Radikal Haliç’te boğuldu

"UNESCO" İstanbul’a gelmiş, endişeyle izlediği Haliç Metro Köprüsü’nü beğenmiş...

"UNESCO" İstanbul’a gelmiş, endişeyle izlediği Haliç Metro Köprüsü’nü beğenmiş...

İstanbul’un siluetine gökdelen girmesinde şaşırtıcı olan nedir?

Türkiye’de usulsüzlük, hukuksuzluk nasıl meşrulaşır? Cristiano Ronaldo’nun “balkon konuşması” ve “İstiklal yıldızı” başlığı bunun için iyi bir fırsat.

Hrant Dink cinayeti sırasında çevredeki güvenlik kameralarına kaydolan görüntüler, Ogün Samast’ın cinayet sırasında kesinlikle yalnız olmadığını, en az dört kişiden yardım gördüğünü kanıtlıyor.

Ahmet Şık, her tür iktidar odağına dokunup mağdur insanların sesini kamuoyuna duyurmayı hedefleyen hak haberciliği anlayışı nedeniyle yeri geldi işten atıldı, yeri geldi hakkında davalar açıldı, yeri geldi dayak yedi ve şimdi de tutuklandı. O, haberleriyle muktedirlerin gözünde hep suç işledi. Ahmet’in doğum gününde bu kabarık “suç delillerini” tarayıp bir dosya hazırladık. Haber ve arşiv tarama / “1991’den beri gazetecilik mesleği ile uğraşıyorum, dört yıldır da Bilgi Üniversitesi’nde gazetecilik üzerine ders veriyorum. Gazetecilik tarafsız bir meslek olmayıp her zaman mağdurun yanında ve ezilenin yanında olmak zorundadır. Gazeteciler görmeyenin gözü, duymayanın kulağı, konuşmayanın sesi olmalıdır. 20 yıl boyunca her zaman hedefime üniforma giymiş ya da kravat takmış iktidarı koymuşumdur. Çünkü iktidar her zaman sorunlu bir alandır. Önemli olan iktidara yandaş olmak değil eleştirmektir.” Ahmet Şık, gözaltına alındıktan sonra mahkeme sorgusunda gazeteciliğini bu sözlerle açıklamıştı. Ahmet, daha sonraki tüm açıklamalarında da bu gazetecilik anlayışının altını çizdi. Ahmet’in bu gazetecilik anlayışını sürekli vurguluyor olması boşuna değil zira Ahmet de farkında ki kendisi ve tutuklu birçok gazeteci üzerinden aslında savunduğu gazetecilik anlayışı da yargılanıyor. Ahmet, hiçbir iktidar odağına yanaşmadı, tam tersine hangi iktidar odağı ‘asıl muktedirse’ esas olarak onunla uğraştı, mağdur insanların sesini kamuoyuna duyurmayı hedefleyen bu hak haberciliği anlayışı nedeniyle yeri geldi işten atıldı, yeri geldi tehditlere maruz kaldı, yeri geldi hakkında davalar açıldı ve şimdi de yeri ve zamanı geldi, tutuklandı. Ahmet meslek hayatı boyunca haberleriyle iktidar odaklarının nezdinde çok ‘suç’ işledi. Aşağıda Ahmet’in bugüne kadar yazdığı haberlerden 21 haberlik bir seçki yer alıyor. Manisa’da işkence gören liselilerin davasından gecekondu yıkımlarına farklı alanlardan daha fazla ‘suç deliline’ ihtiyaç duyan olursa ulaşmak zor değil, devlet kütüphaneleri sabah 09.00 akşam 18.00 arasında hizmette! Resim-1 / Gazi olaylarıİstanbul Gazi Mahallesi’nde 1995 Mart’ında yaşanan olayları Cumhuriyetiçin izleyen muhabirlerden biri de Ahmet Şık’tı. Ahmet olaylar sırasında, sonradan hafızalara kazınacak olan halka ateş açan polislerin fotoğrafını çekecekti. O […]
Şimdi soru şu: [12 Eylül sonrasındaki] bu fasitdaire; yani düşünen, yazan insanları akıl almaz bir cenderenin içinde bir çırpıda boğuveren bu adalet biçimi, ‘ileri demokrasi’ ile birlikte nihayete mi erdi? Ertuğrul Mavioğlu* 1986 yılının aralık ayıydı, ilk sayısı henüz piyasaya çıkmış bir derginin bürosunun kapısını polis çaldı. Gelen ekibin elinde Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilmiş bir toplatma, el koyma ve savcılık çağrı kararı vardı. Ellerindeki karar ‘tüm nüshalara el konulması’ şeklindeydi ve belli ki başka yerlere de gideceklerdi. Sorumlu yazı işleri müdürü savcılığa gitmeyince aranır duruma düştü. Bir gün gelip gözaltına alındığında, 12 Eylül dönemindeki tutukluluğunu da dikkate alarak, ona sadece ‘yazı işleri müdürü’ suçlamasını yakıştırmadı polisler. Fezlekede, ‘terör örgütü üyesi’ yazılıydı. Sonrası hapislik yılları. Hakkında açılan soruşturmalar beraatle sonuçlanıncaya kadar, hayatının dört yılını demir parmaklıkların ardında bırakmıştı. Bu, 1987 – 1991 yıllarımı kilitleyen kişisel bir öykü. Ve ama 12 Eylül’den bu yana, benzer nitelikteki öykülerin hiç de istisna olmadığını bu topraklarda yaşayan herkes biliyor. Şimdi soru şu: Bu fasitdaire; yani düşünen, yazan insanları akıl almaz bir cenderenin içinde bir çırpıda boğuveren bu adalet biçimi, ‘ileri demokrasi’ ile birlikte nihayete mi erdi? Ahmet ve Nedim Bu soruya, daha önce benzeri örneklerde defalarca olduğu gibi, Ahmet Şık ve Nedim Şener’i de yazdıkları kitaplardan ötürü tutuklayan, onları ‘terör örgütü üyesi’ ilan edenler ne yazık ki ‘hayır’ yanıtı veriyorlar. Tüm bu yaşananların akılcı bir izahını bulamadıkları için olsa gerek, işi kitabı ‘bomba’ diye tanımlamaya kadar vardırdılar. Bir yandan dışarıda haklarında son derece haksız ve karanlık bir linç kampanyası sürdürülürken, diğer yandan Ahmet ve Nedim, gözaltına alındıkları 3 Mart gününden bu yana 45, tutuklandıkları 6 Mart gününden başlayarak sayarsak da tam 42 gündür kara bir kutunun içindeler. Dışarıdan görüntüsü kocaman bir lahiti andırıyor kaldıkları Silivri L tipi Cezaevi’nin. İçeriden görünüşü ve orada nasıl bir hayat döndüğünü de onlardan öğrendim. Yasak, yasak, yasak Ahmet ve […]

Radikalgazetesi muhabiri Ertuğrul Mavioğlu, Ahmet Şık ve Nedim Şener‘in gözaltına alındığı 3 Mart’tan bugüne Türkiye’nin ismini en çok duyduğu gazetecilerden biri haline geldi. Meslek hayatının önemli bölümünü gazetelerin “mutfağında” geçiren bir gazetecinin, o tarihten beri görüşüne belki de en çok başvurulan isim olmasının iki nedeni vardı: Mavioğlu, Radikal’de editör olarak çalışmaya başladığı 2001’den, Şık’ın gazeteden ayrıldığı 2006’ya kadar onunla birlikte görev yaptı. İki gazetecinin ortak yanı ise özellikle “hak baberciliği” diye anlandırabileceğimiz disiplinde uzman birer editör ve muhabir olmaları. Bu mesleki paylaşım, Şık’ın Bilgi Üniversitesi‘nde çalışmaya başladığı dönemde de devam etti. İki gazeteci Kontrgerilla ve Ergenekon’u Anlama Kılavuzu, Kırk Katır Kırk Satır isimli kitabı 2010’da birlikte kaleme aldı. Bu bilgileri hatırlattıktan sonra Mavioğlu’nun, Şık’ın habercilik anlayışını ve dünya görüşünü en yakından bilen gazetecilerden olduğunu söylememize sanırız gerek yok.İkinci ve daha güncel neden ise -malum olduğu üzere- polisin, 24 Mart’ta Radikalgazetesinin bulunduğu Hürriyet Medya Towers‘a girmesi. Polis, Mavioğlu’na haber vererek yaptığı bu “ziyarette” Şık’a ait İmamın Ordusuisimli kitap taslağının Mavioğlu’nun bilgisayarındaki nüshasına mahkeme kararı gereğince el koydu ve “örgüt dökümanı” olduğu gerekçesiyle sildi.*** Yayınlanmamış -hatta ismi bile henüz netleşmemiş- bir kitap taslağı, olası ismi ve gördüğü muamele nedeniyle Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden biri haline geldi. Kamuoyu haklı olarak “Bu kadar önemli ‘kitapta’ ne vardı?” sorusunun cevabını öğrenmek istedi. Kimi gazetelerde ve internet sitelerinde, nereden ve nasıl ulaşıldığı anlaşılamaz bir şekilde sayfa numaraları dahi verilerek yapılan “alıntılar” dışında “kitabın” içeriği hakkında bilgi sahibi olamadı. Ertuğrul Mavioğlu’nun bugünkü Radikal‘de yayınlanan “İmamın Ordusu’nda neler var?” başlıklı yazısı, -yukarıda bahsettiğimiz “alıntıları” saymaz isek- “kitabın” içeriğine dair net bir cevap veriyor. Mavioğlu’nun “Kitap yok edilmeye çalışıldığına göre okurun bunun içindekileri öğrenme hakkı tartışılamaz” diyerek kaleme aldığı yazısını yayınlıyoruz.HaberVs ‘İmamın Ordusu’ adlı kitabın içinde ne var? Ahmet Şık’ın 3 Mart günü sabahı evine polis baskını yapıldığı andan beridir bu konuşuluyor. Ahmet Şık, kitap hazırlık çalışmaları sürerken […]

Başkakan’ın arkeoloji hakkında yeterince bilgilendirilmediğini kabul edecek kadar iyimser olamayız. Başbakan bilerek konuşuyor, daha önce de konuşmuştu. İmam böyle konuşunca bakın cemaat ne yapıyor.*

Sabah gazetesi bugünkü manşetinde, Ergenekon terör örgütüne üye iki gazetecinin tutuklanma nedeni olan delillere inancını teşhir etti.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde bugün sabah saatlerinde gerçekleşen eyleme dışarından katılıma engel olunacağını duyuran Üniversite Yönetimi, bu engeli, eylemi izlemek için Santral yerleşkesine gelen gazetecilere de uygulamak istedi. Eylemciler saat 10:00 civarında yerleşkenin “cami girişi” tabir edilen kapısında toplandı. O sırada gazeteciler dışarıdaydı. Ancak eylemciler, gazeteciler içeri alınmadan eylemin başlamayacağını megafonla duyurdular. Bilgi Üniversitesi yönetimi bu çağrıya kulak verdi ve gazeteciler eylemi takip etmek üzere içeri alındı. Bilgi’deki öğretim elemanları tarafından “porno krizini” yönetememekle suçlanan Üniversite Yönetimi, gazetecilerin içeri alanmamasıyla oluşabilecek yeni bir olumsuzluğun böylece önüne geçmiş oldu. HaberVs muhabirleri, giriş izni verilmeden önce kapıda bekletilen gazetecilere mikrofon uzattı. Radikalgazetesi muhabiri Nihal Yalçın “Burası sadece Bilgi Üniversitesi’ne ait bir yer değil. İçeride müzesi de olan kamusal bir alan. Her zaman geldiğimiz bir yer bugün almıyorlar” dedi. HABERTÜRK televizyonu muhabiri Kahraman Poyrazoğlu ise durumu “İlk defa basının içeri alınmadığı bir eylem görüyoruz” diyerek yorumladı. CNNTürk muhabiri Duygu Demirdağ ise “Onlar orada mücadele etmeye, biz de burada beklemeye devam ediyoruz” şeklinde basının içeri alınmamasına tepkisini dile getirdi. Sendikalı Bilgi Çalışanları’nın çağrısını dikkate alan yönetim, bir süre sonra basın mensuplarını içeri aldı. Ancak eyleme destek için gelen diğer insanlar, Bilgi Üniversitesi kimliği taşımadığı gerekçesi ile içeri giremedi.

Ethem Sucu – Dila Özsoy – Koray Çil Muhabirimiz Barış Uygur’un yaptığı “O protestocu öğrencilerin halleri” başlıklı haber Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri bölümü tarafından yayınlanan HaberVs’nin, bu dönem, en çok okunan haberi oldu. Haber, 21 Aralık’ta öğle saatlerinde yayına girdi ve okuduğunuz bu haberin yayına hazırlandığı saatlerde okuyucu sayısı 35 bini geride bırakmıştı. Ancak okuyucu sayısındaki sıçrama, ertesi gün gazeteci Mirgün Cabas’ın haberin linkini Twitter’dan paylaşmasıyla yaşandı. İki gündür yayında olan haberimiz o ana kadar sadece, politik tutumları gereği haberin içeriğiyle ilgilenen siteler tarafından fark edilmişken ulusal medyaya taşındı. Hürriyetyazarı İsmet Berkan, 23 Aralık tarihli köşesinde haberi “dehşete düşüren bir haber” başlığıyla duyurdu. Ve Berkan’ın yazısından sonra HaberVs’nin telefonları susmak bilmedi. Sonuç olarak tüm ülkenin ilgisini çeken, hemen tüm gazetelerin ve onlara ait internet sitelerinin kullandığı haberin duyulabilmesinin neredeyse tek nedeni, sosyal paylaşım ağı Twitter oldu. Gazetecilerin, bu sosyal ağı en aktif şekilde kullandığı biliniyor. Gazetecilerin Twitter yazışmaları kimi zaman ayrıca haber konusu da olabiliyor. Örneğin Ahmet Hakan’ın, Fazıl Say’la geçtiğimiz aylarda girdiği “arabesk müzik” tartışması akılda kalan, Twitter kaynaklı gazete haberlerinden biriydi. Ahmet Hakan örneğinde olduğu gibi, ilginç olan, bu gazetecilerin bir bölümünün hem kendilerine ait TV programlarında hem de gazetelerdeki köşelerinde, düşüncelerini aktarmak için yeterince imkân sahibi olmaları. Anlaşılan o ki, “140 karakterlik görünürlük”, TV ve gazetelerle yetinmeyen gazeteciler için ayrı bir cazibe yaratıyor. Son günlerde tekrar alevlenen “Ankaralı gazeteci-İstanbullu gazeteci” tartışmasında da Twitter’ın bir mukayese birimi olarak algılandığına tanık olduk. Örneğin Radikalmuhabiri Berrin Karakaş bu iki grubun gazetecilerine mikrofon uzattığı haberinde kıyaslamayı “Ankaralı gazeteci Twitter’ı dedikodu değil, iş amaçlı kullanır” diye yapıyordu. HaberVs muhabirleri gazetecilere, neden Twitter kullandıklarını sordu. “Erken uyarı sistemi” Kendi kuşağı içerisinde belki de Twitter’ı en aktif kullanan gazeteci, Sabahyazarı Nazlı Ilıcak soruyu şöyle cevaplıyor: “Twitter’ı hızlı haber almak için kullanıyorum. I-phone kullanıcısı olduğumdan kolaylıkla olan biteni takip edebiliyorum. Böylece çok hızlı […]

Rap müzik neyi çağrıştırır? Sözleri, müziğin tempo ve ritmine göre ve çoğu kez hızlı şekilde söylenen bu türün adı İngilizce’de “ağır eleştiri” anlamına gelir. New York’un arka sokaklarında doğan ve zamanla dünyaya sirayet eden müziğin, isminden de anlaşılacağı üzere dokundurması, en azından bir fiske atması olağandır. “Beyazların” hakim olduğu düzene eşitsizliğe, adaletsizliğe başkaldırır. Serttir. Yıkıcılığı “gangsta” tarzında olduğu gibi kimi zaman sokaktaki şiddete övgüye kadar gider. Gelgelelim her ülke gibi Türkiye de, kendi rap ve rap müzisyenlerini yarattı. İş, yukarıda saydığımız konulardan manevi hayatımıza kadar ilerledi. Örneğin, bu âlemin önemli isimlerinden Sagopa Kajmer (Yunus Özyavuz) protest çizgide devam ettirdiği müziğini son yıllarda İslami rap’a taşıyarak büyük bir değişim yaşamıştı. “Manevi duygular”la müzik yapan rapçilere son günlerde yeni bir isim daha eklendi. Radikaltakma isimli Gökhan Dönmez ve Şüphetakma isimli Emrah Sezek’in kurduğu Asia Connection, ilk albümü La Havle Meclisi’ni geçtiğimiz günlerde yayınladı. Bir yıl önce Radikal’in önerisiyle bir araya gelen iki rapçi, yaptıkları müziği İslamî rap olarak isimlendiriyor. “Bize gelen bela ve sıkıntıların Allah-ü Teala’nın takdiriyle olduğunu biliriz” ya da “kimi kalbinde iman taşır, kimindeyse şeytan var” gibi sözler, grubun 17 şarkılık albümünde benzerlerini sıkça gördüğümüz örnekler. Asia Connection’la HaberVs’nin müzisyen muhabiri Server Uraz görüştü. Bundan önceki çalışmalarınıza baktığımızda “manevi hayat”ın müziğinizde ön planda olmadığını görüyoruz. Müzik tarzınızı “İslamî rap” olarak belirlemenizin nedeni nedir? Şüphe: Bundan öncesini çocukluk olarak görüyorum. Küfürlü sert parçalar çocukluğumuzun esiriydi. Amerikan rap’inden ve büyüklerimizden böyle gördük. Şimdi maneviyata daha fazla yer verme sebebimiz şu: Ben zaten çocukluğumdan beri maneviyata çok düşkün bir insandım. Dilimden Allah kelimesi eksik olmaz, hep şükrederim. Bundan önce Aşk-ı Allah diye bir albüm yaptım, İslamî rap tarzındaydı. Kendi içimdekileri yazdım. Bir ara müziği bırakma kararı almıştım, bu süre içinde Radikal ile bir şarkı yaptık, kendimdeki değişimi fark ettim. Somut olaylardan, manevi olaylara yönelmeme olgunlaşma aşaması diyebilirim. Çocukluğumdan beri kendime “neredeyim, ne yapıyorum, […]

HaberVs “Kürt açılımı” tartışmalarında, Radikal ve Star gazetelerinin dört gün arayla manşete taşıdığı iki köşe yazısı dikkat çekiciydi. Radikal, 7 Ağustos tarihli nüshasında, Ankara Temsilcisi Murat Yetkin’in Demokratik Toplum Partisi (DTP) Genel Başkanı Ahmet Türk’le yaptığı görüşmeyi kaleme aldığı yazısını manşete çekti. Ahmet Türk özetle, 1970’lerde Meclis’te CHP sıralarında omuz omuza mücadele verdiği, 12 Eylül sonrasında “o günlerin” hesabını sorma sözü veren “Eski Baykal”ı özlediğini dile getirdi. Star gazetesi ise 11 Ağustos tarihli nüshasında, Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un, Ankara Hukuk Fakültesi’nden sınıf arkadaşı Baykal’a seslenişini (Sınıf arkadaşından Baykal’a mektup) manşetten verdi. Selçuk, hep gurur duyduğu arkadaşı Baykal’a eskiden dile getirdiği doğru görüşleri neden unuttuğunu sordu. Arkadaş açılımı İki eski arkadaş, Deniz Baykal’ın “Başbakan’ın DTP ile görüşmesi PKK ile görüşmesi anlamına gelir” şeklindeki açıklamasına karşılık görüş bildirmişti. Ve gazetelerin manşete çektiği bu iki köşe yazısı Baykal’a “geçmişini hatırla” mesajını veriyordu. Sami Selçuk ve Ahmet Türk, Baykal’la ortak geçmişlerine gönderme yaparak geçmişe gönderme yaparak şunları söylediler: “İnanın düşüncelerimden dolayı, ilkel olma pahasına, bana sövenler bile beni kızdırmayı başaramadılar, bugüne dek. Ama siz, üzülerek belirteyim ki, bir ölçüde başardınız, bunu. Hem de yasal (meşru) bir Partinin başkanıyla T. C. Başbakanı’nın görüşmesinin teröristlerle pazarlık anlamına geldiğini söyleyerek başardınız. Bu yüzden size ‘siz’ diye seslenmek gereğini duyuyorum. Çünkü ben üzüldüğümde insanlara böyle seslenirim.” (Sami Selçuk) “Sayın Baykal diyor ki, ‘Başbakan DTP ile konuşarak PKK ile görüşmüş sayılır’, ben bundan çok üzülüyorum. Bu ne demektir? Yani bizim Meclis’ten çıkarılıp, zindana atılmamızı mı istiyor? ‘Çözüme değil, çözülmeye gider’ diyor. Biz tersine çözülme olmasın diye çözüm istiyoruz. Geçmişte birlikte siyaset yaptığımız pek çok CHP’li arkadaşımızın da çözüm istediğini biliyorum.” (Ahmet Türk) Eski Baykal “Sınıfımızın en yakışıklıları, Türkçeyi en güzel konuşanları arasındaydınız. Hâlâ da öylesiniz. Onlarca yıldır siyasettesiniz. Siyasetin kirletemediği bir genel başkansınız. Dost da, düşman da biliyor bunları. Bu niteliklerinizle sınıf arkadaşınız olarak sizinle her zaman kıvanç […]

“)İlk kitabınız 1983’te yayımlananTarihten Güncelliğeoldu. Sizi, kitap yazmak için uzun diyebileceğimiz bir zaman beklemeye iten etkenler nelerdi?Mükemmeliyetçilik. Fikir olarak tek tek yazılmış yazıları toplayıp kitap yapmak bana çok kolaycı ve pek hoş olmayan bir kitap üretme yöntemi gibi geldi ve bu şekilde yapmayı düşünmedim. Kitap, kitap olarak tasarlanır ve öyle yazılır diyordum. Ama bir türlü oturup bir kitap tasarlamaya vaktim ve imkânım olmuyordu. Hele bir dergi çıkarmak falan, bunlar çok perakendeci işlerdi. Ömrüm hep konferanslarda geçiyordu ve bir gün, “makalelerini birleştirelim bir kitap yapalım” önerisi gelince, bu özgül alanda böyle bir şey olabilir gibi geldi. Çünkü hepsi başka konuda da olsa, aynı anlayışın ve aynı tematik bütünlüğün yazılarıydı. O yazılarda gündelik hayat sosyolojisi yapıyordum ve bir araya getirilebilir dedim. Beğenmediğim gibi değil, istediğim gibi de değil ama ikisinin arasında bir şey çıkartınca, arkasından bir sürü kitap yazabildim. Türkiye’deki üniversitelerin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Benim üniversite anlayışım bazı bakımlardan biraz gerici bir anlayıştır. Bugün bildiğimiz üniversiteler, Orta Çağ’da kuruldu. Üniversite Orta Çağ kurumudur ve lonca olarak kurulmuştur. Ben bu lonca karakterinin mümkün mertebe devam etmesinden yanayım. Yani kuyumcu denen bir adama ihtiyacımız var. Kuyumcunun yaptığı işi, fabrikada yapamıyoruz. Hoca öğrenci ilişkisinin de, bu kapsama giren önemli bir kısmı vardır. Ayrıca hâlâ bazı terimlerini de kullanıyoruz. Niye mezun olduğumuz zaman “bachelor of art” yani “sanat bekârı” oluyorsun. Lisans diploması alan adama “kalfa olabilir” diyorsun yani. “Master of art” da usta olabilir, kendi işini kurabilir anlamına geliyor. “YÖK, benim doktora verme ehliyetimi tartacak!” Kaliteli yüksek öğretim, benim önem verdiğim bir husus. Kaç yıldır, kendimi Türkiye’nin her anlamda medeni bir toplum olmasına adamışım ve kamusal bir insan haline gelmişim. Artık başka türlü yaşamama imkân yok. Burada bir kurumun kendini kendi içinden düzelttiği görülmemiştir, bunu da iyi biliyorum. Burada bir kurum, en kalitesizin etrafında kendini oluşturur ve bu da herkesin işine gelir. Kalitesizliği paylaşılması, taşra üniversiteleri, 12 […]
Ankara temsilcisi Mustafa Balbay’ın günlüklerinin de yer aldığı iddianemeyi Cumhuriyet gazetesi “Tartışmalı iddianeme” manşetiyle verirken Doğan Medya Gurubu’na ait gazetelerde iddianame “Türkiye’de bir ilk” ve “ 3 Orgeneral daha” başlıklarıyla yer buldu. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen 1909 sayfalık 2. iddianame 16 gazetede farklı manşetlerle yayınlandı: Cumhuriyet: Tartışmalı iddianameDarbe planı savları ve “günlüklerin” yer aldığı ikinci Ergenekon iddianamesi, özel telefon görüşmelerine,mektuplara,elektronik postalara, siyasi partlerdeki iç çekişmelere, gizli tanık ifadelerine dayandırıldı. Radikal: Tarihimizde bir ilk: Darbe girişimi sivil mahkemedeErgenekon’un iddianamesinde Eruygur ve Tolon, “silah zoruyla hükümeti devirmeye teşebbüs’le suçlandı; dört darbe girişimi anlatıldı.Milliyet: 3 Orgeneral dahaTürkiye’de ilk kez kuvvet komutanları “Darbe”den yargılanacak.İddianamede Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven adı verilen 4 darbe girişimi yer aldı. Eski kuvvet komutanları Yalman, Örnek ve Fırtına örgütle işbirliği yapmakla suçlandı. Savcı 3 komutanın dosyasına adli yargının bakacağını da kaydetti.Hürriyet: İddianame diyor kiÜst düzey bazı komutanlar 2003-2004 yıllarında dört darbe planı yaptılar. Sabah: Eruygur ve Tolon 4 darbe planladıErgenekon sanıkları Yakamoz, Ayışığı, Sarıkız ve Eldiven kod adlı planlarla darbeye teşebbüs suçuyla yargılanacak. Taraf: Generallerin isyan cuntasıİkinci Ergenekon iddianamesi, Eruygur liderliğindeki beş generalin, hükümeti devirmenin yanı sıra orduyu da baştan aşağı değiştireceklerini ortaya koydu. Yeni Şafak: Zehirli darbe girişimiErgenekon’da 56 sanıklı 1909 sayfalık 2. iddianame kabul edildi. 1 numaralı sanık emekli general Eruygur’un darbe için Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı zehirlemeyi bile düşündüğü ortaya çıktı. Zaman: Darbeye teşebbüsten yargılanacaklarErgenekon terör örgütüyle ilgili ikinci iddianame kabul edildi. Suçlamalar Türkiye’yi dehşete düşürdü: “Cebir ve şiddetle hükümeti ve Meclis’i ortadan kaldırmaya teşebbüs, partileri bölme, askeri isyana teşvik, yargıya baskı, kamu görevlilerine suikast.” Birgün: Ergenekon’da ikinci perde açıldı13. Ağır Ceza Mahkemesi, Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan ikinci iddianameyi kabul etti. Sanıklar 20 Temmuz tarihinde hakim karşısına çıkacakVakit: Allah korumuşİkinci Ergenkon iddianamesi mahkemece kabul edildi… İddianameyi okuyunca; tüylerin diken diken olmaması ve “ülkeyi Allah korumuş” denmemesi mümkün değil… Çünkü darbeciler, “Hitler’in toplama kampları”na […]
Ergenekon soruşturması; toprağın altından çıkan silahları, süregiden davası, uzayıp giden dalgaları, tutuklanan ya da gözaltına alınanlarıyla uzunca bir süredir hayatımızda. Ergenekon soruşturmasıyla ilgili her gün karşımıza çıkan “sürpriz” haberlere eklenen son halka ise olayın kahramanlarıyla, yarattığı çelişkilerle Türkiye’nin kafasını iyice karıştırdı. Ergenekon soruşturmasının son operasyonlarında gözaltına alınıp tutuklanan Susurluk hükümlüsü eski özel harekatçı İbrahim Şahin’in, içinde sıklıkla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve mensuplarının adlarının geçtiği ifadeleri, yeniden basın ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) arasındaki akreditasyon sorununu gündeme getirdi. TSK’nin, haberde geçen kimi ifadelerin yalan olduğu iddiasıyla Radikal gazetesini Basın Konseyi (BK) ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne de (TGC) şikayet ettiği, aynı zamanda gazetenin akreditasyonunu da iptal ettiği duyuruldu. Ancak Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, akreditasyonlarının iptal edildiğine dair TSK’den kendilerine yönelik bir tebligatta bulunulmadığını, BK ve TGC’ye yapılan şikayetlerin ardından akreditasyonun iptal edilmesinin yaygın bir uygulama olması nedeniyle bu şekilde yorumlandığını söyledi. Şahin’in TSK’yı kapsayan ifadeleri Şahin’in hakime verdiği ifadelerin yazılı ya da görsel tüm basın organlarında yer almasından birkaç gün sonra, 11 – 12 Şubat tarihlerinde Radikal Gazetesi’nde savcılık sorgusu da haberleştirildi. Aslında hakime verilen ifadelerin ayrıntılandırılmasına dayanan İsmail Saymaz imzalı bu haberde, Şahin’in daha önce basına yansıyan mahkeme sorgusundaki ifadelerin geniş bir özeti de yer alıyordu. Haberde Şahin, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un bilgisi dahilinde ve Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak’ın talimatıyla 150-300 arası asker ve polisten oluşacak S-1 adlı birimi oluşturmak üzere çalıştığını iddia ediyordu. İfadesinde, Tuğgeneral Gürak’la düzenli bir iletişim halinde olduğunu ve Genelkurmay’da görüştüğünü anlatan Şahin, aldığı talimatlar gereğince bir takım listeler hazırladığını öne sürüyordu. TSK’den zehir zemberek açıklama Şahin’in tutuklanmasının ertesi günü yayımlanan benzer içerikteki haberlerden sonra herhangi bir tepki göstermeyen TSK 13 Şubat günü “yargının bağımsızlığına duyarlı”, “hukuk devletine bağlılığı sonsuz”, “tahriklere alet olmayan” gibi ibareler içeren zehir zemberek bir açıklama yayımladı. İfadelerde adı Kayseri Hava İndirme Komutanlığı’nda görevli olarak geçen […]
Ergenekon soruşturmasıyla ilgili Susurluk hükümlüsü eski özel harekatçı İbrahim Şahin’in savcılık sorgusunda söylediklerini haberleştirmesinden sonra Genelkurmay Başkanlığı’nın, Radikal gazetesinin akreditasyonuna sınırlama getirdiği haberleri hep tartışılagelen uygulamayı yeniden gündeme getirdi. Akreditasyon uygulaması nedeniyle sıklıkla eleştirilen kurumların başında gelen Genelkurmay Başkanlığı’nın sınırlaması en çok İslami tandanslı ya da muhalif kimliğe sahip gazete ve televizyon kanalları ile bu kurumlarda çalışan gazeteci ve köşe yazarlarına uygulanıyor. Giderek bir cezalandırma aracına dönüşen akreditasyon uygulamasıyla ilgili basın meslek örgütleri temsilcileri ile gazeteciler sorularımızı yanıtladı. İsmet Berkan (Radikal Gazetesi Yayın Yönetmeni):Akreditasyon uygulamasının kişiler için gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak savunma, basbakanlık, emniyet ve diplamasi muhabirleriyle sınırlı tutulması gerekir. Parlamentonun akreditasyon uygulamasında, muhabirler için Parlamento Muhabirleri Derneği’ne üye olmak gerekiyor. Bu derneğe üyelik için de belli bir süre sarı basın kartı taşımış olmak gerekiyor. Yani kıdeme bakılıyor. Başbakanlık, dışişleri ve savunma muhabirleri için de güvenlik soruşturması yapılıyor ki bence bu da doğrudur. Zünkü bu arkadaşlar gizli belgelerin olduğu yerlerde dolaşıyorlar. Öte yandan bu uygulama dünyanın bir çok ülkesinde de var. Bunun ötasinde akreditasyonu sürdürme şartları için objektif kriterler geçerli. Spesifik olarak bir gazeteci için yalan haber yazmama, yazılan haberden doğan cevap hakkına uymak gibi mesleğin özüyle ilgili objektif kriterler olmasında fayda var. Ama dost kurum ya da daha az dost olan kurumlar gibi ayrıma gidilerek akreditasyon uygulaması yapılması kimi basın kurulaşlarında çalıyan gazeteci arkadaşlarımızın ve kurumunun habere ulaşmasını, okuyucusunun da o haberden mahrum kalmasını beraberinde getiriri ki bu da sansürdür. Kurumsal değil bireysel akreditasyon olmalıdır diyorum. Alper Görmüş (Taraf gazetesi yazarı):Akreditasyon neredeyse bütün dünyada uygulanıyor. Bu biraz çalışmanın düzenlenmesiyle ilgili. Aslında biçimsel olarak düzgün bir şekilde yürütülürse, prensipleri doğru konulursa faydalı olabilecek bir uygulama. İşin düzenini, disiplinini sağlıyor. Yani düşünün bir çok kurumdan söz ediyoruz. Her birinin temsilcisi var bu bir kargaşaya yol açabilir. Dolayısıyla en azından işlevsel olduğu da anlaşılıyor. Ama şu noktadan sonra düzgün yürütülmediği taktirde problemler […]
Genelkurmay’ın basın kurulaşlarına uyguladığı akreditasyon sınırlandırması sıklıkla eliştirilen konuların başında geliyor. Kimi zaman, antidemokratik olduğu gerekçesiyle tartışmalara neden olan Genelkurmay Başkanlığı’nın basın yayın organları, yazarları ve çalışanlarına yönelik “akreditasyon uygulaması”nın nereden çıktığı ve nasıl uygulandığı kapatılan Nokta dergisinin, 8 Mart tarihli 19. sayısında yayımlanan medya andıcı haberinde de anlatılmıştı. Basın yayın organları, çalışanları ve yazarlarının nasıl bir takip altında olduğunu gözler önüne seren andıç belgesinde medya gruplarının sermaye yapılarından, politik tutumlarına ve yazar kadrolarındaki değişikliklere dek bilgilerin yanısıra olumlu ve olumsuz haber ve yorum istatistikleri ile TSK için rahatsızlık veren haber ve yorumların da çetelesine yer verilmişti. Yazarların, “TSK yanlısı olanlar ve olmayanlar” diye ayrıma tabi tutulduğu andıçta, TSK karşıtı grupta yer aldıkları düşünülen yazarlara kişisel akreditasyon uygulaması yapılması isteniyordu. Akreditasyon tartışılamaz Dinci ve solcu olarak nitelenen gazete ve TV kanallarına hiç yer verilmeyen, Genelkurmay Halkla İlişkiler Şube Müdürlüğü’nce hazırlanan ve Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Salih Zeki Çolak’ın onayıyla Genel Kurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun’a gönderilen, “Akredite Basın ve Yayın Organları Yeniden Değerlendirmesi” konulu andıçta akreditasyon uygulamasının nasıl gerçekleştiği ve devamının faydaları da anlatılıyordu. “Gizli” ibareli Kasım 2006 tarihli 3 sayfalık andıçta akreditasyon uygulamasının 1997 yılında başladığı belirtilerek, basın yayın organlarının, “TSK’nin vazgeçilmez ilke ve prensipleri ışığında” değerlendirmeye tabi tutulduğu vurgulanıyordu. Andıçın “İnceleme” başlıklı bölümünde, Türkiye’deki basın kuruluşlarının ve kimi meslek örgütlerinin akreditasyon uygulamasını kimi zaman tartışmaya açtığı belirtilerek, “Akreditasyon sürecinin sıradan bir formalite, akreditasyon makamının da basit bir onay makamı şeklinde algılanmasına yol açabilmektedir” endişesi dile getiriliyordu. Akredite edilmeyenler bölücü ve yıkıcı! ‘Güvenilirlik düzeyi düşük’ basın-yayın kuruluşlarının TSK bünyesinde gerçekleştirilen faaliyetlere katılımının kısıtlandığı anlatılan bölümde, “Bölücü ve yıkıcı akımlara destek veren basın kuruluşları mensuplarının provokasyon ve kamuoyunu kasıtlı olarak yanlış bilgilendirme girişimlerinden korunması ile bunların askeri bölge, birlik ve tesislere girerek istihbarat elde etmeleri ve bunu bölücü-yıkıcı unsurlara iletmeleri ve askeri birlik, tesis, malzeme ve personele zarar vermelerinin […]

Samsun emniyetinde bayrakla çekilen fotoğrafında Samast’taki endişe görülebiliyordu. İstanbul’daki fotoğraf ise nasıl yumuşak kucaklar tarafından sarmalandığını

Alper Görmüş Ergenekon iddianamesinin dallı budaklılığı, hazırlanışının uzun sürdüğüne ilişkin eleştirilerdeki haklı noktalar bir yana, savcıların aslında daha da uzun bir zaman dilimine ihtiyaç duyduklarını gösteriyor. Bunu, “dallı budaklılık”ın yanı sıra, bazı iddialarla ilgili olarak gösterilmesi gereken kimi ilave çabaların gösterilmemiş, gösterilememiş olmasından da anlıyoruz. Bu durumda gazetecilere düşen iş, iddianamedeki bu türden iddiaların peşine düşmek ve onları ya geliştirmek ya da hükümsüzlüğünü göstermek olmalı. İlginç bir örnek İlginç bir örnek üzerinden bu söylediklerimi açmaya çalışayım…Önceki günkü (26 Temmuz) gazetelerin bazılarında (Radikal‘de manşet), Danıştay saldırganı Alparslan Arslan’ın ailesinin hesaplarına saldırıdan sonra yatan, yatırılan paralarla ilgili bir haber vardı. Haber tümüyle iddianameye dayandırılıyordu. Hepsini temsilen, Radikal‘in haberinden aktarıyorum: “DANIŞTAY BASKINCISI ARSLAN’IN AİLESİNE 100 BİN YTL GİTMİŞ! / PARAYA GÖRE BEYAN … Ergenekon iddianamesi, Danıştay baskınının tetikçisi Alparslan Arslan’ın anne ve babasının banka hesaplarına belirsiz bir kaynaktan yatan 100 bin YTL’ye dikkat çekti. Savcıya göre, dava sürecinde parça parça yatan bu paralar, aynı süreçte baba İdris Arslan’ın yaptığı açıklamalarla da paralellik arz ediyor… “YILDIRIM’A DA VAR… Danıştay davasının diğer sanıklarından Osman Yıldırım’ın yakınlarının ve İlhan Parlak’ın banka hesaplarında da gözle görülür artış saptandı. Buna göre, Osman Yıldırım’ın iki yakınının, Danıştay saldırısından önce fazla hareket gözlenmeyen bir banka hesabına, çeşitli zamanlarda 26 bin 377 YTL para yatırıldı.” Gazeteciye düşen Ergenekon iddianamesi, yukarıda da dediğim gibi kendi başına büyük bir kaynak; orada bir sürü haber var ve “İddianame haberciliği”ni (bunu küçümsemek için söylemiyorum, bir tanım yapmak için söylüyorum) en iyi yapan gazeteler, önemliyi önemsizden ayırmasını en iyi becerebilen gazeteler olacak. Örneğimize dönelim: Bu bilgileri iddianameden kesip gazeteye yapıştırmak ve böylece bir manşet elde etmekte hiçbir problem yok. Problem, devamında başlıyor. İddianamede yer alan bilgiler, adı üstünde, sadece bir iddiadan ibarettir ve bu iddiaların sorgulanması gazetecilik mesleği açısından yalnız meşru değil gereklidir de. Burada gazetecilerin yapmaları gereken şey gayet açık: Savcının yapmadığı (ya da yapamadığı) […]