Etiket radikal

Seni seven ölsün

Gökhan Tan “Seni sevmeyen ölsün.” 1980’lerin akılda kalan şarkılarından biriydi. Şarkıyı ilk kez, bugün ismini bile zor hatırladığımız Tüdanya söylemişti. Çok geçmeden İbrahim Tatlıses tarafından seslendirildi ve şöhreti ülke sınırlarını aştı. Şarkı, tribünlerin unutulmaz tezahüratlarından birine de ilham verdi. Şöyle deniyordu: Tribünlerde coşacaksın/ Kupaları alacaksın/ Sen şampiyon olacaksın/Seni sevmeyen ölsün Tezahüratın patenti, Ali Sami Yen Stadyumu’nun kapalı tribününe aitti. 14 yıl boyunca şampiyonluk sevinci yaşayamayan Galatasaray taraftarlarınca, 1986-1987 sezonunun ikinci yarısında yazılmış ve diğer takımların tribünlerinde de benimsenmişti. Galatasaray o sezon şampiyon oldu. Ve kulübün o dönemki başkanı Ali Tanrıyar, yıllar sonra gelen şampiyonluğun verdiği hafifliğe dayanamamış ve kutlamanın yapıldığı gece kendisine uzatılan mikrofona “Galatasaray’ı sevmeyen ölsün” demişti. Elbette bunu kast etmiyordu Ali Tanrıyar. Ancak sözleri, tribünde durduğu gibi durmadı. Bu şekilde algılanmak istendi ya da, empatiyle yaklaşılmadı. En büyük tepkiyi gösterenler de bizzat Galatasaray taraftarıydı. Bir taraftar, hiç unutamadığım bir mesaj göndermişti kendi kulübüne. “Doğma büyüme Galatasaraylıyım. Ama canımdan çok sevdiğim, hayattaki en önemli varlığım olan torunum, Fenerbahçeli. Torunumun ölmesi isteniyorsa ben de Galatasaraylı değilim” diyordu. Nitekim Ali Tanrıyar da özür dilemiş, açıklamasının amacı aştığını söylemişti. Ama sözleri unutulmadı. Hıncal Uluç’un bugünkü “İnşallah eleniriz” başlıklı yazısını okuyunca bu sözler geldi aklıma. Şunları yazmış Uluç: “İnanın fena halde böyle diyesim geliyor..…Bu kahrolası Allah’ın belaları yüzünden, hem de ulusça en ihtiyaç duyduğumuz günlerde zafere lanet edip, yenilgi dilenesim geliyor..Hep ayni hikâye.. Hep ayni trajedi..Bir futbol maçı kazandık mı patlayan tabancalar ve durup dururken ölen masumlar..…Cinsel iktidarsızlıklarını, eksik erkekliklerini saklamak için her fırsatta silaha sarılanlar, güya havaya saydırdıkları kurşunlarla gene, zaferi kana boyadılar. Yığınla yaralı var.. 12 yaşındaki İzel şimdi yoğun bakımda yaşam savaşı veriyor. Çıkar mı belli değil.. Çıksa bir daha sağlıklı olur mu belli değil? Söyler misiniz, dünyada hangi maçı kazanmak buna değer?İnsan canından kıymetli bir şey var mı? O canın bedeli var mı?” Uluç, yazının sonuna doğru şu soruyu […]

Üçüncü ve dördüncü kuvvetler fena halde paralize!

Alper Görmüş Yıllar önce, bir ekonomi haberi vesilesiyle kaleme aldığım “Bağlantılara işaret etmek de bir gazetecilik görevidir” başlıklı bir yazımda şöyle demiştim: “Öyle haberler vardır ki, gazeteci sadece ‘sıcak’ gelişmeyi aktararak görevini yapmış sayılmaz… O ‘sıcak’ gelişmeyle bağlantısı çok kuvvetli olan bir başka bilginin okurlardan esirgendiği haberlerdir bunlar. Gazetecinin, yazdığı habere sözünü ettiğimiz ‘background’ bilgiyi de yerleştirmesi asla o habere ‘yorum kattığı’ anlamına gelmez. Tam tersine, o bilgi de haberin bir parçasıdır ve onu okura hatırlatmak gazetecinin görevidir. ‘Görevini yerine getirmeyen’ gazetecinin pozisyonu şu iki durumdan birine dahil edilebilir: Ya unutmuştur, yeterince emek harcamamıştır, ki bu durumda en fazla bir görev ihmalinden söz edebiliriz… Ya da o bilgiyi okura, şu ya da bu nedenle bilerek aktarmamaktadır; bunun adı basbayağı haber gizlemedir.” Danıştay’a saldırının (17 mayıs 2006) ikinci yıldönümü törenlerinde yapılacak konuşmaları basının nasıl aktardığını bu kritere vurarak ele almanın ilginç olacağını düşündüm. Nedeni açık: 17 Mayıs 2006’da Danıştay’a “türban kararı nedeniyle saldırdığını” söyleyen Alparslan Arslan’ın Ergenekon çetesiyle ilişkisi geçtiğimiz yıl gizlenemez bir şekilde ortaya çıkmış, “laikliğe saldırı” analizi çökmüştü. Anma töreninde yargıdan hangi seslerin çıkacağını az çok tahmin ediyorduk: Ergenekon bağlantılarını tümüyle görmezden gelerek “laikliğe saldırı”da ısrar. Sürpriz olmadı, aynen öyle oldu. İkinci yaralı: Ergenekon’a soğuk basın! Peki basın? Acaba basın, özellikle de “Ergenekon’a soğuk” gazeteler ikinci yıldönümü haberlerini verirken artık iyice açığa çıkmış Ergenekon bağlantılarını hatırlatacak mıydı, yoksa yargı gibi mi davranacaktı? Hemen söyleyelim: Sonuç, olumsuz. Ergenekon haberlerini zaten veren gazeteler bu bağlantıyı özellikle vurgulayarak duyurdular ikinci yıldönümünü törenlerini ve törenlerdeki konuşmaları. Ergenekon’a soğuk gazeteler Hürriyet, Milliyet, Akşamve Cumhuriyet’te, mesela Radikal’deki silik vurgu dahi yoktu. Radikal’in konuya ilişkin haberinin giriş bölümü şöyleydi: “Danıştay Saldırganı Alparslan Arslan’ın Ergenekon ile bağlantılı olduğu tartışmaları sürerken, saldırının yıldönümünde açıklama yapan Yargıtay başkanı Hasan Gerçeker, iki yıl önce gerçekleşen saldırının hedefinin Cumhuriyet’in temel ilkeleri ve laiklik olduğunu söyledi.” Görüyorsunuz, bu kadarına bile razıyız ama, […]

Eyvah! ‘Çobanın oyu’ meselesinde Ali Demirsoy referansı!

Alper GörmüşAysun Kayacı’nın bir televizyon programında sarf ettiği, mealen, “Benim oyumla dağdaki çobanın oyu neden eşit olsun ki” biçimindeki sözlerinin yarattığı tartışma tehlikeli sularda akmaya başladı. Beni böyle düşünmeye sevk eden gelişme, tartışmanın referansının Aysun Kayacı’dan ünlü doğabilimcimiz Ali Demirsoy’a kayması oldu. Ali Demirsoy, doğada gözlediği birçok süreci “ah keşke” makamında topluma da uygulamaya çalışan bir doğabilimci. Mesela, doğada nasıl “iyiler (güçlüler) mutlaka başarır”sa, Ali Demirsoy toplumda da aynı sürecin işlemesini ister. Mesela Figen E. Yanık’ın İş Bankası Yayınları’ndan çıkan Ali Demirsoy portresi “Doğaperest”te, ileride her önüne gelenin başbakan, cumhurbaşkanı olamayacağını, ancak genleri müsaitse olabileceğini gene “ah keşke” makamında öyle bir anlatışı vardır ki, ürpermeden okumak imkânsızdır. Yeni Sabih Kanadoğlu’muz mu? Ulusalcı televizyoncu, Yeniçağ gazetesi yazarı Hulki Cevizoğlu dün (9Nisan) “Çobanın oyu” meselesinde ağzındaki baklayı çıkardı. Fakat ne görelim, üstünde Ali Demirsoy sosu vardı; böylece elitist yaklaşımlarına kendince bir meşruiyet sosu yerleştirmiş oluyordu: “Elimde 1998’de yayınlanmış ‘Bilgi Toplumu’ adlı bir kitap var. Yazarı, sarışın ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat’ın ifadesiyle ‘teneke kafalı’ bir manken değil!.. Kim?.. Prof. Dr. Ali Demirsoy. Diyor ki: ‘Yalnızca yetenekli ve eğitilmiş, bilgili insanlara oy kullandırılmalı!’ Ben de soruyorum. Bir otomobili yönetmek için ‘ehliyet’ gerekiyor da ülkeyi yönetecekleri seçmek için niçin ehliyet gerekmiyor?.. Pek çok mesleğe girmek için belge zorunlu. Seçime katılmak için ‘seçmen kartı’ zorunlu. Bunlara benzer biçimde acaba ‘oy verme kartı-ehliyeti’ verilse nasıl olur? Bunun şartlarını toplum olarak ortaklaşa belirlemeliyiz. Eğer ‘evet’ diyorsanız ve öneri sahibini ‘taşlamak’ istemiyorsanız tabii ki!..” Sabih Kanadoğlu’nun hukuk alanında oynadığı “saygın otorite” rolünü, “cahillerin demokrasi oyununun dışına atılması” mücadelesinde Ali Demirsoy’a mı oynatacaklar acaba? İnsan düşünmeden edemiyor. Cevizoğlu’nun “evrensel genel oy”un iyi bir şey olmadığı yolunda referans gösterdiği başka “şahit”leri de var: “Günümüzden binlerce yıl önce, tarihin en büyük düşünürlerinden(filozoflarından) Eflatun (diğer adı Platon) ilk kez ‘ayak takımı’ kavramını kullanmıştı!.. Bugün AB’nin baş tacı ettiği 1789 Fransız […]

Berkan’ın görüştüğü ‘çok önemli bakan’ bir sır değil!

Dünkü (7 Nisan) Medyakronik’te yer alan “İsmet Berkan’dan Ergenekon savcısına çok önemli mesaj” başlıklı yazıdan şu satırları hatırlayarak başlayalım: “Radikal genel yayın yönetmeni İsmet Berkan, 6 Nisan tarihli ‘Ergenekon’un Yakın Tarihi 3’ başlıklı yazısında Ocak 2004’te Başbakan Tayip Erdoğan Kıbrıs’la ilgili olarak ipleri eline aldıktan sonra New York’ta Kıbrıs görüşmeleri bitip İsviçre’nin Bürgenstock kasabası için randevu tarihi beklenirken hükümetin çok önemli bir üyesiyle özel bir görüşme yaptığını belirtiyor. Berkan görüştüğü ‘çok önemli bakan’a askeri cepheden gelen darbe hazırlıklarıyla ilgili dedikoduları aktardığında ‘Hepsini biliyoruz’ şeklinde cevap alıyor. Berkan bu kez bakana ‘Peki ne yapıyorsunuz’ diye soruyor, ‘Bekleyin çok şey olacak’ cevabını alıyor. “Berkan aynı yazısında Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Zekeriya Öz’ün, kendisine bilgi veren önemli bakanın bilgilerine hâlâ sahip olmadığını vurgulayarak, bu bilgilere sahip olmadan Ergenekon soruşturmasının gerçek darbe girişimine uzanması ihtimalinin çok yüksek olmadığının altını çiziyor. Elbette bu cümlelerle İsmet Berkan, Türkiye için çok önemli sonuçları olabilecek bir soruşturmayla ilgili bildiklerini kamuoyuna açıklamış oluyor. Böylece yurttaşlık görevini de yerine getirmiş oluyor. Şimdi savcı Zekeriya Öz’e İsmet Berkan’ın bilgilerine başvurmak düşüyor.” Bizim dünkü özetlememizde olmayan, ama Berkan’ın tam metnini yayımladığımız yazısında yer alan şu cümleyi de unutmayalım (“çok önemli bakan”ın “Bekleyin çok şey olacak” şeklindeki çıkışından sonra): “Aradan dört yıl geçti, hâlâ bekliyoruz!” Nokta’nın yayınının hemen sonrası Nokta’nın 29 Mart- 4 Nisan 2007 tarihli sayısının kapak haberi şöyleydi: “Hayret verici ayrıntılarıyla SARIKIZ ve AYIŞIĞI… 2004’te iki darbe atlatmışız…”İçerde, İsmet Berkan’ın işaret ettiği “Sarıkız” darbesine tam 26 sayfa ayrılmıştı. Darbe girişimi şu spotla anlatılmıştı dergide: “Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerinin en ilginç bölümleri, hiç kuşkusuz ‘Sarıkız’ adı verilen darbe planı… Neredeyse bir yıla yayılan darbe planlaması, 24 Nisan 2004’teki Kıbrıs referandumundan sonra tamamen rafa kaldırılmış. Başlangıçta birlikte hareket eden dört kuvvet komutanı zamanla görüş ayrılığına düşmüş. Örnek’in günlükleri, zamanın Genelkurmay başkanı Özkök’ün girişime başından sonuna karşı çıktığını gösteriyor.” Aynı haftanın […]

İsmet Berkan’dan Ergenekon savcısına çok önemli mesaj

Ferda Balancarfbalancar@medyakronik.com Radikal Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, gazetesinde 4 – 6 Nisan tarihleri arasında üç gün süren “Ergenekon’un Yakın Tarihi” başlıklı yazılar yayımladı. Berkan’ın yazıları Ergenekon soruşturması kapsamında çok önemli bilgiler içeriyordu. Berkan, 6 Nisan tarihli “Ergenekon’un Yakın Tarihi 3” başlıklı yazısında Ocak 2004’te Başbakan Tayip Erdoğan Kıbrıs’la ilgili olarak ipleri eline aldıktan sonra New York’ta Kıbrıs görüşmeleri bitip İsviçre’nin Bürgenstock kasabası için randevu tarihi beklenirken hükümetin çok önemli bir üyesiyle özel bir görüşme yaptığını belirtiyor. Berkan görüştüğü “çok önemli bakan”a askeri cepheden gelen darbe hazırlıklarıyla ilgili dedikoduları aktardığında “Hepsini biliyoruz” şeklinde cevap alıyor. Berkan bu kez bakana “Peki ne yapıyorsunuz diye soruyor, “Bekleyin çok şey olacak” cevabını alıyor. Berkan aynı yazısında Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Zekeriya Öz’ün, kendisine bilgi veren önemli bakanın bilgilerine hâlâ sahip olmadığını vurgulayarak, bu bilgilere sahip olmadan Ergenekon soruşturmasının gerçek darbe girişimine uzanması ihtimalinin çok yüksek olmadığının altını çiziyor.Elbette bu cümlelerle İsmet Berkan, Türkiye için çok önemli sonuçları olabilecek bir soruşturmayla ilgili bildiklerini kamuoyuna açıklamış oluyor. Böylece yurttaşlık görevini de yerine getirmiş oluyor. Şimdi savcı Zekeriya Öz’e İsmet Berkan’ın bilgilerine başvurmak düşüyor. İsmet Berkan, bunları yazarak yurttaşlık görevini yerine getirmişi oluyor olmasına ama aynı zamanda akıllara şöyle bir soru da takılıyor: Berkan’ın bugün yazdıklarını olayların gerçekleştiği günlerde, yayın yönetmenliğini yaptığı gazetede neden okuyamadık? “Ergenekon’un Yakın Tarihi”ni olayların üstünden yaklaşık dört yıl geçtikten sonra öğreneceğimize o günlerde öğrenmiş olsaydık acaba ne değişirdi? Umarız İsmet Berkan da bu sorulara önümüzdeki günlerde bir yanıt verir. Ergenekon’un yakın tarihi 04/04/2008İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, benim anladığım, bütün Cumhuriyet tarihinin en önemli soruşturmalarından birini yürütüyor. Halen bu soruşturma çerçevesinde 47 kişi tutuklu olarak çeşitli cezaevlerinde. Savcının iddianamesini yazarak davasını açması bekleniyor.Daha önce Ergenekon konusunu defalarca yazdım, ‘Büyük’ ve ‘Küçük’ Ergenekon’lardan söz ettim. Kendimi tekrarlamak pahasına zaten sizin de bildiğinizi düşündüğüm birkaç konuyu hatırlatmak istiyorum.Ergenekon denen örgütlenmenin geçmişini çok gerilere götürenler var, […]

Mahir Kaynak’ın ‘yok artık’ dedirten analizi ve Radikal’in manşeti

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Stargazetesi yazarı Mahir Kaynak, bir hafta kadar önce Kanal 24’te yayımlanan “Açık Görüş” programında, öbür katılımcılara ve izleyicilere yönelik “şaşıracaksınız ama” uyarısıyla bir iddia öne sürdü. Dedi ki, “Adalet ve Kalkınma Partisi’ni içinde bulunduğu bu güç durumdan en sonunda Cumhuriyet Halk Partisi kurtaracaktır.” O gün o kanalda o programı izleyenler, hiç kuşkusuz Radikal’in dünkü (3 Nisan) manşetini, Mahir Kaynak’ın programdaki sözleriyle birlikte değerlendirmişlerdir. Şöyleydi manşet: “Radikal’e konuşan Baykal’dan AKP’ye: Yeni bir başlangıç lazım / BAYKAL KAPIYI ARALADI / CHP lideri Baykal, siyasi krizi aşmak için Başbakan Erdoğan’ın güven uyandıran, sözde kalmayan bir adım atması halinde, üzerine düşeni yapacağını söyledi.” Mahir Kaynak’ın, gelişmeleri izleyen ve bunları analiz edip sonuçlar çıkartan bir yöntemi var. Kendisine, bunu da hatırlattıktan sonra şu soruyu sordum: “’Adalet ve Kalkınma Partisi’ni içinde bulunduğu bu güç durumdan en sonunda Cumhuriyet Halk Partisi kurtaracaktır’ iddianızı nasıl bir analiz üzerine oturtuyorsunuz?” Mahir Kaynak, Medyakronik’e şu cevabı verdi: “Küreselci Gül’e karşı, Erdoğan…” “AKP’nin kuruluşunun doğal bir süreçten çok iyi planlanmış bir proje olduğu kanaatindeyim. Fazilet Partisi’nin kapatılması AKP’nin kuruluşunun önünü açarken, R.Tayyip Erdoğan’ın yasaklı olması lider adayını devre dışı bıraktı. Gerçekte önce Fazilet Partisi’nin ele geçirilmesi düşünülmüş ve Abdullah Gül genel başkanlık yarışına girmişti ama Erbakan’ın müdahalesiyle Recai Kutan seçilmişti. Sonuç olarak AKP kuruldu, Erdoğan yasaklıydı ve Abdullah Gül başbakan oldu. “Bu sırada devreye CHP girdi ve yapılan anayasa değişikliğiyle Erdoğan’ın siyasi yasağı sona erdi. Siirt seçimleri iptal edildi, Erdoğan’ın aday olması için hukuk zorlandı. Bu süreçte CHP hiçbir olumsuz tepki göstermedi. Ben o günden beri CHP’nin Erdoğan’ı desteklediğini düşünüyorum. Bunu tersinden okumak ve Gül’ü desteklemediğini söylemek de mümkündür ve bu daha güçlü bir ihtimaldir. “Hükümeti Gül kurdu ve bugüne kadar büyük ölçüde uygulanan ekonomik ve dış politikanın hem ana çizgilerini belirledi hem de uygun kadroları başa getirdi. Bu politika küreselci ve AB yanlısı olarak tanımlanabilir. Tony Blair’in sebepsiz […]

Radikal’in Taraf’la derdi ne?

Ferda Balancarfbalancar@medyakronik.comÖnce 23 Mart tarihli Radikal’deki bir haber dikkatimizi çekti: “İslamcı basın gözaltıları mutlulukla karşıladı” başlıklı haber şu şekilde bir sunum yapıyordu: “Ergenekon soruşturmasında İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu ve Doğu Perinçek’in gözaltına alınması İslamcı basında ‘arkası gelecek’ yorumlarıyla karşılandı.” Bu sunumun ardından “İslamcı gazetelerin” gözaltıları nasıl aktardıklarına dair alıntılar yer alıyordu. Vakit, Star, Yeni Şafak, Taraf…Bu da nereden çıktı derken bugünkü Radikal’in birinci sayfasıyla karşılaştık. Haberin başlığı: “Bilgi sızdırma çetesi mi var?” Star, Yeni Şafak, Vakit ve Tarafgazetelerinin son günlerdeki nüshalarından yapılmış bir kolaj, fotoğraf olarak habere eşlik ediyor. Haberin spotu şöyle: “Ergenekon’da soruşturma gizli yürütülüyor. Hatta Kemal Alemdaroğlu, hakkındaki suçlamalar ‘gizli’ diye kendisine söylenmediği için susma hakkını kullandı. Ancak zanlılar ve avukatlara söylenmeyenleri, bazı gazeteler yazıyor.” Ustalıkla hazırlanmış bir spot bu. İnsan haberin gerisini merak etmeden duramıyor. Neden acaba “bazı gazeteler” yazabiliyor bunları ve o “bazı gazeteler”in ne ayrıcalığı var? Bu merakla haberin devamını okuduğumuzda şu cümlelerle karşılaşıyoruz: “Türkiye’yi geren Ergenekon soruşturması yetkililerin ifadesiyle ‘son derece gizli’ yürüyor; savcı, savunma hazırlaması gereken avukatlara, sorgulanan sanıklara bile bilgileri vermiyor. Ancak, dosyada olduğu söylenen gizli bilgiler, günlerdir AKP yanlısı gazetelerde boy boy yer alıyor.” Haberden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Star, Yeni Şafak ve Tarafhakkında suç duyurusunda bulunduğunu da öğreniyoruz. Kaderin garip cilvesi olsa gerek Radikal’de bu satırları okurken yine bugün Tarafgazetesinin manşetinde “Yargıçları fişlediler” başlıklı manşet haberinde Ergenekon operasyonu kapsamında yürütülen soruşturmada İşçi Partisi Genel Merkezi’nde Yargıtay üyelerini Nakşiler, Kürtler, Tuncelililer, MHP’liler ve Fethullahçılar diye sınıflandıran bir belge bulunduğu yazıyordu. Yani Radikal’in tepki gösterdiği çerçevede yapılmış bir haber… Kaderin garip cilvesi derken bu haberin altındaki imzaya dikkat çekmek istedik aslında: Soner Arıkanoğlu. Bir süre önce 40 civarında arkadaşıyla birlikte Radikal’den atılan deneyimli bir muhabir. Taraf’ın Ergenekon’la ilgili bazı haberlerinin altında ise bir başka “Radikalzede” Adnan Keskin’in imzasını göreceksiniz. Yani Radikalyöneticileri bir süre daha sabredip bu muhabir arkadaşları işten atmasaydı belki de bu […]

Meğer ki Nakşibendiliği de kapatasın!

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com23 Mart tarihli Radikal2’de, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) kapatılma teşebbüsünü dar hukuki, hatta siyasi çerçevenin dışında bir bakış açısıyla anlamlandırmak isteyen okurlar için ilginç bir yazı vardı. Araştırmacı yazar Mehmet Ali Gökaçtı, “Bir Nakşibendi projesi olarak AKP” başlıklı makalesinde, Hilmi Yavuz’un Cumhuriyet’e Dair adlı kitapta dile getirdiği tespit ve fikirleri daha da açarak yorumluyor. Gökaçtı’nın da katıldığı Hilmi Yavuz’a göre, Nakşibendi cemaatinin Türk siyasetine sunduğu iki proje Anavatan Partisi (ANAP) ile AK Parti idi. “Turgut Özal gibi ilk öncüleri tarafından daha çok bireysel olarak temsil edilme ve etkin olabilme imkânı bulan bu hareket, 90’lı yıllardan itibaren ortaya çıkan yeni bir sınıfın elinde daha organize bir biçimde ülkenin gündemine yerleşmiş”ti. Mehmet Ali Gökaçtı, “Nakşilik(in) diğer tüm tarikatlardan farklı olarak doğası ve yapısı gereği sadece insanların öteki dünyaları ile değil bizzat bu dünyadaki durumları ve konumlarıyla da ilgili” bir tarikat olduğunu hatırlattıktan sonra, tarikatın 1960’lardan itibaren geçirdiği değişimin önemine şu satırlarla dikkat çekiyor: “O günün koşullarında güçlü olmanın ve Kemalist ideoloji karşısında kendisini dengeleyebilmenin yolunun sanayileşme başta olmak üzere ilerleme ve kalkınmadan geçtiği görülerek yeni bir süreç başlatıldı. Bu süreç, İslami geleneğin çağdaş ihtiyaçlara nasıl cevap vereceği noktasında yaşama geçirildi. Bir şekilde ifade etmek gerekirse, o güne değin ‘Bir lokma, bir hırka’ olarak tanımlanan felsefi duruşun yanına bir de ‘Mazda’ eklendi. Müslüman kesimin kendi kaderine hükmedebilmesi için günün koşulları bağlamında teknoloji başta olmak üzere çağdaş tüm enstrümanlara hükmedebilmesi gerektiği açıkça idealize edildi.” Normal olarak İslamcılığın modernleşmesi, “Batı modernliği”ni kendine hedef seçmiş bir siyasi kadroda memnuniyet yaratmalıydı. Fakat öyle olmadı, ya da bu sadece lafta kaldı. Devlet ideolojisi “yobaz”lara veryansın ediyordu ama aslında onlara duyduğu nefretten daha fazlasını “yobazlığı” aşıp modernleşmeye, şehirleşmeye çalışan Müslümanlara karşı duyuyordu. Devlet ideolojisi hiç kuşkusuz Nakşiliğin Cumhuriyet’e savaş açmış 1940’lardaki halini, bugünkü haline tercih ederdi. Ama işler her zaman “ideoloji”nin istediği gibi gitmiyor işte. O […]