Genel

Ayasofya yerinde. Sulukule nerede?

Yazan: Güventürk Görgülü

İstanbul 2010 Kültür Başkenti (AKB) resmi açılışı için, İstanbul’un dört bir yanı büyük etkinliklere sahne oluyor. Yarın, 16 Ocak Cumartesi akşamı, ses, ışık, müzik, tiyatro, İstanbul’un pek çok semtinde ayrı ayrı gösteriler var, AKB Ajansı’nın deyişiyle “2010 enerjisi İstanbul’a yayılacak…”

Hazırlık çalışmaları 2000 yılında başlayan ve resmi olarak 2006 sonunda kesinleşen Avrupa Kültür Başkenti projesinin organizasyonu, özel bir yasayla oluşturulan AKB Ajansı tarafından yürütülüyor ve bu hazırlıklar için de ciddi bir kaynak ayrıldı. Bürokratların ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin birlikte çalışacağı bir model olarak ortaya konulan AKB Ajansı, kurulduğu 2007 Kasım’ından beri pek çok tartışmaya ve istifaya sahne oldu. 2008, 2009 ve 2010’u kapsayan üç yıl için toplam 500 milyon liralık bir kaynağı yöneten/yönlendiren AKB Ajansı, kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, başta hedeflenen bürokrat-sivil işbirliği konseptinden giderek uzaklaştı ve sonunda yerel/merkezi hükümet güdümünde bürokratik bir yapıya büründü.

16 Ocak’taki açılışın içeriğinin oluşturulmasından da sorumlu AKB Ajansı Büyük Etkinlikler Koordinatörü Serhan Ada, Kasım ayı başındaki istifasının ardından, ileriki uygulamalar için emsal oluşturabilecek bir yapının Ankara’nın kaynak dağıtımına müdahaleden vazgeçmemesi nedeniyle nasıl işlemez hale geldiğini şu sözlerle anlatıyordu:
“2010 AKB Ajansı özerk. Ama karar sürecinin içinde parayı dağıtan, Ankara’nın kendisi ve onun iki dudağı (Maliye Bakanlığı ve Devlet Bakanlığı) olduğu sürece gerçek bir özerklikten bahsedilemez.” (11.11.2009 HaberVs)

AKB Ajansı’nın internet sitesinde, “İstanbul’a katkılar” başlığı altında belirtildiğine göre İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti, “İstanbul’un tüm potansiyelinin ortaya çıkacağı, her kesimden İstanbullunun katılacağı, sahipleneceği, kültür ve sanatın tüm görkemiyle yaşanacağı büyük bir katılım projesidir.”

İstanbul 2010 projesinin, sivil-bürokrat işbirliği için bir emsal oluşturması bir yana, geçtiğimiz iki yıl boyunca AKB Ajansı’nın dediği gibi İstanbulluların katılacağı ve sahipleneceği bir projenin ortaya konulduğunu söylemek gerçekten güç. “Sahiplenmek” bir yana, İstanbulluların büyük bir çoğunluğu Avrupa Kültür Başkenti’nin ne olduğunu dahi anlayabilmiş değil. Hatta 2010’un resmi açılışı için hazırlanan ilanlar ve reklam filmleri bile sanki olayın daha iyi anlaşılması için değil, anlaşılamaması için tasarlanmış izlenimi yaratıyor. Hal böyleyken 16 Ocak’taki açılışa harcanacak 8,5 milyon liranın da 2010 projesi için harcanacak 500 milyon liranın da ne işe yarayacağı tartışmalı hale geliyor.

Avrupa Kültür Başkenti’nin 10 yıllık öyküsü

Başvurusu 2000 yılında gerçekleştirilen Avrupa Kültür Başkenti çalışmaları, 13 Kasım 2006’da İstanbul’un, Almanya’nın Essen ve Macaristan’ın Peç kentiyle birlikte kültür başkenti olarak resmen seçilmesiyle hız kazandı. 1980’lerde ve 90’larda Atina, Amsterdam, Floransa, Berlin, Paris, Madrid, Lizbon gibi büyük ve tarihi kentlerin ardından 2000’lerde görece daha küçük ve birden fazla sayıda kent Avrupa kültür başkenti olarak seçilmeye başlandı. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da İstanbul gibi önemli ve tarihi bir kent için pek de içine sindiremediğini ifade ettiği “Kültür Başkenti” ünvanı zaman zaman eleştirilse de, İstanbul için olumlu bir hareketlilik yaratacağı beklentisiyle pek çok çevreden yine de destek gördü.

AKB Ajansı’nın internet sitesinde projenin “İstanbul’a katkıları” başlığı altında şu ifadelere yer veriliyor:
– İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti, daha şimdiden dünyanın ilgiyle izlediği bir kültür sanat merkezi olan İstanbul’un tüm potansiyelinin ortaya çıkacağı, her kesimden İstanbullunun katılacağı, sahipleneceği, kültür ve sanatın tüm görkemiyle yaşanacağı büyük bir katılım projesidir.
– İstanbul’un eşsiz kültürel mirası ve yaratıcı kültür kapasitesinin turizme yansıtılması, yurtiçi ve yurtdışında İstanbul’a ilişkin var olan algıların güçlendirilmesi ve zenginleştirilmesi, turizm açısından gerekli kentsel altyapının iyileştirilmesi, hizmet kalitesinin yükseltilmesi çalışmaları ile İstanbul’un önemli bir kültür turizmi destinasyonu olmasına da katkıda bulunulması hedeflenmektedir.
– İstanbul’un sadece tarihi birikimi ile değil, kültür sanat etkinlikleri ile de uluslararası arenada etkin tanıtımın yapılması sayesinde, gerçek bir kültürel deneyim yaşamak isteyen ziyaretçilerin İstanbul’a yönlendirilmesi ve ziyaretçilerin kentteki ortalama kalış sürelerinin uzatılması, hem İstanbul’un tanıtımına katkıda bulunacak hem de çeşitli ticari faaliyet kollarında daha fazla gelir elde edilmesini sağlayacaktır.

AKB organizasyonunun mali kaynağının yüzde 90’ının Maliye Bakanlığı ve dolayısıyla da Türkiye’nin her yanında yaşayan vergi mükelleflerinin cebinden çıktığı düşünülürse bu, hiç de azımsanamayacak kaynağın “ne için” ve “nereye” harcandığının açık ve net şekilde anlatılması gerekli. Türkiye’deki vergi mükelleflerinin genel olarak kaynakların nereye harcandığıyla ilgili bir soru sorma alışkanlığının olmadığını zaten biliyoruz. Ancak yerel ve merkezi hükümetin de herhangi bir kaynak dağılımı sözkosunu olduğunda bunun tamamen kendi inisiyatifinde kalmasını tercih ettiğini de geçmiş ve halen yürüyen örneklerden görüyoruz. Bu tutumun hem nedeni, hem de sonucu olarak görülebilecek en önemli uzantısı ise yerel ve merkezi yönetimlerin kentsel gelişim politikası olarak “herkes için yaşanabilir bir kent” yaratmayı değil “rant yaratmayı” hedeflemesi. Üstelik bu tutum yalnız İstanbul’da değil, başka bir çok kentte de yerel yönetimler ve TOKİ uygulamalarında net olarak görülebiliyor.
İstanbul 2010 Projesi’nin, görüntüde ses getirse de, amaçlar arasında sayılan “katılım” ve “sahiplenme” konusunda kentte herhangi bir hareketlilik yaratamamasının esas nedeni olan bu temel tutumun pek çok göstergesi sayılabilir

Örneğin uzun zamandır konuşulan, Boğaz kıyısındaki okulların satılması veya uzun dönemli kiralanması projesi, İstanbulluları bu bölgeden uzaklaştırmayı ve yüksek gelirli yerli-yabancı kitlenin kullanımına açarak rant yaratmayı hedefleyen projelerin başında geliyor.

2007 ve 2008’de istanbul’un Zincirlikuyu, Mecidiyeköy gibi en yoğun bölgelerinde kalan Karayolları, Likör Fabrikası gibi kamuya ait en son arazi parçalarının bölge sakinlerinin yaşam kalitesini yükseltecek yönde park, yeşil alan ve kültür merkezi olarak kullanılması yerine gökdelen alanı olarak satılması “rant” hedeflemesinin bir başka tezahürü.

Ve elbette ki İstanbul’un dört bir yanında uygulanan “kentsel dönüşüm” modeli… Tarlabaşı, Fener-Balat ve yaşanan en çarpıcı “kentsel dönüşüm” modeli olarak tarihe geçmeye aday Sulukule Projesi.

Başbakan Erdoğan daha dün, “Romanları yerleşik düzene geçireceğiz” derken, dünyanın ilk yerleşik Çingene topluluğunu barındıran Sulukule, içinde yaşayanların ve pek çok sivil toplum örgütünün itirazlarına rağmen 2009’da yıkıldı. Sulukule sakinleri neredeyse bir tehcir politikasıyla İstanbul’un 40 kilometre dışında, Taşoluk’taki TOKİ konutlarına gönderildi. Başbakan’ın, “Romanlar için yerleşkeler kuracağız” açıklamaları da önümüzdeki günlerde bu konuda daha büyük bir tartışmalar yaşanacağının işaretini veriyor.
Aslında son yıllarda Türkiye’de bol bol “sivilleşme”den söz edilse de 2010’un İstanbullular tarafından sahiplenilememesinin ve katılım sağlanamamasının temelinde aslında bir türlü “sivilleşemeyen” yönetim zihniyeti yatıyor. Kaynak dağıtırken “ipler benim elimde olsun” takıntısı, yönetim anlayışında “en iyisini ben bilirim, benim dediğim olacak” şeklinde tezahür ediyor. Bunu aşırı “serbest piyasacılık”la harmanladığınızda ise icraatınızın temeline “en yüksek rantı nasıl yaratabiliriz” güdüsü oturuyor. Ve bu güdü bizi ne yazık ki katılımcılığa, kenti sahiplenmeye değil, “fakirler gitsin, zenginler gelsin” tarzı bir “kentsel dönüşüm” modeline götürüyor. Tıpkı Sulukule örneğinde olduğu gibi…

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti ünvanının resmen başlaması sebebiyle, yeri gelmişken, “Ayasofya 1472 yıldır İstanbul’da hep aynı yerde, şimdi yeniden keşfetme zamanı” diyen arkadaşlara bir soru sormak istiyorum:
Sulukule ve Sulukuleliler bin yıldır, İstanbul’da hep aynı yerdeydi… Şimdi nerede?

500 milyon liralık bütçe
Avrupa Kültür Başkenti projesi içina ayrılan kaynağın kullanımı ve etkinliklerin organizasyonu için 2 Kasım 2007’de çıkarılan bir yasayla sivil toplum kuruluşlarının ve bürokratların birlikte çalışacağı bir AKB Ajansı oluşturuldu.
Önceleri 1 milyar lira civarında olacağı söylenen AKB Ajansı’nın gelirleri, açıklanan rakamlara göre 2008 ve 2009 (10 aylık) yıllarında toplam 172 milyon lira olarak gerçekleşti ve bunun 98,7 milyon lirası harcandı. Yine AKB Ajansı’nın açıkladığı verilere göre 2010 Kültür Başkenti kapsamında 467 proje kabul edildi ve bunlar için toplam 374,5 milyon liralık bütçe harcaması öngörüldü. 2008-2009 döneminde projelere aktarılan kaynak ise 29,4 milyon lira düzeyinde gerçekleşti. Buna göre gelir-gider farkı olarak kasada bulunan 73,3 milyon lirayı da sayarsak, 2010 sonuna kadar yaklaşık 345 milyon lirası projeler için harcanmak üzere yönetim ve Kültür Bakanlığı’na yapılan aktarmalar da dahil 400 milyon lira civarında bir giderin finansmanı için yaklaşık 330 milyon liralık bir kaynağın daha AKB Ajansı’na aktarılması gerekiyor. Böylece 2008, 2009 ve 2010 yıllarında İstanbul Avrupa Kültür Başkenti projesi için harcanacak kaynak, hemen hemen 500 milyon liraya ulaşıyor. 2008-2009 yıllarındaki gerçekleşmelere bakacak olursak AKB Ajansı’nın kullandığı kaynağın yüzde 3’ünü faiz gelirleri, 1,9’unu AB tahsisleri, 0,8’ini sponsorluk gelirleri, 0,6’sını İTO ve İSO, 0,6’sını İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İl Özel İdaresi karşılamış. Bu kaynağın geri kalan yüzde 93’ünü ise Maliye Bakanlığı; bir başka deyişle bütün Türkiye’deki vergi mükellefleri sağlamış. (Hesaplamalar www.istanbul2010.org adresindeki finansal tablolara ve proje bilgilerine dayanarak yapıldı)

Yorum yazın