Bir eski mahkûm, bir ateist, bir vicdani retçi okuması

Önyargı ve ayrımcılığı paylaşımla yıkmayı hedefleyen Yaşayan Kütüphane Projesi, ikinci kez Bilgi'deydi

Önyargı ve ayrımcılığı paylaşımla yıkmayı hedefleyen Yaşayan Kütüphane Projesi, ikinci kez Bilgi'deydi

Harry Potter'ın uçan süpürgeler üzerinde oynadığı Quidditch oyunu, ODTÜ'lülerin kurduğu bir toplulukla çim sahalara taşındı.

Umberto Eco: "Romanlarınızı nasıl yazıyorsunuz aptal bir soru. Kimisi pedofili, kimisi ise banka soyuyor. Ben de roman yazıyorum.”

Kuştepe sakinleri, Trump Towers’ın mahalleye bir faydasının olmadığını, asıl beklentilerinin kentsel dönüşüm olduğunu söylüyor

Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi yönetiminde, bağımsız araştırmacılar tarafından Belgeleme ve Raporlama Yoluyla Türkiye’de Ayrımcılıkla Mücadele Projesi kapsamında hazırlanan ayrımcılık izleme raporlarının ön sunumu bugün gerçekleştirildi. Taslak raporda Ocak-Haziran 2010 dönemi içerisinde Türkiye’de yaşanan ırk veya etnik köken, din veya inanç, engellilik, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temellerinde ayrımcı muamelelere yer verildi. Çalışma yürütülen 4 ana başlıkla ilgili istihdam, eğitim, mal ve hizmetlere erişim konusundaki ayrımcı uygulamaların nedenlerinin ve çözüm önerileri sunularak aktarılan raporla Türkiye’de ayrımcılığın varlığı ve yoğunluğu hakkındaki bilginin yaygınlaştırılması hedefleniyor. Tüm hizmetler Sünnilere Türkiye’de din veya inanç temelinde ayrımcılığım izlenmesi raporu, Ergün Kayabaş ve Özgür Mehmet Kütküt tarafından hazırlandı ve sunuldu. Medya taraması, resmi verilen ve akademik çalışmaların kaynaklık ettiği raporda Aleviler, Ateistler, Bahailer, Bulgar Ortodokslar, Caferi Şiiler, Ermeniler, Gürcü Ortodokslar, Keldani Hıristiyanlar, Museviler, Nesturiler, Protestan mezhepleri, Roman Katolikler, Rum Ortodoks Hıristiyanlar, Sünni Müslümanlar, Süryaniler, Yehova Şahitleri ile Yezidilerle ilgili 15 ilde meydana gelen 20 vakaya yer verildi. Ergün Kayabaş, sağlık ve barınma alanında din veya inanç temelinde hiç bir vaka bulamadıklarını söylerken, istihdam alanında ÖSYM’nin yaptığı KPSS (Kamu Personel Seçme Sınavı) ve KPDS’ye (Kamu Personel Dil Sınavı) girmek isteyen başörtülü adayların başvurularının kabul edilmemesine dikkat çekti. Hükümetin bu konudaki düzenlemelerinin, başörtülü kadınların tereddüt yaşamasını engellemediğini ifade eden Kayabaş, “Sanki hükümet değiştiğinde bu konuda atılan tüm adımlar da kalkacakmış gibi bir kanıya vardık” dedi. Kayabaş, eğitim alanında zorunlu din dersleri ile ders kitaplarında yer alan ayrımcı ifadelere yapılan itirazların sonuçsuz kaldığını dile getirdi. Özgür Mehmet Kütküt, nüfus cüzdanlarındaki din hanesinin boş bırakılması veya farklı inançların yazılmasıyla ilgili ayrımcı uygulamalardan söz ederken, “Alevi vatandaşlar Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesini talep ediyorlar ancak reddediliyor” dedi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm hizmetlerinin Hanefi-Sünni inanca mensup yurttaşlar için olduğunu söyleyen Kütküt, “16-22 Nisan 2010 tarihleri arasında Kutlu Doğum Haftası yapıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı yetiştirme yurtlarından okullara, cezaevlerinden ana sınıflarına, kamu kurumlarından […]

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen 1. Uluslararası İlişkiler Öğrenci Kongresi kapsamında farklı etnik ve dinsel gruplardan konuşmacılar Türkiye’deki azınlık sorunlarını dile getirdiler. İlk oturumda Şalom Gazetesi Köşe Yazarı Denis Ojalvo, Türk Yahudilerinin de Türkçe düşündüklerini, Türkçe küfür ettiklerini ve “Ne mutlu Türküm diyene” dediklerini fakat din farklılıklarından dolayı sorunlar yaşadıklarını anlattı. Günümüzde yaşanan sorunların kaynağının hükümetlerin ortadoğu üzerine ürettikleri siyasetten kaynaklandığını vurguladı. Bilgi Üniversitesi Diplomasi Kulübü tarafından organize edilen kongrenin, ikinci konuşmacısı Alevi-Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Onursal Başkanı Lütfi Kaleli ise; Birlikte hareket etmenin güzelliğine ve kadın erkek eşitliğine vurgu yaparak “Cami yerine cem evine gidebiliriz fakat bu bizim birbirimize olan sevgimizi asla azaltmaz” diyerek yaşadıkları sıkıntılara rağmen iki toplum arasındaki kardeşliğe gönderme yaptı. Farklı etnik gruplardan birçok dinleyicinin bulunduğu kongrenin ikinci oturumu Sulukule Platformu Üyesi Hacer Foggo’nun konuşmasıyla başladı. Foggo, Romanların dünyada en çok baskıya uğrayan etnik grup olduğunu, dünyanın farklı yerlerinde romanlara karşı yapılan ayrımcılıktan örnekler vererek anlattı. Türkiye’deki Romanların çektiği sıkıntıları anlatan Foggo, Romanlara “Kentsel dönüşüm” değil “Sosyal dönüşüm” gerektiğini savundu. Kongrenin son konuşmacısı Agos Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Aris Nalci ise farklı mezheple evlenme sorunundan, Ermeni çocuklarının farklı okullara gönderilmesine kadar birçok farklı konuyu kendi yaşadıklarından da örnekler vererek dinleyicilerle paylaştı. Türkiye’de Yahudi OlmakDenis Ojalvo (Şalom Gazetesi, Köşe Yazarı) Tarih boyuncu Anodolu ve orta doğu topraklarında yaşayan toplumlar arasında büyük etkileşimler olduğunu anlatan Denis Ojalvo, aslında kimin nereden geldiğinin tartışmaya açık olduğu belirtterek sözlerini şöyle sürdürdü:“Bu ülkede bulunan Yahudiler Türk toplumu ile eşit olamadılar. Türkiye’deki Yahudi aleyhtarlığı, yabancı düşmanlığından kaynaklanıyor. Yahudilerin farklı dinden, dilden olması, varlıklı olması, kadınlarının giyim tarzı. bütün bunlar kültürel sürtüşmelere neden oldu. Son zamanlarda Türkiyelilik diye bir kavram ortaya atıldı. Çünkü insanlar kendilerini Türk hissetmeyebilirler denildi. Yahudiler adına şunu söyleyebilirim; Anayasa’da bulunan Türklük tarifi ile hiçbir sorunumuz yoktur. Bu tarifle kendimizi Türk hissedebiliriz ama etnik olarak bu farklıdır. İsrail kurulduktan sonra Türkiye’de […]

Televizyon dizilerinin son furyasını romandan uyarlananlar oluşturuyor. Şimdiye kadar pek çok roman senaryolaştırılıp seyircilerin beğenisine sunuldu. Hatta son zamanlarda en çok konuşulan diziler de bu grubun içinde. Kimileri uyarlama dizilerle romanların katledildiğini düşünürken kimisi de bu diziler sayesinde edebiyat eserlerinin daha çok tanınacağını düşünüyor. Ancak kitapçılarda, “Aaa Aşk-ı Memnu’nun kitabı çıkmış” gibi cümleler kurulduğuna şahit olanlar da var. Öte yandan okuyup da sonunu bilenin dahi izlediği bu dizilerin rating uğruna uzatılmasının verdiği kabak tadı da cabası. Bir dönem kendisi de Bihter karakterini canlandırmış olan Müjde Ar, yaptığı televizyon porgramında, “Eğer dizi biraz daha uzarsa zavallı Bihter randevuevine düşecek” diyerek varolan durumu özetlemişti aslında.Bu değerli edebiyat eserleri, ortaya çıkan diziler ve oyunculuklarla internet sitelerinin de espri kaynağı olmaya devam ediyor. Aşk-ı Memnu’da Behlül’ün çığlık sahnesi üstüne eklenen sesler ve müziklerle hala internet ortamlarında binlerce kişinin eğlencesine yarıyor. Yaprak Dökümü’nün babası Ali Rıza Bey’in sürekli fenalaşmasına rağmen bir türlü ölememesi, Tahsin’in uzun bir süre bir türlü “siftah” yapamaması, eve gelenleri hep beraber karşılayan aile üyeleri gibi detaylar ise ekşisözlük’ten asparagas haber sitesi Zaytung’a kadar pek çok yerde espri malzemesi oldu. Televizyon ekranlarının fenomeni haline gelen Kurtlar Vadisi’nin hayranları ise dizileri hakkındaki “şiddete yöneltiyor” eleştirisine ise “Kurtlar Vadisi şiddete yöneltiyorsa, Aşk-ı Memnu da yengeye yöneltiyor” diye karşılık veriyor.Bunca hengame arasında kim haklı bilinmez ama bir süre daha fırtınası dinecek gibi görünmeyen bu uyarlama dizilerin her ne kadar kitapları okunmasa da rating rekorları kırdığı kesin. Habervs olarak izleyicinin merakını gidermek amacıyla, şu an hala gösterimde olan ve “sonları merakla beklenen” Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu, Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü, Halide Edip Adıvar’ın Samanyolu ve Kalp Ağrısı ile Orhan Kemal’ın Hanımın Çifliği romanlarından uyarlanma dizilerin nasıl bittiğini “araştırdık”. Aşk-ı MemnuNihal: Behlül ve Bihter’in ilişkisini ikisinin konuşması sırasında duyduktan sonra baygınlık geçirir.Beşir: Nihal’e aşık olan ve onun üzüntüden hastalanıp yatağa düşmesine dayanamayan Beşir Behlül ve […]

İstanbul halkı, Kabataş-Zeytinburnu tramvayını hınca hınç doldurdu. Halkı daha rahat ve daha çabuk Sultanahmet meydanına götürmek için Büyükşehir Belediyesi tramvayların sayısını da arttırdı, ancak bu bile yeterli olmadı. Ahırkapı’ya gitmeye çalışanlar tramvayları doldurdukları gibi sahil trafiğinin de kilitlenmesine sebep oldu. İnsanlar Sultanahmet Meydanı’nda toplanarak, Ahırkapı’ya doğru toplu gruplar halinde roman müzikleri ve şarkılarıyla yürüdüler. Çingenesinden, İngilizine, bebeğinden, gencine, yaşlısına kadar herkes festival alanındaydı. Kalabalık yolları ve tramvayı olduğu gibi festival alanını da kilitlemişti, alanda hareket etmek, bir yerden bir yere gitmek oldukça zordu. Kamerasını ve fotoğraf makinesini alan herkes unutulmaz görüntüler çekti. Yabancı turistlerin festivale ilgisi de had safhadaydı. Festivale katılan herkes gibi, onlar da hazırlanan yerlere dileklerini bağlamayı ihmal etmediler.Herkes roman kılığına büründü Elinde tefi, saçında çiçeği, ayağında eteği, ağzında sakızı, dudağında kırmızı ruju, yanağında kalemle boyanmış beni, tam takım giyinmişti genç kızlar. Davulcu, zurnacı çaldı genç kızlar roman havası ile eğlendi. Yemeniler yok sattı. Festival alanında onlarca davulcu, zurnacı, klarnetçi vardı. Her gruba yetecek kadar. En çok roman dansı oynayan da erkekler oldu. Herkes birlikte eğlendi. Her kesimden insan görmek mümkündü. Yerlerde oturmuş farklı farklı genç gruplar, aralarında elinde tefi, darbukasıyla dolaşan insanlar, yürüdükçe değişen müik sesleri. Ahırkapı’ya herkes Hıdrellez için gelmişti, ama herkes kendi havasında, kendi tarzında eğleniyordu. Böyle bir insan mozaiginin beraber olup eğlenmesi belki de bu şenliğin en güzel kısmıydı. Göbek atmak, halay çekmek, oynamak işin içine girdi mi sınıf ayrımı diye bir şey kalmıyor çünkü… Dilekler dilendi Ahırkapı Parkı, rengarenk dilek ağaçları, hatıra fotoğrafları çektireceğiniz panolar, dileğiniz ne kadar süre içerisinde olacağını gösteren tahta panolarla dolup taştı. Pek çok üniversitenin hazırladığı değişik fal oyunları, sizi Monalisa’nın kucağına konulmuş bebek, Marilyn Monroe, çingene ve hatta Picasso’nun bir tablosunun karesi yapacak şekilde yapılmış değişik maketlerin önünde fotoğraf çektirme kuyrukları oluştu. İlginç bir sahne de panoda yer alan iki kadın çingenenin kafasındaki boşluğa fotoğraf çektirmek için suratını […]

Türk edebiyatı azınlıkları ne zaman “öteki” yaptı? Siyaset Bilimci ve Yazar Herkül Milas anlatıyor.
Sulukule’de yüzlerinden gülümseme eksik olmayan Romanlar, hünerli ellerin çaldığı enstürmanlardan yükselen müziğe kıvrak danslarla eşlik eden kadınlar, sokakları dolduran çocukların kavga dövüş içinde duyulan sesleri yok artık. Yıkıldı, yıkılacak derken yaz sonu gelmeden, eski neşesinin yerini önce buram buram hüzün kokan enkaz yığınları ardından şimdilik dümdüz edilmiş boş araziler aldı. Kimsenin, ardında kamu yararı bulunduğunu iddia edemeyeceği adına “kentsel dönüşüm” denen bir “soylulaştırma” ya da rant projesi uğruna insandan, kültürden ve tarihten arındırılan bir semt, “Bir zamanlar Sulukule’de…” diye başlayacak anıların mahallesi oldu artık. Haklarını yemeyelim. Evleri yıkılmasın, kültürleri yok edilmesin, karınları doymaya devam etsin diye çok uğraştı Romanlar ya da yaygın adlarıyla çingeneler. Azımsanmayacak bir destek de buldular. Sezen Aksu’dan Gogol Bordello’ya kadar kimler gelmedi ki yanından yöresinden geçenlerin burun kıvırarak kafasını çevirdiği o semte. Ama olmadı. Dünyanın bilinen ilk yerleşik çingene topluluğu Sulukuleliler 2 yıl içinde zorla tahliye edildi. Sulukule’nin son günleri Ulusal ve uluslararası basının haberlerine, Avrupa Parlamentosu’nun raporlarına, öğrencilerin tezlerine, belgesellere konu oldular. Öyle ki internetin en yaygın kullanılan arama motoru Google sayfasında “Sulukule” ve “yıkım” sözcüklerini bir arada yazdığımızda yaklaşık 400 bin sonuç çıkıyor ortaya. Bugüne kadar yapılanların iyisi vardı ya da kötüsü işe yarayanı ya da yaramayanı vardı. Ama içlerinden biri var ki tamamlandığında “Sulukule’de ne oldu? Yok edilen neydi?” sorularının yanıtını en iyi verecek olanlardan biri. Cem Madra’nın henüz tamamlanmamış bu yüzden de dek pek bilinmeyen belgeselinden bahsediyoruz. Madra’nın, “Sulukulenin son günleri” adını verdiği belgelesini diğerlerinden farklı kılan ise “içeriden” bir gözle yaşananları bize anlatması. Bir tarihin nasıl yok edilebiliceğinin belgesi Çünkü Madra, belgeseli yapmaya karar verdiğinde bir ev kiralayarak 6 ay boyunca Sulukule’de yaşamış. Yıkım kararı verildikten sonra geçen olayları, verilen mücadeleleri, hayal kırıklıklarını ve kaybedenin sadece Sulukuleliler olmadığını gösteren bütün süreci yakından ve birebir içeriden takip edip aktarıcı görevi üstlenen bir belgesel çıkmış ortaya. Belgeselin adına bakıp göreceğinizin sadece yok edilen […]
İstanbul’un tarihi merkezinden, 50 kilometre uzaktaki toplu konutlara gönderildiler. Değil ev taksidini, yakıt parasını bile ödeyemediler. Sulukule’den giden 437 haneden sadece 12’si Taşoluk’ta kaldı. Tarihi kökeni Bizanslılara kadar uzanan Sulukule yaşayanları, ünlü ya da ünsüz destekçilerinin tüm karşı çıkışlarına rağmen yok edildi. Geçmişten günümüze uzanan kültürel dokusu ve eğlence anlayışı ile İstanbul’un önemli renklerinden birisi daha karartılınca Türkiye’nin utanç karnesine bir kırık not daha eklendi. Dünyanın bilinen ilk yerleşik çingene topluluğu kabul edilen Sulukuleliler evlerinin yıkılmasıyla mecburen “göçebe” çingeneler arasına katıldı. Adeta bir tecrit politikasının izlerini taşıyan bir uygulamayla doğup büyüdükleri, kendilerini var ettikleri mahallerinden olabildiğince uzağa, Taşoluk beldesine gönderildiler. Giden döndü Evlerini, iyisi ve kötüsüyle geçmişlerini “kentsel dönüşüm” adı altında yıkan Toplu Konut İdaresinin önlerine bir fırsatmış gibi sunduğu nihayetinde topu koca koca taş binalardan oluşan görece konforlu evlerde yaşayamadı Sulukuleliler. 437 aileydi Taşoluk’a sürüldüklerinde şimdi kalanlar parmakla sayılıyor artık. Sulukuleliler kendi evlerine olamasa da ait oldukları yere Karagümrük ve çevresine geri döndü. Dönmelerine “Taşoluk şehir merkezine çok uzak”, “Evlerin giderlerini karşılayamıyoruz”, “İşe gidip gelmekte zorlanıyoruz” gibi bahaneler sıralasalar da; dile getirilemeyenin kahvesinde oturulan, bakkalında veresiye defteri tutulan, bir tas çorbaya bir kaç kaşığın ortak olabildiği mahalle kültürü olduğunun farkında hepsi de. Evler yitirildi kültürü kurtaralım Bir dönem ellerinde fotoğraf makineleri, omuzlarında kameralarla dolaşan gazetecilerin, haberlerin de sürgünlüklerini değiştirememesinden mi bilinmez konuşmak istemiyor hiçbiri. Kameramızı gördükleri anda yıkık dökük binalar arasından “yeter artık bizi daha fazla haber yapmayın” sesleri yükseliyor. Konuşan yine bildik bir isim, mahallesinin yıkılmasına karşı en başından ve yılmadan karşı çıkıp sesini yükselten Sulukule Romanlar Derneği Başkanı Şükrü Pündük oluyor. Bu tarihi ve kültürü ortadan kaldırarak bir çözüm ürettiklerini düşünen siyasilerin aksine Pündük dernek çatısı altında kurulan Sulukule Roman Orkestrası, kadınlar için açılması planlanan dikiş nakış atölyeleri, bu atölyelerde üretilen roman kıyafetlerinin defilesi ve dünyaca ünlü müzisyenlerle yapılan ve yapılması planlanan yurtiçi ve yurtdışı konserleriyle beraber […]

Kentsel dönüşüm projesi kapsamında, İstanbul sur içinde çoğunlukla Roman vatandaşların oturduğu Neslişah ve Hatice Sultan mahallelerinin yıkımı Hafriyat Karaköy’de açılan “Sulukule’yi Aldılar Darbukamı Kırdılar” sergisine konu oldu. Sergi, dünyanın en eski yerleşik Roman topluluklarından birinin, yüzlerce yıllık yaşam alanından ve sosyal çevrelerinden koparılarak, kent dışındaki (Arnavutköy’e bağlı Taşoluk beldesi) çok katlı binalara gönderilişini fotoğraflarla ve belgelerle anlatıyor. Projenin yürütücüsü Fatih Belediyesi ile kurulmaya çalışılan iletişim çabalarını belgeleyen dökümanlar, STOP girişimi tarafından hazırlanan alternatif kentsel plan, bölgede yapılan araştırmalar, basın taramaları ve videolar da yer alıyor. Sulukule Platformu tarafından düzenlenen sergi 31 Mayıs’a kadar görülebilir.Haber:Müge Ergül Kamera:Gökhan Tünay