Etiket sulukule

‘İğne Deliği’nden Sulukule ve Tarlabaşı

Sulukule ve Tarlabaşı’nda çocuklar, kibrit kutusundan yaptıkları “iğne deliği kamera”yla yaşadıkları bölgeyi fotoğrafladı. Çektiği fotoğrafları görünce kimi eski filmlerden bildiği zamanlara ait hissetti, kimi bir kediyi kaplan zannetti.

Başbakan’ın şeyleri

Başkakan’ın arkeoloji hakkında yeterince bilgilendirilmediğini kabul edecek kadar iyimser olamayız. Başbakan bilerek konuşuyor, daha önce de konuşmuştu. İmam böyle konuşunca bakın cemaat ne yapıyor.*

Sulukule için suç duyurusu

” haberinin görselleri de kanıt olarak sunuldu. Şöyle denildi: “06.05.2010 tarihinde Fatih Belediye Başkanlığı ve Toplu Konut İdaresi tarafından gerçekleştirilen “Temel Atma Töreni” sırasında gerek bölgede bulunanlar gerekse de basın mensupları tarafından kültürel mirasımızın önemli bir parçası olan İstanbul İli, Fatih ilçesi 2484 ada, 2489 ada, 2490 ada, 2492 ada, 2493 ada, 2492 ada, 2495 ada, 2497 ada, 2498 ada, 2499 ada, 2525 ada, 2524 adada bulunan arkelojik değeri bulunan materyallerin zarar gördüğüne tanık olmuşlar ve bu durum ekte sunulan fotoğraflarla belgelenmiştir.” Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, kameraların açık olmadığı bir anda, devam eden arkeolojik kazıyı “zulüm” olarak nitelemiş ve kazının yapıldığı alanda arkeolojik buluntuya ulaşılma ihtimalinin “sıfır” olduğunu söylemişti. HaberVs, Mustafa Demir’in alandan ayrılmasından sonra, inşaat demirleriyle gizlenmeye çalışılan buluntuları belgelemiş ve eserlerin, 18. yüzyılın ortasına tarihlenen Osmanlı su ishale hattı olduğunu öğrenmişti.

2010’un ilk itirafı

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı yönetiminin başarısız olduğuna dair ajans içerisinden ilk eleştiri, İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili’den geldi. AKB Ajansı Yürütme Kurulu başkan vekilliğini de yürüten Bilgili “Devlet, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları olarak birlikte yönetimi başarmamız gerektiğini hep söyleriz. Ama 2010’da bunu gereği gibi başaramadık. Küçük sarsıntılar olsaydı doğal karşılardım. Ama bu yaşadıklarımız normal değil. Açık yüreklilikle ifade edeyim” itirafında bulundu. Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili önceki akşam, Kültür Yönetimi programının davetlisi olarak İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, “İstanbul’un kültür ve sanat açısından konumu”nu değerlendirdi. Bilgili özetle, “İstanbul’un, kültür ve sanat açısından küresel ölçekte merkez olmasını sağlayacak bir politikanın bulunmadığı”nı söyledi. “Kent siyaseti” olarak isimlendirdiği yol haritasının çizilmediği sürece İstanbul’un “izlenen değil, izleyen” konumda kalacağını düşünüyordu. Kent, dünyada bugün bulunduğu konumu ise bilinçli bir politika sonucunda değil, kendi geneksel ve tarihsel dinamikleriyle kazanmıştı. İstanbul’un kültür ve sanat alanındaki politikasızlığından yakınan kültür ve turizm müdürüne, Ankara’nın, kentin kültür hayatıyla ilgili icraatlarıyla ilgili ne düşündüğünü sordum. Bunlardan ilki, başlangıcından beri yönetiminde bulunduğu 2010 Ajansı’yla ilgiliydi. Üst üste istifa eden yürütme kurulu üyeleri, “bürokrasinin sivillere çalışma olanağı tanımadığı”ndan yakınmıştı. Bu görüşe göre Ankara zaten İstanbul için bir politika belirlemiş ve sivil toplumun bu politikaya katkıda bulunmasına izin vermemişti.“Siviller de sabırsız” Müdür Bilgili, bu soruya giriş paragrafında değindiğim cevabı verdi. Akademisyen olduğunu vurguladı ve kimi resmi toplantılarda çalışma arkadaşlarının “Akademisyen yönün ağır bastı, devleti kötülemeye başladın” uyarısında bulunduğunu dile getirdi. “Ama 2010 örneğinde sivil kanadın sabırsız davrandığını da dikkate almalıyız” dedi: “Sadece devlete yüklenmemek lazım. Ben de Kültür ve Turizm Bakanlığı temsilcisi olarak 2010’da devleti temsil ediyorum. Ankara’nın da hataları oldu. Ama bu işi toplu şekilde analiz edip, pozitif yararlar çıkarmanın doğru olduğuna inanıyorum. Keşke böyle olmasaydı, sonuç bu.”“İyi bir algı yaratılabilseydi, 2010 modeli devam edebilirdi” Salonda bulunan bir koruma kurulu üyesi Bilgili’ye, 2010 sona erdiğinde […]

Sulukule’nin altı

Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi, 13 Ocak’ta yayınladığı “Sulukule’de Yenileme Projesi ve Arkeolojik Kalıntılar” başlıklı duyuruda şunu söylüyor:“Yıkımların ardından çok büyük bir hafriyat yapıldığı ve bu hafriyat içinde çok miktarda -olasılıkla Bizans Dönemi’ne ait- kırık mimari kalıntı parçaları bulunduğu gözlenmiştir. Bu kalıntı parçaları, bu alanda kültür varlıklarının açıkça tahrip edildiğinin kanıtlarıdır.”Arkeologlar, bugüne kadar belediye görevlileri, inşaatçılar ve dozerlerden başkasının uğramadığı bu alanda yüzlerce yıllık kültürel eserlerin tahrip edildiğini söylüyor.Dikkat ederseniz söz konusu tahribat, mevcut yapıların yıkımı esnasında yapılıyor. Gözle görülür, somut yapılar yok ediliyor. Peki ya görünmeyenler?Söz konusu alan, İstanbul’un tarihi merkezinin son sınırlarını çizen -Theodosius- kent surlarının hemen dibinde. En düşük ihtimalle en az 1000 yıldır, kesintisiz yerleşim gören bir bölge.Dahası da var: Bizans dönemi uzmanlarına göre, antik kaynaklarda ismi geçen, o bölgede bulunduğu bilinen ama kesin yeri tespit edilemeyen yapılar da büyük ihtimalle Sulukule’nin altında yatıyor. Örneğin İmparator Iustinos’un Deuteron Sarayı.Sulukule’nin yasalarla da belirlenmiş bir statüsü var: Kentsel ve tarihi sit alanı. Kanunlara göre devlet, bu alanda saklı kültür varlıklarını tespit etmeden ve bunları koruyucu önlemleri almadan önce -klişe tabirle- buraya “bir çivi bile çakılamaz”. Tüm bunların özeti işe şu: “Sulukule’de arkelojik araştırma ve kazı yapılması gerekiyor.”Alanda şimdilik -sadece- toprak üstündekileri tahrip etmekle meşgul dozerler dolaşıyor. Toprak altına ne olacağını yakın zamanda göreceğiz. Çünkü inşaat hazırlıkları tamamlandı.

Ayasofya yerinde. Sulukule nerede?

İstanbul 2010 Kültür Başkenti (AKB) resmi açılışı için, İstanbul’un dört bir yanı büyük etkinliklere sahne oluyor. Yarın, 16 Ocak Cumartesi akşamı, ses, ışık, müzik, tiyatro, İstanbul’un pek çok semtinde ayrı ayrı gösteriler var, AKB Ajansı’nın deyişiyle “2010 enerjisi İstanbul’a yayılacak…” Hazırlık çalışmaları 2000 yılında başlayan ve resmi olarak 2006 sonunda kesinleşen Avrupa Kültür Başkenti projesinin organizasyonu, özel bir yasayla oluşturulan AKB Ajansı tarafından yürütülüyor ve bu hazırlıklar için de ciddi bir kaynak ayrıldı. Bürokratların ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin birlikte çalışacağı bir model olarak ortaya konulan AKB Ajansı, kurulduğu 2007 Kasım’ından beri pek çok tartışmaya ve istifaya sahne oldu. 2008, 2009 ve 2010’u kapsayan üç yıl için toplam 500 milyon liralık bir kaynağı yöneten/yönlendiren AKB Ajansı, kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, başta hedeflenen bürokrat-sivil işbirliği konseptinden giderek uzaklaştı ve sonunda yerel/merkezi hükümet güdümünde bürokratik bir yapıya büründü. 16 Ocak’taki açılışın içeriğinin oluşturulmasından da sorumlu AKB Ajansı Büyük Etkinlikler Koordinatörü Serhan Ada, Kasım ayı başındaki istifasının ardından, ileriki uygulamalar için emsal oluşturabilecek bir yapının Ankara’nın kaynak dağıtımına müdahaleden vazgeçmemesi nedeniyle nasıl işlemez hale geldiğini şu sözlerle anlatıyordu:“2010 AKB Ajansı özerk. Ama karar sürecinin içinde parayı dağıtan, Ankara’nın kendisi ve onun iki dudağı (Maliye Bakanlığı ve Devlet Bakanlığı) olduğu sürece gerçek bir özerklikten bahsedilemez.” (11.11.2009 HaberVs) AKB Ajansı’nın internet sitesinde, “İstanbul’a katkılar” başlığı altında belirtildiğine göre İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti, “İstanbul’un tüm potansiyelinin ortaya çıkacağı, her kesimden İstanbullunun katılacağı, sahipleneceği, kültür ve sanatın tüm görkemiyle yaşanacağı büyük bir katılım projesidir.” İstanbul 2010 projesinin, sivil-bürokrat işbirliği için bir emsal oluşturması bir yana, geçtiğimiz iki yıl boyunca AKB Ajansı’nın dediği gibi İstanbulluların katılacağı ve sahipleneceği bir projenin ortaya konulduğunu söylemek gerçekten güç. “Sahiplenmek” bir yana, İstanbulluların büyük bir çoğunluğu Avrupa Kültür Başkenti’nin ne olduğunu dahi anlayabilmiş değil. Hatta 2010’un resmi açılışı için hazırlanan ilanlar ve reklam filmleri bile sanki olayın daha iyi anlaşılması için değil, […]

Kentsel dönüşüm tartışması

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 13-14 Kasım 2009 tarihinde gerçekleşen Kent ve İnsan Hakları Sempozyumu’nun ilk oturumu Dolapdere kampüsündeki mahkeme salonunda gerçekleşti. Moderatörlüğünü Turgut Tarhanlı’nın yaptığı oturuma Gazi Üniveristesi Mimarlık Bölümünde öğretim görevlisi olan Hüseyin Sadri, Doğuş Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğretim görevlisi Senem Zeybekoğlu Sadri ve İstanbul Mahalle Dernekleri Platformunu temsilen Erdoğan Yıldız katıldı. Konferansın konusu kentsel dönüşüm projesi kapsamında gerçekleştirilen projelerdi. Bu kapsamda projelerin mimari açıdan doğruluğu ve projeler kapsamında evlerini terk etmek zorunda kalan insanların durumu tartışıldı. Konuşmacılardan Senem Zeybekoğlu Sadri, neo-liberal uygulamalar nedeniyle kentlerin birer yatırım ve rant alanına dönüştüğünü vurguladı. İstanbul mahalle derneklerinin beraber çalışma konusunda sıkıntı çektiğine, daha organize çalışmaları gerektiğine dikkat çeken isim de bu platformu temsilen sempozyuma katılan Erdoğan Yıldız oldu. Bu arada Sınır Tanımayan Otonom Plancılar grubu tarafından hazırlanan, alternatif Sulukule projesinin TOKİ’ye sunulduğu. Bu projenin de bölgeden sorumlu yenileme kurulunun onayını beklediği belirtiliyor.

Bir zamanlar Sulukule’de

Sulukule’de yüzlerinden gülümseme eksik olmayan Romanlar, hünerli ellerin çaldığı enstürmanlardan yükselen müziğe kıvrak danslarla eşlik eden kadınlar, sokakları dolduran çocukların kavga dövüş içinde duyulan sesleri yok artık. Yıkıldı, yıkılacak derken yaz sonu gelmeden, eski neşesinin yerini önce buram buram hüzün kokan enkaz yığınları ardından şimdilik dümdüz edilmiş boş araziler aldı. Kimsenin, ardında kamu yararı bulunduğunu iddia edemeyeceği adına “kentsel dönüşüm” denen bir “soylulaştırma” ya da rant projesi uğruna insandan, kültürden ve tarihten arındırılan bir semt, “Bir zamanlar Sulukule’de…” diye başlayacak anıların mahallesi oldu artık. Haklarını yemeyelim. Evleri yıkılmasın, kültürleri yok edilmesin, karınları doymaya devam etsin diye çok uğraştı Romanlar ya da yaygın adlarıyla çingeneler. Azımsanmayacak bir destek de buldular. Sezen Aksu’dan Gogol Bordello’ya kadar kimler gelmedi ki yanından yöresinden geçenlerin burun kıvırarak kafasını çevirdiği o semte. Ama olmadı. Dünyanın bilinen ilk yerleşik çingene topluluğu Sulukuleliler 2 yıl içinde zorla tahliye edildi. Sulukule’nin son günleri Ulusal ve uluslararası basının haberlerine, Avrupa Parlamentosu’nun raporlarına, öğrencilerin tezlerine, belgesellere konu oldular. Öyle ki internetin en yaygın kullanılan arama motoru Google sayfasında “Sulukule” ve “yıkım” sözcüklerini bir arada yazdığımızda yaklaşık 400 bin sonuç çıkıyor ortaya. Bugüne kadar yapılanların iyisi vardı ya da kötüsü işe yarayanı ya da yaramayanı vardı. Ama içlerinden biri var ki tamamlandığında “Sulukule’de ne oldu? Yok edilen neydi?” sorularının yanıtını en iyi verecek olanlardan biri. Cem Madra’nın henüz tamamlanmamış bu yüzden de dek pek bilinmeyen belgeselinden bahsediyoruz. Madra’nın, “Sulukulenin son günleri” adını verdiği belgelesini diğerlerinden farklı kılan ise “içeriden” bir gözle yaşananları bize anlatması. Bir tarihin nasıl yok edilebiliceğinin belgesi Çünkü Madra, belgeseli yapmaya karar verdiğinde bir ev kiralayarak 6 ay boyunca Sulukule’de yaşamış. Yıkım kararı verildikten sonra geçen olayları, verilen mücadeleleri, hayal kırıklıklarını ve kaybedenin sadece Sulukuleliler olmadığını gösteren bütün süreci yakından ve birebir içeriden takip edip aktarıcı görevi üstlenen bir belgesel çıkmış ortaya. Belgeselin adına bakıp göreceğinizin sadece yok edilen […]

Dönmesine döndüler ama…

İstanbul’un tarihi merkezinden, 50 kilometre uzaktaki toplu konutlara gönderildiler. Değil ev taksidini, yakıt parasını bile ödeyemediler. Sulukule’den giden 437 haneden sadece 12’si Taşoluk’ta kaldı. Tarihi kökeni Bizanslılara kadar uzanan Sulukule yaşayanları, ünlü ya da ünsüz destekçilerinin tüm karşı çıkışlarına rağmen yok edildi. Geçmişten günümüze uzanan kültürel dokusu ve eğlence anlayışı ile İstanbul’un önemli renklerinden birisi daha karartılınca Türkiye’nin utanç karnesine bir kırık not daha eklendi. Dünyanın bilinen ilk yerleşik çingene topluluğu kabul edilen Sulukuleliler evlerinin yıkılmasıyla mecburen “göçebe” çingeneler arasına katıldı. Adeta bir tecrit politikasının izlerini taşıyan bir uygulamayla doğup büyüdükleri, kendilerini var ettikleri mahallerinden olabildiğince uzağa, Taşoluk beldesine gönderildiler. Giden döndü Evlerini, iyisi ve kötüsüyle geçmişlerini “kentsel dönüşüm” adı altında yıkan Toplu Konut İdaresinin önlerine bir fırsatmış gibi sunduğu nihayetinde topu koca koca taş binalardan oluşan görece konforlu evlerde yaşayamadı Sulukuleliler. 437 aileydi Taşoluk’a sürüldüklerinde şimdi kalanlar parmakla sayılıyor artık. Sulukuleliler kendi evlerine olamasa da ait oldukları yere Karagümrük ve çevresine geri döndü. Dönmelerine “Taşoluk şehir merkezine çok uzak”, “Evlerin giderlerini karşılayamıyoruz”, “İşe gidip gelmekte zorlanıyoruz” gibi bahaneler sıralasalar da; dile getirilemeyenin kahvesinde oturulan, bakkalında veresiye defteri tutulan, bir tas çorbaya bir kaç kaşığın ortak olabildiği mahalle kültürü olduğunun farkında hepsi de. Evler yitirildi kültürü kurtaralım Bir dönem ellerinde fotoğraf makineleri, omuzlarında kameralarla dolaşan gazetecilerin, haberlerin de sürgünlüklerini değiştirememesinden mi bilinmez konuşmak istemiyor hiçbiri. Kameramızı gördükleri anda yıkık dökük binalar arasından “yeter artık bizi daha fazla haber yapmayın” sesleri yükseliyor. Konuşan yine bildik bir isim, mahallesinin yıkılmasına karşı en başından ve yılmadan karşı çıkıp sesini yükselten Sulukule Romanlar Derneği Başkanı Şükrü Pündük oluyor. Bu tarihi ve kültürü ortadan kaldırarak bir çözüm ürettiklerini düşünen siyasilerin aksine Pündük dernek çatısı altında kurulan Sulukule Roman Orkestrası, kadınlar için açılması planlanan dikiş nakış atölyeleri, bu atölyelerde üretilen roman kıyafetlerinin defilesi ve dünyaca ünlü müzisyenlerle yapılan ve yapılması planlanan yurtiçi ve yurtdışı konserleriyle beraber […]

‘Ölü şeğire oşgeldiniz’

Kentsel dönüşüm projesi kapsamında, İstanbul sur içinde çoğunlukla Roman vatandaşların oturduğu Neslişah ve Hatice Sultan mahallelerinin yıkımı Hafriyat Karaköy’de açılan “Sulukule’yi Aldılar Darbukamı Kırdılar” sergisine konu oldu. Sergi, dünyanın en eski yerleşik Roman topluluklarından birinin, yüzlerce yıllık yaşam alanından ve sosyal çevrelerinden koparılarak, kent dışındaki (Arnavutköy’e bağlı Taşoluk beldesi) çok katlı binalara gönderilişini fotoğraflarla ve belgelerle anlatıyor. Projenin yürütücüsü Fatih Belediyesi ile kurulmaya çalışılan iletişim çabalarını belgeleyen dökümanlar, STOP girişimi tarafından hazırlanan alternatif kentsel plan, bölgede yapılan araştırmalar, basın taramaları ve videolar da yer alıyor. Sulukule Platformu tarafından düzenlenen sergi 31 Mayıs’a kadar görülebilir.Haber:Müge Ergül Kamera:Gökhan Tünay

Dozer dikkat, bu evde insan var!

Yaklaşık iki yıl önce evlerinin depreme dayanıklı olup olmadığını ölçmeye gelmişler. Lakin ölçüm biçim, güçlendirmek bir yana, yıkmaya yönelikmiş. Umaç ailesi, en az üç kuşaktır yaşadıkları bu evin, “Sulukule Kentsel Yenileme Projesi” nedeniyle yıkılmasını bekliyor. Ama Umaç ailesinin tek sorunu evlerinin yıkılacak olması değil. Ailesinin son üç kuşağının bu evde doğup büyüdüğünü söyleyen Levent Umaç evin kendilerine ait olduğunu kanıtlayamıyor. Çünkü tapusunu hiç görmemiş. 152 yıldır hiç satış görmeyen evin Osmanlı dönemindeki tapusu, şimdi hayatta olmayan amcasında kalmış. Umaçlar’ın belediyeden paralarını alabilmesi için tapu davası açması gerekiyor. Ailesinin geçimini evde ayakkabı yaparak sağlamaya çalışan Levent Umaç, mahkeme ve avukat masraflarını karşılayabilecek imkâna sahip değil. Aileye bu konuda Sulukule Platformu destek veriyor. Platform üyesi Neşe Ozan’ın yardımıyla Avukat Hasan Alıcı’ya ulaşmış ve Fatih 1. Sulh Mahkemesi’nde veraset davası açılmış. Kentsel yenilemenin kalesi!İstanbul suriçinin en eski yerleşimlerinden ve kent eğlence hayatının önemli mekanlarından Sulukule, 2005 yılından bugüne Türkiye’nin gündemine yerleşen “kentsel yenileme” olgusunun en çok konuşulan ismi oldu. Ağırlıkla Romanların yaşadığı bu tarihi semt, yenileme projesinin, düşük gelirli kesimin merkez dışına alınarak kenti “soylulaştırmak” ve onların üzerinden rant sağlamak amacıyla kullanıldığı iddialarının semboleştiği yer haline geldi. Ancak sivil toplum kuruluşları, bilim adamları hatta yurt dışından gelen tepkiler Sulukule’deki Romanların çoğunun, evleri yıkılarak semtten uzaklaşmasına engel olamadı. Bakanlar Kurulu 2005’te “Sulukule Kentsel Yenileme Projesini” kabul etti. Kamulaştırma kararı 19 Ekim 2006’da kamulaştırma çıkarıldı. İtirazlar kabul görmedi, Kültür ve Tabiat Varlıkları Yenileme Kurulu, Sulukule Yenileme Projesi’ni onayladı.Semti oluşturan Neslişah ve Hatice Sultan mahalleleri, yenileme alanı olarak belirlendi. Dar gelirli mal sahiplerine, mülklerini devretme dışında bir bu sistemde 86 bin 760 metrekarelik 355 parselin TOKİ tarafından revize edilmesi ve yeni konutlar yapılması planlandı. Büyükşehir ve Fatih belediyeleri projeyi ortak yürütecekti. Dünyanın en eski yerleşik Roman topluluğu kabul edilen Sulukuleliler’e, TOKİ’nin Arnavutköy’ün Taşoluk beldesinde inşa ettiği, kent merkezine 40 kilometre mesafedeki toplu konutlardan 450 ev ayrıldı. […]