Etiket vatan

Türkler tenis maçı yazarsa…

). Kratzer’e göre “konu, tenis maçı izlemesini bilmeyen bir toplum oluşumuz”du. Marsel’in rakibi Gonzales maçtan sonra, tribünlerle ilgili memnuniyetini şöyle dile getirmişti: “Müsabaka bir Davis Kupası (milli maç) havasındaydı. Büyük keyif aldım. “ Kratzer, Marsel’in antrenörü Can Ünel’le de görüşmüştü. Ünel de yorumların abartılı olduğunu ve maçın büyük bir final havasında geçtiğini doğruluyordu.

Basında ‘love and hate’: Ertuğrul Özkök

HaberVs Dile kolay, 20 yıl… Bir gazetenin üstelik de yalnız Doğan Grubu’nun değil neredeyse Türkiye basınının “amiral gemisi” sayılan Hürriyet’in yayın yönetmenliğinden ayrıldığını açıklayan Ertuğrul Özkök’ün ardından beklendiği gibi bir fırtına koptu. Hürriyet’in daha Simavi ailesi’nin olduğu dönemde Çetin Emeç’in bir suikaste kurban gitmesini ardından “daha ılımlı” bir isim olarak gazetenin başına getirilen Özkök şimdi de biraz “radikal” bulunduğu için, gazete yönetimine veda etmek zorunda bırakıldı. Hürriyet’in Aydın Doğan’a geçmesinin ardından “gitti gececek” denilen Özkök, şu veya bu nedenle eleştirilse de gazetenin başında kalmayı sürdürdü. Özkök’ün istifası kimine göre hayırlı, kimine göre bir “geri adım”. Ama kim ne derse desin dün itibariyle Türkiye basınında bir devir kapandı ve yeni bir dönem başladı. Bu “devir değişikliği”ni gazete ve yazarların nasıl gördüğünü, en azından tarihe bir not düşmek için derledik. Vatan: “Hürriyet’te görev değişikliği” Haberi ön sayfadan duyuran Vatan, Ertuğrul Özkök’ün yerine Enis Berberoğlu getirildiğini duyurdu. Vatanyazarlarından Reha Muhtar, “Ertuğrul Özkök için söylediklerim ve söylemediklerim” başlıklı yazısında “Hürriyet gibi Türkiye’nin devlet gibi gazetesini 20 yıl genel yayın yönetmenliği koltuğunda oturarak yönetmek bir gazetecinin yaşamında çocuklarına bırakabileceği çok değerli bir mirastır” yorumunda bulundu. Muhtar, Özkök’e söylemediklerini ise kısaca şöyle özetledi: “Genel yayın yönetmenliği gibi görevlerde insanların önemli bir kısmı gücünüzden dolayı size saygılı davranırlar… Mesele hayata, “genel yayın yönetmeni olarak gelmediği gerçeğini” bilmekten geçer. Eğer bunun bilincindeyseniz, ‘Hayat boyu Tanrı tarafından seçilmiş bir genel yayın yönetmeni’ olduğunuza inanmıyorsanız, zaman içinde ‘sizi sadece kendi kişilik özelliklerinden dolayı sevecek insanlarla’ beraber olursunuz.. En kutsal hazine, sizi sadece kişilik özelliklerinizle seven insanlarla geçireceğiniz keyifli saatlerdir. Çünkü oradaki alma-verme ilişkisi sanal değil hakikidir… Genel yayın yönetmeni olunmadığı durumlarda hayat hakikidir. Hakikatlere hoşgeldin Ertuğrul Özkök…” Akşam: “20 yıllık Özkök dönemi kapandı” Ön sayfadan duyurulan haberde Özkök’ün Hürriyet çalışanlarına yaptığı veda konuşmasına değinildi. 18 Aralık’ta CNNTürk’te yayımlanan Medya Mahallesi adlı programda Ayşenur Arslan ile yaptığı söyleşiden bahsedildi. Ahmet Hakan, […]

Serap ve Ceylan

başlıklı yazısında, üç gün geçmesine rağmen haberi görmemekte direnen gazetecilere sesleniyordu. Medya, Altan’ın ancak bu üçüncü yazıyı kaleme aldığı gün habere yavaş yavaş yer vermeye başlamıştı. Ama bu “ilgi” bile olayın daha ziyade adli tıbbı ilgilendiren yönü ve “kaza”nın oluş şeklini anlama çabasıyla sınırlı kalıyordu. Kimse Türk askerinin mühimmatından olabileceğine ihtimal vermek istemiyordu, zaten neticede suç “cismin” üstüne tahtayla vuran Ceylan’ındı! Ceylan Önkol’un nasıl öldüğü (öldürüldüğü?) hâlâ tam olarak anlaşılabilmiş değil. Olayı “terörle mücadele” ya da “terör örgütünün eylemi” kapsamında değerlendirmeyi bile başaran savcılık, bir sorumlu bulamadı. Serap Eser ve Ceylan Önkol. Kaybettiğimiz bu iki can, medyada diğerinden daha az yer almayı hak etmiyordu. Serap İstanbul’da öldü. Buna Abdullah Öcalan’ın hücre koşullarını protesto eden göstericilerin attığı molotof kokteyli neden oldu. Ceylan Diyarbakır’da öldü. Ateş edilme iddiası yanlış ise, buna yerde bulduğu “askeri mühimmat” neden oldu. Aralarında ne fark vardı?

Ön sayfada kan var!

Agence France-Presse (AFP) muhabiri Tarık Mahmud tarafından Pakistan’ın Afganistan sınırında çekilen ve ajans tarafından servis edilen bir fotoğraf dün (24 Aralık 2008) Türkiye’de de bazı gazeteler tarafından kullanıldı. Fotoğraf, Hayber Özerk Bölgesi’nin başkenti Bara’da adam kaçırma, fidye isteme ve cinayetle itham edilen iki erkeğin kalaşnikof tüfekle infazını gösteriyordu. Habere göre devlet otoritesinin nüfuz etmediği, Taliban kontrolündeki bu bölgede şeriat kuralları geçerliydi. “Kısasa kısas” gereği bu infaz, infaz edilen iki kişinin öldürdüğü söylenen taksi şoförünün yakınları tarafından gerçekleştiriliyordu. Belgelediği şiddet nedeniyle okuru rahatsız edebilecek bu fotoğraf Vatangazetesi tarafından, ön sayfanın üst yarısını kaplayacak şekilde verildi. Bu kullanım gazetecilik adına cesur bir karar olarak nitelenebilir. Nitekim Hürriyet hariç Türkiye’de yayınlanan gazetelerin hiçbirinde fotoğraf ve ilgili haber yer almıyordu. Dünyanın belli başlı haber ajansları arasında yer alan AFP’nin servis ettiği bu fotoğraf tüm gazetelere ulaşmış olmalıydı. Peki bir gazetenin manşetten kullanacak kadar önemli gördüğü bu fotoğraf ve habere, diğerleri neden iç sayfalarında bile yer vermemişti? Soruyu tersinden soracak olursak Vatangazetesinin kullanımı gerçekten de “cesur bir karar” olarak nitelenebilir miydi? Soruyu gazete yöneticilerinin ve editörlerinin kendisine yönelttik. Vatan: “Demokratik bir ülke bunu hak etmiyor” Haberi ‘‘Taliban Adaleti’’ başlığıyla manşetten veren Vatan’ın Genel Yayın Müdürü Tayfun Devecioğlu, Pakistan’ın demokrasiyle yönetilen önemli bir ülke olduğunu ve böyle bir ülke için bu görüntünün önemli bir haber olarak algılanması gerektiğini düşündükleri için fotoğrafı manşette kullandıklarını dile getiriyor. Devecioğlu amaçlarının, “Türkiye’nin de benzer bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu ima etmek” olmadığını, sayısı 50’yi geçen Müslüman ülkelerin bir bölümünde bu tarz olayların yaşanabildiğini söylüyor. “Ancak Pakistan’da bunun çok uç ve çarpıcı bir örneği” diye de ekliyor. Haberi kullanan ikinci gazete Hürriyet’ti. Yazıişleri yoğunluk gerekçesiyle sorumuza cevap vermedi. Gazeteden edindiğimiz tek bilgi, bu haber üzerine geç saatlerde ön sayfanın değiştiği ve haberin son baskıya yetiştirildiği. Sabah’ın yazıişleri müdürlerinden Barış Soydan, fotoğrafı kullanmamalarını “teknik nedenlere” bağlıyor. “O gün, AFP bağlantısında yaşanan […]

Saklambaç oynarken hamile kalma ihtimali

Kimi kadının bizzat mağduru olduğu kimininse şanslıysa sadece büyüklerinden duyduğu travmatik ilk regl hikâyeleri, psikolog Şule Akdağ’ın 12 yaşındaki kızı Ezgi için verdiği partiyle haber sitelerinin yorum köşelerine taşındı. İnsan hakları eğitimi programı kapsamında kadın ev gruplara eğitim veren psikolog Akdağ, Ankara’da bir restoranda 19 Ekim’de, kızının arkadaşları ve ailelerini davet ettiği bir parti düzenlemişti. Akdağ’ın yine psikolog olan kocası ise başta partiye katılmayı düşünmediğini, tepkiler üzerine ailesine destek olmak adına bu kararından vazgeçtiğini söylemişti.Regl partisi haberi yayınlandığı sitelerde okuyucunun yoğun ilgisini gördü. Pek çok yorum yapıldı. Okuyucuların “ilk regl” hakkında aktardığı geleneklerden en akılda kalanı, adet olan kıza “korkmasın” diye atılan tokat. (“Uygulamalar”, bereket getirsin diye kızın ellerini una bulamaktan, ölçüsü belirlensin diye göğsüne bastırılan kaplara kadar uzanıyor.) Tokat atmaktaki amaç, ailelerin gelişimin doğal bir parçası olan regl hakkında bilgilendirme gereği duymadıkları kızlarının, gördükleri kan karşısında hissettikleri korkuyu tokadın acısıyla bastırmak istemesi olsa gerek. “Kirli” atfedilen kadının Kuran’a dokunması da yasaklar arasında. Hamur açmak, turşu kurmak da bir süreliğine ertelense iyi olur çünkü “tutmaz.” Dün arkadaşlarıyla sokakta oyun oynarken ertesi gün artık doğurganlık mertebesine eriştiği için küçük kızın hayatı da kısıtlanmalı elbette. Saklambaç oynarken ya da ip atlarken hamile kalma olasılığı yüksek çünkü(!) O yüzden küçük kız bir an önce büyümeli, edebini bilmeli. Halamlar geldi Bu gelenekleri aile içindeki erkeklerle araya mesafe koymak izliyor. Baba ya da erkek kardeşin yanında regl olduğuna dair en ufak bir ipucu verilmemeli. Bu uğurda kadınlar kendi aralarında nesilden nesile aktarılmış bir jargon bile üretmiş. Kadın olmanın “utancını” vajinaya taktığı “şey”, “kuku”, “muni”, “dudu”, “piti” gibi özenle uydurulmuş sözcüklerle azaltan kadın, adet için de “renklendim”, “halamlar geldi”, “kirliyim”, “hastayım”, “aybaşıyım” gibi yöreden yöreye hatta aileden aileye değişebilen bir dil kullanıyor. Bu dili Erkekleri Doğrama Cemiyeti adlı manifestosu ve Andy Warhol’u vurmasıyla ünlü altmışların Amerikalı radikal feminist yazarı Valerie Solanas’ın tanımlamalarıyla karşılaştırdığımızda aradaki uçurum inanılmaz. […]

“Laik” ve “İslamcı” klişelerin uzağında

Alper Görmüş Sovyet devriminin lideri Lenin, “ulusal sorun” konusunda ilginç bir tez geliştirmişti. Buna göre, başta Sovyetler Birliği olmak üzere “ezen ve ezilen uluslar”ın olduğu bütün ülkelerde, o ulusların sosyalistlerine birbirine zıt görevler düşüyordu. Lenin, “ezen” ulusların sosyalistlerinin “ezilen ulusların ayrılma hakkı”nı savunması gerektiğini; buna karşılık “ezilen” uluslara mensup sosyalistlerin de “ayrılma”ya karşı çıkmaları gerektiğini savunuyordu. Bu tezdeki mantık aşikâr: Lenin, kendi haline bırakılsa, “ezen” ulus sosyalistlerinin “ezilen” ulusları zorla kendisine yapışık tutmaya çalışacağını; keza “ezilen” uluslardan sosyalistlerin de, tam tersine “ezen” ulustan kopmaya çalışacağını biliyor, her iki taraftaki sosyalistlerin “doğal” eğilimlerini bu formülle dizginlemeye çalışıyordu. Bu mükemmel formülün işlemediğini biliyoruz. Muhtemel nedeni, her iki taraftaki “doğal” eğilimlerin Lenin’in öngördüğünden çok daha “sert” olmasıydı.Belki de formülün “işlemediğini” söylemekle haksızlık ediyorum; kim bilebilir, belki de Lenin’in bu “siyaset”i yaygın bir propaganda eşliğinde yürütülmeseydi, Sovyetler Birliği’nin “ezen ulus”u Ruslarla mazlum ulusların arasındaki problemler çok daha büyük olacak, tarihte yaşanan facialar mumla aranacaktı. Sen beni anlamaya çalış, ben de seni… Lenin’in geliştirdiği tez, insanları kendi ezberlerinin dışına çekmek ve ardından da karşı taraf açısından düşünmeye sevk etmeye dayalı basit bir tezdi aslında; bildiğimiz empatinin, Sovyetler Birliği’nin en büyük siyasi sorununa uygulanması girişimi… Ben, Türkiye’deki “laik-İslamcı” kutuplaşmasında Lenin’in formülünden yararlanabileceğimizi ciddi ciddi düşünüyorum. Ortaya çıkan her tartışmada, bu iki kesimden herkesin aynı görüşleri bir daha, bir daha tekrarlaması şart mı? Biz biliyoruz ki, her yeni tartışmada taraflar hiçbir yeni şey söylemediği sürece bu böyle gider. Oysa bu kısır döngü kırılmaya başlasa, iki taraftan da farklı şeyler duymaya başlasak, zaman içinde bu yeni sürecin de kartopu gibi büyümeye başladığına şahit olabiliriz. Buraya kadar kötümser bir tablo çizmiş olabilirim. Oysa hayli iyimserim. Son yıllarda, kutuplaşmanın giderek artmasına rağmen bu yönde önemli gelişmeler kat ettik. Konya’daki olay Hürriyetgazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök 2 Ağustos tarihli yazısında konunun basında nasıl tartışılacağını merak ettiğini yazdı. Özkök’ün satırları: “Konya’da […]

Gazeteler, internet sayfaları gibi “Taraf”sız kalamadı!

Alper GörmüşTaraf, 20 Haziran’da son zamanların en önemli haberini yayımladı. Gazetenin iddiasına göre, Eylül 2007’de Genelkurmay Başkanlığı’nda “Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı” başlığıyla bir plan hazırlanmıştı. Plan, yargı ve basının “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çizgisine çekilmesini” ve daha bir dizi amacı öngörüyor, bu amaçla yapılması gerekenleri sıralıyordu. O gün öğle saatlerine doğru Genelkurmay Başkanlığı bir açıklama yaptı. Açıklamada şöyle deniyordu: “Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarında, Komuta Katı tarafından onaylanmış böyle bir resmi evrak veya plan bulunmamaktadır.” Bu, tıpkı, Nokta’nın Şubat 2007’de yayımladığı “Genelkurmay’ın Medya Andıcı” haberine karşı yapılan açıklamaya benziyordu: Evet, böyle bir taslak hazırlanmıştı fakat onaylanmamış ve uygulamaya konmamıştı. Ben, bunu da hatırlatarak, açıklamanın “yalanlama”dan ziyade bir “doğrulama” olduğunu, fakat Hürriyet, Milliyet ve Vatan’ın internet sayfalarında bambaşka bir havanın egemen olduğunu yazmıştım. Şöyle demiştim:“Taraf gazetesi bugün Genelkurmay’da hazırlandığı iddiasıyla 11 sayfalık çok önemli bir belge yayımladı. Genelkurmay ‘ın ‘yalan’ demediği belgeler, bazı gazetelere göre yalanlanmıştı. (…) Öte yandan, Taraf, ‘belgelerin onaylanmış olduğundan’ söz etmiyordu. Bu durumda Taraf’ın haberi yalanlanmış mı olur? Bazı gazetelere göre evet!”O günkü yazımı, “yalanlama”dan CHP’nin bile tatmin olmadığını hatırlatarak şöyle bitirmiştim:“Bunlar ne güzel gazetecilikler böyle! Özü ‘merak’ ve ‘kuşku’ olan bir mesleğin ‘yalanlama olmayan bir yalanlama’dan bu kadar hızlı bir şekilde tatmin olup defteri kapaması olacak iş mi? Durun bakalım, belki CHP’den utanıp vazgeçilir bu tuhaflıktan. Belki yarın (21 Haziran) gazeteler, internet sayfalarından bambaşka bir havada çıkarlar.” Tarafsız kalmak giderek zorlaşıyor Ertesi gün gazetelere baktığımda, gerçekten de internet sitelerinden çok farklı bir yaklaşım gördüm. İnternet sitelerinde “yalanlama”yı öne çıkarıp, peşine de birkaç satırla haberi iliştiren gazetecilik ters çevrilmiş gibiydi. Haber, üstelik de Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın “Habere değil, haberi yazan gazetenin finansörüne bakın” yollu açıklamasına rağmen ön plandaydı; “yalanlama” ise pek inandırıcı bulunmamıştı. Vatan, “yalanlandı”dan vazgeçip, “Genelkurmay ise ‘onaylanmış bir evrak yoktur’ demekle yetindi”ye döndü. Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök bile şöyle yazdı:“Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamayı okudum. […]

Eski Sabah’çıların itiraf edilmemiş gazetecilik günahları (2)

Alper Görmüşagormus@medyakronik.comDün başlattığımız mini dizinin sunuşunda şöyle demiştim:“Yuvadan kopup ‘bağımsız’ bir gazete kuran eski Sabah’çılar yeni Sabah’çılara öfkeli… Vatan’cıların ‘İktidarın gazetesi oldunuz’ eleştirilerini cevaplamak Sabah’a düşer, onlar da bunu yapıyor zaten. Ben bu yazıyı, ‘iktidar gazeteciliği’nde bu kadronun eline hiç kimsenin su dökemeyeceğini hatırlatmak ve geçmişten birkaç örnekle bu iddiamı temellendirmek için kaleme aldım.”Bugün sırada 2000 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “ekip”in yürüttüğü gazetecilik var. Dün olduğu gibi bugünkü hatırlatma da eski Medyakronik üzerinden olacak. Ama izninizle ben biraz arka plan bilgisi vereyim ki, üzerinden sekiz yıl geçmiş metni daha iyi anlayabilesiniz… Üçlü koalisyon ve “baba” 2000 yılının başlarında Türkiye’nin ana gündem maddesi yeni cumhurbaşkanının seçimiydi. Eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 5 yıllık süresi dolmuştu ve yeniden seçilmesi yasal olarak mümkün değildi. Fakat üçlü koalisyon’un (Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan partisi) liderleri (Bülent Ecevit-Devlet Bahçeli-Mesut Yılmaz) aralarında anlaşarak Demirel’in süresini uzatmaya karar verdiler. “5+5” diye formüle edilen yeni bir yasa maddesi hazırlayarak TBMM’ye sundular. Böylece, bir dönem cumhurbaşkanlığı yapmış olan bir kişi beş yıllığına yeniden seçilebilecekti.Önerge, iktidar milletvekilleri arasında dahi memnuniyetsizlik yarattı. Çünkü Süleyman Demirel’in adı dönemin batık bankacılığı ve kamu kaynaklarının yağma edilmesi siyasetiyle birlikte anılıyordu. Fakat bu, dönemin büyük medyasının umurunda bile değildi. Zamanın üç büyük gazetesi (Hürriyet, Sabah, Milliyet) militan bir “Demirel gazeteciliği” yapıyorlardı. O kadar ki, sonradan ortaya çıkacağı gibi, Demirel’in, yeğeni batık bankacı Murat Demirel için Azerbaycan Devlet Başkanı’na gönderdiği iş takibi mektubu bu gazetelere gittiği halde, “5+5” oylamasına zarar verir gerekçesiyle yayımlanmamıştı. (Bir gün bu “insaf artık” dedirten oto sansürü daha geniş biçimde ele alırız.)Konumuz eski Sabah… O nedene bugünlük Hürriyet ve Milliyet’i bir kenara bırakıp sadece Sabah üzerinde yoğunlaşalım. Eski Medyakronik’e teşekkürle, buyurun Mart-Nisan 2000’inin Sabah’ına… “Baba garantiledi…”, “Baba banko”, “Babadan sonra kaos…” 1 Mart’ta gazete, “Demirel garantiledi,” diyor. (…) 12 Mart’ta MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “memleketin daha önemli sorunları var, cumhurbaşkanlığı […]

Eski Sabah’çıların itiraf edilmemiş gazetecilik günahları (1)

Alper Görmüşagormus@medyakronik.comDünkü (30 mart) Sabah’ta genel yayın yönetmeni Ergun Babahan, günlerdir gazetesini topa tutan eski “yoldaş”larına hitap ediyordu.“Sabah’ı batırmak için yola çıkıp, kendileri 100 milyonlarca lira batırıp, şimdi bunu borsadaki küçük yatırımcının sırtına yıkmaya hazırlananlar, timsah gözyaşı döküyor. ‘Sabah ne hale geldi’ diye. Sanki kendi yaptıkları Sabah onur ve haysiyet abidesiydi. Madem kavgada yumruk sayılmaz yazalım” diye başlayan “’Satmak’ üzerine” başlıklı yazıda Babahan, kendini de katarak eski kadronun gazetecilik günahlarını özetliyordu yazısında:“Hep beraber kendi yazarlarımızı ‘PKK’dan para aldı’ diye manşete biz çıkarmadık mı? Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand’ı düzmece belgelerle ‘vatan haini’ ilan etmedik mi? 28 Şubat’ta postal yalayıcısı olup belli merkezlerden servis yapılan haberleri manşetlere çıkarmadık mı? O zaman neredeydiniz sevgili Güngör Abi? Bir gün sesinizi çıkarttınız mı, bir gün muhalif olmayı, kendi fikrinizi dile getirmeyi denediniz mi?”Babahan, bu meşhur günahlardan, daha az bilinen birkaç günaha geçip hatırlatıyor:“Sırf sizin çıkar düzeninize karşı diye, Cumhuriyetçi Ahmet Necdet Sezer’i bile ‘Avanta villa’ aldı haberleriyle tehdit etmediniz mi? Laik Ecevit’i yerden yere vuran yalan haberlere yorumlar yazmadınız mı? Bunları unutmak işinize gelebilir ama biz unutmayız.”Babahan, yazısının sonunda Sabah’la Vatan’ın hangi noktalarda ayrıştığını izah ediyor ki, bence de mesele zaten buralardan patlıyor:“Bizim duruş noktamız bellidir: Demokrasi. Biz bu ülkede ordu malı bombalarla gazeteler bombalanıp kaos yaratılsın istemiyoruz. Biz bu ülkede Hrant Dink’ler öldürülsün istemiyoruz. Biz, misyonerlikle savaş adı altında insanların vahşice öldürülmesini istemiyoruz. Biz, Türkiye’nin Nobel ödüllü yazarı can korkusuyla Amerika’da yaşamak zorunda kalsın da istemiyoruz. Bu ülkenin gencecik evlatları genç yaşta şehit düşsün istemiyoruz. Biz böyle bir kavga içindeyiz. Bu işleri çevirenlerin ortaya çıkarılması mücadelesi veriyoruz, vermeye devam edeceğiz. Çünkü Türkiye çetesiz bir yaşamı hak ediyor. Siz ne derseniz deyin, biz bildiğimiz yolda gideceğiz.” Zafer Mutlu’dan itiraflar Aslında, ekibin komutanı Zafer Mutlu, Vatan’ın kuruluşundan hemen önce Hürriyet’ten Ayşe Arman’a, gazetenin birinci yıldönümünde çıkarılan “tuğla gazete” sayısında da kendi gazetesinden Devrim Sevimay’a […]