Genel

Türkiye’de farklı olmak

Yazan: Berk Doğan

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen 1. Uluslararası İlişkiler Öğrenci Kongresi kapsamında farklı etnik ve dinsel gruplardan konuşmacılar Türkiye’deki azınlık sorunlarını dile getirdiler. İlk oturumda Şalom Gazetesi Köşe Yazarı Denis Ojalvo, Türk Yahudilerinin de Türkçe düşündüklerini, Türkçe küfür ettiklerini ve “Ne mutlu Türküm diyene” dediklerini fakat din farklılıklarından dolayı sorunlar yaşadıklarını anlattı. Günümüzde yaşanan sorunların kaynağının hükümetlerin ortadoğu üzerine ürettikleri siyasetten kaynaklandığını vurguladı.

Bilgi Üniversitesi Diplomasi Kulübü tarafından organize edilen kongrenin, ikinci konuşmacısı Alevi-Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Onursal Başkanı Lütfi Kaleli ise; Birlikte hareket etmenin güzelliğine ve kadın erkek eşitliğine vurgu yaparak “Cami yerine cem evine gidebiliriz fakat bu bizim birbirimize olan sevgimizi asla azaltmaz” diyerek yaşadıkları sıkıntılara rağmen iki toplum arasındaki kardeşliğe gönderme yaptı.

Farklı etnik gruplardan birçok dinleyicinin bulunduğu kongrenin ikinci oturumu Sulukule Platformu Üyesi Hacer Foggo’nun konuşmasıyla başladı. Foggo, Romanların dünyada en çok baskıya uğrayan etnik grup olduğunu, dünyanın farklı yerlerinde romanlara karşı yapılan ayrımcılıktan örnekler vererek anlattı. Türkiye’deki Romanların çektiği sıkıntıları anlatan Foggo, Romanlara “Kentsel dönüşüm” değil “Sosyal dönüşüm” gerektiğini savundu.

Kongrenin son konuşmacısı Agos Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Aris Nalci ise farklı mezheple evlenme sorunundan, Ermeni çocuklarının farklı okullara gönderilmesine kadar birçok farklı konuyu kendi yaşadıklarından da örnekler vererek dinleyicilerle paylaştı.

Türkiye’de Yahudi Olmak
Denis Ojalvo (Şalom Gazetesi, Köşe Yazarı)

Tarih boyuncu Anodolu ve orta doğu topraklarında yaşayan toplumlar arasında büyük etkileşimler olduğunu anlatan Denis Ojalvo, aslında kimin nereden geldiğinin tartışmaya açık olduğu belirtterek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu ülkede bulunan Yahudiler Türk toplumu ile eşit olamadılar. Türkiye’deki Yahudi aleyhtarlığı, yabancı düşmanlığından kaynaklanıyor. Yahudilerin farklı dinden, dilden olması, varlıklı olması, kadınlarının giyim tarzı. bütün bunlar kültürel sürtüşmelere neden oldu. Son zamanlarda Türkiyelilik diye bir kavram ortaya atıldı. Çünkü insanlar kendilerini Türk hissetmeyebilirler denildi. Yahudiler adına şunu söyleyebilirim; Anayasa’da bulunan Türklük tarifi ile hiçbir sorunumuz yoktur. Bu tarifle kendimizi Türk hissedebiliriz ama etnik olarak bu farklıdır. İsrail kurulduktan sonra Türkiye’de bulunan Yahudilerin sorunları farklılaştı. Yabancı düşmanlığı ile harmanlanarak, Ortadoğu sorununun bir türevi haline geldi. Ortadoğu’da bir sorun çıktığı zaman bu olay burada yaşayan insanların üstüne atıldı. Rejim ve seçim sorunlarında hep Yahudiler kullanıldı. 1960’larda Necmettin Erbakan ile başlayan ve bugünlerde AKP ile devam eden ‘Filistin halkına yapılan zulüm’ başlığı altında kullanıldı. Mevcut iktidarlar halkın birçok sorunu varken bunlarla ilgilendi. Bu konu bir maden ve sürekli kullanılmaya devam edilecek. Bu ülkede Bosna da olaylar olurken, Sırp bayrağının yakıldığını görmedim. Rusya ile Türkiye’nin doğalgaz anlaşması var. Putin, Çeçenistan’da bir katliam yapmaya başlasa, Başbakan tepki gösterebilir mi? Kesinlikle yapamaz. Kimse kimseyi kandırmasın. Şunu belirtmek isterim, Türk Yahudisi Türkçe düşünüyor, uyuyor, küfür ediyor ve bu ülkeyi seviyor. Kısaca ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diyor.“

Türkiye’de Alevi olmak
Lütfi Kaleli (Alevi – Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Onursal Başkanı)

Lütfi Kaleli konuşmasına, Aleviliğin doğuş sürecinden ve Türklerin Asya’dan göçü sonraında Anadolu’da İslamiyeti yorumlayış biçimi olarak doğduğundan söz ederek başladı. Alevi Türkmenlerin Osmanlı’nın kuruluşuna büyük destek verdiklerini ancak daha sonra büyük kıyımlara uğradıklarını anlatan Kaleli, buna rağmen Alevilerin ellerine silah alarak bir karşı kıyım hareketine kesinlikle girişmediklerini vurguladı. Birlikte hareket etmenin güzelliğine ve kadın-erkek eşitliğine vurgu yapan Kaleli, “Ramazan orucu yerine muharrem orucu tutabiliriz cami yerine cemevine gidebiliriz ama bu bizim birbirimize olan sevgimizi azaltmaz” diyerek konuşmasına devam etti. Sorunların hep yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını, 1991 yılında semah kültür vakfını kurduklarını ve vakıf senedinde Alevi sözü geçtiği için Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün, bölücülük ifade ettiğini belirterek dava açtığını ifade etti. Anadolu’da örgütler kurarak toplumla tanıştıklarını, buna rağmen vakfın kapatıldığını söyledi. Alevi adının yasallaşması için hukuk mücadelesi verdiklerine değinen Kaleli, günümüzdeki açılım çalışmalarının ise pek bir anlam ifade etmediği görüşünde.

Türkiye’de Roman olmak
Hacer Foggo (Sulukule Platformu Üyesi)

9 yıldır romanlarla birlikte çalışıp, araştırma yapan Hacer Foggo Dünya’da hiç bir toplumun Romanlar kadar ezilmediğini şu sözlerle anlatıyor; “İtalya’da Romanlara karşı silahlı etnik temizlik hareketi başlatıldı. Macaristan’da Roman çocukları zihinsel engelliler okullarına gönderiliyor. Çek Cumhuriyeti’nde Roman kadınlar kısırlaştırıldı. Slovakya’da Roman mahallerinin etrafına 150 metre yüksekliğinde duvar örüldü.” Türkiye’de de Romanlara karşı önyargının ve ayrımcılığın devam ettiğini belirten Foggo, 2006 yılında Küçükbakkalköy’de Kentsel Dönüşüm projesi adı altında Romanların evlerinin eşyalarıyla, zabıtalar eşliğinde yıkıldığını anlatıyor. Sulukule’nin de aynı muameleye tabii tutulduğunu vurgulayan Foggo yoksulluk seviyelerinin tahmin edilemeyecek boyutta olduğunu ve bu insanların kentsel dönüşümden çok sosyal dönüşüme ihtiyaçları olduğunu ifade ediyor. Konuşmasına çingenelerin arsız, yüzsüz olarak bilindiklerini söyleyen Foggo Romanların durumunu şu sözlerle özetliyor: “Etraflarında o kadar çok aşağılanıyorlar, küfür yiyorlar ki, hayatlarını sürdürebilmek için mecburen bunları artık duymazdan geliyorlar.”
Foggo “Temizlik Çalışması” olarak adlandırdığı kentsel dönüşüm projesi kapsamında Sulukule’de evi yıkılan 300 Romana kurayla TOKİ Taşoluk evlerinde ayda 200–400 liraya ev olanağı sağlandığını fakat bu 300 romandan ancak 6 tanesinin bu parayı ödeyip şu anda o evlerde oturabildiğini belirtiyor.

Türkiye’de Ermeni olmak
Aris Nalci (Agos Gazetesi, Yazı işleri Müdürü)

Türkiye’de doğup büyüyen Aris Nalci, 18 yaşına kadar Ermenilerin tarihiyle ilgili hiç bir şey öğrenemediğini çünkü Ermenilerle ilgili ilk kitabın 1998 yılında basıldığını anlatıyor. Nalci Türkiye’de ki 45 bin Ermeninin yüzde 98’inin İstanbul’da yaşadığını vurgulayarak 1915’ten sonra Anadolu’daki tüm Ermeni okullarının kapatıldığını Ermenilerin de yaşadıkları toprakları çocuklarına eğitim verebilmek için terk etmek zorunda kaldıklarını, bu insanların bazılarının Ermenistan’a bazılarının ise İstanbul, Ankara gibi büyük kentlere göç ettiğini söylüyor. “Ermenistan’da Türk, Türkiye’de Ermeniyim” diyen Nalci, geçmiş yıllarda bir Ermeni çocuk olarak yaşadığı hüznü şu sözlerle anlatıyor; “Adile Naşit, ‘Uykudan Önce’ adlı programın sonunda Ahmet, Mehmet gibi isimler sayarak tüm çocuklara iyi geceler derdi. Dört sene boyunca her gün izleyip kendi adımın söylenmesini beklememe rağmen hiçbir zaman ‘İyi geceler Aris’ denmedi.”
Başbakanın Kamu kurumlarında azınlıklara karşı bürokratik davranışların yumuşatılmasını bir genelgeyle istemesinin, azınlıklara karşı yapılan ayrımın kanıtı olduğunu belirten Nalci, Türkiye’de doğup yetişmesine rağmen bazı kanunlar nedeniyle hiçbir zaman itfaiyeci, polis, profesyonel asker hatta çöpçü bile olamayacağını belirtiyor.
Nalci Türkiye’deki Ermenilerin mezhep dışı evlilik sorununu ise 19 Ocak 2007 yılında öldürülen Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hırant Dink’le başlarından geçen bir olayla dile getiriyor: “2006 yılında yayın kurulu toplantısında bir işadamının 20 yaşındaki oğlu telefon etti. Hırant Dink, ilginç telefon konuşmaları olduğunda hoparlöre alırdı. Arayan çocuk, ‘Abi ben bir Ermeni kızı sevdim ama vermiyorlar’ dedi. Yönetim toplantısından kızın babasını aradık ve ikna etmeye çalıştık. Kızın babası bize sadece ‘birşey olmaz unutur ’ dedi.“ Bu durumun gençler açısından çok zor olduğunu belirten Nalci bir babanın kızına ‘72 milyon nüfuslu ülkede kocanı sadece 45 bin Ermeninin içinden bulacaksın’ sözünü nasıl söylebildiğini de merak ediyor.

2008 yılında bir iş gezisi için Mardin’e seyahat ettiğini belirten Nalci buradaki bir otelin Ermeni olduğu için kendisine oda vermediğini de anlattı. Günlük yaşamda bunun gibi bir çok sorunla karşılaştıklarını belirten Nalci, Ermenistan’dan 2010 yılında gazeteci getirmek için yaptığı görüşmelerde adayların “Bizi öldürürler mi orada?” diye sorduklarını belirtirken, aynı soruyu Ermenistan’a giden Türk gazetecilerden de duyduğunu söyledi.

Nalci, Türkiye Ermenistan ilişkisinde bir altyapı olduğunu, iki tarafın da birbirlerini çok iyi tanıdığını fakat bu altyapının şu an için çöktüğünü ve restorasyona ihtiyaç duyduğunu düşünüyor. Türkiye’deki Ermenilerin çocuklarını her okula gönderemediklerinden söz eden Nalci, anaokulunu, ilkokulu Ermenilerle okumuş bir çocuğun ileriki yaşlarında Ermenilere karşı bir ayrımcılık yapamayacağını vurguluyor.

Yorum yazın