Etiket Serhan Yorgancı

Evinizi mortgage ile satıyorsanız dikkat!

Gayrimenkul alımlarında kullanılan mortgage kredilerinin ipotek zorunluluğu, Tapu işlemlerinde kullanılan TAKBİS adlı yazılımın özellikleriyle birleşince alışveriş prosedürü konut satıcıları için ciddi bir risk haline geldi. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Tasarruf İşlemleri Dairesi Başkanlığı’nın 4 Şubat 2008 tarihli genelgesine rağmen ne bankalar ne de tapu müdürlükleri satıcılar için risk yaratan bu yöntemi değiştirmeye yanaşmıyor. Tapu müdürlüğü ve bankalar topu birbirine atınca olan konut satıcılarına oluyor. Uygulanan sisteme göre yeterli parası olmadığı için bankadan kredi isteyen konut alıcısının banka işlemlerini tamamlayabilmesi için, konut satıcısının henüz parayı almadan, tapu dairesine gidip “Ben parayı aldım” demesi gerekiyor. Tapu dairesinde bu beyan yapıldıktan sonra konutun mülkiyeti alıcıya geçiyor. Ancak banka, alıcının mülkiyetine geçen konutun üzerine ipotek tesis ettikten sonra satıcıya parayı ödüyor ve alışveriş tamamlanabiliyor. Bu işlemin gerçekleştirilmesi ise ilgili tapu dairesinin yoğunluğuna bağlı olarak bazen saatler sonra yapılıyor, bazen de ertesi güne kadar sarkabiliyor. İpotek ve satış işlemlerinin aynı anda yapılması gerekirken iki işlem arasına saatler girmesi Satıcı için ciddi bir risk oluşturuyor. Eğer alıcı evi üstüne aldıktan sonra parayı vermeden kaçarsa veya hayatını kaybederse satıcı parasını almadığı halde tapu dairesine “parayı aldım” deyip imza attığı için konut üzerinde hiçbir hak iddia edemiyor. “Bu durumdan biz de şikâyetçiyiz” Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nden ismini vermek istemeyen bir yetkilinin yaptığı açıklamalar da tapu işlemlerindeki düzensizlik iddialarını doğrular nitelikte. “İpotek ile satış işlemlerinin arasında kalan süre içinde alıcıya bir şey olsa konutunuzun elinizden gideceği doğru.” diyen yetkili, eskiden tapu işlemlerinin manüel olarak yapıldığını belirterek önceki sistemde ilk önce satış işlemlerinin, bir dakika sonra da ipotek işlemlerinin yapıldığını, her iki sistemde de konutun alıcının adına geçmeden ipotek işleminin yapılamadığını söylüyor.Aynı yetkili,4 Şubat 2008 tarihli genelgenin de yaşanan risklerin ortadan kaldırılabilmesi için yayınlandığına işaret ediyor. Sözkonusu genelgede, Medeni Kanun’un 881’inci maddesinde yer alan “İpoteğe konu olacak taşınmazın, borçlunun mülkiyetinde bulunması gerekmez” hükmüne atıfta bulunularak “Bu itibarla Konut […]

Bu askerlik bitmez

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un 29 Nisan’da askerlikte yeni bir sistem üzerine çalıştıklarını açıklamasının ardından bir ay bile geçmeden askerlik süreleriyle ilgili yeni düzenlemeyi içeren yasa taslağının Bakanlar Kurulu’na gönderildiği açıklandı. Başbuğ son açıklamalarında “daha sade, daha eşit ve daha adil bir sistem” üzerinde çalıştıklarını, 15 ay normal, 12 ay yedek subay ve 6 ay kısa dönem olmak üzere gerçekleştirilen askerliği tek tipe indirmek istediklerini belirtmişti. Hazırlanan taslakta da aynı doğrultuda bir çalışmanın yer aldığı belirtiliyor. Medyada yer alan bilgilere göre yeni sistemde yedek subaylığın tamamen kaldırılması planlanıyor. Süreyle ilgili bilgiler ise şimdilik “söylenti” düzeyinde. Bazı söylentilere göre askerlik herkes için 12 veya 15 ay olacak, bazı söylentilere göre ise herkes askerliğini er olarak yapmakla birlikte üniversite mezunları 12 ay, üniversite mezunu olmayanlar 15 ay silah altına alınacak. Yani tüm yükümlülerin er olarak yerine getirecekleri askerlik görevinde üniversite mezunlarıyla olmayanlar arasında hiç bir fark olmayacak veya tek fark üç aylık bir süre olacak. Taslağın nasıl yasalaşacağı, yeni uygulamaya ne zaman geçileceği şu anda belirsizliğini korurken kamuoyunda konuyla ilgili hararetli bir tartışma sürüyor. Askerliği yaklaşan gençlerin kimine göre düşünülen uygulama büyük bir haksızlık, kimine göre ise tam tersine var olan haksızlığı kaldırma amacına yönelik olumlu bir girişim. Bu arada askerlik nedeniyle üniversite okumak isteyen gençlerin sayısında azalma olacağını ve bunun ülkedeki eğitim seviyesini düşüreceğini düşünenler de var. Hatta kimileri açık öğretim sistemine olan talebin tamamen ortadan kalkacağını ileri sürüyor. Bu görüşün tersini savunanlar ise salt askerlik nedeniyle üniversite okumak isteyenler bundan vazgeçtiklerinde, gerçekten yüksek öğrenim yapmak isteyenlerin şansının artacağını ve bu durumun da eğitim kalitesini yükselteceğini düşünüyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Murat Güvenç, askerliğin tek tip olmasıyla beraber üniversiteye kayıt yaptıran erkek öğrencilerin sayısında bir azalma olup olmayacağını söylemek için çok erken olduğunu belirtiyor. “Üniversitelerin eğitim kalitesinde bir artış görülebilir mi bilmiyorum.” diyen Güvenç, üniversitelerin eğitim kalitesinin, okuyan […]

Yoksa Marx haklı mı çıkıyor?

Geçtiğimiz haftayı 1 Mayıs tartışmaları ve “o meydan senin bu meydan benim” itişmeleriyle geçirdik. Emekçiler üzerindeki bitmek tükenmek bilmeyen devlet baskısı, Türkiye’de her zaman olduğu gibi “esas mesele”nin tartışılmasını engelledi. Oysa işçiler ve tüm çalışanlar için ekonomik krizin, gelir dağılımının, sosyal güvenliğin konuşulması, tartışılması gerekiyor. Bu konular Türkiye’de hâlâ “tartışılamazken” kapitalist sistemin merkez ülkesi Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkan ve bütün dünyayı sarsan ekonomik kriz, etkisini arttırarak yayılmaya devam ediyor. 1980’li yıllardan itibaren dünya genelindeki ekonomik büyümeye karşılık, özellikle “Güney” olarak adlandırılan bölgelerde işsizliğin ve yoksulluğun artışı, dünyaya hakim olan neoliberal anlayışa karşı tepkilerin giderek yükselmesine neden oluyor. Yıllardır G7 zirveleri sırasında görülen küreselleşme karşıtı büyük gösteriler ve Latin Amerika’da güç kazanan sol iktidarlar, neoliberal anlayışın artık ivme kaybettiğinin açık bir göstergesi. Ekonomistler dünyayı saran ve finans sektöründen sonra reel ekonomiyi de etkisi altına alan krizin yeni bir sistemin habercisi olduğunda birleşiyorlar. Ancak yeni ekonomik düzende yoksulların ve emekçi sınıfların ne kazanıp ne kaybedeceği tartışma konusu. Liberal iktisatçılar her krizde olduğu gibi faturayı yine emeğiyle geçinen geniş kitlelerin ödeyeceğini düşünüyor. Oysa sol kesimden gelen ekonomistler, bunun bir kader olmadığını vurgulayarak emekçilerin ve yoksulların daha fazla örgütlenerek bu krizi daha iyi bir dünya yaratmak için kullanabileceklerini söylüyor. Prof Tonak: “Emekçiler açısından durum vahim” İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Tonak, ekonomik krizin emekçi kitleleri derinden etkilediğini ifade ediyor. “Sadece işsizlik istatistikleri bile bu durumu görmek için yeterli. İşsizlik oranı yüzde 15,5 ile görülmemiş seviyesinde. Bu sadece resmi sayı. Yarım zamanlıları, iş aramaktan vazgeçenleri, gizli işsizleri, eğitim seviyesinde tekabül eden iş bulamayanları da eklerseniz işsizlik oranımız büyük buhran sırasında ABD’nin yaşadığı işsizliğin üstünde” diyen Tonak, işi olanların durumunun işsizlerden daha iyi olmadığını söylüyor. İşi olanların her geçen gün biraz daha borçlandığını belirten Tonak bankaların, ev sahiplerinin, bakkalların da işi olan, olmayan emekçilerin peşinde olduğunu da sözlerine ekliyor. Dünyada 230 milyon […]

Birileri DİSK’i gözetliyor

Sendika ve meslek odalarının temsilcileriyle Çankaya Köşkü’nde görüşen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama isteğiyle ilgili yetkililerle görüşeceğini” açıkladı. KESK Genel Başkanı Sami Evren, TTB Genel Sekreteri Eriş Bilaloğlu ve TMMOB Genel Başkanı Mehmet Soğancı’nın da yer aldığı ilgili konuşan DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi “Gül taleplerimizi, genelde objektif olarak değerlendirdi ve düşünülmesi gereken bir talep olduğunu söyledi” dedi. Görüşmenin ardından yapılan basın toplantısında konuşan Evren de “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan da görüşme talebinde bulunduklarını söyledi ve Gül’le yaptıkları görüşmenin ardından topun hükümette olduğunu” söyledi. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB temsilcileri daha sonra Meclis Başkanı Köksal Toptan’la da görüştü. Sendika ve meslek odaları temsilcileri yaklaşık bir saat süren görüşmenin ardından yapılan basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtladılar. “Biz barış içerisinde demokratik ortamın güçlenmesi ve emekçilerin sorunlarının bir kez daha ifade edilmesini arzuluyoruz” diyen Evren yapılan görüşmelerin Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanının konuyla ilgili duyarlılıklarını arttırmayı amaçladıklarını” belirtti. “Barış ortamını bozacak, kaos ortamını güçlendirecek, 1 Mayıs’ı korku günü olarak anılmasını istemiyoruz. Bütün gayretimiz 30 yıl sonra tatil olan 1 Mayıs’ın emekçilere zehir olmaması. Biz bu duygularla Gül’le görüştük. Kendisinin de konuyla ilgili makul görüşleri var. Gül’ün de Toptan’ın da taleplerimizi anladıklarını düşünüyoruz. Bu girişimimizin demokrasi mücadelesine olumlu katkılar sunacağı kanaatindeyiz.” Gül’e, cumhurbaşkanı olmadan önce de bu konudaki taleplerini ilettiklerini hatırlatan Çelebi, “Gül’ün bu konuda ciddi bir duyarlılığı olduğunu gördüklerini, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasıyla ilgili talebimizi yürütme organlarına aktaracak” dedi. “Biz 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak istiyoruz. Bu engellenmemeli” diyen Çelebi, “Gül ve Toptan’la yaptıkları görüşmenin yararlı olduğunu” ifade etti.

Mahkeme var, savcı var, sanık yok

Türkiye’den 3 ayrı baraj projesinin de ele alındığı İstanbul Su Mahkemesi geçen hafta sonu bitti. Türkiye’den Hasankeyf, Yusufeli ve Munzur Vadisi ile ilgili dosyaların ele alındığı mahkemenin jürisi kararında, Türkiye hükümetinden çevreyle ilgili ulusal ve uluslararası sözleşmeler ve mevzuatlardaki yükümlülüklerini yerine getirmesini istedi. Suya erişimdeki güçlüklerin artmasına katkıda bulunan ülkelerin ve siyasetçilerin yargılandığı mahkemede suçlananlar, kendilerini savunmak için dahi sanık sandalyesindeki yerlerini almadı. Mahkemenin jüri üyelerinden Brezilyalı federal savcı Alexandre Camanho de Assis’i en çok üzen konuların başında da bu geliyor. Daha önce Brezilya ve Meksika’da düzenlenen su mahkemelerinde de jüri üyeliği yapan Assis İstanbul Su Mahkemesi’yle ilgili izlenimlerine ilişkin sorularımızı şöyle yanıtladı: İstanbul Su Mahkemesine davalılardan kimse gelmedi. Peki daha önce katıldığınız mahkemelerdeki davalılar da bu şekilde mi davrandı?Davalıların İstanbul Su Mahkemesi’ne katılmamasına üzülüyorum. Brezilya davasının Türkiye’deki mahkemeye nazaran eğitseldi. Brezilya’da sadece jüri değil insanlar da bir şeyler anlamak için bulunuyordu. Meksika’daki davalıların farklı pozisyonları vardı. Meksika’da sadece bir iddia yoktu. Fakat biz daha önceki 13 örnekteki gibi birçok iddia yargıladık. Bu iddialar farklı hükümet örneği ile ilişkili. Federal hükümet, eyalet hükümeti, yerel hükümet. Bunlar farklıydı. Orada bir takım iddialar da vardı. Davalıların yüzde 60’ı bizzat ya da vekil aracılığıyla mahkemeye çıkar. Çünkü sorunu kavramak açısından bu durum her zaman için en iyisidir. Eğer taraflardan biri konuşmak, açıklamak için mahkemeye gelirse herkes sorunun ne olduğunu anlayabilir. Yani kısacası herkes için problem daha açık olur. Ama maalesef burada çağrımıza kulak asan olmadı. Daha önce yapılan açıklamalarda davalıların davet edildiği duyurulmuştu. Herhangi bir cevap alabildiniz mi? Neden gelmemiş olabilirler?Mahkemeler bazen birtakım streslere neden olabiliyor. Belki de bu yüzden bize kredi vermediler. Belki de bu mahkemenin insanları haykırtacak bir şey olduğunu düşündüler. Tam olarak ne düşündüklerini çözemiyorum. Benim anladığım, eğer suçlu meydana çıkmasa da her ne olursa bu süreç devam eder. Eğer davalılar burada görünselerdi çok hoş olurdu. Üzülüyorum, çünkü eğer davalılar […]

Su savaşları İstanbul’da

Küresel ısınma nedeniyle azalan su kaynaklarının ve dağıtımının özelleştirilmesini savunan ticari kuruluşlarla küreselleşme karşıtları bu kez de İstanbul’da karşı karşıya geliyor. Dünya Su Forumu’nun beşincisi 16- 22 Mart tarihleri arasında Haliç’in iki yakasında Feshane’de ve Sütlüce Kongre ve Kültür Merkezi’nde yapılacak. Dünyada suyun özelleşmesini savunan Dünya Su Forumu’na karşı çeşitli sivil toplum kuruluşları ve Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB) suyun kamu malı olarak kalmasını savunan organizasyonlar gerçekleştirecekler. Bu amaçla çalışan Alternatif Su Forumu 20- 22 Mart tarihlerinde Silahtarağa Santralistanbul’da, Suyun Ticaretleşmesine Hayır Platformu da 15- 22 Mart tarihleri arasında İstanbul’un farklı semtlerinde yapılacak. Değişik ülkelerden hükümetler ve su konusunda çalışan uluslararası şirketlerin desteklediği Dünya Su Forumu, suyun verimli kullanımı için özelleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Buna karşılık küreselleşme karşıtı organizasyonlar Meksika, Bolivya gibi ülkelerde su özelleştirmesiyle fiyatların arttığını, çiftçilerin ve geniş halk kitlelerinin suya ulaşmakta büyük sorunlar yaşadığını belirterek özelleştirme taleplerine karşı çıkıyor. Yavaş yavaş özelleştirme Alternatif Su Forumu üyesi, Hasankeyfi Yaşatma Girişimi Koordinatörü Diren Özkan’a göre alternatif forumlar Türkiye’de ses getirebilir. 5. Dünya Su Forumu’ndan önce de Türkiye’de su satışlarının olduğunu, bunun da fazla kamuoyuyla paylaşılmadığını belirten Özkan, resmi forumda da kamuoyuyla paylaşılmadan satışların gerçekleştirileceğini ve bunun alternatif forumda dile getirilmesinin kamuoyu yaratılmasına etken olacağını savunuyor. Susuzluğun her an ortaya çıkabileceğinin altını çizen Özkan, uluslararası şirketlerin gelip Türkiye’de baraj yapmalarının da özelleştirmenin bir sonucu olduğunu, fakat bunun ekonomik kalkınma gibi sunulduğunu belirterek, yavaş yavaş belli etmeden suları özelleştirildiğine dikkat çekiyor. Suyun Ticaretleşmesine Hayır Platformu üyesi, Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği bölümünden Prof Dr. Beyza Üstün ise ticarileştirmenin kesin hayata geçeceği ve bunun görmezden gelinemeyeceği görüşünde. Forumun misyonunun suyun piyasa üzerinden değerlendirilmesi olduğunun altını çizen Üstün, ”Çünkü forum bunu kendi bildirgesi olarak görüyor. Kendi bildirgesine ve onları destekleyen kuruluşlara baktığınızda misyonlarının ne olduğunu anlıyorsunuz. Türkiye buna gebe.” diyor. Büyük Ortadoğu’nun su deposu… Kendi su kaynakları olan Türkiye’nin diğer ülkelerle kıyaslandığında […]

Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları…

Sivil toplum kuruluşları (STK), suyun ticarîleştirlmesinin önünü açtığını iddia ettikleri 5. Dünya Su Forumu öncesinde, uluslararası bir vicdan mahkemesi kurarak suya erişimdeki güçlüklerin artmasına katkıda bulunan ülkeleri ve siyasetçileri gıyaplarında yargılayacak. 10 – 14 Mart tarihleri arasında Tophane’deki eski tütün deposu binasında yapılacak 3’ü Türkiye’den 7 kişilik bir jürinin bulunacağı mahkemede Türkiye, Brezilya ve Meksika ülkelerinin su politikaları ele alınacak. Brezilya ve Meksika’dan iki davanın ele alınacağı mahkemede Yusufeli, Munzur ve Ilısu baraj projeleriyle ilgili Türkiye’den Başbakan Tayyip Erdoğan ve Enerji Bakanı Güler ile Almanya Başbakanı Angela Merkel’in de aralarında bulunduğu 17 zanlı hakkında verilecek karar 14 Martta açıklanacak. Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği ile Latin Amerika Su Mahkemesi örgütünün ortaklaşa düzenlediği su mahkemesinde ayrıca bugüne kadar çözüm getirilemeyen su sorununa ve dolayısıyla ortaya çıkan su çatışmalarına ilişkin öneriler de sunulacak. Su ticari metaya döndü Bugüne kadar Amerika, Meksika, Hollanda ve Brezilya’da yapılan Uluslararası Su Mahkemesi’nde, ülkelerin su projeleri üzerinde çalışıp yargılama gerçekleştiriliyor. Türkiye’de yapılacak mahkemenin düzenleyicilerinden Heinrich Böll Stiftung Derneği de bugün (4 Mart 2009) bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda konuşan derneğin Türkiye sorumlusu Ulrike Dufner, suyun ticari bir metaya döndüğünü belirterek bu süreçte kurulan baraj ve diğer tesislerin hem doğaya hem de halka ciddi zararlar verdiğini mahkemede de yaşanan bu sorunlara çözümler üretmeyi amaçladıkların söyledi. Gelecekte 3 milyar insan susuz Amacın yargılamaktan çok mevcut sorunları alternatif bir bakışla ele alarak insan hakkı odaklı çözümler üretmek olduğuna değinen Dufner, mahkemede Türkiye’den Çoruh nehri üzerindeki Yusufeli barajı, Munzur çayı ve Ilısu barajı olmak üzere üç, Mexico City’den ve Brezilya’dan bir olmak üzere beş davanın görüleceğini söyledi. Mahkemeye davalı olarak çağırılanlar arasında Başbakan Erdoğan, Enerji Bakanı Hilmi Güler, Çevre BakanıVeysel Eroğlu, Almanya Başbakanı Angela Merkel’e faks ve elektronik postayla çağrıda bulunulduğunu belirten Dufner, “Ancak henüz hiç birinden geri dönüş almadık. Biz mahkemede tüm tarafları dinlemek istiyoruz. Hükümetler ve yetkililer su […]

Akreditasyon gerekli ama objektifse

Ergenekon soruşturmasıyla ilgili Susurluk hükümlüsü eski özel harekatçı İbrahim Şahin’in savcılık sorgusunda söylediklerini haberleştirmesinden sonra Genelkurmay Başkanlığı’nın, Radikal gazetesinin akreditasyonuna sınırlama getirdiği haberleri hep tartışılagelen uygulamayı yeniden gündeme getirdi. Akreditasyon uygulaması nedeniyle sıklıkla eleştirilen kurumların başında gelen Genelkurmay Başkanlığı’nın sınırlaması en çok İslami tandanslı ya da muhalif kimliğe sahip gazete ve televizyon kanalları ile bu kurumlarda çalışan gazeteci ve köşe yazarlarına uygulanıyor. Giderek bir cezalandırma aracına dönüşen akreditasyon uygulamasıyla ilgili basın meslek örgütleri temsilcileri ile gazeteciler sorularımızı yanıtladı. İsmet Berkan (Radikal Gazetesi Yayın Yönetmeni):Akreditasyon uygulamasının kişiler için gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak savunma, basbakanlık, emniyet ve diplamasi muhabirleriyle sınırlı tutulması gerekir. Parlamentonun akreditasyon uygulamasında, muhabirler için Parlamento Muhabirleri Derneği’ne üye olmak gerekiyor. Bu derneğe üyelik için de belli bir süre sarı basın kartı taşımış olmak gerekiyor. Yani kıdeme bakılıyor. Başbakanlık, dışişleri ve savunma muhabirleri için de güvenlik soruşturması yapılıyor ki bence bu da doğrudur. Zünkü bu arkadaşlar gizli belgelerin olduğu yerlerde dolaşıyorlar. Öte yandan bu uygulama dünyanın bir çok ülkesinde de var. Bunun ötasinde akreditasyonu sürdürme şartları için objektif kriterler geçerli. Spesifik olarak bir gazeteci için yalan haber yazmama, yazılan haberden doğan cevap hakkına uymak gibi mesleğin özüyle ilgili objektif kriterler olmasında fayda var. Ama dost kurum ya da daha az dost olan kurumlar gibi ayrıma gidilerek akreditasyon uygulaması yapılması kimi basın kurulaşlarında çalıyan gazeteci arkadaşlarımızın ve kurumunun habere ulaşmasını, okuyucusunun da o haberden mahrum kalmasını beraberinde getiriri ki bu da sansürdür. Kurumsal değil bireysel akreditasyon olmalıdır diyorum. Alper Görmüş (Taraf gazetesi yazarı):Akreditasyon neredeyse bütün dünyada uygulanıyor. Bu biraz çalışmanın düzenlenmesiyle ilgili. Aslında biçimsel olarak düzgün bir şekilde yürütülürse, prensipleri doğru konulursa faydalı olabilecek bir uygulama. İşin düzenini, disiplinini sağlıyor. Yani düşünün bir çok kurumdan söz ediyoruz. Her birinin temsilcisi var bu bir kargaşaya yol açabilir. Dolayısıyla en azından işlevsel olduğu da anlaşılıyor. Ama şu noktadan sonra düzgün yürütülmediği taktirde problemler […]

Bedava maç baldan tatlı

İnternet kullanan futbolseverler, ücretli yayın yapan futbol maçlarını artık hiçbir ödeme yapmadan izleyebiliyor. Avrupa ve dünya futbol liglerindeki maçlar dahil Türkiye Ligi ve kupa maçlarını bedava izlemek için en basit yol Google’a oynanacak karşılaşmanın takım adlarıyla birlikte “bedava maç izle” yazmak. Abone olduğu şifreli yayını internette bedava yayınlayan kişiler, yayınlarında yoğunluk olmaması için yayınlarına şifre de koyabiliyorlar. Maç yayınlarında yoğunluk nedeniyle bazen de sorunlar yaşanabiliyor. Korsan yayın yapan site yöneticileri, yayınladıkları görüntülere şifre koyarak hem internet sitelerinin kapanma riskini azaltıyor, hem de görüntü kalitelerini koruyarak maçlarını yayınlayabiliyorlar. Korsan yayıncıların, yasal olarak abonesi oldukları şifreli yayınları internette yayınlayabilmeleri için bilgisayarlarında video düzenleme kartı olması yeterli. Korsanlar, abonesi oldukları şifreli maç yayınını, bilgisayarlarındaki video düzenleme kartlarıyla bilgisayarlarına aktarıp görüntü kalitesini düşürdükten sonra da internette yayınlıyorlar. Digiturk’un telif hakları çerçevesinde ciddi takip ettiği internet siteleri çoğalırken internette bu yayınların nasıl yapılacağı açıkça anlatılıyor. Nasıl yayın yapılacağını bilgisayar diliyle ayrıntılı şekilde anlatan UyduTVhaber adlı internet sitesinde bu uygulamayla ilgili kendiyle çelişkili bir şekilde şunlar yazılı: “UYDUTVHABER olarak özellikle yerli platformumuza karşı girişilen korsanlık uygulamalarını hiç de ahlaki bulmadığımızı ve hiç hoş görmediğimizi tüm okuyucularımıza duyurmak isteriz.” İnternet sitelerinde 100 kadar dijital kanalın şifresiz nasıl izleneceğini açıklayan site sahipleri ayrıca bir platformun ayakta kalabilmesi için en az bir milyon abonesi olması gerektiğinin altını çizerek duruma üzüldüklerini belirtiyor. İzleyenlerden beslenen yayınlar: P2P P2P (Peer to peer), yani karşılıklı kaynak kullanımı protokolüne dayanan bu tarz yayınlarda yayını yapan kişinin internetinin hızı ve bilgisayarının kapasitesi yeterli olmasa bile görüntü akıcı olabiliyor. Genellikle kullanıcıların yoğunlukta olduğu İnternet sitelerinde hız yavaş olmasına rağmen P2P yayınlarda ne kadar kullanıcı yayını izlerse o yayın o kadar güçleniyor. Bu sistem kullanıcısının o anda ihtiyacı olmayan kapasitesini de kullanarak hızlanıyor. P2P teknolojisi, müzik ve video yayınlarının telif hakları açısından sorun yaratıyor. Son zamanlarda internette uyguladığı sansürlerle gündemde olan Türk Telekom bedava maç yayını yapan […]

Dali’nin aşırı realist ziyaretçileri

Müzeler genellikle sessizlikleriyle, ziyaretçilerinin belirlenmiş kurallarla nesnelere baktıkları yerler olarak bilinir. Bazen eserlere o kadar konsantre olursunuz ki, müzenin güvenlik görevlilerinin peşinizden gelmesi bile sizi rahatsız edebilir. Peki, Türkiye’nin dört bir yanından İstanbul’a gelen insanlar, Emirgan’daki Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki (SSM) dünyaca ünlü İspanyol ressam Salvador Dali’nin 270 eserinin yanısıra çeşitli dokümanlarını ve fotoğraflarını hangi şartlarda izliyor? Müzeye girebilmek için ilk önce bilet alıp, metal eşyalara karşı uyarı veren güvenlik detektöründen geçmek gerekiyor. Çünkü bu değerli eserler son yıllarda terörün sıklıkla kendini gösterdiği bir ülkede, Türkiye’de sergileniyor. SSM köşkünün girişindeki ıssız merdivenleri çıkarken müzedeki insanların çoğunun diğer gezginlere karşı düşüncesizce hareketlerini o güzel köşk bahçesinden içeri girip görmeden hayal etmek mümkün değil. Dali’yle baş başa kalamamak Bir cumartesi günü, akşam saatleri. Üç katlı geniş sergi alanındaki bütün resimlerin karşısında onlarca heyecanlı insan topluluğu göze çarpıyor. Müze çıkışındaki hediyelik eşya satan mağazada 10 YTL’ye satılan sergi resimlerinin bulunduğu katalogdan habersiz fotoğraf çekmeyi seven onlarca kişi, resimseverleri, makinelerinin flaşlarıyla ya da bedenleriyle rahatsız ediyordu. Güvenlik ve düzen kurma amacıyla insanların resimlere yaklaşmaması için resimlerin önüne çizilmiş beyaz şeridin önüne geçen onlarca insanın arasında Dali’nin büyüsüne kapılmak oldukça güç. İçerideki uğultuya ise bir süre sonra alışabiliyorsunuz. Müze gezginlerini devamlı uyarmaktan bezmiş güvenlik görevlileri bu duruma anlam veremediklerini, insanların resimleri incelemek yerine, resimlerin fotoğraflarını çekmeyi tercih ettiklerini ve benim gibi müze gezginlerinin azınlıkta olduğunu söyledi. Müze çıkışında Salvador Dali misafirlerinin karşısına çıkan, içinde müze kataloglarının da satıldığı hediyelik eşya dükkan ise içerideki kalabalığın aksine bomboştu. Amerika’da gözlemlediğim Dali Geçen yaz Amerika Birleşik Devletleri’nin Florida eyaletinin St. Petersburg şehrindeki dünyanın en geniş koleksiyonuna sahip Salvador Dali Müzesi’ne gitmiştim. Müze, okyanus kenarında, marinanın bitişiğinde, yemyeşil bir ortamda tek katlı, çok yüksek tavanlı bir bina. Binanın dış duvarında ise Dali ve eşi Gala’nın çatıdan yere kadar uzanan kol kola fotoğrafı asılıydı. Gittiğim zaman, müzedeki resimler sadece “Dali’nin Kadınları” […]

Floryalı papağanlar

Devrilen bir kamyonun kasasından ya da evdeki kafesten kaçtılar. Ve yaşam alanlarının binlerce kilometre uzağında bir koloni haline geldiler.

“Denizler altında yeni bir dünya”

Küresel ısınmanın etkisi kendini her geçen gün biraz daha gösteriyor ve binlerce ada, yüzlerce ülke kıyıları buzulların erimesi yüzünden büyük tehlike altına giriyor. Dağlardaki ve kutuplardaki buzullarda erimelerin gözlendiği günümüzde deniz seviyesinin 10 metre altında olan Maldivler, Tuvalu, Cayman Adaları ve Marşal Adaları başta olmak üzere yüzlerce ada ve deniz seviyesine yakın olan ülkelerin kıyıları tamamıyla su altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Aralarında Türkiye’nin de olduğu kıyı Avrupa kentleri, Çin, ABD, Hollanda, Hindistan, Vietnam, Bangladeş, Japonya, Mısır ve Endonezya gibi ülkelerin kıyı şehirlerinin su altında kalma olasılıkları da oldukça yüksek. İlk önce sular altında kalması beklenen Maldivler, Tuvalu, Cayman Adaları ve Marşal Adaları kendilerine adeta gelecek arıyor. Isınan Ada’nın mimarı küresel ısınma İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden Independent’a göre 2005’te Kuzey Kutup noktasındaki 56 bin nüfuslu Grönland’ın doğu kıyısından adadaki ısınma nedeniyle büyük bir parça koptu ve yeni bir ada oluştu. Birleşmiş Milletler’in yerbilim araştırma uydusunun çektiği fotoğraflar da bu haberi doğruluyor. Independent’ın haberine göre, Amerikalı araştırmacı Dennis Schmitt, adaya Isınan Ada ismini verdi. 2005’te ayrı bir ada olan Isınan Ada, 1985’te Grönland’a tamamıyla bitişikti, 2002’de de bir buz köprüyle bağlıydı. Az ömrü kalmış bir cumhuriyet: Maldivler Suların yükselme tehlikesinin farkına varan ilk ülkelerden biri de Hint Okyanusu’nda binden fazla adadan oluşan Maldivler. İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin haberine göre, Birleşmiş Milletler’in hesaplarında ada, bu yüzyıl 60 santimetre suya gömüldü. 2004’te meydana gelen tusunamiden sonra inşa edilen doğal görünümlü koruyucu duvarların dışında küresel ısınmanın sonuçlarına karşı önlem alınmazsa önümüzdeki yüzyıl içinde adalar sular altında kalacak.Maldivlerin en yüksek noktası ise 2,4 metre. Küresel ısınmayı önleme amacıyla oluşturulan Kyoto Protokolü’nü ilk imzalayan ülke olan 359 bin nüfusu Maldivler’e 15 Kasım 2005 itibariyle Avusturalya’ya sığınma hakkı verilmişti. İlk kez demokratik yolla seçilen başkan olan Mohamed Nasheed’in basın sözcüsü Ibrahim Hussein Zaki, yeni hükümetin küresel ısınmanın etkilerinden korunmak için harekete geçtiklerini, çünkü bugün sudan yüksekliklerinin sadece […]