünkü paylaşıyorum!

2000’li yıllarda internet, birilerinin içerik hazırlayıp birilerinin de okuduğu bir mecra olmaktan çıkıp kullanıcıların yarattığı içeriğe evsahipliği yapan bir ortam haline geldi. Web 2.0 adı verilen bu değişimin hemen ardından da “sosyal paylaşım devrimi” geldi. Artık internette herkes içerik üretiyor ve ürettiği içeriği sınırsız bir şekilde paylaşabiliyor. Medyatava’nın mayıs ayında yayınladığı ComScore internet sitesinin Türkiye için özel olarak hazırladığı raporda Türkiye’de 15 yaş ve üstü toplam 18,1 milyon kişinin internet kullandığı ve mayıs ayında internette toplam 544 milyon saat vakit geçirildiği ve kişi başına aylık 30 saatlik bir internet kullanımını olduğu belirtiliyor. İnternette geçirilen bu sürenin büyük çoğunluğunun sosyal paylaşım ortamlarında harcandığına ise hiç kuşku yok. İşte hayatımızı en çok etkileyen ve onlarsız nasıl iletişim kurduğumuzu hatırlayamadığımız bazı paylaşım siteleri… Bloglar Blog yada Türkçe adıyla ağ günlükleri, web tabanlı günlük gibi düşünülebilir. Genellikle güncelden eskiye doğru sıralanmış yazı ve yorumların yer aldığı bir yayın sisteminden oluşan bloglarda yayıncının seçimine göre okuyucular yazılara yorum yapılabiliyor. Pek çok insan tarafından kullanılan blogların yazarlarına blogger adı veriliyor. Web 2.0, yani kullanıcıların yarattığı içerik sisteminin temeli olan ve yemek, moda, sanat,ekonomi, politika gibi sınırsız bir konu yelpazesine sahip bloglar o kadar popüler ki, kimilerine göre bu yayıncılık biçimi klasik gazetelerin yerini almaya en büyük aday durumunda. Blog yazmak yada “blogger” olmak için öyle çok teknik bilgiye de gerek yok, günümüzde blog kullanıcılarının yaş yelpazesi de çok geniş. Ve ücretsiz olarak kullanılabilmesi de bu sayının artışında oldukça etkili. WordPress ve Blogspot gibi siteler halen en popüler ücretsiz blog siteleri durumunda. Milyonlarca blogun kayıtlı olduğu Technorati.com adlı blog arama motoru bloglar aleminde neredeyse Google’dan daha etkili bir konumda.. Facebook 2006 yılında Harvard’da okuyan Marc Zuckerberg tarafından ilk başta sadece Harvard’lı öğrenciler için kurulan Facebook, şu anda dünyada 350 milyonu aşmış olan üye sayısı ile en popüler sosyal paylaşım aracı. Fotoğraftan videoya içinde bulunduğunuz ruh halinden katılacağınız […]

Hayata dair bir oyun: Hakiki Gala

Bir pazar akşamı, haftasonunun son demleri. Hava da haftasonununu bittiğini anlatır gibi. İnsanı daha kötü ve karamsar hale getirmek ister gibi yağmur taşıyan bütün kara bulutlar tüm kasvetiyle üstümüze üstümüze geliyor. Ama yağmura hiç aldırmayan bir kalabalık var Taksim sokaklarında. Her ne kadar eğlencenini kalbinin attığı yer olsa da ilginç bir şekilde herkes bir yerlere koşuşturma telaşında. Ben de öyle. Adını ilk kez duyduğum Oyuncular Tiyatro Kahvesi içindeki Cem Safran Sahnesi’ni arıyorum. Sora sora tarif edilen pasaja giriyorum. Tıpkı diğerleri gibi bu pasajın girişinde de şapka, bere, çorap satıcıları var. Doğru yerde miyim bir kez daha emin olmak için satıcılardan birine tiyatroyu soruyorum ama bilmiyor. Bir iki adım atınca görüyorum, doğru yerdeyim. Şapkacının haline güleyim mi üzüleyim mi bilmiyorum. Aklımda Nazım Hikmet’in, “Hani derya içinde olup da deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf” dizesinin geçtiği şiiri merdivenleri çıkmaya başlıyorum. Kısa süre sonra, dışarının soğuğundan ve karmaşasından uzak insanın içini ısıtan tiyatronun içindeki küçük bir kafedeyim. Benim gibi oyun başlayana dek bir şeyler içmek için beklemeye karar vermiş az sayıda insanın arasına karışıyorum. Yoklukları hissedilmeyecek hayatların hikayesi Çok beklemek de gerekmiyor zaten, 15 dakika sonra beni buraya çeken oyunu izlemek üzere yerimi alıyorum. Tiyatronun kendine has bir havası var; sevimli, samimi. Tiyatro dediysem öyle çok gözünüzde büyütmeyin. Ortalama bir evin yatak odası kadar bir sahne ve salonuna sığacak kadar da koltuk koyulacak bir alanda izleyiciler. Hepsi bu kadar. Herkes yerine oturuyor. Ama yine de salon boş. 25-30 koltuk kapasiteli salonda, herkes dediğim kişi sayısı iki elin parmakları kadar. Sahneye bakıyorum, dekor çok sade, bir masa, 2 sandalye ve bir de küçük bir masa daha var komodin gibi. Biraz sonra bütün ışıklar sönüyor ve oyun başlıyor. O güne dek birbirlerinin varlığından habersiz bu hoyrat dünyada apayrı, yoklukları bile hissedilmeyecek denli sıradan hayatlar sürmüş iki kişi Müesser Hanım ve Lütfi Bey, bir Hıdrellez gecesi […]

Aksiyon filmi tadında oyun

Satışa çıkarıldığı ilk üç günde neredeyse 10 milyon adet satarak 500 milyon doların üzerinde bir hasılata imza attı. Bu “başarısıyla” çok izleyici çeken Hollywood yapımı bir çok gişe filmini bile geride bıraktı. Son zamanların en çok izlenen filmlerinden olan ve tüm dünyada ilk 3 günde yaklaşık 225 milyon dolar hasılat yapan 2012 filmini bile alt etti. Uluslararası vizyona giren filmlerin galasının gerçekleştirildiği Londra Leicester Meydanı’ndaki Vue Cinema VIP’de parti ile tanıtılmasıyla bir ilke imza attı. Bir bilgisayar oyunundan bahsediyoruz. Dünyada galası yapılan ilk video oyunu ünvanını da elde eden Call of Duty: Modern Warfare 2. Hayranlarının büyük bir merakla beklediği serinin yeni versiyonu satışa çıktığı ilk gün 4 milyonun üzerinde kullanıcının çevrimiçi oyuna katılmasıyla da ayrı bir rekor kırdı. Böylece oyun, eğlence dünyasının tarihinde en kısa sürede en büyük başarıya ulaşan ürün ünvanını da kazandı. Ancak hemen belirtmekte fayda var, oyun içerdiği şiddet öğeleri nedeniyle ABD ve Avrupa’da 17 yaşın altındakiler tarafından oynanması yasak. Film mi oyun mu? Ödüllü yapımcı Infinity Ward tarafından üretilen Call of Duty serisinin 6. halkası olan Modern Warfare2, FPS (First Person Shooter-Birinci Şahıs Nişancı) türüyle oyuncuları birbirinden farklı senaryolarla aksiyon dünyasının içine çekiyor. FPS oyunlarının atası olan Counter-Strike oyununun gelişmiş bir türü olan Call of Duty teknolojinin geldiği son noktayla birleşerek oyun tutkunlarına Amerikan ajanı olmayı sağlıyor. Bir karakterin gözünden görülerek oynanan oyunda birçok uzun namlulu silahlar ve teknolojik ekipmanlar kullanılarak verilen görevleri yerine getirmek amaçlanıyor. Başta bir öncekinden çok da farklı olmadığını düşündüren bir önceki Call of Duty oyunun devamı olan Modern Warfare 2’de yeni taşıtlar ve kurşun geçirmez zırh gibi tek oyunculu moda has yeniliklerin yeni donanım malzemelerin yanı sıra çok oyunculu mod için de değişiklikler yapıldığı görülüyor. Karlı bölgeler ve denizaltı dahil olmak üzere birbirinden farklı mekanlar ve detaylı çevre grafikleri ile oyuncularına kar motorsikleti ve farklı savaş araçları kullanma imkanı da […]

Kadıköy’de tıraş

İşvecan Özen Traş. Gayr-ı resmi stand-up. Sinandülger. Avam, politik, komik. Moda Sanat Tiyatrosu. Bunlar yazıyor oyunun gazetedeki tanıtımında. Hiçbir fikrim yok ne olduğu hakkında. Tiyatro salonunun kapısının önünde “bir elin parmaklarını geçmez” deyimini yerine getirecek dört izleyici adayıyız. Bir kadın salonun ahşap kapısını açıp bizi içeri buyur ediyor. Salon küçük. 60 kadar koltuk var. Önden üçüncü sıranın ortalarına oturuyorum. Arkamda 30’larında iki genç delikanlı; biraz garipsiyorum onları. Lig maçlarının olduğu bir günde ve saatte, iki erkeğin beraber bir tiyatroya gelmesini… Uzun boylu olan diğerine “Senin için tiyatro kapattım bak” diyor. Işıkların sönmesini, tiyatrocunun sahnede belirmesini beklerken, afişteki o “ürkünç” adam, Sinan Dülger giriyor salona. Salona diyorum çünkü girdiği kapı bizle, yani izleyicilerle aynı: “Merhaba! Geciken iki kişi varmış. Telefon etmişler. Onları beklememiz gerekiyor” diyor. Ve sahnenin tam ortasındaki tabureye oturuyor. Salonda o ana kadar dört kişi olduğumuza göre gelen iki kişinin, toplam “kitle”nin üçte biri olduğu gerçeğini düşünerek bekliyoruz. Bu arada sahnenin solundaki ahşap masanın üstünde biri su dolu iki rakı kadehi, sigara ve kül tablası olduğunu fark ediyorum. “Ne bekliyorsunuz oyundan” diye soruyor Dülger. Şaşırıyoruz. “Oyuncu oynar, seyirci izler” diye öğretmişler bize ne de olsa. Cevabı kendi veriyor: “Daha önce bazı seyirciler Sinan’ın yaptığı esprileri başkası yapsa gülmekten kırılırdık demiş. Hayır! Burada berber benim, traşı da ben yaparım.” Seyirci-oyuncu sohbeti koyulaşmışken geciken iki kişi geliyor nihayet. Oyunun başladığını Dülger’in ses tonunun, hareketlerinin değişmesiyle fark ediyoruz. Çünkü salon kararmıyor; bütün ışıklar açık. Göz teması var, bütünüyle sivil. “Bu memlekette herkes traş yapar” diyor. İnce dokunuşlarla, ölçülü ustura hareketleriyle giriyor “tıraş”a. Otoriteyi, askeri, hükümeti eleştiriyor. Daha iki yaşında resim yapmaya başlayan, ilk sergisini üç yaşında Amerika’da açan ve bunu CV’sinin en başına yazan dahi Türk ressamın trajikomik durumundan tutun, her Türk çocuğuna ilkokul çağlarında öğretilen dogmatik bilgilere kadar gözden kaçırdığımız veya sırtımızı döndüğümüz konuları mizahla harmanlayarak kafamıza vuruyor. “Çağımızın suçunun ortağı” […]

Oyun içinde çocuk hakkı

İstanbul Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları Bölümü tarafından hazırlanan Söz Küçüğün Kutu Oyunu, 10-15 yaş arası ilköğretim çağındaki çocukların insan haklarını oynayarak öğrenmelerini hedefliyor. Monopol isimli oyundan esinlenerek tasarlanan Söz Küçüğün Kutu Oyunu, öğretmen, pedagog, oyun tasarımcısı ve sivil toplum kuruluşu üyesi gibi farklı alanlarda çalışan bir ekiple birlikte hazırlandı. Eyüp ve çevre ilçelerdeki okullarda oynanmaya başlanan oyun, İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyeleri tarafından da ilgiyle karşılandı. Tanıtımı Santralistanbul’da gerçekleştirilen oyun dış ve iç olmak üzere iki parkurdan oluşuyor. Hak savunuculuğu ve hak ihlallerine dayalı sorunlar karşısında çocuklara, “Ne söylersin?” ve “Ne yaparsın?” soruları yöneltiliyor. Oyunun tasarımcılarından Gülesin Nemutlu, çocuk haklarıyla ilgili bir oyun hazırlamanın çok zevkli, fakat çok da zor olduğunu söylüyor. Özellikle ekip olarak, “Çocuk hakları çocuklara mı, yoksa yetişkinlere mi öğretilmeli?” sorusu üzerine hâlâ tartıştıklarını sözlerine ekliyor. Oyunu oynayan öğrencilerin aileleriyle de bir takım atölye çalışmaları yapan Çocuk Çalışmaları Birimi, oyunun daha da geliştirilerek tüm ilköğretim okullarında oynanmasını hedefliyor.Haber: Mine Savaş Kamera-Kurgu: Ertan Önsel

Nice yıllar Tetris

Kimine göre havadan düşen anlamsız bloklar, kimine göre bir hastalık. Büyükten küçüğe hepimizin elini aşındırmış bir oyun. Mantık basit: Yukarıdan aşağı durmadan inen, yatay şekilde sağa, sola kaydırabildiğimiz ya da kendi ekseni etrafında döndürebildiğimiz renkli kutular. Durdurulamayan, giderek daha hızla düşmeye başlayan bu bloklar ekranı kaplayarak hayatı size zindan ediyor. Neyse ki düştükleri yerde, eksiksiz bir yatay bir sıra oluşturduklarında kaybolup gidiyor ve size puan kazandırıyorlar. Evet, Tetris’ten bahsediyorum. Çocukluğumu hatırlıyorum. Her sene kuzenimle bayramda para toplar ve “oyuncakçı”ya giderek tetris alırdık. Çünkü her gittiğimizde bu konsola yeni oyunlar da eklenmiş olurdu. Konsolun ismini hiç öğrenemedik. Daha doğrusu içerisindeki oyunlar ne olursa olsun bu aletin adı herkes için “Tetris”ti. Tıpkı bilgisayarın evlere girmekten uzak olduğu yıllarda, hemen her sokağın köşesinde açılan oyun salonlarına Atari salonu denmesi gibi. Varsa yoksa Tetris Tetris oynarken geçirdiğim saatlerin haddi hesabı yoktu. Bu kutucuklar, televizyona bağlanan oyun makinaları çıkana kadar tetris bizi meşgul etti. Gerçi hangi konsol, hangi alet çıkarsa çıksın içerisinde mutlaka bir Tetris oyunu vardı. Elbette yer çekimine dayanamayan bu blokları keşfeden tek grup biz çocuklar değildik. Bilgisayarın 1990’larda yaygınlaşmasıyla, ofis saatlerinde, mesaisinin kayda değer bölümünü Tetris’e harcayan yetişkinler de oldu zamanla. Babam biraz geç te olsa keşfetti Tetris’i. Abartmıyorum, benim oynadığım sürelerin kat ve kat fazlasını oynadı. Hâlâ da oynar. Ne zaman yolculuğa çıkacak olsak koşarak pil almaya gönderilirim bizim emektar Tetris için. İnsanın, teknolojiyle arası hiç de iyi olmayan babasını küçücük bir aletin başında, gergin bir şekilde saatler geçirdiğini görmek ve her seviye atladığında çocuk gibi sevinirken görmek ilginçti. Babam bu konuda yalnız olmasa gerek. Eli bilgisayar klavyesine deyip de bu oyunu oynamayan biri yoktur herhalde. Rusya’dan yayılan tehlike! 25 yıl önce, Moskova’daki Sovyet Bilimler Akademisi’nin arka odalarından birinde oturan genç bir yapay zeka uzmanı ilk masaüstü bilgisayarına (bir Amerikan örneğinden kopyalanan Sovyet yapımı Elektronika 60) kavuştu ve onun için programlar […]

Rolüne sadık 11 milyon

Geçtiğimiz hafta teknoloji sayfalarında yayınlanan bir haber “World of Warcraft çılgınlığı 11 milyon kişiye ulaştı” başlığını taşıyordu. Haber, kısaca WoW olarak isimlendirilen, internet üzerinden eş zamanlı oynanan bir oyunun kullanıcı sayısının 11 milyona ulaştığını duyuruyordu. Dün gece ise oyunun yeni eklenti paketi “Wratch of The Lich King” piyasaya sürüldü. Ve satışın başladığı saat 24:00’te, ürünün bulunduğu kısıtlı sayıdaki mağazanın, örneğin Ümraniye’deki Media Mark ve Etiler’deki D&R’ın önünde yüzlerce kişilik kuyruklar oluştu. Bu 11 milyonun ne kadarının Türkiye’de yaşadığını bilmiyorum. Ama en azından benim tanıdığım yüzlerce insan bu oyuna, hayatlarının geri kalanını da etkileyecek bir tutkuyla bağlı. Ve bu bağlılık, ister burada ister dünyanın başka bir köşesinde olsun, WoW oyununun kurgu dünyasında bir araya gelen insanlar arasında bir “biz bilinci” oluşmasına da neden oluyor. Nitekim World of Warcraft Resmi Fan Sitesi, yukarıda bahsettiğim haberi “Artık 11 milyon kişiyiz!” başlıklı duyurusuyla kutluyordu. Duyuruda yer aldığı şekliyle, “nüfusu 11 milyona ulaşan ülkenin” kuruluşu 24 Kasım 2004 tarihine denk geliyor. ABD bandıralı Blizzard Entertainment firması o tarihte, gerçek zamanlı strateji oyunlarının kültü haline gelmiş “Warcraft” serisinin yeni bir sürümünü piyasaya sürüyor. (Firma sadece bu ilk seri nedeniyle bile, dünyanın en başarılı oyun geliştiricilerinden biri olarak kabul ediliyor.) Yeni sürüm WoW, birçok fantastik oyun türü gibi ağırlıklı olarak Yüzüklerin Efendisi’nin yaratıcısı Tolkien’nin hayal dünyasından esinlenen, Britanya mitolojisinden karakterler barındıran bir atmosferde geçiyor. Çok kısa bir zaman diliminde kullanıcılarını bağımlılık derecesinde kendine bağlıyor, hatta akademik çalışmalara konu oluyor. 2005 ve 2006’nın en çok satan oyunu unvanını kazanıyor. 2007 yılında piyasaya sürülen genişletme sürümü “The Burning Crusade”i 24 saat içerisinde satın alan 2,4 milyon kişi “tüm zamanların en hızlı satan oyunu” payesini de WoW’a veriyor. Gelgelelim dün gece piyasaya sürülen Wrath of The Lich King’in, tüm rekorları alt üst eden The Burning Crusade’i de geçmesi bekleniyor. “Çevrimiçi Rol Yapma” Milyonlarla ölçülen kullanıcı sayısı bir yana World of […]

Tekerlekli ayakkabılara dikkat!

Çocuğunuz yoksa bile belki çevrenizde dikkatinizi çekmiştir. Yaklaşık iki yıldır sokakta alışveriş merkezlerinde ve hatta okullarda ayağında ayakkabılarla kayan birçok çocuk ve genç görülüyor. Türkiye de henüz kayıtlara geçmiş bir olay olmamasına karşılık ABD ve Avrupa’da birçok ülkede kamuya açık yerlerde kazaya yol açtıkları gerekçesiyle bu tür ayakkabılar yasaklanıyor veya yasaklanması gündeme getiriliyor. İlk defa Amerika’da Patenci Roger Adams tarafından bulunan tekerlekli ayakkabıları, ilk kez Heelys adlı firma tarafından piyasaya sürülmüş ve firma bu ayakkabıları bir ürün olmaktan çıkarıp sosyal bir platform, hatta aktiviteleri düzenlenen eğlenceli bir spor haline dönüştürmüş. İnternette kurulan gruplarda tekerlekli ayakkabı meraklıları kayma yarışları ve turnuvalar düzenliyor. Paten ve kaykaya alternatif olarak tasarlanan bu ayakkabılar özellikle çocukların ilgisini çekiyor. Heelys, bu ayakkabıları, çocukların hem eğlenip hem keyifle yürüyüp hem de bir spor yapabileceği sevimli ve çok işlevli, aynı zamanda da kaykay ve patenden daha güvenli bir ürün olarak pazarlıyor. Ayakkabıların uygun olmayan platformlarda tekerleksiz kullanılması Heelys tarafından önerilse de bu ürün yurtdışında birçok habere yasaklara ve araştırmalara konu olmuş durumda. Amerika’da uyarı ve İngiltere’de yasak geldi. İngiliz Yayın Kuruluşu BBC 8 Şubat 2007 tarihinde İngiltere de bir alışveriş merkezinin bu ayakkabılarla kayan çocukların, çarpışmalara ve kazalara yol açması nedeniyle alışveriş merkezi içinde kullanımını yasakladığı haberini yayınlandı. Haberde, alışveriş merkezi sorumlusu Gilmour Jones, “Alışveriş merkezine gelen bu müşterilerden ayakkabılarını çıkarmalarını istediklerini ve birçoğunun çoraplarıyla içeri girmek zorunda bırakıldığını” belirterek çok uzun süredir kaykay ve patenle girişe izin vermediklerini, şimdi de tekerlekli ayakkabıyla girişleri yasakladıklarını, içeride mağazaların vitrinlerinin olduğunu ve insanların yürüme hattı üstünde “kaza görmek istemediklerini” vurguluyordu.25 Aralık 2007 tarihli Belfast Telegraph gazetesinde çıkan bir başka haberde ise Noel öncesinde 20 çocuğun bu ayakkabılar yüzünden hastanelik olup yaralandığı bildiriliyor. 6 Haziran 2007 FoxNews kanalının araştırma haberi sonucunda ortaya çıkan başka bir durum ise şöyle; “2005 -2007 yılları arasında tekerlekli ayakkabı kullanımı sonucu 1,600 kişi sakatlık yaşadı. Bununla […]